×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Dünya Yeniden Ankara'ya Bakıyor Masadaki Ülke Değil, Masayı Kuran Ülke

Dünya liderleri Ankara'ya geliyor. Çünkü dünya artık eski dünya değil. Afganistan'dan Irak'a, Suriye'den Ukrayna'ya kadar bütün krizler gösterdi ki artık hiçbir küresel denklem Türkiye hesaba katılmadan çözülemiyor. Bir zamanlar sadece "cephe ülkesi" olarak görülen Türkiye, bugün krizlerin çözümünde konuşulan merkez ülkelerden biri haline geldi. 1952'de NATO'ya giren Türkiye'den beklenen rol belliydi: Doğu ile Batı arasındaki sınırı tutmak. Türkiye artık sadece güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir ülke. Daha birkaç yıl önce Türkiye'ye parmak sallamayı alışkanlık haline getirenlerin bugün Ankara'da aynı masaya oturması tarihin ironisidir. Ama büyük fotoğrafa bakıldığında görünen gerçek şu: Dünyanın ağırlık merkezi değişirken Türkiye artık kenarda bekleyen ülke değil. Bu, Washington'un da Ankara gerçeğini kabul ettiği yeni dönemin göstergesidir. Ve belki de Ankara'daki zirvenin en önemli mesajı bu: Yeni dünya düzeni kurulurken Türkiye artık kapının dışında beklemiyor. Ve bütün bunların üzerinde "devlet tecrübesi" başlığıyla Abdullah Gül ismi… Kâğıt üzerinde bakıldığında bazı çevreler açısından cazip görünen bir tablo. 1950'de Demokrat Parti'yi iktidara taşıyan şey sadece CHP karşıtlığı değildi. 1983'te Turgut Özal'ı yükselten şey sadece dört eğilimi birleştirme iddiası değildi. 2002'de AK Parti'nin çıkışı da sadece eski partilerin dağılmasıyla açıklanamaz. Ankara'daki bazı çevreler Abdullah Gül isminin "makuliyet, diplomasi ve devlet tecrübesi" başlıklarıyla merkez seçmene hitap edebileceğini düşünüyor. Aynı zamanda Türkiye'nin son 10 yıldaki büyük siyasi kırılmalarında aldığı pozisyonlar ya da almadığı pozisyonlarla da değerlendiriliyor. Özellikle dış politika çizgisi, Batı başkentleriyle kurduğu ilişkiler ve İngiltere çevreleriyle yakın temasları nedeniyle Gül ismi bazı kesimlerde "diplomatik tecrübe" olarak görülürken, başka kesimlerde "Batı destekli restorasyon arayışı" eleştirilerinin merkezinde duruyor.

Ersoy Dede

Kaynak: Diriliş Postası

07 Temmuz 2026 00:05

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Ersoy Dede

Medya İle Siyaset Arasındaki Görünmez Finans Ağı Kim Kimi Besliyor?

Yılmaz Özdil ile Burhanettin Bulut arasında yaşanan tartışma, aslında iki ismin polemiğinden çok daha büyük bir gerçeği yeniden gündeme taşıdı. Çünkü bu tartışma, Türkiye'de yıllardır herkesin bildiği ama herkesin yalnızca karşı taraf için dile getirdiği bir ilişki biçimini gözler önüne seriyor. Yıllardır "havuz medyası", "fonlanan gazeteciler", "besleme kalemler", "maaşlı yorumcular", "sipariş manşetler" gibi kavramlar üzerinden birbirimizi suçlayıp duruyoruz. Ne yazık ki Türkiye'de yıllardır konuşulan kulisler hep aynı hikâyeyi anlatıyor. "Şu isim bizimle çalışıyor." "Şu kanala destek veriliyor." "Şu gazeteci aylık danışmanlık alıyor." "Şu köşe yazarı seçim döneminde sözleşme yaptı." Bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu yargının ve somut delillerin ortaya koyması gerekir. Bir gazeteciye güven kalmadığında yalnızca o gazeteci değil, bütün medya kurumu yara alır. Bu yüzden tartışılması gereken Yılmaz Özdil'in haklı olup olmadığı ya da Burhanettin Bulut'un doğru söyleyip söylemediği değildir. Asıl tartışılması gereken, Türkiye'de medya ile siyaset arasındaki ekonomik ilişkinin neden hâlâ şeffaf bir zemine oturtulamamış olduğudur. Gazeteciliğin gerçek sermayesi para değildir. NATO Liderler Zirvesi'nin ardından başlayan tartışma ilginçti. Yılmaz Özdil'in gündeme taşıdığı iddialara karşı, Mustafa Varank net bir açıklama yaptı. 2014 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı organizasyonlarında alkollü içki ikram edilmediğini, NATO Zirvesi'nde de bu uygulamanın değişmediğini ve bugüne kadar hiçbir yabancı liderin bundan rahatsızlık duyduğuna ilişkin bir durum yaşanmadığını ifade etti. Oysa uluslararası ilişkilerde saygıyı kazandıran şey taklit değildir. Türkiye de bugün tam bunu yapıyor. Diplomasi, misafirin her alışkanlığını kopyalamak değildir. Kimliğini koruyabildiği ölçüde büyük devlet olur.

12 Temmuz 2026 00:05

Ersoy Dede

Ankara'nın İnce Çizgisi S-400'den F-35'e Büyük Güç Diplomasisi

Bir ayağı Avrupa'da, bir ayağı Asya'da; Karadeniz'den Akdeniz'e, Kafkasya'dan Ortadoğu'ya kadar kriz hatlarının tam merkezinde bulunan Türkiye'nin lüksü hiçbir zaman tek boyutlu dış politika olmadı. Bugün S-400 ve F-35 başlığında yaşanan tartışmayı da sadece "bir silah sistemi meselesi" olarak okumak büyük hata olur. Bu mesele aslında Türkiye'nin 21. yüzyılda nasıl bir aktör olacağı sorusudur. Rusya Devlet Başkanlığı Sözcüsü Dmitriy Peskov'un S-400 açıklaması bu nedenle dikkatle okunmalı. Peskov, "Bu konu son derece hassas meseleler kapsamında yer alıyor. Türk tarafıyla temas halindeyiz" derken aslında Moskova'nın da konunun stratejik ağırlığının farkında olduğunu gösteriyor. Çünkü Rusya açısından S-400 satışı sadece ticari bir savunma ihracatı değildi. 1991 Körfez Savaşı'nda Saddam Hüseyin'in Scud füzeleri bölgeyi tehdit ettiğinde Ankara füze savunmasının ne kadar kritik olduğunu gördü. Sonunda Ankara kendi güvenlik ihtiyacına göre karar verdi ve S-400 aldı. Türkiye yine aynı şeyi yaptı. Evet, Türkiye'nin F-35 programına dönüşü stratejik bir kazanım olabilir. Çünkü Türkiye'nin Rusya ile masası sadece S-400'den ibaret değildir. "Ya Amerika ya Rusya" dönemi geride kaldı. Yeni dünyanın dili farklı: Hindistan Rusya'dan S-400 alırken ABD ile savunma işbirliği yapabiliyor. Ankara'nın vermesi gereken mesaj açık: "Biz NATO müttefikiyiz ama güvenliğimizi başkalarının takvimine bırakamayız." "Rusya ile konuşuyoruz ama hiçbir ülkenin ekseninde değiliz." "ABD ile sorunlarımızı çözeriz ama kendi stratejik bağımsızlığımızdan vazgeçmeyiz." Çünkü güçlü ülkeler başkalarının tercihlerini uygulamaz.

11 Temmuz 2026 00:05

Ersoy Dede

Devrim Önce Kendi Çocuklarını Yer

O meşhur söz boşuna söylenmedi: "Devrim kendi çocuklarını yer…" Bugün Türkiye'de muhalefet cephesinde yaşanan tartışmalara biraz da bu tarihsel pencereden bakmak gerekiyor. Yıllardır iktidarı "basına baskı yapmakla" suçlayan bir siyasi çevrenin içinden gelen kavga, şimdi çok farklı bir noktaya taşındı. Çünkü Mahiroğlu diyor ki: "Ben kanalı aldığım günden bugüne kadar devletten ya da hükümetten bana karşı hiçbir şekilde baskı, tehdit, şantaj ya da 'şu haberi yap, bunu yapma' mesajı gelmedi." Ardından çok daha ağır bir iddia ortaya koyuyor: Kemal Kılıçdaroğlu çevresinden kendisine dolaylı mesajlar gönderildiğini, destek beklendiğini, aksi durumda "gereğinin yapılacağı" anlamına gelen mesajlar aldığını söylüyor. Yıllardır "iktidar baskısı" anlatısıyla kendisini tarif eden bir medya grubunun sahibinin, bugün en ağır eleştiriyi kendi mahallesinin eski lider kadrolarına yöneltmesi. İdeallerle başlayan yürüyüşler, zaman içinde "kim temsil ediyor" kavgasına dönüşür. Ve kavga sadece güç kavgası değil, "gerçek mirasçı kim?" kavgasına dönüşür. "Amerika ile ilişki kurmak" başka bir şeydir. "Amerika'yı kutsamak" başka bir şey. Bu gerçek, 19. yüzyılda İngiltere Başbakanı Lord Palmerston'ın meşhur sözüyle anlatılır: "Bizim ebedî müttefiklerimiz ve ebedî düşmanlarımız yoktur. Ebedî olan çıkarlarımızdır." Türkiye de yıllardır tam olarak bunu yapmaya çalışıyor. Daha dün ABD ile kurulan temasları "büyük diplomatik başarı" diye yorumlayan bazı çevrelerin, 15 Temmuz'un yıldönümü yaklaşırken bir anda eski antiemperyalist söylemlerine dönmesi dikkat çekici. Oysa 15 Temmuz meselesi Türkiye açısından basit bir dış politika tartışması değil. Türkiye'nin Batı ile ilişki kurması başka bir şeydir. Bugün 15 Temmuz'u konuşurken de gerçek bu.

10 Temmuz 2026 00:05

Ersoy Dede

Hüseyin Çelik'e Sorulmayan Soruları Sordum… "Kargalar Güler" Sözünden 15 Temmuz Muhasebesine

Sunucu ısrarla meseleyi "Erdoğan eleştirisi" eksenine çekmeye çalıştı. Oysa 15 Temmuz gibi bu ülkenin yaşadığı en büyük ihanetlerden birini konuşacaksak mesele sadece günlük siyasi tartışmalar değil. Ben de Hüseyin Çelik'e yıllardır doğrudan sorulmadığını düşündüğüm birkaç soruyu sordum. Ve tabii hafızalara kazınan o cümle: "Cemaat devlete sızmış, devleti ele geçirmiş… Buna kargalar güler…" Bu paylaşımımın ardından Sayın Hüseyin Çelik telefonla aradı. Cevabı çok netti: "Bunu iddia eden gazeteci yalan söylüyor. Ben hayatım boyunca Fethullah Gülen ile bırakın böyle bir kredi meselesini konuşmayı, herhangi bir konuda dahi özel bir görüşme yapmadım. Kimsenin evi, kredisi, şahsi işi için aracılık etmem söz konusu değildir." İpek Medya iddiasına da açıklık getirdi. Dedi ki: "Bu konuda da anlatılanların çoğu doğru değil. Ben sadece Bugün Gazetesi'nde, daha sonra milletvekili olacak bir kişinin yazı yazması konusunda yardımcı oldum. Bunu da o gün bir medya kuruluşunda bir ismin yazarlık yapması çerçevesinde değerlendirdim. Bunun dışında kimseye iş bulmadım, kimseyi yerleştirmedim." En çok tartışılan "kargalar güler" sözüne gelince… Şöyle anlattı: "O söz bugün tek başına alınıp değerlendiriliyor. Oysa ben orada hükümet sözcüsü olarak hükümetin o günkü yaklaşımını anlatıyordum. Uzun bir cevabın içinden alınmış bir ifadeydi. O gün geldiğimiz noktada bugünkü bilgiler elimizde değildi. Allah şahittir; o tarihlerde ne sınav sorularının çalındığını biliyorduk ne de silahlı bir darbe hazırlığının içinde olduklarını…" Ve devamında şunu vurguladı: "15 Temmuz'dan sonra ortaya çıkan tablo elbette hepimiz için çok ağır oldu. Devletin içine bu derece örgütlü şekilde yerleşmiş bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu bütün çıplaklığıyla o süreçte gördük." Elbette bugün geriye dönüp baktığımızda her şey daha farklı görünüyor. Çünkü artık elimizde 15 Temmuz gecesi var. Sayın Hüseyin Çelik aradı ve cevap verdi. ////////////////////// Necla Hanım günlerdir sosyal medyanın dilinde. Kimi "Trump'ın kızı çıktı, torunu da yolda" diye meseleyi eğlenceye çevirdi. Yok eğer bu iddianın gerçekle hiçbir bağı yoksa, o zaman Necla Hanım'ın sosyal medyada linç edilmesi, küçük düşürülmesi, milyonların kahkahasına terk edilmesi değil; profesyonel destek alması sağlanmalı. Bugün Necla Hanım'a gülüyoruz. Sonra dönüp "toplum neden bu kadar acımasızlaştı?" diye birbirimize soracağız. Mesele Necla Hanım'ın iddiasının doğru olup olmaması da değil sadece. Ama milyonların kahkahası, hiçbir meselenin çözüm yolu değildir.

09 Temmuz 2026 00:05

Ersoy Dede

F-35 Dosyası: Türkiye'ye Verilen Sözlerin Tutulmadığı Program

Trump'ın Ankara'da Erdoğan'la düzenlediği ortak basın toplantısında F-35 sorusuna verdiği cevap, yıllardır kilitli duran dosyanın yeniden açıldığını gösterdi. Trump, "Bu meseleyi de Ankara'da konuşacağız" derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Biz zaten beş uçak için söz almıştık, bu sözlerin yerine getirilmesini bekliyoruz" çıkışı aslında Türkiye'nin yıllardır söylediği cümlenin diplomatik özetiydi: Türkiye müşteri değil, ortak üretici olduğu bir programdan siyasi kararla dışlandı. F-35 meselesi yalnızca savaş uçağı meselesi değildir. Türkiye 2007'de F-35 Müşterek Taarruz Uçağı Programı'na ortak üretici olarak katıldı; Türk savunma sanayii şirketleri yıllarca uçağın gövdesinden motor parçalarına kadar kritik üretim zincirinde yer aldı. Türkiye'nin F-35 macerası aslında büyük bir güven testidir. Ankara bu programa "hazır alıcı" olarak değil, üretim ortağı olarak girdi. ABD, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi almasını gerekçe göstererek 2019'da Türkiye'yi F-35 programından çıkarma sürecini başlattı. Pentagon, "Türkiye hem S-400'e hem F-35'e sahip olamaz" çizgisini ilan etti. Türkiye bu programa yaklaşık 1,4 milyar dolar ödeme yaptı. Reuters'ın bugünkü haberine göre Trump'ın Ankara ziyareti sırasında Türkiye'ye F-35 kapısını yeniden açmaya destek vermesi bekleniyor; ancak S-400 ve Kongre engeli hâlâ masada. Üstelik Türkiye artık 2019'un Türkiye'si değildir. KAAN'ın ilk uçuşu 21 Şubat 2024'te yapıldı. HÜRJET, KIZILELMA, ANKA-3, AKINCI ve savunma sanayiindeki diğer hamleler gösterdi ki Türkiye'ye kapı kapatanlar, Ankara'yı durdurmadı; tersine hızlandırdı. Bu yüzden F-35 meselesi bugün Türkiye için bir muhtaçlık dosyası değildir. Nitekim İsrail Başbakanı Netanyahu'nun Trump'a Türkiye'ye F-35 verilmemesi yönünde çağrı yapması da bu dosyanın yalnızca teknik değil, bölgesel güç dengesi meselesi olduğunu ortaya koyuyor. Sonuç şudur: F-35 dosyası Ankara'da yeniden açıldıysa, bu Türkiye'nin ısrarının sonucudur.

08 Temmuz 2026 00:05

Ersoy Dede

Özgürlüğün Ölçüsü İlke Mi, Kimlik Mi? Rahmi Koç'un Suçu Neydi O Zaman?

Bazı çevreler, dini değerleri hedef alan, milyonlarca insanın kutsal kabul ettiği kavramlarla alay eden ifadeler gündeme geldiğinde hemen "ifade özgürlüğü", "mizahın sınırı olmaz", "rahatsız edici fikirler de korunmalıdır" cümlelerinin arkasına sığınıyor. Anlıyorum burada "..Kur'an'la dalga geçilsin, din ile alay edilsin.." diye düşünmüyorlar onların temel derdi fikir ve ifade hürriyeti.. Ve haklı olarak birçok insan "mizah yapıyorum" demenin her şeyi meşru hale getirmeyeceğini savundu. Kendi mahallenize dokunulduğunda sınırlar çizmeye başlayıp, başkasının mahallesine dokunulduğunda "bırakın konuşsunlar" diyorsanız orada fikir özgürlüğünden değil, seçici hassasiyetten bahsediyoruz demektir. Eğer "mizah" diyerek her türlü ağır ifadeyi savunuyorsanız, bunu sadece hoşunuza giden hedefler için değil, rahatsız olduğunuz örnekler için de savunmanız gerekir. Yok eğer "hayır, insanların kutsalları, kimlikleri, inançları aşağılanamaz" diyorsanız, bu koruma yalnızca belli gruplara değil herkese ait olmalıdır.

05 Temmuz 2026 00:05

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Ersoy Dede

Kahkahanın Arkasındaki Gölge 70'lerin Hesaplaşılmayan Mirası

"İyi baba" diye tarif ettiği, sevgiyle anlattığı, kimi zaman şakalaştığı, kimi zaman politik tavrını mizah malzemesi yaptığı bir baba figürü. Çünkü Türkiye'de bazı babalar sadece baba değildir. Bugün o yılları sadece romantik bir "gençlik mücadelesi" gibi anlatmak büyük eksikliktir. Kendi mahallesinin acısını hatırlayıp, kendi mahallesinin yanlışlarını unutmak gerçek bir yüzleşme değildir. İmran Deniz Göktaş'ın babası Kemal Göktaş hakkında geçmiş dönem kayıtlarına yansıyan iddialar da tartışmanın bu yönünü yeniden gündeme taşıdı. Bu kayıtlarda Kemal Göktaş'ın 1980'li yıllarda THKO bağlantılı süreçler, Çorum olayları ve çeşitli adli dosyalar kapsamında cezaevi süreçleri yaşadığı bilgileri bulunuyor. Oysa gerçek hayat bu kadar basit değildir. Bir çocuğa bırakılacak en büyük miras ideolojik öfke değildir. Yeni kavgalar değildir. Geçmişin rövanşı değildir. İmran Deniz Göktaş'ın belki de en çarpıcı cümlesi: "Giderek babama benziyorum." Aslında bütün mesele burada. Bazıları için inanca, dine, Kur'an'a, peygambere yönelik alaycı ifadeler gündeme geldiğinde konu hemen "mizah", "ifade özgürlüğü", "sanatın sınırları" başlığı altında tartışılıyor. "Şaka bu." "Eleştiriye tahammül edin." deniliyor. Güner Ümit'in 1990'lı yıllarda bir televizyon programındaki sözleri Alevi vatandaşlarımızdan büyük tepki aldı. Çünkü toplum dedi ki: "Bir inanç grubunu, bir kimliği, bir topluluğun değerlerini aşağılayamazsınız." Doğru dedi. Ama aynı insanlar konu Allah, Kur'an, peygamber ve milyonların dini hassasiyetleri olduğunda bir anda sınırsız özgürlük teorisyeni kesiliyorsa burada ciddi bir tutarsızlık vardır. Ama "benim değerime dokunma, seninkine dokunulunca olgun ol" diyemezsiniz. Bunun adı özgürlük savunuculuğu değildir. Bir insanın annesine hakaret etmek de çoğu zaman "bir cümledir." Ama herkes bilir ki mesele kelimeler değildir. Çünkü mesele kimin kutsalı olduğu değildir. Ama kimse de kendi mahallesinin hassasiyetini "saygı", başkasının hassasiyetini "tahammülsüzlük" diye pazarlamasın. Çünkü en büyük iki yüzlülük tam da burada başlıyor.

04 Temmuz 2026 00:05

Ersoy Dede

Mahkeme Salonu Şov Alanı Değildir

Mahkeme salonunda milletvekili sıfatını bir imtiyaz zırhı gibi kullanıp duruşma düzenini bozmaya kalkanlara karşı mahkeme başkanının ortaya koyduğu tavır, yalnızca yerinde değil; aynı zamanda devlet ciddiyetinin gereğidir. Mahkeme başkanının bu cümlesi, yalnızca o salondaki birkaç kişiye verilmiş ani bir cevap değildir. Duruşma salonu miting meydanı değildir. Mahkeme kürsüsü parti kürsüsü değildir. Mahkeme başkanı CMK 203 kapsamında duruşma düzenini sağlama yetkisini kullandı. Çünkü mesele yalnızca bir duruşma düzeni meselesi değildir. 27 Mayıs yargılamalarında mahkeme salonları hukukla değil, darbe rejiminin gölgesiyle anıldı. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde de mahkemeler, kimi zaman hukuk arayışının değil, olağanüstü dönemlerin sert siyasi ikliminin sahnesi oldu. 28 Şubat'ta yargı, brifinglerle hizaya sokulmak istendi. Amerika'da mahkeme salonu "ifade özgürlüğü" bahanesiyle sokak gösterisi alanına çevrilmez. Federal mahkemelerde duruşma düzenini bozan davranışlar açıkça yasaktır; mahkemenin işleyişini aksatan davranışlar salondan çıkarılmaya ve hatta "contempt of court" yaptırımına konu olabilir. Amerikan federal yargı sisteminde "contempt of court", mahkemenin düzenini ve yargılamanın bütünlüğünü korumak için kullanılan temel araçlardan biridir. Black Panther Partisi kurucularından Bobby Seale, mahkeme salonundaki tekrar eden çıkışları ve yargılama düzenini bozan tavırları nedeniyle hâkim Julius Hoffman tarafından salonda bağlanıp ağzı kapatılarak oturtulmuş, ardından dosyası ayrılmış ve hakkında mahkemeye saygısızlık yaptırımları uygulanmıştır. Üstelik bu yalnızca sanıklar için geçerli değildir. Yani mesele çok nettir. Dünyanın hiçbir ciddi hukuk düzeninde mahkeme salonu siyasi performans sahnesi değildir. Kimse "ben milletvekiliyim" diye hâkimin üzerine yürüyemez. Kimse "ben muhalifim" diye salonda bağırıp çağırmayı hak sayamaz. Kimse "ben sanık yakınıyım" diye yargılamayı kilitleyemez. Kimse "ben avukatım" diye savunma hakkını mahkeme düzenini felç etme aracına dönüştüremez. Bu, "dosya konuşulsun, şov değil" deme cesaretidir. Devlet, mahkeme salonunda "buraya kadar" dedi. Bu yüzden o söz önemlidir: "Soytarılık yaptırmam." Bu nedenle Silivri'de verilen mesaj yalnızca bu duruşmaya değil, bundan sonraki bütün yargılamalara da not olarak düşmüştür.

03 Temmuz 2026 00:10

Ersoy Dede

Partizan Siyaset Ülke Sınırlarında Biter

Siyasetin en hararetli olduğu dönemler, devlet aklının en fazla ihtiyaç duyulduğu dönemlerdir. Çünkü devlet dediğiniz şey, iktidardan da büyüktür. Fransa'da Charles de Gaulle, hükümetlerle defalarca karşı karşıya geldi. Yeniden iktidara geldi. Amerikan siyasetinde ise onlarca yıldır öğretilen bir anlayış vardır: "Politics stops at the water's edge." "Dış politika söz konusu olduğunda parti rekabeti ikinci planda kalmalıdır." Bu anlayışın mimarlarından Senatör Arthur Vandenberg, Cumhuriyetçi olmasına rağmen Demokrat Başkan Harry Truman ile Marshall Planı'ndan NATO'nun kuruluşuna kadar birçok konuda birlikte çalıştı. ABD Başkanı Donald Trump başta olmak üzere dünyanın en güçlü liderleri Türkiye'ye geliyor. Tam da böyle bir atmosferde, Türkiye'nin ana muhalefet liderinin uluslararası etkisi yüksek bir gazetede Türkiye'nin iç siyasi tartışmalarını dünya kamuoyuna anlatmayı tercih etmesi, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Muhalefet etmek demokratik bir haktır. Türkiye, binlerce yıllık devlet geleneğine sahip bir ülkedir. Devlet adamlığı tam da burada başlar. Çünkü devlet adamı, en sert siyasi kavgasını bile milletinin çıkarlarını gözeterek verir. Devlet, önce kendi uygulamalarıyla örnek olmak zorundadır. Yılın başında geçiş ücretlerine yüzde 25'in üzerinde zam yapıldı. "Fiyatları artırmayın, enflasyonla mücadeleye destek olun" deniliyor. Vatandaş şunu görmek ister: "Devlet de benim kadar fedakârlık yapıyor." Eğer kamu, kendi sunduğu hizmetlere peş peşe zam yaparken özel sektörden fiyatlarını sabit tutmasını isterse, bu durum doğal olarak tartışılır. Enflasyonla mücadele topyekûn yürütülecekse, bunun öncüsü de devlet olmalıdır. Çünkü örnek olanın sözü daha güçlü olur. Devlet vatandaşından istediğini önce kendisi yaptığında, toplum da verilen mücadeleye daha güçlü şekilde inanır.

02 Temmuz 2026 00:05

Ersoy Dede

Duygularla Değil, Devlet Aklıyla Konuşalım Askeri Hastaneler Yeniden Açılmalı Mı?

Devlet Bahçeli'nin "askeri hastaneler yeniden açılmalı" çağrısı, sadece sağlık sistemini değil, Türkiye'nin güvenlik mimarisini de yeniden tartışmaya açtı. Askeri hastanelerin yeniden açılmasını savunanların en güçlü argümanı uzmanlaşmadır. Harp cerrahisi, savaş travmaları, patlayıcı yaralanmaları, kimyasal ve biyolojik saldırılar gibi alanlar, klasik sivil sağlık sisteminin günlük pratiğinin dışında kalan son derece özel uzmanlık alanlarıdır. ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail gibi ülkeler, askeri sağlık sistemlerini sadece savaş zamanı için değil, sürekli hazır tutulan stratejik bir unsur olarak değerlendirmektedir. 2016 sonrasında askeri sağlık sistemi büyük ölçüde Sağlık Bakanlığı bünyesine devredildi. Türkiye'nin ihtiyacı; çağın teknolojisine sahip, Sağlık Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı'nın birlikte yöneteceği, harp cerrahisi, askeri rehabilitasyon, biyolojik-kimyasal savunma tıbbı ve savaş psikolojisi gibi alanlarda uzmanlaşmış modern bir askerî sağlık yapılanması olabilir. Asıl sorulması gereken soru şudur: Belki de cevap, "eskiye dönmek" ile "mevcut sistemi korumak" arasında değil; her iki modelin güçlü yönlerini bir araya getiren yeni bir yapıyı inşa etmektedir. Davanın ilk gününde salonda 1.281 kişi bulunurken, Murat Ongun'un savunmasına başladığı ve davanın en kritik aşamalarından biri olarak değerlendirilen günde, avukatlar ve gazeteciler dâhil salondaki toplam izleyici sayısının 206'da kalması dikkat çekici. Bunun birkaç nedeni olabilir. Kurultay tartışmaları, parti içindeki görüş ayrılıkları, yeni siyasi oluşum iddiaları ve liderlik eksenli tartışmalar, kamuoyu dikkatini başka alanlara çekmiş olabilir. Bunun nedeni hukuki sürecin seyri de olabilir, siyasi hesaplar da. Asıl dikkat çekici nokta ise şudur: Eğer bir dava sürekli "Türkiye'nin en önemli siyasi davası" olarak tanımlanıyorsa, en kritik savunmaların yapıldığı günlerde salonların dolu olması beklenir. Tam tersine katılımın belirgin biçimde azalması, ister istemez "ilk günkü heyecan neden kayboldu?" sorusunu gündeme taşır.

01 Temmuz 2026 00:05

Ersoy Dede

Para Değil, Yöntem Daha Çarpıcı Neymiş Bu "Havala"

Muhittin Böcek'in ek ifadesindeki en sarsıcı bölüm, 5 milyon euro'luk ödeme değil. Bunun yerine Kapalıçarşı merkezli olduğu öne sürülen ve "havala" olarak bilinen kayıt dışı bir para transfer mekanizması anlatılıyor. Çünkü yasal amaçlarla kullanılabildiği gibi, kara para aklama, yaptırımları aşma veya kayıt dışı para transferi amacıyla da kullanılabiliyor. İddiaya göre bir banknotun seri numarası veya fotoğrafı adeta bir "şifre" gibi kullanılıyor. ///////////////////////////////////////////////////////// Muhittin Böcek'in ek ifadeleriyle tartışma artık sadece "kim kime ne kadar para verdi?" noktasında kalmadı. Böcek, İmamoğlu'nun kendisinden 15 milyon euro istediğini, 5 milyon euro'yu da "havala" yöntemiyle gönderdiğini söyledi. 950 bin avro, 1 milyon avro, 5 milyon avro, 15 milyon avro gibi iddialar artık kişisel tasarrufla, dost desteğiyle, klasik kampanya finansmanıyla açıklanabilecek rakamlar değil. Burada savcılığın önüne doğal olarak ikinci bir kapı açılıyor: Para nereye gitti sorusu kadar, para nereden geldi sorusu da araştırılmak zorunda. Böcek'in ifadeleri CHP içindeki para trafiğini sarsmış olabilir.

30 Haziran 2026 00:05

Ersoy Dede

Milyon Dolarlık Sorular Temiz Siyasetin Turnusol Kâğıdı

Siyasetin en ağır yükü muhalefet etmek değildir. Bugün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturma kapsamında Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım'ın verdiği yeni ifade, tam da bu nedenle sıradan bir dosya değildir. 3,8 milyon dolar… 4,2 milyon dolar… 2023 yılında iki ayrı para tesliminden söz ediliyor. İşin en düşündürücü tarafı ise para değildir. Helikopter de değildir. Siyasi partiler, birkaç kişinin özel organizasyonu değildir. Cumhuriyet'in kurucu partisi olduğunu söyleyen bir yapının, bu tür iddialar karşısında "bize komplo kuruluyor" cümlesinden fazlasını söylemesi gerekir. 1970'lerde İtalya'daki Tangentopoli soruşturmaları da başlangıçta birkaç para ilişkisi olarak görülmüştü. Muhalefetin yıllardır iktidara yönelttiği en büyük eleştiri "şeffaflık" oldu. Şimdi aynı ölçü, aynı cesaret ve aynı hesap verebilirlik kendi yönetimleri için de geçerli olmak zorunda. Aynı soruların herkes için sorulması…

28 Haziran 2026 12:48

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha