Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Türkiye Nereye Gidiyor?
Güçlenen bir savunma sanayi kapasitesi ve hala cumhuriyetçi-kamucu bir kalkınma modelinin mirasının ürünü olan en gelişkin bölge ülkesi olarak -ki G-20 üyesi- NATO'nun yeni yapılanmasında, artık bir "kanat ülke" olmaktan çıkarak, deyim uygunsa bir "merkez-kanat" ülke şeklinde yeniden tanımlanacak. Emperyalizmin / Batı'nın ve NATO'nun bütün kirli işlerini görmeye talip olup, Asya düşmanı siyasetlerine evet diyerek, kendi İslamcı-faşist totaliter rejim (İslamo-faşist) girişimini onaylatmaya ve destek almaya çalışacak. İki yüzlü Batı, AB ve NATO'nun hâkim güçleri, seçimlerin göstermelik olduğu, tükenen AKP iktidarının siyasal ve tarihsel ömrünü uzatmaya dönük bu desteği verecektir. Özellikle ABD ve Trump iktidarının bu konuda öncülük etmeye, sorun çıkarsa tek başına da olsa böyle bir desteği vermeye hazır olduğu açıktır. AKP iktidarı, CHP'ye "butlancı" bir yönetim atamasına karşın toplumsal muhalefette bir geri çekilme olmadı. Kendisini, devletin de ülkenin de sahibi (yeni sahibi de diyebiliriz) olarak gören İslamcı iktidar, salt teolojik gerekçelere dayanarak, kendi kapalı iç kamuoyunda meşruiyet üretmeye çalışıyor. Belli ki Özgür Özel ve arkadaşlarının dokunulmazlıklarını kaldırarak, daha sonra tutuklamaya kalkışmak bu saldırının ve "darbe" rejiminin hazırlandığı "altın vuruş" olacaktır. CENGİZ GÜNDOĞDU'YA SAYGI Saygıdeğer Cengiz Gündoğdu hocayı, Türkiye'nin en önemli edebiyat kuramcılarından birini 1 Temmuz günü kaybettik. Bugün hala toplumcu ve gerçekçi bir edebiyat alanı ve damarı varsa bunu bir parça Cengiz Gündoğdu ve onun yönetiminde aralıksız 36 yıldır çıkan -ki en uzun ömürlü edebiyat dergilerinden biridir- İnsancıl dergisine borçluyuz. Onun ve hayat arkadaşı şair Berrin Taş'ın İnsancıl Atölyesinde verdiği dersler ülkedeki en nitelikli edebiyat okuluydu. Aylık İnsancıl Dergisi, Haziran 2026 itibarıyla 431. sayısını yayımladı. Cengiz Hoca 83 yaşındaydı, ancak ciddi hastalıklarla boğuşmasına karşın son günlerine kadar üretmeye, yazmaya ve etkinliklere katılmaya devam etmişti. Türkiye'nin en yetkin edebiyat eleştirmenlerinden biri olan Sayın Cengiz Gündoğdu, aynı zamanda yetkin bir felsefeciydi. Bu bağlamda yazdığı "Kapitalin Mantığı" kitabı önemlidir. Cengiz hocanın "Estetik Kalkışma" adlı kült kitabı alanında tektir. Oyun, roman, öykü ve deneme kitapları da bulunan Gündoğdu, daha çok edebiyat kuramı ve estetik üzerine yazdı, 30'u aşkın eseri bulunuyor. Beni de birçok kez konferans vermeye ya da söyleşiye davet eden Cengiz hoca -ki kendisi yönetirdi- aynı zamanda bir Tele 1 destekçisiydi. Yalçın Küçük hocamın cenazesine gidemediğim gibi, Cengiz Gündoğdu hocanın da son yolculuğunda bulunamadım.
06 Temmuz 2026 05:00

Ttb Merkez Konseyi Üyeliğinden Neden İstifa Ettim?
Birincisi, ne hekimlerin ne de TTB'nin birincil meselesi Kürt sorunu değildir, senden öğrenecek de değiliz.
06 Temmuz 2026 05:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Omelas Cumhuriyeti'nin Mahzenleri
Omelas, Ursula K. Le Guin'in öyküsü Omelas'ı Bırakıp Gidenler'de anlatılan bir ütopik coğrafya. Dünyanın en mutlu kenti, Omelas; herkes refah içinde, ütopyalara yakışır bir saadet yaşıyor. Herkes dedim ama, bu doğru değil; Omelas'ta bir binanın mahzeninde karanlık bir oda, bu karanlık odada bir çocuk var. "Hepsi, Omelas'ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı." (Gülün Günlüğü, Çev: Ümit Altuğ, Ayrıntı Yay. 1995, s.13) *** Ünlü paradoksal bilmeceyi bilirsiniz: Bir demiryolu makas kolunun yanındasınız. Diğer raylardaysa bir kişi var, eğer makası değiştirirseniz bu sefer o kişi ölecek. *** Best Wishes to All (Herkese En İyi Dileklerimle, 2023) adlı ilginç bir Japon filmi var: Hemşirelik okuyan bir genç kız, tatil için taşradaki ninesiyle dedesinin yanına gider. Ailesi genç kıza durumu şöyle açıklar: "Dünyadaki mutluluk sınırlı. İnsanlar da çağlar boyu bu mutluluğu diğerlerinin elinden almak için çabalamıştır." Yani her mutlu evde, hayatını yaşamasına izin verilmeyen bir insan bulunmaktadır. *** Ursula diyor ki, bazı Omelaslılar bunu insanlıklarına yakıştıramaz, ama kentteki herkesin kabullendiği düzeni de değiştiremeyecekleri için Omelas'ı bırakıp giderlermiş: "Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar....Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler, Omelas'ı bırakıp gidenler." (s.15) *** Başta Sovyetler olmak üzere tüm olumsuz tarihsel deneyimlere rağmen, 'planlamacı ekonomik sistem' hâlâ en mantıklı, en eşitlikçi, en vicdanlı yöntem gibi geliyor bana.
06 Temmuz 2026 05:00

Ölmeyen Deniz'ler Ve Ölü Deniz'ler
Şimdilerde ise akla Deniz Göktaş'ın son gösterisi geliyor "Ölü Deniz" denildiğinde. Türkiye'deki Ölüdeniz, bir lagün olması nedeniyle aşırı sakin ve dingin olmasından alır ölü adını. İsrail-Ürdün sınırındaki Ölü Deniz ise deniz seviyesinin altında olması ve aşırı tuzlu olmasıyla bilinir; teknik olarak bir göl olmasına rağmen o da deniz diye anılır. Denizler, Dünya'nın iklim sisteminin derin bir hafızası gibidir. Yani bir okyanusun ortasında hiç buz erimese bile, su birkaç derece ısındığında daha fazla yer kaplar ve bu da deniz seviyesini yükseltir. Atmosferden fazla ısının yaklaşık %90'ını emerek, iklim değişikliğinin etkilerini bir süre yavaşlatırlar. Bilirsiniz belki, yaşamın yaklaşık 3,5 - 4 milyar yıl önce okyanuslarda ortaya çıktığını öne süren kuramlar vardır. Öte yandan, yüzeyde deniz olmasa da yer altında suyun varlığı da bir gezegenin yaşam barındırması için güçlü bir olasılık teşkil eder. Belki de yaşam için asıl önemli olan illa ki deniz değil, süreklilik ve değişime doğru tepki gösteren bir ortam olmasıdır. İçinde oturdukları suyun yavaş yavaş ısındığını fark etmeyen kurbağaların zıplayıp kaçabilmek yerine can çekişerek haşlanmasının aksine, denizler yavaş yavaş ısıtılan ortama sessizce uyum sağlıyor gibi görünseler de sabırlı bir gözlem, kayıt ve analiz sürecinin ardından sağlam tepki verirler. NEŞEMİZİ ÇALAMAZLAR Bu güzelim yaz aylarında, her şeye rağmen tüm neşemizi toplayarak, bütün yılın stresini denize akıtalım derken saçları görünmeyen ve bütün vücutlarını kaplayan siyah bir kıyafetle denizin içinden çıkan insanların görüntüsü bazen can sıksa da, neyse ki kendini garantiye almak isteyenler için sığ sular her zaman güvenli bir zemin sunuyor; onların Ölü Deniz'e ihtiyacı yok. Ölü Deniz'ler olsa da biliyoruz ki Deniz'ler ölmez ve Deniz'ler iyi ki var!
06 Temmuz 2026 05:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Kürt Medyasına Da Barış Dili Gerek
Kürt medyasının günlük gazetesi Yeni Yaşam, DEM Parti'nin "Abdullah Öcalan'ın fiziki özgürlüğü talebi" için İstanbul, Van, Mersin ve Diyarbakır'da düzenlediği mitinglerin haberini "Pişmanlık yok Onur var!" manşetiyle duyurdu. Anlaşılan, DEM Parti çevrelerinde, Kürt siyasetçilerde PKK'nın silah bırakmasının ardından eski "Pişmanlık Yasası"na benzer yasal düzenlemeyle yetinilmesi olasılığına tepki var; o da "pişmanlık" sözcüğüne alerji yaratıyor. Nitekim "Öcalan'ın İmralı Sekretaryası" üyesi Çetin Arkaş da Mersin'deki mitingde "pişmanlık" meselesine tepkisini dile getirdi: Arkaş'ın, Yeni Yaşam'ın manşetiyle örtüşen bu sözleri Cumhuriyet'te, "Çetinkaya saldırısı sorumlularından terörist Arkaş mitingde meydan okudu: Bizde pişman olmuş bir hal var mı?", Sözcü'de "Katliamcı PKK'lı Çetin Arkaş, Mersin'de konuştu: Bizde pişman olmuş bir hal var mı?", Takvim'de, "Çetin Arkaş'tan süreci zehirleyen dil" başlıklarıyla yayımlandı. Bu haberlerde Çetin Arkaş'ın, 1991'de İstanbul Bakırköy'deki Çetinkaya Mağazası'nın kundaklanarak ikisi çocuk 12 kişinin ölümüne neden olan PKK'lılardan olduğu, bu gerekçeyle 33 yıl cezaevinde kaldığı anımsatılıyordu. Sözcü ve Cumhuriyet'in haberlerinde barış dili kullanılmıyordu, ama Çetin Arkaş gibi birinin meydana çıkıp, "Bizde pişman olmuş bir hal var mı?" diye konuşmasının ardından o insanların öldürülmesinin anımsatılması da doğal. Binlerce Türk ve Kürt genci öldü bu "düşük yoğunluklu" savaşta. *** NATO ZİRVESİ VE YAPRAK SARMA Günlerdir, NATO Zirvesi'nin önemini ve de tarihi niteliğini anlatmaktan bıkmayan ulusal medyamız bir yandan da zirveyi sulandırmaktan geri durmadı: "Trump'ın kızı olduğunu iddia eden Necla Özmer: Babama yaprak sarması hazırladım" İHA, DHA'nın geçtiği haberler, A Haber, Halk TV, Haber Global, Hürriyet, Karar, Nefes, Sabah, Show TV, Sözcü TV ve Ülke TV'nin de aralarında olduğu onlarca mecrada yayımlandı. "Trump'ın kızıyım" diye ortaya çıkan kadınla bu kadar ilgilenen iktidar medyası, Ankara'da yaşamın askıya alınmasını, yasakları, erişim engellemelerini, gözaltı ve tutuklamaları ise görmezden geliyor. Fakat Cumhuriyet, İlke TV ve Sözcü TV'nin yanı sıra Doğan Tılıç (İspanyol Haber Ajansı) ret yanıtı aldı. Bir de üstüne vazifeymiş gibi, RTÜK de açıklama yaparak, "ülkemizin uluslararası konumuna yakışır yayın yapılmasını" istedi; "Uzmanlarımız izliyor" diye de tehdit etti. Aslan, Davutoğlu'nun başbakanlığı sırasında Ankara Garı önünde, Suruç'ta ve Diyarbakır'da bombalar patladığını anımsatarak "Buna rağmen çıkıp televizyonlarda 'Oylarımız yükseliyor' diye beyan verdi. Bu olmaz" dedi. Davutoğlu da yerinden fırlayarak, "O konuşmaya bir bakın. Mülakatın bir bölümünde Gar saldırısını anlatıyorum. Çok sonra gelen bölümde ise seçime giderken anket durumları soruluyor. Ben de anketlerde iyi gittiğimizi söylüyorum. Bu sözler birbirine karıştırılarak yalan üretiliyor." Bu tartışmayı görünce ben de arşiv karıştırdım. Gerçekten de 7 Haziran 2015 seçimlerinin sonuçları tersyüz oldu, AKP 1 Kasım seçimlerinden zaferle çıktı. Fuat Uğur'un, "Cesaret ana" diye tanımladığı Tamar Tanrıyar'ı, Zafer Şahin de Özkan Yalım'ın sevgilisi ile görüntülerini paylaşırken kaynak gösteriyordu. Cem Küçük, kendisinin "Adnan Oktarcı" olduğunu söyleyen Tamar Tanrıyar'a, "Sırf'mutlak butlana' itirazlarım var diye seni tetikçi olarak kullanıyorlar. Sen git sahibin gelsin" yanıtını verdi. Sözcü'yü dağıtmamasını istedi; "iktidara yakın gibi görünen bazı isimlerin hedefinde Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan olduğunu" öne sürerek Serhat Albayrak'a 1 Temmuz'a kadar süre verdi; tehdit etti açıkça. Her iki grup da Tamar Tanrıyar'ı aşan "organize bir saldırı"nın hedefi oldukları kanaatinde. Hilal Kaplan, "Tanrıyar kendi başına bir aktör değildir. Bir araçtır, ama bilerek seçilmiş, dikkatle yerleştirilmiş ve zamanı gelince soğukkanlılıkla terk edilmiş bir araç" dedi. • İHA, Habertürk, Sabah ve Yeni Şafak'ın, tutuklanan komedyen Deniz Göktaş'ın babasının "1980'de Çorum'da bir polisin şehit edilmesine karıştığı" haberini, Çorum katliamı davasının avukatlarından olan Sadık Eral, OdaTV'de belgeleriyle yalanladı. • BirGün, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Korkusuz, Milliyet, Nefes, Sözcü, Posta, Sabah, Odatv, Takvim ve Türkiye, bir e-ticaret platformu sayfasını "reklam" uyarısıyla kullanırken, Aydınlık, Yeni Akit, Yeniçağ, Yeni Şafak ise uyarı koymadan haber sayfası gibi yayımladı. • Tavır gazetesi, "MİT'ten operasyon haberinde kırmızı bültenle aranırken yakalandığı belirtilen "uluslararası uyuşturucu kaçakçısı"nın adını kodladı, yüzünü de flulaştırdı. • Cumhuriyet'in, "TTB seçimleri: Mevcut Başkan Azap en yüksek oyu aldı" haberi eksikti; Alpay Azap'ın yüksek oy almasının başkanlığının devamı anlamına gelmediği bilgisi yoktu. • Gazeteci Bahar Feyzan, bir inşaat şirketinin İstanbul Şişli'deki yeni inşaat projesini, taşıyıcı kolonlarının sağlamlığı, kullanılan betonun kalitesine kadar ayrıntılı olarak anlatarak tanıttı. • Gazete Oksijen'deki "Yürümeyi nasıl öğrettiysem koşmayı da öğreteceğim kızıma!" başlıklı yazıdaki "doktor hatası" ifadesi tek yanlıydı. • Cumhuriyet muhabiri Gülnur Saydam, "Çetelerin yeni adresi İstanbul'un gözde semti Göktürk mü?" haberi nedeniyle gözaltına alınıp sorgulandı; çetelerin üzerine gidilmedi.
06 Temmuz 2026 05:00

Fallus Düştüğünde
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü mezuniyet töreninde, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden de mezun olan Hasan Özdağ, kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen "akademisyeni" "refüze etti". Şahıs, sosyal medya hesabından "Törene katılıyorsanız seremoninin işleyişi nasılsa ona uyacaksınız. Yoksa gidip diplomanızı sekreterlikten alabilirsiniz. Ben orada kendimi değil Felsefe Bölümü'nü temsil ediyorum, sizin showunuzun bir parçası olamam." açıklamasını bahşetti. Bu lütufkarlığı ne sıradan bir kibir kusması ne de "tüy dikme"; inanıyordur açıklamasına! Her iki olay da aynı şeyi gösteriyor: Toplumsal alanın, kurumsal ruhsallığın ve iktidarın iç içe geçtiği bir kırılma anını! Türkçenin yalın gerçekçiliğiyle söylersek, kaba tabirle, geçen hafta iktidar "..ik gibi ortada kalma" halindeydi. İNTİKAM KIRBAÇLARI Muhalif analizlerin maalesef çoğu, bu zorbalıkları anlık bir "korku" refleksi olarak çözümlüyor. Muktedir, o anda korkudan kaynaklanan panikle değil, "Sen kim oluyorsun da haddini aşıyorsun?" diyen ilahi bir kibirle saldırıyor. "Egemen blok" makam odalarını, yönetim binalarını, mahkeme salonlarını, medya endüstrisini ele geçirmiş olsa da, kültürel sahada arzuladığı meşruiyeti bir türlü üretemiyor. Bugün bu canavarla yüzleşen liberal-Anglosakson akademik gelenek, kuruluşundan beri gerçeklikten kopuk, soyut bir "hoşgörü" retoriğiyle bu çürümenin ideolojik lojistiğini bizzat sağlamıştı. Öyle ki artık rıza üretmek gibi masraflı, zahmetli ve "liberal" oyunlara ihtiyaç duymadığının ilanı da olabilir. Egemenin her hamlesini "korkuya" bağlamak, muhalif aklın kendi eylemsizliğini maskelemek için sığındığı, gerçeklikten kopuk bir yanılsamadan öte değil. Oysa, muhalif akıl "iktidar korkuyor" masalını bırakıp bu anı, statükonun yenilmezlik mitini kıran kurucu bir hafızaya çevirirse, kelepçelerin hükmü kalmaz.
06 Temmuz 2026 05:00

Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu Yetmez: Atı Alan Çoktan Üsküdar'ı Geçti
Erdoğan'ın 16 Nisan 2017 referandumu sonrasında söylediği "Atı alan Üsküdar'ı geçti" sözüyle başlayalım. Evet atı alan çoktan Üsküdar'ı geçtiği doğru, ancak bu kez atın üzerinde olan iktidar değil, değişim iradesinin ta kendisi. Liste daha uzun olmakla birlikte: Muhalefeti bölmek için Öcalan üzerinden yürütülen pragmatik süreçler, ana muhalefeti iç tartışmalarla felç etme hamleleri, Deniz Göktaş örneğinde gördüğümüz üzere tüm toplumsal kesimlere gözdağı vermeleri... Üstelik küresel konjonktür de Ankara'da toplanacak NATO zirvesi ve Trump'ın rasyonalist dış politikasıyla iktidara aradığı uluslararası meşruiyet alanını sunuyor görülebilir. Evet, mühendislik buraya kadar tıkır tıkır işliyor. "Bu iş bitti" dedirtmek, toplumu hedefsiz ve adaysız bir seçime sürüklemek istedikleri açık. Buna rağmen "anketlerin hiçbir önemi yok" diyerek verileri görmezden gelemeyiz. Ancak mevcut anketlerin ölçemediği şey, toplumun yüzeydeki "sessizliği" ile rejim karşısındaki "kesin kararlılığı" arasındaki makastır. Ve bu irade artık sadece "öfke" aşamasında durmuyor, kendi koruma mekanizmalarını yaratıyor. Matematik de sosyoloji de net: İktidar için zaman daralıyor ve bu sefer atı alanlar, Üsküdar'ı çoktan geçti.
06 Temmuz 2026 05:00

Nato Kafa!
1949'da kurulan, 1952'de dahil olduğumuz Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı yani kısa adıyla "NATO" halkın kıvrak zekâsında bu eski deyişle birleştirildi. Soğuk Savaş'ın ortasında SSCB'ye karşı mermer gibi kaskatı duran NATO'yu benzer bir yaklaşımla sert ve ödünsüz bir biçimde savunanlar halkın gözündeki "mermer kafa" imajıyla kusursuz bir şekilde örtüştü. NATO'nun kuruluşunda misyonunu oluşturan üç temel eksen vardı: Sovyet yayılmacılığıyla, Avrupa'da dolaştığı söylenen komünizm hayaletiyle ve tehdidiyle başa çıkmak; ABD, Kanada, Birleşik Krallık ve Fransa'nın öncülüğünde Kuzey Atlantik bölgesinde güvenlik ve istikrarı korumak, "Birimiz hepimiz için!" mottosuyla üye ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne yönelebilecek herhangi bir tehlikeyi ve somut bir saldırıyı kendine yapılmış sayıp harekete geçmek. NATO'nun ünlü 5. maddesi, 11 Eylül sonrası işletildi ve tüm üyeler Afganistan'a yapılacak operasyonda ABD'nin yanında yer almaya çağrıldı. 3.5 milyon civarında NATO askeri gücünün 1.3 milyonunu Amerikalıların oluşturduğu düşünülürse NATO'nun askeri bünyesinden de zaten amaçlananın ne olduğu anlaşılabilir. O nedenle, üye ülkelerden daha çok ilgi ve mali destek bekleyen Trump, açıkça ABD politikalarına göre yönlenen NATO'ya hâlâ öfkeyle seslenebiliyor: "Biz aptal değiliz! En çok biz para ödüyoruz!" Söylemini o kadar ileri götürdü ki ABD'nin NATO'dan çekilebileceği tehdidini bile savurdu. "NATO üsleri"nin, "ABD üsleri" olarak değerlendirilmesi boşuna değil. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte taze yaptığı açıklamayla "resmen" bunu doğruladı da. Bununla da kalmadı: "İran'a saldırılar sırasında İtalya'daki üslerden 500 ABD uçağı kalktı" dedi. İtirafıyla İtalyan muhalefetini ayaklandıran Rutte, "Bence başkan, tam olarak yapılması gerekeni yapıyor" diye vurgulamaktan çekinmedi ve el yükseltti: "Avrupa, Birleşik Devletler için bir güç yansıtma platformudur" diyerek NATO gerçeğini ortaya koydu. "Belki artık SSCB ve komünizm yok ama terörizm, siber saldırılar, balistik füzeler ve hibrit savaş var, yani NATO gerekli" diyenlere sormalı: "Terörizmi en çok kim yaratıyor, kim destekliyor?"
06 Temmuz 2026 04:00

Nato Demokrasi Vaat Ediyor Mu?
Antlaşmanın girişinde, "Bu Antlaşma'nın Tarafları, Birleşmiş Milletler Şartı'nın amaç ve ilkelerine olan inançlarını ve tüm halklar ve hükümetlerle barış içinde yaşama arzularını yeniden teyit ederler. Demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan halklarının özgürlüğünü, ortak mirasını ve medeniyetini korumaya kararlıdırlar. Kuzey Atlantik bölgesinde istikrar ve refahı geliştirmeyi amaçlarlar. Kolektif savunma ile barış ve güvenliğin korunması amacıyla çabalarını birleştirmekte kararlıdırlar." [1] Bu vurguyla başlamamızın nedeni, Foreign Policy'de, NATO'nun 7-8 Temmuz Ankara Zirvesi öncesi Batı kamuoylarındaki soru işaretlerini yansıtan bakış açısıdır. [3] Siyasal iktidara yakın medyanın klasik tepkisi, "dış güçler", "kumpas ve komplo teorileri" olacaktır. 7-8 Temmuz'da NATO zirvesinin olduğu bir coğrafyada, Batı'nın siyasal iktidar hakkındaki ayak oyunları söylemi, gülünç olmaktan ötedir. İktidara ve butlana yakın kalemlerin ve ekran yorumcularının eş zamanlı olarak CHP'nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel'in Financial Times'ta yayınlanan makalesini, "Türkiye'yi dışarıya şikayet etme" olarak dile getirmeleri boşuna değildir. Geçen yazıda vurguladığımız, verili zeminde var olan, 2003'te NATO'ya tahsis edilen İstanbul Ayazağa'daki 3. Kolordu'nun NATO Acil Tepki Gücü olarak kullanılabilecek yüzeyde olması, 2012'de İzmir'de daha önce Müttefik Kara Kuvvetleri Güneydoğu Avrupa Komutanlığı (LANDSOUTHEAST) olarak verilen hizmetin, LANDCOM olarak Vecihi Akın Kışlası'nda yeniden yapılandırılması, bölgedeki NATO Kara güçlerinin koordinasyonunun bu güce verilmesi, 2022'deki yeni stratejik konseptten sonra 2023'ten itibaren Adana'daki 6. Kolordu'nun "çok uluslu NATO kolordusu"na dönüşümünün hızlandırılması ve 2026 ilkbaharında İstanbul Anadolu Kavağı'nda Deniz Unsur Komutanlığı'nın Ukrayna Gönüllüleri başlığında, NATO güçlerince de "mayın temizleme" ve Karadeniz istikrarı çerçevesinde gündeme gelmesi, yazıda vurguladığımız demokrasi değerlerinden ziyade, NATO'nun küresel hedefleriyle daha iyi anlaşılmalıdır. [5] On yıllara dayanan gözlemleriyle "merhametli monarşi" talep ettiğini savunan Barrack, bölgede Körfez ülkeleri ve İsrail zeminindeki ABD ekseni açısından, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve bireysel özgürlükleri adeta bir yük olarak gördüğünü, dolaylı olarak kabul etmiştir. AB'den bağımsız olarak, Türkiye, 1950'den itibaren Avrupa Konseyi'nin kurucu üyesidir, Avrupa Konseyi Statüsü'nde, "her gerçek demokrasinin dayandığı bireyin özgürlüğü, siyasal özgürlük ve hukukun üstünlüğü prensiplerinin kaynağı bulunan fikri ve ahlâki değerlere sarsılmaz surette bağlı olunması" vurgulanmıştır. Türkiye özelinde değerlendirdiğimizde, askeri darbelerin NATO doktrinleri kapsamında, kimi zaman 12 Mart'ta olduğu gibi DEV-KUR planlarıyla, kimi zaman 12 Eylül'deki gibi emir komuta zincirinde gerçekleştirildiğini unutmamak gerekir. 7-8 Temmuz'da Ankara'da toplanacak NATO zirvesinde, ABD ile Avrupa'nın güvenlik mimarisinde çelişen yaklaşımları, Asya'ya yönelik yapılanmada, Rusya ve Çin'e yönelik siyasalarda, Türkiye dahil, askeri yapılanmaların öne çıkması, Doğu Akdeniz'deki belirsizlik, ABD-İsrail ile İran arasında henüz kalıcı hale gelmeyen ateşkes çabaları gibi pek çok başlık ele alınabilir. ABD'nin 2020 Aralık'tan itibaren Türkiye'ye uyguladığı CAATSA yaptırımları, "ABD'nin hasımlarıyla yaptırımlar yoluyla mücadele etme yasasıdır." Trump'ın itirazlarına karşın, ilk döneminin sonunda S-400 füzeleri için alınan bu karar, müttefik ABD'nin Türkiye'yi "hasım" görmesi gibi bir garabeti içinde barındırmaktadır. (Türkiye'nin baskısıyla, Rus yapımı S-300'leri Güney Kıbrıs'tan Girit'e kaydıran Yunanistan, her ne hikmetse, herhangi bir yaptırıma uğramamaktadır) F-35 programından değindiğimiz çerçevede çıkarılan Türkiye, hem F-35'e geri dönmeyi, hem de Kaan uçaklarının jet motorlarıyla ilgili sürecin olumlu sonuçlanmasını beklemektedir. (F-35'ler yaptırıma uğramayan Yunanistan'a verildi bu arada) Trump'ın yapacağı olası jestler, akredite edilmeyen muhalif medya aracılığıyla değil, havuz ağırlıklı medyayla, Türk kamuoyuna pazarlanacak, İmamoğlu savunması da 9 Temmuz'da bitirtilerek, bir bakıma gündeme ortak olması riski de ortadan kalkmış olacaktır.
06 Temmuz 2026 04:00

Tutsak Kent
SSCB de buna tepki olarak 1955'te "Varşova Paktı" adlı askeri ittifakı kurdu. CHP 1959 Kurultayı'nda da "İlk Hedefler Beyannamesi"ni kabul ederek, sol ideolojinin CHP'nin temel ilkeleriyle bağdaştırılması doğrultusunda önemli bir adım attı. Bu yıllarda DP iktidarı, ABD ve NATO'nun desteğiyle, CHP üzerindeki hukuk dışı baskılarını arttırdı; bu baskılar 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle sonuçlandı. Sol ve sosyalist hareketlere karşı 12 Mart 1971'de gerçekleşen askeri darbeyi de ABD ve NATO destekledi. CHP'nin Bülent Ecevit'in genel başkanlığında, 1973 seçimlerinde yüzde 33, 1977 seçimlerinde yüzde 41 ile birinci parti olmasıyla birlikte, ABD ve NATO, sol ve sosyalist hareketlere ve CHP'ye karşı baskılarını arttırdı, Ecevit'e karşı defalarca suikast girişimleri gerçekleştirildi. CHP'nin yükselişi üzerine 12 Eylül 1980'de yine ABD'nin ve NATO'nun desteğiyle bir askeri darbe gerçekleştirildi, CHP kapatıldı. 2024 yerel seçimlerinde CHP'nin 47 yıl sonra birinci parti çıkması üzerine, CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu 'nun diploması iptal edildi ve İmamoğlu tutuklandı; CHP Genel Başkanı Özgür Özel "mutlak butlan" kararıyla "görevinden alındı"; ABD ve NATO üyesi ülkeler, AKP'nin bu sivil darbelerini de desteklediler!
06 Temmuz 2026 04:00