×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Asgari Ücret Mi Az Devlet Memuru Maaşı Mı Yüksek?

Temmuz'da memur maaşlarında yapılacak artışla birlikte en düşük devlet memuru maaşının 70.257 liraya yükselerek 28 bin liralık asgari ücretin 2.5 katına çıkması, tartışmayı daha da alevlendirdi ve içinden çıkılmaz hale getirdi. Önce Türkiye'de bu iki ücret düzeyini birbirinden bağımsız olarak sorgulayalım ve irdeleyelim: Asgari ücret miktarı düşük mü?: TÜRK-İş'in 4 kişilik bir aile için en son belirlediği 36 bin TL "açlık sınırını" dikkate alacak olursak; kabul edilebilir şartların gerektirdiği ölçülere ve insani standartlara göre hayli düşük olduğu tartışılmaz bir gerçek. Ancak "Türkiye'nin mevcut ekonomik durumuna, kalkınma düzeyine, üretim potansiyeline ve işgücü verimliliğine göre düşük mü normal mi olduğu" ayrı bir tartışma konusu… Asgari ücret azdır veya çoktur demek, tek başına objektif bir değerlendirme değildir. Aslında asgari ücret komisyonlarının yaptığı şey de "piyasanın normali" olan bu rakam civarındaki bir ücreti onamaktan ibarettir. En düşük devlet memuru maaşı yüksek mi?: Türk-İş'in 4 kişilik bir aile için en son belirlediği 117 bin liralık "yoksulluk sınırını," Türkiyedeki ortalama hayat standardının ve geçim endeksinin gerektirdiği harcamaları dikkate aldığımızda 70 bin liralık en düşük devlet memuru maaşına "yüksek" diyemeyiz. Ama yine "Türkiye'nin ekonomik durumunun ve üretim potansiyelinin gerektirdiği ölçülere ve ortalama ücret düzeylerine göre yüksek mi normal mi olduğu," ayrıca ele alınması gereken bir konu… Azlık çokluk tartışmasına bir açıklık getirebilmek için, öncelikle Avrupa ülkelerinde; asgari ücretle en düşük devlet memuru maaşı arasındaki rakamsal ilişkiye bakalım: Almanya'da: -Asgari ücret, 1.750€ -En düşük memur maaşı, 2.200€ (%25 fazla) İngiltere'de: -Asgari ücret, 1.750£ -En düşük memur maaşı, 1850£ (%5 fazla) Fransa'da: -Asgari ücret, 1.470€ -En düşük memur maaşı 1.550€ (%5 fazla) İsviçre'de; -Asgari ücret yaklaşık 4.000$ -En düşük memur maaşı 4.400$ (%10 fazla) Görüldüğü üzere, bu ülkelerde en düşük devlet memuru maaşı, asgari ücretten, ancak %5-25 (ortalama %10-15) kadar fazla… Avrupa ülkelerindeki %15'lik makas, "ekonomik yapının ve piyasanın herkesi yukarıda, birbirine yakın makul bir zenginlik ve refah düzeyinde eşitleyecek kadar güçlü, üretken ve katma değerli olmasının" bir sonucudur. Azlık-çokluk tartışmasına genelde yöneltilen itiraz şu: -"Efendim, devlet memuru maaşı yüksek değil., asgari ücret düşük." -"Devlet zaten normal olarak verilmesi gereken maaşı veriyor." -"Yanlış olan, piyasanın asgari ücreti çok düşük tutması… Artık işverenler gaddarlık yapmasınlar da asgari ücreti yükseltsinler ve en düşük devlet memuru maaşı seviyesine getirsinler." Bu akıl yürütme, ilk bakışta normal ve mantıklı görünüyor. Bir şeyin "insani" olmasıyla "iktisadi" olması, ayrı şeylerdir. Asgari ücret hatır için yükseltilmez. Elbette bunların hiçbiri değildir.

Köşe Yazarı

Kaynak: Karar

07 Temmuz 2026 00:01

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Köşe Yazarı

"Okumazsan Seni Sanayiye Veririm"

Patronu, bir sohbet sırasında nasıl ve ne şekilde tahsil gördüğünü sorunca, ona "Bir ara derslerime ilgim zayıflamıştı. Babam, 'okumazsan seni sanayiye veririm' diye korkutunca, kendimi toparladım; eğitimimi başarıyla tamamlayarak mühendis oldum" diye cevap veriyor. Bunun üzerine patronu: "Ben toparlayamadım. Ortaokul üçüncü sınıfta, okulu bıraktım. Babam da beni çırak olarak sanayiye verdi. Çırak, usta, dükkân derken, işleri geliştirdim ve bu fabrikayı kurdum. … Türkiye'de milyonlarca çocuk bu cümleyi hayatının bir döneminde mutlaka duymuştur. Bu cümlede iki temel varsayım var: Birincisi, eğitim insanı daha iyi bir hayata ulaştıracaktır. İkincisi ise sanayide çalışmak, eğitim alamayanların mecbur kaldığı daha zor ve daha düşük statülü bir hayattır. Yıllarca bu anlayış toplumun ortak kabulü olarak varlığını sürdürdü. Fakat bugün ilginç bir tablo ortaya çıkıyor: Ortaokulda başarısız olduğu için "sanayiye verilen" çocuk, yıllar sonra onlarca kişinin çalıştığı bir işletmenin sahibi olabilmekte, iyi bir gelire kavuşabilmektedir. "Okursan hayatın kurtulur" düşüncesiyle tahsiline devam ettirilen ve üniversiteye gönderilen kişi ise, okumayanın kurduğu işletmede mühendis olarak çalışmak zorunda kalabilmektedir. İroni tam da burada başlıyor: Derslerine çalışmayan çocuk; bir anlamda cezalandırılmak amacıyla, ağır şartlarda çalışmak üzere sanayiye gönderilmiştir. Ama epeyce kahır çektikten ve badireli bir hayat yaşadıktan sonra bir işletme sahibi ve işveren konumuna gelmiştir. Çalışkan çocuk, aslında düşük vasıflı insanlara uygun ve çekilmez şartları olan sanayiye gitmemek için okumuştur. Fakat, sonunda yine sanayiye gitmiştir. Üstelik bu kez patron olarak değil, düşük maaşlı bir mühendis olarak… Her iki hayat da sanayide kesişmiştir; ancak toplumun başlangıçta kurduğu neden-sonuç ilişkisi tamamen tersine dönmüştür. Türkiye'de her yıl yüzbinlerce uzman ve mühendis, üniversiteyi bitirerek işsizler kervanına katılıyor. Burada sorun tek başına eğitimde veya tek başına ekonomik yapıda/üretim sisteminde değil. Karşılıklı işleyen ve yapısal karaktere bürünen bir uyumsuzluk ve çarpıklık söz konusu.. -İş arayanlar var, eleman arayanlara uygun değil. -Eleman arayanlar var, iş arayanlara uygun değil. Sıkı bir tahsili görerek iyi bir mühendislik diploması alan zeki ve çalışkan gencimiz, girdiği imalat atölyesinde (sözde fabrikada) ortaokul veya lise sonrası okumayıp kestirmeden hayata atılan kaynakçının veya iş makinesi operatörünün ancak yarısı, belki 3'te 1'i kadar maaş alabiliyor. Eğer ekonomi ve üretim altyapısı; düşük teknolojili, emek yoğun, fason üretime dayalı, bakım-onarım ağırlıklı, küçük ölçekli ve iç pazara çalışan işletmelerden oluşuyorsa; böyle bir altyapıda mühendisten ve uzmandan çok tesisatçı, elektrikçi, makine operatörü, kalıpçı, kaynakçı, seramikçi gibi beceri sahibi ara insan gücüne ihtiyaç duyulması kaçınılmazdır. Toplumumuzun zihnindeki sanayi ile gelişmiş ülkelerdeki sanayi aynı değildir. Gerçek anlamda sanayi; büyük ölçekli entegre tesisler, yüksek otomasyon, robotik sistemler, Ar-Ge, gelişmiş malzemeler, yüksek teknoloji kullanımı, küresel tedarik zincirlerine entegrasyon, patent üretimi, ihracat odaklı ve yüksek katma değerli üretim demektir. Türkiye gibi orta gelir tuzağına kapılmış küresel rekabete ayak uyduramayan ülkelerde ise "sanayi" kelimesi çoğu zaman; -Oto sanayi siteleri, -Metal işleme ve demir doğrama atölyeleri, -Torna-freze atölyeleri, -Mobilya imalathaneleri, -Lastik tamirhaneleri, -Oto kaporta ve boya atölyeleri -İnşaat iskelesi ve kalıp imalathaneleri gibi neredeyse tamamı iç pazara hitap eden üretici tesisler anlaşılır. Burada iki yanlış varsayım var: -"Sanayi, başarısızların gönderildiği yerdir." Oysa Türkiye'de "sanayi" denilen alanların önemli bir bölümü, uzun yıllar boyunca sermaye biriktirmeye ve kendi işini kurmaya imkân sağlayan bir girişimcilik ekosistemine dönüşmüştür. Çırak olarak buraya giren biri; usta olabilir, dükkân açabilir, dükkânını üretim atölyesine dönüştürebilir, atölyeyi zamanla küçük çaplı bir fabrika haline getirebilir. Yani geleceği pek parlak görülmeyen bir yer, bazı insanlar için ekonomik yükselişin başlangıcı olur. -Üniversite okumak, kişiyi otomatik olarak yüksek statülü ve yüksek gelirli bir hayata kavuşturur. Bu varsayım da Türkiye'nin mevcut ekonomik yapısı ve üretim ekosistemiyle tam olarak örtüşmemektedir. Çünkü ekonomi, yetiştirdiği mühendis sayısını hazmedecek ölçekte; ileri teknoloji, Ar-Ge, ileri üretim, teknolojik tasarım, yüksek katma değer üreten iş alanları oluşturamamaktadır. Sonuçta mühendis, teorik olarak ait olması gereken inovasyon ekonomisinde değil; düşük katma değerli üretim düzeninin içinde görev yapan, düşük maaşlı ve düşük prestijli bir beyaz yakalıya dönüşmektedir. Türkiye'nin düşük ve orta teknolojiye dayalı üretim yapısı, yüksek nitelikli emeği sınırlı ölçüde ödüllendirirken; başarılı girişimciyi çoğu zaman daha güçlü biçimde ödüllendirebilmektedir. Her iki senaryo da hayali bir kurguya dayanıyor: İlki, Türkiye'de henüz yeterince oluşmamış bir ekonomik yapıyı; ikincisi ise Türkiye'nin üretim sisteminin "girişimci geliştirme"kapasitesini göz ardı ediyor. Mesele, eğitim sistemi, insan kaynağı planlaması ve üretim modelinin birbirinden kopuk biçimde gelişmesidir. Türkiye'de eğitim sistemi ile üretim modeli birbirini referans almayan iki ayrı dünya olarak geliştiği için, toplumun ödül ve ceza mekanizmaları gerçek ekonomi tarafından tersine çevrilmektedir. Yüksek katma değer üretecek şekilde yetiştirilmesi ve iş başında bunu gerçekleştirmesi beklenen uzman ve mühendisler, eğitim ve işgücü yetiştirme sistemiyle reel ekonomik yapı arasındaki uyumsuzluk ve asimetri nedeniyle; düşük katma değerli ekonominin yapısal verimsizliğini yeniden üreten, kaynak tahsis etkinliğini azaltan ve toplam faktör verimliliğine katkısı sınırlı kalan araçlar haline geliyorlar. Burada ortaya çıkan olgu, "bir ülkenin eğitim sisteminin, henüz sahip olmadığı üretim yapısının ihtiyaçlarına göre insan yetiştirmesi; buna karşılık mevcut ekonomik yapının ise bu insan kaynağını değerlendirememesi sonucu, toplumun ödül ve ceza mekanizmalarının tersine işlemesidir. Bunu kısaca," "Eğitim-Üretim Ters Teşvik Paradoksu" olarak adlandırabiliriz.

30 Haziran 2026 00:23

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

"Emir Kulu" Bir Memur Olmak, Robotlaşmayı Gerektirir Mi?

Bir kaç saniyelik sıradan bir idari uygulama gibi görünen bu olay, yalnızca bir sınav görevlisinin davranışı ya da sınava yetişemeyen bir adayın yaşadığı mağduriyetten ibaret değildir. Aslında çok daha geniş bir çerçevede; hukuk devletinin işleyişi, kuralların varlık amacı, kamu görevlisinin rolü, bürokratik kültürün niteliği, takdir yetkisinin sınırları, standartlaşma ile makuliyet arasındaki denge, eşitlik ile hakkaniyet arasındaki ilişki ve toplum vicdanının hukuk düzenindeki yeri gibi birçok temel meseleyi aynı anda tartışmaya değer niteliktedir. Kapının bir kişi için geç kapatılması; "neden benim için de yapılmadı?" sorusunu beraberinde getirir. Bahçedekiler önce adaya yetişmesi için "Koş! Koş! Koş!" diye tezahürat yapıyor; içeri alınmayınca da görevliye "Al! Al! Al!" diye topluca baskı yapıyor. Belki de bu noktada doğru soru "Memur inisiyatif kullansın mı?" değildir. Asıl soru; "memurun hangi durumlarda, hangi sınırlar içinde ve hangi objektif ölçütlerle inisiyatif kullanabileceği," "mutlak standartlaşmanın mı yoksa makul ölçüde insani muhakemenin mi daha sağlıklı bir kamu düzeni oluşturacağı" ve "toplum olarak hangi durumlarda katılığı, hangi durumlarda esnekliği meşru görmemiz gerektiği" olmalıdır. Çünkü "sınırsız inisiyatif," insanları keyfiliğe; "sıfır inisiyatif" ise birer robota dönüştürebilir. Çünkü hukuk, yalnızca kuralları matematiksel bir kesinlikle uygulamak için değil; aynı zamanda adaleti sağlamak için vardır.

26 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Türkiye'de Asgari Ücret 600 Dolar İken, İsviçre'de Neden 4000 Dolar?

Bu iç daraltıcı manzara, bize Türkiye'de ekonominin ve çalışma hayatının gerçek fotoğrafını sunuyor: Buradan baktığınızda; "açlık sınırı," "insani çalışma standartları," "sosyal güvenlik" adına söylenen ne varsa, hepsinin afaki olduğunu anlıyorsunuz. Ayrıca, çalışılmayan gün için yevmiye ödenmiyor. Özel sektördeki kabaca 27 milyon çalışanın yaklaşık %55'i, 28 bin TL (600$) asgari ücret ve asgari ücretin %10'u üzerinde maaş alıyor. Buradan anlaşılıyor ki, asgari ücret Türkiye'de çalışanların gelir skalasında bir "başlangıç ücreti değil, özel sektörün genel ortalama ücreti haline gelmiştir. Özel sektör, ekonominin yapısal zayıflığı ve düşük katma değerli üretim yapısı nedeniyle beyaz yakalı, üniversite mezunu çalışanını bile bu asgari ücret girdabının içine çekmiştir. Piyasadaki bu acımasız çalışma şartları ve ücret düzeyleri ile hayatları 65 yaşına kadar devletin daimi maaş güvencesiyle garanti altına alınmış 5.5 milyona yakın kamu personelinin çalışma şartları ve maaş rakamları arasında, ciddi bir uyumsuzluk ve orantısızlık tablosu var: Asgari ücretin kamudaki karşılığı olan en düşük devlet memuru maaşı 62 bin lira (1.340$) alanların oranı tüm kamu personeli içinde yaklaşık %5-10 civarındadır ve aldıkları rakam asgari ücretin 2.2 katı gibi hayli orantısız bir büyüklük oluşturuyor. Türkiye'de kamu ve özel kesim arasındaki bu çelişkili ve dengesiz durumu daha iyi anlayabilmek için, gelişmiş iki Avrupa ülkesinde İsviçre ve Hollanda'da, kamu ve özel sektör çalışanlarının aldıkları en düşük maaş düzeyleriyle karşılaştıralım: -Asgari ücret yaklaşık 4.000$ -Mevsimlik tarım işçisi 4.000-4.200$ (Yemek ve konaklama dahil) -En düşük memur maaşı 4.400$ (Asgari ücretin %10 fazlası) -Asgari ücret, 2.100$ -Mevsimlik tarım işçisi 2.300-2.400$(Yemek ve konaklama dahil) -En düşük memur maaşı 2.300$ (Asgari ücretin %8-10 fazlası) Neden Hollanda'da ve İsviçre'de asgari ücret bu kadar yüksek de Türkiye'de onların 4'de 1'i ve 7'de1'i seviyesinde?: Bir ülkede işgücü piyasalarının mimarisi ve gerçekleşen ücret düzeylerinin miktarı ile o ülkenin kalkınma ve refah düzeyi, ekonomisinin rekabet gücü, teknolojik gelişmişlik seviyesi, yenilikçi ve katma değerli ürün üretebilme kapasitesi arasında doğrudan yapısal ve işlevsel bir ilişki vardır. -İsviçre ve Hollanda'da asgari ücret, Türkiye'deki durumun aksine, istihdamın sadece %5-10'luk kesimini ilgilendiren, sistemdeki yeni veya vasıfsız kitle için bir "giriş" barajıdır. -Türkiye'de en düşük devlet memuru maaşı ile asgari ücret arasındaki 2,2 katlık uçurum, rasyonel bir ekonomik modelin değil, tamamen siyasal popülizm temelli bölüşüm ve ödüllendirme politikasının bir sonucudur. İsviçre ve Hollanda gibi ülkelerde bu makasın %10 düzeyinde (1,1 katı) kalması, rekabetçi ekonominin ve üretim piyasalarının gücünü gösterirken; Türkiye'deki orantısız büyüklük, ülkenin yapısal ve makroekonomik gerçekleriyle taban tabana zıt ve ekonomik rasyonalitesine aykırı bir anomali tablosudır. -Ekonomik akılcılık gereği ücret, üretilen katma değer, üstlenilen risk ve beşeri sermayenin niteliğiyle doğru orantılıdır. Özel sektörde, mühendis, işletmeci, tasarımcı ve teknisyenlerin yer aldığı nitelikli personelin belki %70'inin asgari ücret ile ortalama ücret arasındaki bir bantta sıkışmış olması; beyaz yaka kesiminde ciddi bir nitelik-ücret paradoksunun yaşandığını gösteriyor. Devlette hiçbir ek tazminatı veya nöbet ücreti olmayan düz idari memur ya da yardımcı hizmetli personelin, üretim piyasasında ülkenin ihracatını sırtlayan bir mühendisten veya deneyimli bir çalışandan daha fazla net gelir elde etmesi; "beşeri sermayenin ödüllendirilmesi" ilkesine aykırıdır ve sivil alandaki nitelikli insan kaynağının motivasyonunu kıran bir unsurdur. -Türkiye'de özel sektörün, düşük kâr marjlı, fason ağırlıklı ve kg başına ihracat değeri 2 Doları geçmeyen bir üretim yapısına sahip olması; nitelikli personeli kendisine çekecek düzeyde maaş ödemesini engelliyor. Özel sektör bu zayıf üretim yapısı yüzünden çalışanına yüksek maaş ödeyemez ve devletin vergi matrahını büyütemezken; devlet, piyasanın bu gerçekliğinden tamamen kopuk bir biçimde kamu çalışanına 2,2 kat fazla ücret veriyor. Tabiatıyla bu para, üretimden değil; bütçe açığından, borçlanmadan ve enflasyon vergisinden karşılanıyor. Yüksek katma değerli ve yüksek teknoloji esaslı üretim nedeniyle kg başına ihracat değerinin 20-30 Dolarlarda olduğu İsviçre ve Hollanda'da ise, saat başına düşen iş gücü verimliliği o kadar yüksektir ki; şirketlerin kâr marjları tabandaki en vasıfsız işçiye veya mevsimlik tarım işçisine bile net 2.000-4.000 Dolar bandında bir asgari refah tabanı sunmayı rasyonel olarak mümkün hale getirir. Bu iki ülkede "asgari ücret-taban memur maaşı" makasının darlığı memurun fakirliğinden değil, asgari ücretlinin zenginliğinden ve refahından kaynaklanıyor. Üretim piyasası asgari ücret tabanını o kadar yukarı itmiştir ki, devletin en alt kademedeki çalışanını piyasadaki işçiden daha yukarı taşımasına gerek kalmaz. Toplumun alt kesimleri, zaten üretim piyasasının getirdiği refah içinde eşitlenmiş durumdadır. Bu ülkelerde üretim piyasaları küresel ölçekte rekabet ettiği için en parlak beyinleri, mühendisleri ve girişimcileri kendine çekmek zorundadır. Dolayısıyla ücret hiyerarşisi performansa, inovasyona ve riske endekslidir. Devlet, gelişmiş ülkeler ekosisteminde, somut bir katma değer üretmeyen, sadece sistemi regüle eden rasyonel bir "fonksiyon"dur. Eğer devlet, en düşük memuruna özel sektördekinin çok üzerinde bir ücret vermeye kalkarsa, piyasanın rekabetçiliğini bozacağını ve vergi mükelleflerine rasyonel olmayan bir yük bindireceğini bilir. Bu yüzden memur maaşını, güçlü sivil piyasa tabanının (asgari ücretin) hemen %10 üzerinde konumlandırarak kamuyu "yapay bir çekim merkezi olmaktan" çıkarır. -Türkiye'de seçim dönemlerinde muhalefetin memur maaşlarını arttırmaya yönelik kışkırtıcı popülist çıkışları, iktidarı bütçe dengelerini tamamen göz ardı ederek "seyyanen zamlar" yapmaya ve taşeron işçileri daimi kadroya geçirmeye zorlamıştır. Seyyanen zamlar ve kamu işçileri için belirlenen yüksek ücretler; kamunun kendi içindeki hiyerarşiyi (mühendis-memur makasını) düzleştirirken, kamu personel kesimini bir bütün olarak düşük ücretlerle geçinen halkın üzerinde yapay bir "ekonomik aristokrat sınıf" düzeyine çıkarmıştır. Böylelikle hükümetler, meşruiyetlerini sandığa borçlu oldukları için, parayı rasyonel üretime değil, "seçmen memnuniyetine" harcamışlardır. -İsviçre ve Hollanda'da, reel ekonomi ve üretim piyasaları güçlü olduğu için, gençler küresel markalarda çalışmayı veya girişimci olmayı hedeflerler. Memurluk, onlar için cazip bir kariyer hedefi değildir. Türkiye'de ise taban maaşta 2,2 katlık makas ve 65 yaşına kadar mutlak iş güvencesi, genç yeteneklerin tamamını kamuda "güvenceli vaha" aramaya itiyor. Başarılı üniversite mezunlarının ve mühendislerin, enerjilerini küresel bir marka geliştirmeye, patent üretmeye veya yenilikçi rekabet alanında katma değer sağlamaya harcamak yerine; KPSS kuyruklarında "bir an önce devlete kapağı atma" çabası içine sokması, ülkenin uzun vadeli büyüme potansiyelini öldürüyor. Bu şüphesiz, rasyonel bir ekonominin asla kabul edemeyeceği vahim bir "yetenek israfı" tablosudur.

23 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Eğitimi Yeniden Düzenlemek Ve Süresini Kısaltmak Bir Zorunluluktur

Disiplinin ve eğitimin gerekleri bir kenara bırakılıp öğrencinin alabildiğine şımarmasına göz yumulunca; öğretmen öğrencilerin "oyuncağı" olmuş ve adeta bir "maskaraya" dönmüş. Eğitimin, elbette "insanlara kişilik terbiyesi, karakter özellikleri ve sosyal uyum becerileri kazandırmak" glbi temel bir misyonu var. Günümüzde bu bağlamda gerekli bilgileri okulda edinmek üzere en çok 7-8 yıl, hatta belki 5 yıl temel eğitim yeterli…. Devamında, lise öğrenimi 16 yaşına kadar; üniversite öğrenimi ise 20 yaşına kadar pekâla tamamlanabilir. Öğrencileri 22-23 yaşına kadar okullarda tutan eğitim sistemi; hem lise, hem üniversite mezunlarını işsizler ordusuna katılmak zorunda bırakıyor. Üniversite mezunları ise, Türkiye'de ekonominin mevcut üretim altyapısı ve istihdam modeli yüksek eğitimli insanlara ihtiyaç duymadığı için iş bulamıyor ve sonuçta "sadece bir kâğıt parçasından ibaret" ellerindeki diploma ile kala kalıyorlar. Bu sebeplerle, değişen ve gelişen şartlar karşısında, öncelikle eğitimin "süre" ve "şekil" odaklı olmaktan çıkarılıp modüler, esnek ve bireyselleştirilebilir hale getirilmesi; diğer taraftan "içerik" ve "yetkinlik" esaslı bir yapıya kavuşturulması kaçınılmaz hale gelmiştir.

16 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Türki̇ye'de Ücret Ve Maaşlarin 24 Yıllık Deği̇şi̇m Seyri̇

2002 yılından 2026'ya, 100 TL'nin enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını dikkate alırsak, kümülatif olarak bugün 5.000 TL civarında bir nominal değere ulaştığını, yani 50 kat artış gösterdiğini söyleyebiliriz. 24 yıllık bu dönemde, özel sektörde, 2002 öncesine göre; -Asgari ücret miktarı, enflasyona göre oldukça yüksek oranda (üç kat) arttı. Ancak tüm çalışanlar içinde asgari ücretlilerin oranı yükseldi: 2002 Aralık ayında net asgari ücret 184 TL iken, 2026 yılı Ocak ayında nominal olarak yaklaşık 152 katlık kümülatif bir artışla (yüzde 15.133 artış göstererek) 28.075 TL seviyesine yükseldi. -Ortalama ücret düzeyleri düştü ve asgari ücrete yaklaştı; Ücret dağılımı alt seviyelerde sıkıştı; ara kademe çalışanların asgari ücrete göre sahip oldukları ücret avantajı belirgin şekilde azaldı. 2002 yılında asgari ücret civarında çalışanların oranı toplam istihdam içinde %15-20 civarındayken, günümüzde bu oran %45-50 bandına çıktı. Ortalama ücretin, "asgari ücretlileşmesi" olarak tabir edilen bu duruma, literatürde "asgari ücret tuzağı" deniyor. Eskiden yeni mezun bir mühendis, kıdemli bir teknisyen veya uzman, asgari ücretin 3-4 katı maaşla işe başlayabilirken; bugün özel sektörde ortalama ücretler, asgari ücretin sadece %10 ila %30 üzerinde sıkışır duruma geldi. -En düşük devlet memuru maaşı yükseldi (Asgari ücretin 2.2 katı oldu) 2002'de 392 TL olan en düşük memur maaşı, 2026 yılında kümülatif olarak tam 157 kat (yüzde 15.688 oranında/enflasyon oranının 3 katından fazla) bir artış kaydederek 61.890 TL'ye ulaştı. Tüm kamu personeli hizmet sınıflarında 85 bin Tl olarak tahmin edilen medyan maaş değeri; özel sektördeki ortalama maaşın 2-2.5 katı düzeyine geldi. 2002 yılında bir daire başkanının veya orta kademe yöneticinin geliri en düşük devlet memuru maaşının yaklaşık 3.5-4 katı civarında bir değere sahipken; son dönemde uygulanan maktu ve seyyanen artış politikaları sonucunda, bu katsayı üstünlüğü en düşük memur maaşı karşısında 1.8-2 katı düzeyine kadar geriledi. Müfettiş veya kariyer uzmanı maaşları, 2002'de en düşük memur maaşının 4.-4.5 katı arasında değişirken; bugün bu oran 1.5-2 katına kadar geriledi. 2002'de ortalama 1.100 TL (En düşük devlet memuru maaşının 2.7 katı) olan mühendis maaşı, 2026 da ortalama 88 bin TL (en düşük devlet memuru maaşının 1.4) düzeyine geriledi. Tüm ödemeleriyle hekim ve uzman hekim maaşları 2002'den 2026'ya; yaklaşık %160'lık kümülatif bir artışla enflasyon oranının 3 katından fazla artış gösterdi.

12 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Türki̇ye'de Ücret Ve Maaşlarin 25 Yıllık Deği̇şi̇m Seyri̇

2002 yılından 2026'ya, 100 TL'nin enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını dikkate alırsak kümülatif olarak bugün 5.000 TL civarında bir nominal değere ulaştığını, yani 50 kat artış gösterdiğini söyleyebiliriz. -Asgari ücret miktarı arttı; ancak tüm çalışanlar içinde asgari ücretlilerin oranı yükseldi: Asgari ücret bu dönemde yalnızca taban ücret olmaktan çıkıp özel sektör ücret piyasasının temel referans rakamına dönüştü. -Asgari ücret ve %10 üzerinde maaş alanların oranı tüm çalışanlar içinde ciddi bir orana yükseldi. 2002 yılında asgari ücret civarında çalışanların oranı toplam istihdam içinde %15-20 civarındayken, günümüzde bu oran %45-50 bandına çıktı. Ortalama ücretin, "asgari ücretlileşmesi" olarak tabir edilen bu duruma, literatürde "asgari ücret tuzağı" deniyor. Eskiden yeni mezun bir mühendis, kıdemli bir teknisyen veya uzman, asgari ücretin 3-4 katı maaşla işe başlayabilirken; bugün özel sektörde ortalama ücretler asgari ücretin sadece %10 ila %30 üzerinde sıkışır duruma geldi. -En düşük devlet memuru maaşı yükseldi (Asgari ücretin 2.2 katı oldu) Alt kademe kamu personeli, son 25 yılın görece en fazla güçlenen gruplarından biri oldu. (Özel sektördeki ortalama maaşın 2-2.5 katı düzeyine geldi) Kamu ile özel sektör arasındaki ücret farkı özellikle alt ve orta gelir gruplarında belirgin şekilde açıldı. Müfettiş veya kariyer uzmanı maaşları, en düşük memur maaşının 3-4 katı arasında değişirken; bugün bu oran 1.5-2 katına kadar geriledi.

12 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Türkiye'de Ücret Ve Maaşların 24 Yıllık Değişim Seyri

2002 yılından 2026'ya, 100 TL'nin enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını dikkate alırsak, kümülatif olarak bugün 5.000 TL civarında bir nominal değere ulaştığını, yani 50 kat artış gösterdiğini söyleyebiliriz. 24 yıllık bu dönemde, özel sektörde, 2002 öncesine göre; -Asgari ücret miktarı, enflasyona göre oldukça yüksek oranda (üç kat) arttı. Ancak tüm çalışanlar içinde asgari ücretlilerin oranı yükseldi: 2002 Aralık ayında net asgari ücret 184 TL iken, 2026 yılı Ocak ayında nominal olarak yaklaşık 152 katlık kümülatif bir artışla (yüzde 15.133 artış göstererek) 28.075 TL seviyesine yükseldi. -Ortalama ücret düzeyleri düştü ve asgari ücrete yaklaştı; Ücret dağılımı alt seviyelerde sıkıştı; ara kademe çalışanların asgari ücrete göre sahip oldukları ücret avantajı belirgin şekilde azaldı. 2002 yılında asgari ücret civarında çalışanların oranı toplam istihdam içinde %15-20 civarındayken, günümüzde bu oran %45-50 bandına çıktı. Ortalama ücretin, "asgari ücretlileşmesi" olarak tabir edilen bu duruma, literatürde "asgari ücret tuzağı" deniyor. Eskiden yeni mezun bir mühendis, kıdemli bir teknisyen veya uzman, asgari ücretin 3-4 katı maaşla işe başlayabilirken; bugün özel sektörde ortalama ücretler, asgari ücretin sadece %10 ila %30 üzerinde sıkışır duruma geldi. -En düşük devlet memuru maaşı yükseldi (Asgari ücretin 2.2 katı oldu) 2002'de 392 TL olan en düşük memur maaşı, 2026 yılında kümülatif olarak tam 157 kat (yüzde 15.688 oranında/enflasyon oranının 3 katından fazla) bir artış kaydederek 61.890 TL'ye ulaştı. Tüm kamu personeli hizmet sınıflarında 85 bin Tl olarak tahmin edilen medyan maaş değeri; özel sektördeki ortalama maaşın 2-2.5 katı düzeyine geldi. 2002 yılında bir daire başkanının veya orta kademe yöneticinin geliri en düşük devlet memuru maaşının yaklaşık 3.5-4 katı civarında bir değere sahipken; son dönemde uygulanan maktu ve seyyanen artış politikaları sonucunda, bu katsayı üstünlüğü en düşük memur maaşı karşısında 1.8-2 katı düzeyine kadar geriledi. Müfettiş veya kariyer uzmanı maaşları, 2002'de en düşük memur maaşının 4.-4.5 katı arasında değişirken; bugün bu oran 1.5-2 katına kadar geriledi. 2002'de ortalama 1.100 TL (En düşük devlet memuru maaşının 2.7 katı) olan mühendis maaşı, 2026 da ortalama 88 bin TL (en düşük devlet memuru maaşının 1.4) düzeyine geriledi. Tüm ödemeleriyle hekim ve uzman hekim maaşları 2002'den 2026'ya; yaklaşık %160'lık kümülatif bir artışla enflasyon oranının 3 katından fazla artış gösterdi.

12 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Bürokratların Görünürlük Sermayesi Ve İçerik Üretme Çabası

Özellikle günümüzde, bilgi teknolojileri ve İnternetin sağladığı fırsat ve imkanlarla sosyal medya yalnızca iletişim kurulan bir mecra değil; kamu yöneticileri tarafından kişisel beklentilerine hitap edecek görünürlük, tanınırlık ve etki üreten bir ekosistem haline gelmiştir. Bu tespit bizi, kamu bürokrasisinde "görünürlük sermayesi," "içerik oluşturma bürokrasisi" ve "kurumsal temsilin kişiselleşmesi" gibi olguların ortaya çıktığı daha geniş bir tartışma alanına çekiyor. Özel sektörde görünürlük, esas itibarıyla performansın sonucudur. Tam da bu noktada, Türkiyedeki kamu kurumlarında abartılı örneklerine rastladığımız gibi; görünürlük ve tanınırlığa ilişkin faaliyetler, farklı bir anlam ve yapı kazanmaya başlıyor. Sonuçta, "kurumsal temsilin kişiselleşmesi" süreci başlıyor. Bu noktada, kurumun verdiği hizmetlerle ilgili toplumda oluşan kanaat, tam ve olması gereken performans başarısından çok, genellikle "başarıya dair performans üretimi algısıdır." Gerçek performans yerine performans görüntüsü, gerçek başarı yerine başarı hissi, gerçek hizmet kalitesi yerine hizmet anlatısı öne çıkmaya başlıyor. "Kurumun ne yaptığı" ile "kurum hakkında oluşturulan algı" arasındaki mesafe giderek açılıyor. Performans, görünürlük üretmek için değil; görünürlük performansın yerine geçmek için kullanılmaya başlıyor.

09 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Ucuz İşçilik Ülkesi Miyiz, Teknoloji Ülkesi Miyiz?

-Şartlarım sabah 8, akşam 7-10 değişiyor. Türkiye'de tekstil ve konfeksiyon sektörü, küresel değer zincirinde son derece riskli bir "ara bölgede" sıkışmış durumda…. Ancak Türkiye; Mısır, Bangladeş, Vietnam gibi asgari ücretin 150-250 Dolar bandında olduğu ülkelerle işçilik maliyetinde rekabet edebilme şansına sahip değil. Marka değeri oluşturulamayıp "fason üretim" yapıldığında; fiyatı üretici değil, siparişi veren küresel dev markalar belirliyor. Küresel alıcı, Türkiye'deki üreticiye "cent bazına" kadar inen düşük kâr marjları dayattığında, üreticinin işçisine "insani" bir ücret ödeme imkânı, pratikte ortadan kalkmış demektir. -Geçim Endeksi ve Enflasyon Paradoksu: Mesailer dahil 38 bin TL başlangıç maaşı, kağıt üzerinde asgari ücretin üzerinde bir rakam gibi görünse de Türkiye'nin mevcut makroekonomik gerçekliğiyle uyuşmuyor: Yüksek enflasyon ve özellikle kira, gıda, ulaşım gibi temel hayat maliyetlerinin fırlaması; net 38 bin TL'yi büyükşehirlerde ucu ucuna geçinilen, hatta bazen geçinmeyi imkansız kılan bir "hayatta kalma ücreti" haline getirmiştir. Sabah 8'den, yerine göre akşam 9-10'a kadar ağır fiziksel güç ve yoğun stres taşıyan 12-14 saatlik bir çalışma temposunun karşılığı bu rakam teklif edilince, işçi haklı olarak şu rasyonel hesabı yapar: "Bu kadar ağır yıpranma yaşayacağıma, daha az mesai gerektiren, daha esnek bir iş kolunda (kuryelik, hizmet sektörü vb.) benzer bir geliri, belki daha fazlasını elde ederim." İşçinin işsiz kalma pahasına bu ağır şartları reddetmesi, ekonomide "rasyonel tercih teorisi" ve "gönüllü işsizlik" kavramlarıyla ilişkilidir. İşçi rasyonel bir hesap yapar: Günde 10-12 saat fiziksel olarak yıpranıp, aldığı 38-40 bin TL'nin neredeyse tamamını yol, yemek, iş kıyafeti ve büyükşehirdeki fahiş kiraya harcamaktansa; çalışmayıp net zararını ve fiziki ihtiyaçlarını sınırlandırmayı daha mantıklı bulur. Bu durum piyasa diliyle bir "iş beğenmeme" değil, teknik olarak "işgücü piyasası uyumsuzluğu" ve hayatta kalma stratejisidir.

05 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Yapay Zeka Çağında, Sayısal-sözel Çekişmesi, Nereye Evriliyor?

Son dönemlerde bilgi felsefesi ve zeka teorileri alanında ve bilim çevrelerinde çokça atıf alan ve itibar gören bir söz var: "Desen (örüntü) tanıma" (pattern recognition), zekânın en yüksek biçimidir." Bu söz; ünlü fütürist, mucit ve Google'ın mühendislik direktörlerinden Ray Kurzweil'in "Bir Zihin Nasıl İnşa Edilir?" kitabında dile getirdiği görüşlerle özdeşleştiriliyor. Kurzweil'e göre, "İnsan beynindeki milyarlarca nöronun bir araya gelmesiyle oluşan "neokorteks," yani "beyin kabuğu,"bir "desen tanıma" makinesidir ve bizim zekâ, algı ve hafıza dediğimiz her şey bu hiyerarşik desen tanıma mekanizmasının bir ürünüdür." Yani onun gözünde zekâ; üst düzey zihin kapasitesinin bir işlevi olarak desenleri (örüntüleri) tanıma, depolama ve uygulama yeteneğinden ibarettir. Dolayısıyla yapay zekânın zirvesi de bu yeteneği taklit edebilmektir. Bilgi hiyerarşisi ve modern yapay zekâ felsefesinde ise zekânın ölçütü, dağınık veriler ile enformasyonun içindeki gizli düzeni (deseni) keşfederek bunu geleceği tahmin eden bir bilgeliğe dönüştürebilmektedir. Nitekim, bugün derin öğrenme ve makine öğrenmesi teknolojileri de zekâyı tamamen karmaşık veri yığınları arasından anomalileri, kuralları ve örüntüleri yakalama başarısı olarak formüle ederek bu esası doğruluyor. Yapay zeka devrimi ile sağlanan epistemolojik kırılma, ilk evre bilgisayar bilimlerinin ikili kodlara dayalı saf rasyonel, algoritmik ve hesaplamalı işlemlerini simüle etmenin kolay olduğunu, dolayısıyla pozitivist geleneğin kutsadığı konvansiyonel "sayısal zekâ" klişesinin aslında zekânın yalnızca bir alt formunu temsil ettiğini kanıtlamıştır. Buna karşılık yapay zekânın taklit etmekte en çok zorlandığı gerçek zekâ zirvesi; insan beyninin milyonlarca yıllık biyolojik mirası olan, ham veriyi doğrusal işlemek yerine ona semantik bir değer yükleyen, kültürel ve ampirik dinamiklere dayalı, bağlamsal esnekliğe sahip, sezgisel ve çok boyutlu bütünsel örüntü tanıma yeteneğidir. Türkiye'de eğitim ve sınav sistemi, kısıtlı kaynaklar ve yoğun nüfus baskısı sebebiyle uzun yıllardır merkezi sınavlar (LGS, YKS) üzerinden yürütülen acımasız bir eleme mekanizmasına dönüşmüş bulunuyor. Bu rekabetçi yapıda zekânın yegâne ölçütü; fen ve matematik sorularını mekanik bir kusursuzlukla çözebilmek olarak kabul edilmiş; bu statü bariyerlerini aşan azınlık ise tıp ve mühendislik gibi prestijli alanlara yönlendirilerek yüksek gelir, toplumsal itibar ve sarsılmaz bir kariyer zırhıyla ödüllendirilmiştir. Toplumun ve devletin vizyonunu esir alan bu kibirli paradigma; insani vasıfları göz ardı ederek, yalnızca formülleri ve kuralları hatasız işleten analitik, rasyonel ve "computational" (hesaplamalı) tabanlı bir "biyolojik bilgisayar" profilini ideal insan modeli olarak kutsamıştır. Günümüzde yaşanan en sarsıcı ironi, kitlelerin "yıkılmaz bir kale" olarak gördüğü bu saf rasyonel, algoritmik ve sayısal yetkinliklerin, yapay zekâ teknolojileri tarafından ilk aşamada ve en radikal biçimde ikame edilmeye ve devre dışı bırakılmaya başlanmasıdır. Derin öğrenme modellerinin; tıp uzmanlarının teşhis süreçlerini, mühendislerin kod bloklarını ve finansçıların matematiksel analizlerini saniyeler içinde optimize ederek, uğruna gençliklerin feda edildiği bu mekanik becerileri hızla atıl hale getirmeye başlaması bu eğilimi doğruluyor. -Sadece sayısal üstünlüğüyle kimlik inşa etmiş yapay zekâ çağının kurbanı gençlerde derin bir varoluşsal ve psikolojik itibar krizine yol açmakta olduğu görülüyor. Bu kaçınılmaz mesleki ve kültürel çöküş senaryosundan kurtulabilmek, salt sayısal ve rasyonel zekâyı kutsayan dogmatik yaklaşımların acilen terk edilerek entelektüel kapasitenin yeni ihtiyaç ve taleplere göre tanımlanmasına ve formüle edilmesine bağlıdır. Yapay zekâ, insanın makineleşmiş yönü olan saf hesaplama gücünü devralırken; geleceğin dünyasında insan zekasına ayrıcalık ve katma değer kazandıracak temel unsur disiplinler arası geçişkenliği sağlayan "bütünleştirme" ve "sentez" yeteneği olacaktır.

02 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Düşünce Özgürlüğüne Pranga Vuran Bir Sansür

Türkiye'de "basın özgürlüğü," "ifade özgürlüğü" ve "devletin ideolojik tarafsızlığı" tartışmaları; 195 sayılı Basın İlan Kurumu Kanununa, torba kanunla yeni bir madde eklenmesi yönündeki değişiklik tasarısıyla tekrar yoğun biçimde tartışılmaya başlandı. Değişikliğin esası, daha önce yalnızca "Basın İlan Kurumu Basın Ahlak Esasları" içinde yer alan "Atatürk ilke ve inkılapları aleyhine yayın yapılamaz" şeklindeki idari ilkenin; bu defa yasaya getirilen bir ek madde ile daha üst bir norma dönüştürülerek "kanun hükmü" düzeyine taşınmasından ibaret. Günümüzde Kuzey Kore hariç, hiç bir ülkede "literal" olarak bu ifadeleri içeren yasaklayıcı bir yasa hükmü yoktur. Çin ve Rusya gibi mevcut otoriter rejimlerde de, devletin temel düzeninin, "anayasal sisteme karşı olma," "sosyalist sistemi yıpratma," "parti liderliğini hedef alma," "toplumsal istikrarı bozma," "tarihsel nihilizm"gibi daha soyut ve geniş kavramlardan söz edilerek korunması ve rejim karşıtı hareketlerin önlenmesi amaçlanır. Ancak demokratik bir devlette korunması gereken şey, devletin resmi felsefesi olarak benimsenen ideolojik prensipler veya tarih doktrini değil; temel haklar, hukuk devleti, çoğulculuk, ifade özgürlüğü, kuvvetler ayrılığı ve eşit vatandaşlık gibi evrensel anayasal ilkeler olmalıdır. Ancak belirli bir dönemde popüler olan siyasal görüşleri veya tarih ideolojisini "anayasal üstün norm" hâline getirip bunlara aykırı düşünceleri bastırmaya yönelmesi, çoğulcu demokrasinin mantığıyla temelden çelişir.

26 Mayıs 2026 00:01

Köşe Yazarı

Sanayide Çalışan Elemanlar Neden Kurye Olmak İstiyor?

Kalifiye veya teknik beceri sahibi işgücünün sanayiden uzaklaşmasını yalnızca "gençler rahat iş istiyor," "kuryelik, esnek çalışma imkanı ve daha fazla özgürlük sağlıyor" gibi gerekçelere dayandırmak eksik ve yüzeysel kalır. Bunu yalnızca, "işveren daha fazla kâr etmek istiyor," "işçi sömürülüyor" gibi yüzeysel ve tepkisel açıklamalarla ele almak gerçeği tam olarak yansıtmaz. Sanayide ücret düşüklüğünün temel sebeplerinden biri, Türkiye'nin uzun yıllardır "düşük katma değerli üretim modeliyle rekabet etmeye çalışmasıdır." Yani birçok sektörde firmalar; marka, teknoloji, patent, tasarım ve yüksek verimlilik üzerinden değil; genellikle düşük maliyet üzerinden rekabet ederek kendilerine pazar bulabiliyorlar. Ekonomisi güçlü ve iyi seviyede sanayileşmiş bir ülkedeki bir üretici; güçlü marka değeri, yüksek teknoloji, otomasyon, verimlilik ve yüksek satış geliri sayesinde çalışanına yüksek maaş verebilirken; Türkiye'deki birçok üretici aynı ürünü çok daha düşük fiyatla satmak zorunda kalıyor. Bunun sebebi, genel olarak şirketlerimizin küresel pazarlarda "ucuz üretici kategorisinde yer alması... Bu da sanayicinin çalışanına daha yüksek ücret verme kapasitesini sınırlıyor. Türkiye'de özellikle son 20 yılda tam olarak bu tabloyu yaşıyoruz. Verimlilik temel bir sorun. Sanayici, eleman darboğazının aşılmasında ve üretimsizlik sorununun giderilmesinde, devletin aktif rol almasını, maddi destek ve teşvikler sağlamasını istiyor. -Nitelikli ve yüksek katma değerli imalat yapıp daha yüksek tutarda satış ve ihracat geliri elde etmek; böylelikle çalışanına daha yüksek ücret ödemektir. Buna karşılık, yüksek hassasiyetli kalıp ve enjeksiyon sistemleri, cerrahi ekipman parçaları; türbin, kompresör ve enerji ekipmanı parçaları üretirseniz; elde edeceğiniz satış geliri ve dolayısıyla elemanımıza ödeyeceğiniz ücret yüksek olur.

22 Mayıs 2026 00:01

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha