×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Köşe Yazarı

İş Hukuku Ve Mali Hukuk Kıskacında İkale Sözleşmeleri

07 Temmuz 2026 00:05

Bugünkü yazımda, ikale sözleşmelerinin damga vergisi karşısındaki hukuki konumu, Gelir İdaresi Başkanlığı'nın (GİB) güncel yaklaşımı ve bu uyuşmazlıkların şirketlerin %5'lik "Vergiye Uyumlu Mükellef İndirimi" üzerindeki yıkıcı zincirleme etkileri analitik bir perspektifle incelenmektedir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin yerleşik içtihatlarında (örneğin 10.12.2010 tarihli kararında) açıkça ifade edildiği üzere: "İşçi ve işveren iradelerinin fesih konusunda birleşmesi, bir taraf feshi niteliğinde değildir... Bozma sözleşmesinin şekli, yapılması, kapsam ve geçerliliği Borçlar Kanunu hükümlerine göre saptanacaktır. Buna karşılık iş sözleşmesinin bozma sözleşmesi yoluyla sona erdirilmesi, İş Hukuku'nu yakından ilgilendirdiği için ikalenin yorumunda işçi yararına yorum ilkesi göz önünde bulundurulacaktır." Bu tanım, ikalenin tek taraflı bir fesih olmadığını, sözleşmeyi ortadan kaldıran yeni ve bağımsız bir hukuki işlem (akdi ilişkiyi sonlandırma mukavelesi) olduğunu tescillemektedir. Damga Vergisi Kanunu'na ekli (1) sayılı tabloda verginin konusu, "belli bir parayı ihtiva eden" kağıtlar olarak sınırlandırılmıştır. İkale sözleşmesi kapsamında işçiye ödenen ek tazminatların vergilendirilmesinde doktrinde ve uygulamada üç temel iddia karşı karşıya gelmektedir: A. Verginin Konusuna Girmeme ve İstisna İddiası Gelir Vergisi Kanunu'nun (GVK) 61. maddesinde 7103 sayılı Kanun ile yapılan düzenleme doğrultusunda, ikale sözleşmesi kapsamında ödenen tazminatlar "ücret" niteliğinde kabul edilmiştir. B. "Fesihname" Niteliği ve Binde 1,89 Oranı İddiası Mükelleflerin ve vergi yargısının bir kısmının katıldığı en makul savunma hattı, ikalenin fonksiyonel olarak sözleşmeyi sona erdirme aracı olması sebebiyle bir "fesihname" veya "protokol" olarak kabul edilmesidir. Damga Vergisi Kanunu'na ekli (1) sayılı tablonun "I.Akitlerle ilgili kağıtlar" başlıklı bölümünün A/2 fıkrasında kira mukavelenamelerinin mukavele süresine göre kira bedeli üzerinden nispi; A/5 fıkrasında, fesihnamelerin (belli parayı ihtiva eden bir kağıda taalluk edenler dahil) nispi damga vergisine tabi olduğu belirtilmektedir. Damga Vergisi Kanunu (1) sayılı tablonun "I. Akitlerle İlgili Kağıtlar" bölümü uyarınca belli parayı ihtiva eden fesihnameler binde 1,89 oranında nispi damga vergisine tabidir. C. Mali İdarenin Katı Yaklaşımı: "Yeni Bir Mukavelename" ve Binde 9,48 Oranı Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB) taşra teşkilatları ve özelge müdürlükleri (örneğin Gelir Kanunları Diğer Vergiler Grup Müdürlüğü'nün yerleşik muktezaları), uyuşmazlığa tamamen farklı bir boyut kazandırmıştır. Bu kabule göre, Damga Vergisi Kanunu (1) sayılı tablonun I/A-1 fıkrası uyarınca sözleşmedeki toplam tutar üzerinden binde 9,48 oranında nispi damga vergisi hesaplanması zorunludur. Bu indirimden yararlanabilmenin en katı şartlarından biri şudur: "İlgili dönemlere ilişkin olarak beyana tabi vergi türleri itibarıyla ikmalen, re'sen veya idarece yapılmış bir tarhiyat bulunmaması." Eğer bir şirket, ikale sözleşmesindeki damga vergisini idarenin istediği binde 9,48 oranından beyan etmez ve Vergi Denetim Kurulu denetimleri veya vergi dairesi tespitleri sonucunda re'sen/idarece bir damga vergisi tarhiyatına maruz kalırsa, bu durum uyumlu mükellef şartlarının ihlali sayılacaktır. Değişen dijital denetim ikliminde ve 2026 yılı mali disiplin süreçlerinde, ikale risklerinin yönetimi için şu proaktif stratejilerin izlenmesi elzemdir: İhtirazi Kayıtla Beyan ve Dava Yolu: İdarenin cezalı tarhiyat riskinden ve dolayısıyla %5'lik uyumlu mükellef indiriminin kaybından korunmak adına en rasyonel yol; damga vergisinin idarenin öngördüğü binde 9,48 oranı üzerinden ihtirazi kayıtla beyan edilmesi ve eş zamanlı olarak 30 gün içinde vergi mahkemesinde "oran uyuşmazlığı ve fesihname mahiyeti" gerekçesiyle dava açılmasıdır.

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Dünya Yeniden Ankara'ya Bakıyor Masadaki Ülke Değil, Masayı Kuran Ülke

07 Temmuz 2026 00:05

Dünya liderleri Ankara'ya geliyor. Çünkü dünya artık eski dünya değil. Afganistan'dan Irak'a, Suriye'den Ukrayna'ya kadar bütün krizler gösterdi ki artık hiçbir küresel denklem Türkiye hesaba katılmadan çözülemiyor. Bir zamanlar sadece "cephe ülkesi" olarak görülen Türkiye, bugün krizlerin çözümünde konuşulan merkez ülkelerden biri haline geldi. 1952'de NATO'ya giren Türkiye'den beklenen rol belliydi: Doğu ile Batı arasındaki sınırı tutmak. Türkiye artık sadece güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir ülke. Daha birkaç yıl önce Türkiye'ye parmak sallamayı alışkanlık haline getirenlerin bugün Ankara'da aynı masaya oturması tarihin ironisidir. Ama büyük fotoğrafa bakıldığında görünen gerçek şu: Dünyanın ağırlık merkezi değişirken Türkiye artık kenarda bekleyen ülke değil. Bu, Washington'un da Ankara gerçeğini kabul ettiği yeni dönemin göstergesidir. Ve belki de Ankara'daki zirvenin en önemli mesajı bu: Yeni dünya düzeni kurulurken Türkiye artık kapının dışında beklemiyor. Ve bütün bunların üzerinde "devlet tecrübesi" başlığıyla Abdullah Gül ismi… Kâğıt üzerinde bakıldığında bazı çevreler açısından cazip görünen bir tablo. 1950'de Demokrat Parti'yi iktidara taşıyan şey sadece CHP karşıtlığı değildi. 1983'te Turgut Özal'ı yükselten şey sadece dört eğilimi birleştirme iddiası değildi. 2002'de AK Parti'nin çıkışı da sadece eski partilerin dağılmasıyla açıklanamaz. Ankara'daki bazı çevreler Abdullah Gül isminin "makuliyet, diplomasi ve devlet tecrübesi" başlıklarıyla merkez seçmene hitap edebileceğini düşünüyor. Aynı zamanda Türkiye'nin son 10 yıldaki büyük siyasi kırılmalarında aldığı pozisyonlar ya da almadığı pozisyonlarla da değerlendiriliyor. Özellikle dış politika çizgisi, Batı başkentleriyle kurduğu ilişkiler ve İngiltere çevreleriyle yakın temasları nedeniyle Gül ismi bazı kesimlerde "diplomatik tecrübe" olarak görülürken, başka kesimlerde "Batı destekli restorasyon arayışı" eleştirilerinin merkezinde duruyor.

Filtreleme Haberleri

Köşe Yazarı

Batı Kendi Kurduğu Fetö Örgütü Üyelerini Şimdi De Teslim Etmiyor

Son yıllarda FETÖ konusunda devletin güvenlik tezlerini sorgulayan, örgüte yönelik yargı süreçlerini bütünüyle itibarsızlaştırmaya çalışan veya örgüt mensuplarına ilişkin uluslararası platformlarda dile getirilen savunma argümanlarıyla benzer söylemler kullanan bazı siyasi ve medya çevreleri, farkında olarak ya da olmayarak Batı'nın elini güçlendiren bir tablo ortaya koymaktadır. Nitekim yabancı başkentler, Türkiye içinde dahi FETÖ konusunda ortak bir siyasi duruşun bulunmadığını gördükçe, iade taleplerini reddetmenin diplomatik maliyetinin sınırlı kalacağını hesaplıyor olabilir. Ankara'nın güvenlik kaygılarının içeride dahi tartışmalı gösterilmesi, dışarıdaki karar vericilere "Türkiye'nin kendi içinde bile uzlaşamadığı bir konuda neden biz risk alalım?" düşüncesini telkin ediyor olabilir. Onlar, Türkiye'de oluşan siyasi tartışmaları da dikkatle izliyor, kendi politikalarını bu tabloya göre şekillendiriyor olabilir.

07 Temmuz 2026 00:05

Köşe Yazarı

Din Özgürlüğü Tartışması Abd'de Yeniden Alevlendi

Onların din özgürlüğü anlayışını ise "inancı, ona müdahale etmeden desteklemenin devrim niteliğinde bir formülü" olarak tanımlıyor. 4 Temmuz 2026 tarihi, Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluşunun 250. yıl dönümüydü. Herkes İçin Din Özgürlüğü: Amerika'nın 250. Yılında Bu Kurucu Özgürlüğü Kutlamak başlıklı yeni rapor, din adamları, seçilmiş siyasetçiler, akademisyenler, ilâhiyatçılar ve uzmanların hikâyeleri aracılığıyla Amerika'nın dinî çeşitliliğini öne çıkarıyor. Raporda, İnsan Hakları İçin Hindular'ın İcra Direktörü Sunita Viswanath şu değerlendirmeyi yapıyor: "Benim için din özgürlüğü, ister dindar, ister manevî değerlere bağlı, ister sorgulayan, isterse herhangi bir dine inanmayan biri olsun, her insanın en derin inançlarını koruyarak onurlu ve güvenli bir yaşam sürebilmesi demektir. Din özgürlüğü, güçlü olanların kendi dünya görüşlerini başkalarına dayatma hakkı değildir. Din özgürlüğü, vicdan özgürlüğünün korunmasıdır. Gerçek anlamda çoğulcu bir demokraside, ait olabilmek için herkesin aynı olmak zorunda olmadığını vaat eden bir ilkedir." Rapor; Amerikan Hümanist Derneği, Amerikan İlerleme Merkezi, Kilise ile Devletin Ayrılığı İçin Amerikalılar Derneği ve İnançlararası İttifak tarafından ortaklaşa hazırlanmış. İnançlararası İttifak'ın CEO'su Rahip Paul Brandeis Raushenbush, 16 Haziran'da raporun tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, raporun "farklı dinî geleneklerin yanı sıra herhangi bir dine bağlı olmayan kesimlerin de seslerine yer vererek, din özgürlüğüne ilişkin çok çeşitli deneyimleri bilinçli biçimde yansıttığını" söyledi. Raushenbush, "Herkes için din özgürlüğü anlayışı, din özgürlüğünün eşit ve adil şekilde uygulandığında toplumun bütün kesimlerine nasıl fayda sağlayabileceğini kabul eder." ifadelerini kullandı. Özellikle Donald Trump döneminde güç kazanan muhafazakâr hareket, Amerika'nın "Yahudî-Hristiyan değerleri üzerine kurulmuş bir ülke" olduğu tezini daha yüksek sesle dile getirirken; buna karşı çıkan geniş bir akademisyen, hukukçu ve din adamı grubu ise kurucu babaların asıl mirasının devletin tüm inançlara eşit mesafede durması olduğunu savunuyor. Tam da bu tartışmaların ortasında yayımlanan Herkes İçin Din Özgürlüğü: Amerika'nın 250. Yılında Kurucu Bir Özgürlüğü Kutlamak başlıklı rapor, din özgürlüğünün yalnızca dindarlar için değil, inanmayanlar dahil herkes için güvence altına alınması gerektiğini vurguluyor. Eleştirmenlere göre bu yaklaşım, yaklaşık iki buçuk yüzyıldır Amerikan hukukunun temel taşlarından biri kabul edilen "kilise ile devletin ayrılığı" ilkesini zayıflatabilir. Jefferson'un hazırladığı Virginia Din Özgürlüğü Yasası, Amerikan Anayasası'na giden yolda en önemli belgelerden biri kabul ediliyor. Raporun belki de en önemli mesajı şu: Din özgürlüğü Amerika'nın çözdüğü bir mesele değil. Wake Forest Üniversitesi'nden Prof. Corey D.B. Walker'a göre din özgürlüğü güçlü olanın kendi inancını başkalarına kabul ettirme hakkı değildir. Walker'a göre din özgürlüğü, "güçlü olanların kendi inançlarını başkalarına dayatma hakkı ya da çoğunluğun kültürel ve siyasal üstünlüğünü güvence altına almasına olanak tanıyan bir ayrıcalık değildir." Walker şöyle devam ediyor: "Aksine din özgürlüğü, çoğulcu bir toplumda inanç, ibadet ve inanmama özgürlüğünü herkes için eşit şartlarda korumaya yönelik sivil ve siyasal bir taahhüttür. Bu anlayış, insan onurunun herhangi bir tek dini ya da geleneği aşan evrensel bir değer olduğu kabulüne dayanır. Bu anlamda din özgürlüğü yalnızca anayasal bir düzenleme değil; aynı zamanda özdenetim, karşılıklı saygı ve insanların farklılıklarını gerçekten kabul edip onlara yaşam alanı açma iradesini gerektiren ahlâkî bir disiplindir." Amerika kuruluşunun 250. Yılındazdin özgürlüğü tartışması aslında yalnızca dinle ilgili değil; ülkenin nasıl bir ulusal kimlik üzerine inşa edildiği sorusuyla da doğrudan bağlantılı.

07 Temmuz 2026 00:03

Gökhan Aktürk

Trump Abd'yi Şampiyon Yapabilir Mi?

"Büyük balık, küçük balığı yutar." ABD Başkanı Donald Trump: Balogun bizim en iyi oyuncumuz. FIFA'dan konunun incelenmesini istedim." Trump gerçekten yalnızca bir talepte mi bulundu, yoksa dolaylı bir talimat mı verdi? İki kavram arasında ciddi bir fark var. Talep, değerlendirmeye açıktır; talimat ise otorite ve baskı çağrışımı yapar. Eski FIFA Başkanı Sepp Blatter'ın da konuyla ilgili, Balogun'un cezasının ertelenmesinin ardından FIFA Başkanı Gianni Infantino'ya tepki göstererek "Kırmızı kartlar siyasi telefon görüşmeleriyle iptal edilmez." Böyle giderse belki de Trump ülkesini şampiyon yapacak - yaptıracak. Bu sözler yalnızca bir eleştiri değil, FIFA'nın bağımsızlığına yönelik ciddi bir uyarı niteliği de taşıyor. Neyse bizde siyaset, daha çok kulüplerin transferleri, ekonomik sorunları, SSK ve Bağ-Kur borçlarının yapılandırılması gündem oluyor. Ancak bu yazının asıl konusu ne Trump ne de ABD. Asıl konu, Viking kürekleri: Daha doğrusu, Norveç'in son yıllarda oluşturduğu futbol kültürü. Kulübü olmayan hatta kadroya alınması bile beklenmeyen kaleci Örjan Nyland, Brezilya karşısında kurtardığı penaltı ve yaptığı kritik kurtarışlarla maçın kahramanı oldu. Unutamayacağı bir hikaye yazdı. Erling Haaland'ın açıklamalarında; Bu Dünya Kupası'nda birkaç kez zirve performansıma ulaştığımı düşündüm ama her seferinde yeni bir zirve ortaya çıkıyor. Önüme bir iki fırsat geldiğinde genellikle golü atıyorum. Açıkçası ben de tam olarak ne yaptığımı bilmiyorum. Bu sözler, özgüven ile samimiyet arasında kurulan ilginç bir dengeyi yansıtıyor. Türkiye'de ise Haaland hakkında zaman zaman küçümseyici yorumlar yapıldı. Sergen Yalçın'ın bir dönem kullandığı "Bende olmaz." değerlendirmesi hâlâ hafızalarda. Oysa rakamlar başka bir şey söylüyor: Salzburg: 27 maç, 29 gol Borussia Dortmund: 89 maç, 86 gol Manchester City: 198 maç, 162 gol Şampiyonlar Ligi: 58 maç, 57 gol Norveç Millî Takımı: 54 maç, 64 gol Dünya Kupası: 4 maç, 7 gol Futbolda en güçlü yorum, istatistiktir. Norveç yalnızca başarılı futbolcular yetiştirmiyor; başarıyı birlikte kutlamayı da biliyor. Millî takımın her galibiyetinden sonra futbolcular ve taraftarlar geleneksel kürek çekme kutlamasını birlikte yapıyor. Bu görüntüler artık Norveç futbolunun simgelerinden biri hâline geldi. Hatta Norveç Silahlı Kuvvetleri bile resmî sosyal medya hesabından kürek çeken askerlerin yer aldığı bir kutlama paylaşımı yaptı. Yaklaşık 5,65 milyon nüfuslu bir ülke… Belki de başarının sırrı tam burada yatıyor. Şampiyonluklar yalnızca yıldız oyuncularla değil; ortak akıl, doğru planlama ve güçlü bir spor kültürüyle kazanılıyor. ​Portekiz - İspanya erken finali nefis başladı. İki takımın da bu kadar yüksek tempoda maça girmesi beklenmiyordu. Birbirlerini tartmak yerine, hızlı geçiş oyunlarıyla ceza sahaları içerisinde etkili olmaya çalıştılar. İlk yarıda gol dışında her şey vardı; İspanya kalecisi Simón'un 2 net kurtarışına karşılık, Portekiz kalecisi Diogo Costa'nın tam 4 gollük kurtarışı vardı. Sahanın etkisiz yıldızları ise Lamine Yamal ve Cristiano Ronaldo olarak göze çarptı. ​Son 7 maçın 6'sının berabere bittiği bu eşleşmenin ikinci yarısı, ilk yarıya göre daha durgun geçti ve iki takım da temkinli bir oyun tercih etti. İki teknik direktör de bütün kozlarını oynadı ancak taktik savaşının kazananı, galibiyeti daha çok isteyen İspanya oldu. Luis de la Fuente'nin takımı, bu turnuvada daha çok takımca yaptığı savunma ile adından söz ettirdi. Simón gol yememe rekoruna bir 90 dakika daha ekledi ve kendi rekorunu tazeledi. Bakıldığında rakibine göre daha çok yıldızdan oluşan ancak en büyük eksikliği "takım olamama" problemi olan Portekiz, erken finali kaybederek evine döndü.

07 Temmuz 2026 00:02

Arslan Bulut

Nato'nun Asker Papazları Ve Orta Doğu Nato'su

Oysa Eski NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, İstanbul'daki NATO zirvesinde, "İhtiyaç olan yere güvenlik taşıyan yeni bir NATO kuracağız" demişti. İncil'in Yeni Ahid bölümünü yazanlar havariler değil, 'güzel haber/tebliğ' anlamına gelen "testamentler "in yazıcıları olan Evangelistlerdir: " NATO'nun gizli askeri operasyonlarının yanı sıra bir gizli misyonu daha vardır. Bu da sembolü olan 4'lü haçın gösterdiği misyondur: Dünyanın dört bir yanına ve yönüne 'Askeri Misyonerler' göndermek ve Evangelistlerin testamentlerini buralara sokmak ve yerleştirmektir. NATO'nun özellikle Orta Doğu'ya, Türk Cumhuriyetleri'ne ve Kafkasya'ya yönelik askeri misyonerlik çalışmaları, Türkiye'deki askeri üslerinde görevli asker papazlar tarafından yürütülmektedir."

07 Temmuz 2026 00:01

Köşe Yazarı

Tarihi Yeniden Yazmak

Tarih, üzerinde keyfî tasarruf yapılabilecek bir alan değil; ortak hafızamızın, milli kimliğimizin ve devlet geleneğimizin temelidir. Milli Eğitim Bakanı'nın, "Kurtuluş Savaşı yerine 'Milli Mücadele' denilmeli. Neyden kurtuluyoruz?" şeklindeki açıklaması da tam bu nedenle sıradan bir kelime tartışması değildir. Çünkü 1918 sonrasında İstanbul işgal altındaydı. "Kurtuluş Savaşı" ifadesi, Osmanlı Devleti'nden kurtuluş anlamına gelmez. Zaten "Milli Mücadele" kavramı da tarih literatüründe bu dönemi ifade etmek için yıllardır kullanılmaktadır. Bir eğitim bakanının görevi, tarihçiler arasında yeni tartışmalar üretmek değil; bilimsel birikimi esas alan, ortak toplumsal hafızayı güçlendiren ve eğitim sistemine güven veren politikalar geliştirmektir. Özellikle Milli Eğitim Bakanlığı gibi milyonlarca öğrenciyi doğrudan etkileyen bir kurumda yapılacak her açıklama, her kavram tercihi ve her müfredat değişikliği çok daha yüksek bir sorumluluk taşır. Bu yalnızca hukukta değil, eğitim politikalarında da geçerlidir.

07 Temmuz 2026 00:01

Köşe Yazarı

Asgari Ücret Mi Az Devlet Memuru Maaşı Mı Yüksek?

Temmuz'da memur maaşlarında yapılacak artışla birlikte en düşük devlet memuru maaşının 70.257 liraya yükselerek 28 bin liralık asgari ücretin 2.5 katına çıkması, tartışmayı daha da alevlendirdi ve içinden çıkılmaz hale getirdi. Önce Türkiye'de bu iki ücret düzeyini birbirinden bağımsız olarak sorgulayalım ve irdeleyelim: Asgari ücret miktarı düşük mü?: TÜRK-İş'in 4 kişilik bir aile için en son belirlediği 36 bin TL "açlık sınırını" dikkate alacak olursak; kabul edilebilir şartların gerektirdiği ölçülere ve insani standartlara göre hayli düşük olduğu tartışılmaz bir gerçek. Ancak "Türkiye'nin mevcut ekonomik durumuna, kalkınma düzeyine, üretim potansiyeline ve işgücü verimliliğine göre düşük mü normal mi olduğu" ayrı bir tartışma konusu… Asgari ücret azdır veya çoktur demek, tek başına objektif bir değerlendirme değildir. Aslında asgari ücret komisyonlarının yaptığı şey de "piyasanın normali" olan bu rakam civarındaki bir ücreti onamaktan ibarettir. En düşük devlet memuru maaşı yüksek mi?: Türk-İş'in 4 kişilik bir aile için en son belirlediği 117 bin liralık "yoksulluk sınırını," Türkiyedeki ortalama hayat standardının ve geçim endeksinin gerektirdiği harcamaları dikkate aldığımızda 70 bin liralık en düşük devlet memuru maaşına "yüksek" diyemeyiz. Ama yine "Türkiye'nin ekonomik durumunun ve üretim potansiyelinin gerektirdiği ölçülere ve ortalama ücret düzeylerine göre yüksek mi normal mi olduğu," ayrıca ele alınması gereken bir konu… Azlık çokluk tartışmasına bir açıklık getirebilmek için, öncelikle Avrupa ülkelerinde; asgari ücretle en düşük devlet memuru maaşı arasındaki rakamsal ilişkiye bakalım: Almanya'da: -Asgari ücret, 1.750€ -En düşük memur maaşı, 2.200€ (%25 fazla) İngiltere'de: -Asgari ücret, 1.750£ -En düşük memur maaşı, 1850£ (%5 fazla) Fransa'da: -Asgari ücret, 1.470€ -En düşük memur maaşı 1.550€ (%5 fazla) İsviçre'de; -Asgari ücret yaklaşık 4.000$ -En düşük memur maaşı 4.400$ (%10 fazla) Görüldüğü üzere, bu ülkelerde en düşük devlet memuru maaşı, asgari ücretten, ancak %5-25 (ortalama %10-15) kadar fazla… Avrupa ülkelerindeki %15'lik makas, "ekonomik yapının ve piyasanın herkesi yukarıda, birbirine yakın makul bir zenginlik ve refah düzeyinde eşitleyecek kadar güçlü, üretken ve katma değerli olmasının" bir sonucudur. Azlık-çokluk tartışmasına genelde yöneltilen itiraz şu: -"Efendim, devlet memuru maaşı yüksek değil., asgari ücret düşük." -"Devlet zaten normal olarak verilmesi gereken maaşı veriyor." -"Yanlış olan, piyasanın asgari ücreti çok düşük tutması… Artık işverenler gaddarlık yapmasınlar da asgari ücreti yükseltsinler ve en düşük devlet memuru maaşı seviyesine getirsinler." Bu akıl yürütme, ilk bakışta normal ve mantıklı görünüyor. Bir şeyin "insani" olmasıyla "iktisadi" olması, ayrı şeylerdir. Asgari ücret hatır için yükseltilmez. Elbette bunların hiçbiri değildir.

07 Temmuz 2026 00:01

Taha Akyol

Nato Ve Erdoğan

Vaşington'da 4 Nisan 1949'da NATO antlaşması imzalandıktan on gün sonra Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, basın toplantısı düzenleyerek " Türkiye'nin Atlantik Paktına dâhil olmak istediğini " açıkladı. 11 Mayıs 1950'de Reisicumhur İsmet İnönü, ardından 25 Temmuz'da Başvekil Adnan Menderes tam üyelik başvurusu yaptılar. 18 Şubat 1952'de, Meclis'te NATO üyeliğimiz bütün partilerin oylarıyla onandı. İkisi de NATO üyesi Türkiye ile Yunanistan'ın " iyi "leri epey farklı. Fakat şunu unutmamak lazım: NATO ve ABD ile sorunlarımızda Türkiye'nin NATO dışında değil, NATO içinde eli çok daha güçlüdür. İran savaşı sırasında Erdoğan'ın sık sık " müttefiklerimizle birlikte " diyerek konuşma ihtiyacını duyması, NATO'nun yeni öneminin ifadesidir. 2016 referandumunda Almanya ve Hollanda'nın ülkelerde CB sistemi propagandası yapılmasına izin vermemelerine Erdoğan " bunlar haçlı ittifakı " diye tepki göstermiş, hatta " Avrupa Birliğine ihtiyacımız kalmadı " diye açıklamalar yapmıştı. Oysa Erdoğan iktidarının 2008'de Seçim Kanunu'na koyduğu maddede " yurt dışında propaganda yasaktır " deniliyordu. Cumhurbaşkanı, 2017'de Rusya'dan S-400'leri almaya karar verdi ve bu, " eksen kayması " görüntüsünü güçlendirdi. Erdoğan, " CAATSA yaptırımlarını önemsemiyorum " demişti. (25 Şubat 2025) Zamanımızda iki kavram öne çıktı: " Post truth " ve " güçlü liderlik." Önemi ciddi surette artan Türkiye'de Cumhurbaşkanı Erdoğan da iktidarının " güçlü " olduğunu gösteriyor. Liberal demokrasi evet aşırı sağ akımlar karısında gerilemiş durumda ama Erdoğan'ın çok istediği Avrupa yolunu açacak olan hâlâ " Kopenhag kriterleri "dir. NATO Genel Sekreteri Rutte de " demokrasi seçimden çok fazlasıdır " dedi.

07 Temmuz 2026 00:01

Ömer Erdem

Yaz Yağmuru Ya Da Çehrenin Çok Düzgün Bademi

Temmuz ayında yağmurla buluşan her şehir şanslıdır. Dahası, Ahmet Hamdi Tanpınar benzeri yazarlar, yaz yağmurunu şuurun girdaplarında gezdire gezdire bir dekor olmaktan çıkarırlar kadın ile erkek arasında alışkanlıklardan dokunmuş, zamanla eprimiş hayat kumaşının dokusu görülsün diye aramıza silkeleyiverirler. Tanpınar'ın 'Yaz Yağmuru' öyküden çok novellaya yaraşan hacmiyle yağmuru tabiatın ötesine taşır. Yüz, kadın yüzü, 'çehrenin çok düzgün bademi' olarak vasıflandırılırken 'hayatına bütün müdahalesi kendi kendisini göz hapsine almaktan ileriye gitmiyordu' dediği erkeğin bakışı, ötekine nazar kılınır, özgürlük ve çıkış kapısı yapılır. İnsanın çocukluğu neyse zamanın da çocukluğu vardır ve yaz yağmuru sadece onu anmak için değil kutlamak adına da çıkagelir. Mevsimbilimciler, meteorologlar ne denli bilimsel açıklamaya koyulursa koyulsunlar yaz yağmuru altında yıkanan bir şehir, bir tabiat parçası, Mevlana'nın keçilere yakıştırdığı edayla gülümserler. Çocukluğumda maruz kaldığım yaz yağmurlarını hatırlarım. Öyledir de özellikle yaz yağmuru gelip her yanı kuşattığında kuşlar görünmez olur. Yağmurdan türemişlerdir bir yaz sabahı. Yaz yağmuru da her gün alışkanlıklarında sürüklendiğimiz hayatta bir anlığına sendelememiz ve hayatta olduğumuzu hatırlamamıza yarar. Susmak ve yaz yağmurunun yüksek şiirine kulak vermek yeterlidir.

07 Temmuz 2026 00:01

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Nuri Kayış

Nato'ya Nasıl Üye Olduk?

Buna karşı düşünülen önlem, 1949'da 12 devlet tarafından Sovyetler Birliği'ne karşı kurulan askeri ittifak NATO'nun üyeleri arasına katılmaktı. Kuzey Kore'yi Sovyetler Birliği ve Çin desteklerken, ABD başta olmak üzere bazı ülkeler Birleşmiş Milletler Gücü şemsiyesi altında Güney Kore'ye destek veriyordu. Savaşta Güney Kore'nin yanında konumlanan ülkeler, Türkiye'den de askeri destek talebinde bulundu. Yıllarca süren Kore Savaşı'na fiilen 21 bin 212 askerimiz katıldı. Bunlardan 724'ü şehit oldu, 2 bin 147'si yaralandı. Sonuçta Türkiye, Kore Savaşı'nda verdiği mücadele göz önüne alınarak 18 Şubat 1952'de NATO üyeliğine alındı. Ve şu tuhaflığa bakın ki, ABD, Türkiye'nin 1984'den beri mücadele ettiği bölücü terör örgütü PKK/PYD'ye yıllarca para, istihbarat, silah ve mühimmat vererek destek oldu. Şöyle demişti Bölükbaşı: "ANAP, bulunmuş eşya deposu gibi. Bilirsiniz, tramvaylarda, otobüslerde bulunan her çeşit eşya bir ambarda depolanır. Bunların içinde ayakkabılar, şapkalar, cüzdanlar ve aklınıza ne gelirse her şey vardır. Ayrıca bunların birbiriyle bağdaşacak hiçbir yanı yoktur. Tesadüfen bir araya gelmişlerdir ve dağılacaklardır." Son günlerin en dikkate değer haberlerinden biriydi. Çocuklardan 14 yaşında olanın 470, 15 yaşında olanın 74 suç kaydının olduğu anlaşıldı.

07 Temmuz 2026 00:01

Köşe Yazarı

Fotoğraf Çektirmeme Hürriyeti

Vaktiyle "geleceğin filozofu" diye gördüğüm bir akademisyen tanımıştım. Doktora yapıyordu ve evli değildi. Darbelerin ve yolsuzluk söylemlerinin atbaşı gittiği bir seçimde "Boş mu atsak?" dediğimde, "Oy pusulasına, 'Darbeye de yolsuzluğa da karşıyım.' yazalım." demişti. "Yazık oldu. Bir filozof doğacaktı, düşük yaptı." diye meseleyi anlattığım bir büyüğüm, "Gözünde büyütmüşsün. Felsefeyi kim kaybetmiş de o adam bulsun?" dedi. Bir taraf, "Dâvân varsa âilen olmamalı." diyordu. Çünkü onların iyiliği için pes etmek vardı. Bu fikrin karşısında olan ise, "Âilen olmazsa dâvânı sürdürecek kimse olmaz." tezini savunuyordu. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümünün diploma töreninde, çap yaparak alnının akıyla diplomasını almaya hak kazanan bir öğrenci, sırf birlikte fotoğraf çektirmeyi reddettiği için diplomasını vermemeye kalkan felsefe hocasından, söke söke diplomasını aldı. "İki ay sonra rektörlükten al!" demiş, çekiştirirken. O diplomayı iki ay içinde alıp alamayacağını Allah bilir. Bilmem hatırlar mısınız, 28 Şubat rüzgârının estiği yıllarda törenlerde el sıkışmak istemeyen kız öğrencilerin zorla elini sıkan hocalar olurdu. Mezkûr akademisyen için Boğaziçi'nde paraşütçü diyorlarmış. Erken mürüvvet tehlikelidir. Böyle bir mürüvveti ziyan etmek olmaz.

07 Temmuz 2026 00:01

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.