
Temmuz ayında yağmurla buluşan her şehir şanslıdır. Dahası, Ahmet Hamdi Tanpınar benzeri yazarlar, yaz yağmurunu şuurun girdaplarında gezdire gezdire bir dekor olmaktan çıkarırlar kadın ile erkek arasında alışkanlıklardan dokunmuş, zamanla eprimiş hayat kumaşının dokusu görülsün diye aramıza silkeleyiverirler. Tanpınar'ın 'Yaz Yağmuru' öyküden çok novellaya yaraşan hacmiyle yağmuru tabiatın ötesine taşır. Yüz, kadın yüzü, 'çehrenin çok düzgün bademi' olarak vasıflandırılırken 'hayatına bütün müdahalesi kendi kendisini göz hapsine almaktan ileriye gitmiyordu' dediği erkeğin bakışı, ötekine nazar kılınır, özgürlük ve çıkış kapısı yapılır. İnsanın çocukluğu neyse zamanın da çocukluğu vardır ve yaz yağmuru sadece onu anmak için değil kutlamak adına da çıkagelir. Mevsimbilimciler, meteorologlar ne denli bilimsel açıklamaya koyulursa koyulsunlar yaz yağmuru altında yıkanan bir şehir, bir tabiat parçası, Mevlana'nın keçilere yakıştırdığı edayla gülümserler. Çocukluğumda maruz kaldığım yaz yağmurlarını hatırlarım. Öyledir de özellikle yaz yağmuru gelip her yanı kuşattığında kuşlar görünmez olur. Yağmurdan türemişlerdir bir yaz sabahı. Yaz yağmuru da her gün alışkanlıklarında sürüklendiğimiz hayatta bir anlığına sendelememiz ve hayatta olduğumuzu hatırlamamıza yarar. Susmak ve yaz yağmurunun yüksek şiirine kulak vermek yeterlidir.
Kaynak: Karar
07 Temmuz 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

'Kalbim Unutma Bu Şiiri Ya Da Apaçık Ahmet Telli'
Ahmet Telli ile yüz yüze 2011 Altın Portakal Şiir Ödülü'nün Nida kitabına verilmesi sebebiyle tanışmıştık. Ahmet Telli bir şekilde tanıdığım çok derinlemesine okumasam bile az çok hakkında fikir sahibi olduğum bir şairdi. İlk eserinden başlayarak şiirlerini elekten geçirdim. Sonra da onu hem kendi şiir süreği hem de 1970'ler kaotizminden çıkıp bugüne süzülerek damlamasındaki eşikleri tespit etmeye çalıştım. Ahmet Telli ile aynı yayınevi, Everest'ten çıkıyordu kitaplarımız. Ahmet Telli tarafından okunuyor olmak bana ayrı bir hiza duygusu getirdi. 1966- 2016 arasındaki eserlerinin birleşimi Veda Divanı basıldığında başa dönüp tekrar Ahmet Telli okudum. Ahmet Telli gürültüden değil sesten doğmuştu ve bu özellik onda kendisine has bir romantizm yaratmakla birlikte özne ile kuracağı irtibatın önünü açmıştı. Hatta şöyle denilebilirdi Ahmet Telli kendi sesiyle şiiri okurken asıl şiiri öyle tamamlamış, son noktayı koymuştu. Ahmet Telli de o buluşmalardan birine çağrılıydı. Tavır bir kişilik vasfıydı ve insancılık Ahmet Telli'yi kuran baş dinamiklerdi. Ahmet Telli, yazdıkça kendi şiirini sevmiş şair görünümü taşır. Ahmet Telli nice tecrübenin içinden süzülüp geliyordu. Sorumluluk Ahmet Telli isminin vasıflarından oldu hep. Ahmet Telli, şiirimizin unutulmaz bir eylemi olarak yaşayacak.
14 Temmuz 2026 00:01

Bunca Olup Biten Arasında Ayakta Kalan Nedir?
O yıllar çok geride kaldı. İnsanların çoğu öldü. Arabaların renk ve modelleri çeşitlendi. Yemek yemek daha ucuzdu. Nice burnu yukarıda olanın süksünü yere eğildi. Bugün hiçbiri hatırlanmıyor. Sivil birer güvenlik, emanet noktasıydı. Ben birinin numarasını ezbere bilirdim. Gazeteler, onlar okuduğumuz, sadece gazete olmayan varlıklardı. Kimlikle, kişilikle birdi gazeteler. Melih Cevdet beyin denemeleri kaldı geride ama büyük hikayeci Oktay Akbal'ın kavgaları kireç olup yandı. Kavga ediyordu insanlar kavga seviyordu. Abone paralarıyla çıkarılan dergilerde insana ve ülkeye don biçenlerin masumiyeti geriden gelenlere bir idealizm mirası gibi geçerken her Ağustos'ta Çavuş Üzümünü görmek mümkünken! Şeftalide koku, Yaz Frengi armudunda rayiha bulunurken. Gözler tamamen kapalı değilken üstelik. O yıllar kalabalıktı. Şimdi görüntüler altında ıssızlık hüküm sürüyor.
11 Temmuz 2026 00:01

Geçip Giden Şeyler Üstüne...
Gülibrişimler şaşırtıcı şekilde sönük uyandılar bu yaz. O benzersizliği yaratan da bizim her seferinde değişen bakışımız, sevme yeteneğimiz hatta ihtiyacımız olmalı. Gövdesinin dokusundan aldığı ilhamdan olacak sabahtan akşama bir yandan kimse sallamasa bile dibine pat pat cömertçe dökülür. Ben geçen sabah erken vakitte gülibrişimler ve dutlar arasında gidip geldim. Sonunda biliyorum ne gülibrişim çiçeği ne de dut yemişleri bâki fakat alttan alta bazı telkinler hissettim. İlk fikrim şevk üstüneydi ve ne olursa hangi şartlar altında kalırsak kalalım yaşama şevki esas olmalı diye düşündüm. İçten içe diledim yarın sabah uyandığımda bu gülibrişimler de beni duysunlar. Yoksa geçip gitme bir kader avuntusu sayılıp etrafa yayılacak. Birkaç haftadır beyazından moruna, kırmızısından karasına bir renk ve tad festivali yaşatan bir eski şenlikte hükümdar saçıcısı gibi davranan dut ağaçlarının altında duruyorum. Dut insandan bir şey istemez. Hatta dut, yerinde ve yerindelik demektir. Geçip giderken, geçip gitmeden kendini yenile, meyveden geri durma. Dallarını cömertçe eğ. Bazılarına göre ne dert edinmeye ne etrafa bakmaya ne hayret makamına yükselmeye ne de sorup sorgulamaya gerek vardır. Geçmiş zamanların birinde, Kahire'de Tolunoğlu Camii'nde öğle vakti oturuyordum. Dut ağaçlarının arasına saklanmış sabah serçeleri her zaman konuşkandır. Gülibrişim ile dut arasında yazın nice hikayesi barınır!
04 Temmuz 2026 00:01

Sofranın Birliği İnsanın Dirliği Ya Da Süslü Patates Salatası*
'Gök Sofrası'ndan tutun Dede Korkut'a, Yunus Emre'den Mai ve Siyah'ın açılış sahnesine değin sofra katman katman önümüze yayılır. Bu yüzden bir görgü ve kültür meselesidir sofra. Düş, düşünce ve ahlâk konusudur aynı zamanda. Sofra kadar yemeğin melezliğini bilmez değilim. Sofra üzerinden şehrin geçmişine bakarsınız içlenerek. Kapadokya ile Trakya Rum'luğunun birleşimi bir çocuk olarak İstanbu'da doğan Sula Boziş, Bakırköy ve Cihangir hattı üzerinden bir aile öyküsü aktarıyor bize. 1950'lerde Rum, Ermeni ve Yahudi seçkinlerinin yoğun yaşadığı Bakırköy ve buradaki bahçeli evden sofraya akan insan ilişkileri sahne sahne önümüze koyuluyor. Halâ öyledir o batı dillerindeki gibi pressure cooker değildir. Autocuiseur olmadığı gibi Schnellkochtopf da değildir. Sonuçta'Sofrada Birlikte Olmak Şahane' 'İstanbul Rumlarının sofra adabından yemek gelenekleri ile günlük hayatlarına uzanan, kişisel tanıklık ve gözlemlere dayanan 52 menü ve 156 tarif içeriyor.' Sofra bir yandan özel bir dünyaya açılırken asıl İstanbul imgesinin çevresinde parlak hale yaratıyor. '5 adet orta boy patates, bir demet taze soğan, ince kıyılmış iki yemek kaşığı maydanoz, iki yemek kaşığı dereotu, dört haşlanmış yumurta, on çekirdeği alınmış siyah zeytin, iki yemek kaşığı kapari, üç doğranmış salatalık turşusu, dört kırmızı turp, üç kaşık elma sirkesi, zeytinyağı, tuz…. (*) Sula Boziş. YKY. Haziran 2026. 211 sayfa.
30 Haziran 2026 00:01

Kendi Elimle Kesip Yâre Verdiğim Kalem…
Fakat feleğe asıl kisvesini giydirip de sönmüş büyük bir yıldız misali semâmıza asan Enderunlu Vasıf'tır. "Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner," "Gam ü şâdî-i felek böyle gelür böyle gider." Eninde sonunda feleğin sillesinin kaçınılmazlığını sezmiş olmasından olacak insana büyük bir öneride bulunur. İnsan olarak o denli akıl çelen eşiklere oturtur ki bizi felek, iştahtan başımız döner. Felek kâtiptir ettiklerini de yazar. 'Kalamos' ya da 'kalem' den süzülüp gelsin, kalem daha ete kemiğe bürünmeden önce söz vardır. Hatta ilk kalem sözdür. Nevres-i Kâdim, devlet işlerine gönül düşüren pek çok Osmanlı şairi gibi ikbâl ile idbâr arasında gidip gelse de felek onun hesabını devletin üstünde dil âleminde görmüş ve ışık hızından öte bir kader lutfetmiştir. Uğruna pek çok malın mülkün feda edileceği bu mısra-ı berceste, Enderunlu Vasıf'ın kristalize ettiği bilincin öteki yüzüdür. Şair, olmuş olanı değil olacak olanı söylediği için de hikaye kapanmamıştır. Yâre bir kez verilen kalem şiirden dönerse eğer ölüm yokluğun ülkesinde ebedi teselliye döner.
27 Haziran 2026 00:01

Ficus Carica, Erkek İncir, Gül Makası…
Dalları her yaz pencereye dayanıyor. Fil yavrusu kulağı yapraklarıyla yöneliyor duvara. Vaktiyle çarşı çarşı dolaşarak aradığım, sonunda bulduğum bir gül makası var. Biraz çekine çekine, biraz hürmet ederek kıt kıt kâküllerini alırcasına dokunuvermiştim geçen yaz bizimkinin pencereye göz diken uçlarına. Baktım daha taze, daha hareketli, daha inatçı yönelmişler benim pencereye. Mesela soğanın erkeği başka, erkeç sayılan keçinin erkeği başka ve incirin erkeği bambaşka. Sıfat olduğu kesin. Fakat ironik olan Adem ile Havva'ya örtü olmaya en çok o yaklaşıyor görsel bakımdan. Unutmayın, unutmayın ben buradayım, öykünüz benimle başlıyor, demek istiyor. Dün sabah gül makasını yine arayıp buldum. Elime alıp da parmaklarımla sıktığımda gül yumuşaklığı hissetmiştim. Budayacağım ne gül vardı ne de ayıklayacağım diken. Madem bizim erkek incir coşmuştu, yine bahçeyi doldurması yetmezmiş gibi tekrar cama, pencereye dayanmıştı onunla yüzleşmenin vaktiydi. Perdeyi sıyırdım, camı açtım. Hafiften bir rüzgar uç dalları cama değdirecekmiş gibi oldu, sonra geri çekti. Elimde gül makası öylece kaldım. Makası yerine koydum.
23 Haziran 2026 00:01

Gününe Göre Konuşmak...
Türkiye'de esaslı bir mesele kolay kolay tartışmaya açılmaz. Tartışılacak konuyu çıkarıp bulmak nasıl yaratıcılık gerektirirse o konuyu enine boyuna masaya yatırmak irdeleyip genişletmek de düzey ister. Hele politika ve politikacıları ilgilendiren tartışmalarda daha dikkatli olmak gerekir. Mesela kafaları sadece politika ile paranteze alınmış onlarla 'anıtkabir' ile 'anıtmezar' isimlendirilmesi arasındaki tarihsel tercihi konuşamazsınız. Hele hele kültür ve sanat yanında düşünce sahasında yapılan tartışmalara bir an durup bakalım. Mesele hemen her gün ellerine vazife pusulaları tutuşturulmuşçasına şu veya bu şair o ya da bu yazar şöyle veya böyle konu üzerine cümle kuranlara dikkat edelim. Bilinç sadece fertler için değil toplumlar adına da bir şuur göstergesidir ve olgular kadar olaylar üzerine eleştirel bakanların yaratıcı düşünceleri olabilir. Zaten onlar hesaplarına bakmayı, kazançlarını, tiraj ve popülerliklerini dert edinip dururlar. Paydaşlar arası bir bitmeyen üleşim şenliği içinde özgün ve yaratıcı düşüncenin hayat şansı kalmaz.
20 Haziran 2026 00:01

'Amcam Sokrat'* Ya Da Yönetilemez Yaratıcı Düşünce
Victoria R. Holbrook ile ile hiç görüşmedik. Zaman tam oturmuyor. Yine de Ali Alparslan ismiyle onun hatıratında karşılaşmak heyecan verdi bana. Üstad neyzen Sadreddin Özçimi götürmüş olmalı beni ona. 'Bakın Türkiye için ne buldum' diye her karşılaştıklarında yanındakilere Hılbrook'u takdim eden Talat Halman'dan başkası değil bu kişi. Her güzel ve iyi şeye tutkuyla yaklaşan Talat bey belli ki onun kültürümüze getireceği katkıları ilk elden keşfetmiş. Benim televizyon yoluyla Türkiye'ye bir şeyler söylenebileceğine inandığım zamanlarda ortak dost Mustafa İsen'in Çankaya Köşkü'ndeki odasında, Yaşar Kemal ve Doğan Hızlan'ın bulunduğu ortamda 'şartları hazırlasak da Ömer(ler) Kaşgar'ı yeniden çıkarsalar diye iç geçirmişti. Doğrudan kronolojik bir esasa dayalı ilerlemiyor anılarında Holbrook. 'Büyük insanlar büyük ağaçlara benzer. Bu gerçeği kamuoyuna açıkladığında, şarlatan onu gündüz vakti herkesin gözleri önünde öldürttü ve cezasız kaldı…' Ve İsrail'in varlığına dair öz cümle de yine Holbrook'tan ' Avrupalı Yahudilerin başına gelen korkunç acıların, sonradan kalkıp başkalarının yaşadığı yerde yeni ülke kurmaları için yeterli bahane olmadığını hatırlıyorum, dolayısıyla ben heyecan duymadım.' Ve ülkesi için söylediği; 'ABD'nin ekonomik çıkarları için dünya çapında işlenen dehşet verici suçlar hakkında bilgi sahibi oldum.' ' Fikirlerin bir dilden başka bir dile göç edişini kavramaya yatkınlığım olduğunu anlamıştım' cümlesiyle karşılaştığımda ona bunca zaman ve coğrafyada heyecan veren şeyin özünü gördüm. 'Amcam Sokrat' tiyatrocu bir ailenin çocuğu Holbrook'u sahneden hiç inmeye niyetli olmadığını hayata bağlılığı bir tür kapalı gişe oyunu misali algıladığını gösteriyor. Her okur ' Amcam Sokrat'ta kendince detaylar bulacaktır. Sanki V. Holbrook, Batı ile Doğu'nun kopmaz varlığına bu derece vakıf olmuştur.
16 Haziran 2026 00:01

Kaybolup Giden Bazı Erdemler Üstüne…
Çiko ve Sarı adında iki köpekleri vardı. Çiko sanki kendine göre kendi için değil sizi gözleyerek ve sizin için yaşardı. Fakat günün birinde Çiko sırroldu. Çiko yer yer rüyalara girdi. 'Kabağın kilosu beş, hıyarın kilosu yedi, domatesin kilosu altı, patlıcanın kilosu üç, karpuzun kilosu bir buçuk' diyen o hoparlör sesi bu kez başka şekilde zabıtanın dipçiğinde parladı. Odacı her ikisini azarladı, böyle giderse bu itlâf işi başlamayacak dedi ve ayak ucuyla bir çakıla tekme attı. Çocuk arkasına dönünce onu gördü. Bu Sarı idi. Çiko sırrolduktan sonra Sarı tek kalmış ve bütün ilgiyi üzerine toplamıştı. Sarı daha donuk ve oyun bilmez bir köpekti. Sarı, dış avlu kapısının aralığından içeri daldı. Çocuk peşinden gitti. Aç ve beni eve al. Çocuk aynı içgüdüyle kapıyı açtı. Çiko kaybolalı çok zaman oldu. Ben gelir onu alırım, dedi. Onlar kaybolunca çocuk avludan içeri daldı. 'Çiko' dedi çocuk, korkma gittiler.
13 Haziran 2026 00:01

O Büyük Ve Sonsuz Aralık...
Şimdi bu' rüya', dün gece gördüğü şey, bir yatak çarşafı misali çekildiğinde hemen her şey gibi o levhayı da üstünde taşıyordu. 'Neden Vilademir diyorsunuz ki arkadaşınız Urus değil' diye sormuştu biraz kınayarak saçları kınalı Özbek kadın. 'Havvv havvv hırrr hırrr havv havvv' deyince, şoför; 'haa şimdi düştü it, it' demişti. Günlerce oysa ona yalanın çürütücü bir mikrop olduğundan dem vurmuş bir gece Sultan Sencer Türbesini gören çadırda uyuduğunu anlatmıştı. Bir Haziran başı, kokusuyla baş döndürürken görünmez dikenleri el yakan kokulu sarı güllere rastlamıştı rüyada. Otel kahvaltısında bal muteber değildi. Dün gece, bir ilahi ıhlamur ağacının dibinde 'son akşam yemeği' yenilmiş o ayak parmaklarının ucuna değin vaktin o büyük ve sonsuz aralığını görmüştü. Birgün birisi ona bir yatağan saplar gibi 'beni bırakma!' diyecekti yön levhasıyla. Ve o, boynuna bir teber, bir Osmanlı Deliler hücumcusu gibi araya girmiş, dün geceki rüyadan habersiz 'beni bırakma' diye yazmıştı. O bilirdi baharda yükselen sarı çayır çiçekleri yazın ağzında hüzünle eriyip kaybolurlardı. Hatay, Samandağında, o kirpiğinin ucuyla ölüme değen pir-i fani yok muydu hele. Zayıf ve kemikli elinde onun genç ve tombul elini tutarken duralamış 'bu Aristo tümseğidir herkeste olmaz' demişti. Sezmişti, O büyük ve sonsuz aralıkta ölçülüp biçilmişti onun ahşabı. Dün gece o çılgın yarasa yavrusunun ciğerlerini yırta yırta gösterdiği suret şunca geçmişin bütün bahçesini ateşe vermiş ve 'beni bırakma!' nidasıyla omzundaki ateşi onun kucağına bırakıvermişti. Kızlar Kalesi'ne yakın, Şehr-i Merv'de görülen rüya kimseye anlatılmadı.
09 Haziran 2026 00:01

Pek Çok Şeyin Hiçliği Üstüne...
Sesi ve görüntüyü çoğaltabilen her cihaz insanın başına gelmiş en büyük afet niteliğinde artık. Geçen günlerde dünyanın önde gelen bilim insanları diğer canlılarla gelecekte kurulacak iletişim dili üzerine oldukça detaylı bir araştırma yaptıklarını duyurdular. Belli ki bu modellemeler denizlerin dibine kadar inecek. Çöl, dağ, kutup demeden her yeri gezecek. Oysa gökte bir başına ve sebepsiz yere rüzgar bile esmez bulut desen geçmez. Büyük oluştaki yüksek hiçlik bir makamdır fakat hergün türlü oldu bittiyle önümüze konulan cilalanıp parlatılan geçici şeyler yokluğun elementleridir. Gün doğumundan gün batımına her gün birbirine benzemeden doğup gelişen eşsizlikler insan denilen varlığın maharetleriyle gölgelenir. Dünyanın bir yeşil erik gibi bütün tazeliğiyle kütür kütür hayat vermesinin şiiri biliyoruz kimseyi tatmin etmiyor nicedir. Benzer halk yığınları benzer politik kahramanlar benzer yaşama biçimleri. Bir kaçınılmazlıktan dem vuran akıl tutulması. Meselâ, hareketleri, görüntüleri, yolları, hava alanlarını, plaj kenarlarını, marketleri hatta mezarlıkları gösterip dururlar dili açıklar. Onların çenesi olmaya çoktan teşne görünür ve görünmez nice akıl edici, cümle kurucu, dil dökücü, çenebaz, kalemşör, yoldaş, omuzdaş, paydaş ve ülküdaş vardır. Pek çok şeyin hiçliği üstüne düşünmek, tekrar ve tekrar dil dökmek borçtur.
06 Haziran 2026 00:01

Günler Gelip Geçer İnsan Göçüp Gider… Ya Bellek Nereye Gider?
Menekşe, kolay unutulacak kadın değildi fakat gözden ırak olan gönülden de ırak olur sözünü doğrularcasına kısa sürede hatırlanmaz oldu. Dışarıda, kara borana aldırmayan kalabalık, davul ve klarnetin arada bir gök indiren girişine kapılarak saz takımının eşliğinde gülüp eğleniyordu. İşin sonunda etli pilav da vardı. Menekşe'yi görmek için arada bir gelin odasına gidiyor çok bilmiş kadınların öğütlerine kulak kesiliyordum. Ama o da el sayılırmış şimdilik. O an Menekşe sadece gözlerini değil dışarıdaki havayı, curcunayı ve bütün olup bitenleri örtmek için kararmış gökyüzünü de sinesine çekmişti. Sonunda Menekşe'yi kar altında gelin arabasına bindirdiler. Ama o başka yere gidiyordu. Gidip gelmek kolay değildi. Menekşe'nin yüzü buğulu camda bir sönük yıldız kuyruğu gibi dalgalandı. Menekşe genç kızdı. Vaktiyle İstanbul Küçükpazar'da seyyar satıcılık yapmıştı diğer pek çok erkek gibi. Kırmızı elmalar doygun yaprakların arasında bana Menekşe'nin yanaklarını hatırlatırdı. Mart ve Nisan ayında kar tekrar geri geldi. Temmuz ve Ağustosun hışmı yakmadık köşe komadı. Kış geri geldi. Kimse Menekşe'den söz etmedi. Ben ilkokula başladım. Bir okul dönüşünde 'Menekşe yalnız mı gelmiş' dediklerini duydum.
02 Haziran 2026 00:01