×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Yoksula Çifte Fatura!

2016 yılı 6 aylık resmi enflasyon oranının (yüzde 17,76) belli olmasıyla birlikte on milyonlarca işçi, memur, emekli ve sosyal yardım alan yurttaşın gelirlerinin kaderi de belli oldu. Geçen haftaki (29 Haziran 2026) " Pahalılık var ücret artışı yok " başlıklı BirGün yazımda özellikle işçilerin ve memurların yaşayacağı büyük şoku, 19 milyon işçinin temmuz ayında sıfır zam alacağını ve memurların resmi enflasyonun bile altında artış alacağını anlatmıştım. Asgari ücretten çok ücret alan çalışanın kaderi de — kendisi farkında olmasa da— asgari ücrete bağlıdır. Öte yandan asgari ücret aynı zamanda hükümetin yoksulluğu ölçtüğü fiili bir cetveldir. Sosyal yardımların büyük bölümünde "kim muhtaçtır, kim değildir" sorusunun yanıtı doğrudan asgari ücretin bir oranına bağlanmıştır. Yoksulluk yardımlarının kapısını bir "gelir testi" açar ve testin cetveli asgari ücrettir. 65 yaş ve engelli aylıklarında veya sosyal ve ekonomik destekte (SED) hane içinde kişi başına düşen gelirin net asgari ücretin üçte birinden –2026 için 9 bin 358,50 TL— az olması gerekir. Evde bakım yardımı için sınır net asgari ücretin üçte ikisidir; 18 bin 717 TL. Genel Sağlık Sigortası'nda (GSS) ise durum daha da somuttur: Hiçbir sosyal güvencesi olmayan bir kişinin ücretsiz sağlık hakkı, hane içinde kişi başına düşen gelirin brüt asgari ücretin üçte birini —yaklaşık 11 bin 10 TL— aşıp aşmadığına bağlanmıştır (5510 sayılı Kanun). Bu çizginin altında kalanların —resmî deyişle "G0" grubunun— sağlık primini devlet öder; muayene, tahlil ve ilaç ücretsizdir. Çizginin bir adım üstüne çıkan "G1" grubu ise primi kendisi ödemek zorundadır: GSS primi 2026'da ayda yaklaşık 1.982 TL'dir. Bilindiği gibi Temmuz 2026'da asgari ücrete zam yapılmadı. Oysa aynı Temmuz'da işçi ve Bağ-Kur emekli aylıkları, altı aylık resmi enflasyon kadar, yüzde 17,76 artarken, memur ve memur emekli aylıkları yüzde 13,52 oranında arttı. Sonuç paradoksal ama bir o kadar acımasız oldu: Geliri zaten resmi enflasyon kadar veya enflasyonun gerisinde bir miktar artan bir hane, kâğıt üzerindeki eşik (asgari ücretin oranı) hiç kımıldamadığı için birden "fazla gelirli" sayılıp sosyal yardım sisteminden kapı dışına düştü. 2026'nın ilk yarısında kişi başına gelir 9.000 TL ve eşiğin (9 bin 358,50 TL) hemen altında, dolayısıyla engelli aylığı bağlı. Temmuz ayında emekli aylığı yüzde 17,76 artıp 31 bin 796 TL'ye çıkıyor; kişi başı gelir 10 bin 599 TL oluyor. Ancak emekli aylıklarındaki artış nedeniyle kişi başına aylıkları 18 bin 841 TL'ye yükseldiği ve 18 bin 717 TL eşiği aştığı için —kişi başına gelirleri yaklaşık 125 lira arttığı için— bu hane yaklaşık 16 bin liralık bakım desteğinden yoksun kalacak. Temmuz 2026'da bu katsayı, yüzde 7 toplu sözleşme zammı ile yüzde 6,09 enflasyon farkının birleşimiyle yüzde 13,52 arttı. Oysa yüzde 13,52 artıp 7 bin 257 TL'de kaldı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 2025 Faaliyet Raporu'na göre 2022 sayılı Kanun kapsamında yaşlı aylığı alan 800 bin, engelli aylığı alan yaklaşık 608 bin (yüzde 70 ve üzeri 279 bin, yüzde 40–69 arası 329 bin) ve 18 yaş altı engelli yakını aylığı alan 89 bin kişi bulunuyor; yalnızca bu tek sistem yaklaşık bir buçuk milyon yurttaşı kapsıyor. Bütün bu kitlenin muhtaçlık kapısı tek bir cetvele —asgari ücrete bağlıdır. Asgari ücret donduğunda yoksulluk cetveli de donuyor. Bu tabloyu "aktüeryal denge" "mali disiplin" veya "denk bütçe" gibi neoliberal bir dille savunmak kolaydır: Piyasacıların ve liberallerin pek sevdiği tekerleme ile kaynak kıt, hedefleme şarttır. Nitekim tüm kamu kurumlarının 2025'teki toplam sosyal yardım harcaması 587 milyar TL, yani GSYH'nin yalnızca yüzde 0,94'ü kadardı. 4 milyondan fazla hane ve 10 milyondan fazla yurttaş için ayrılan sosyal yardım 587 milyar TL oldu.

Aziz Çelik

Kaynak: Birgün

06 Temmuz 2026 05:00

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Aziz Çelik

Pahalılık Var Ücret Artışı Yok!

Bu hafta, 3 Temmuz 2026 Cuma günü 6 aylık resmi enflasyon oranları (TÜFE) açıklanacak. Türkiye ABD saldırısı ve ambargosu altındaki İran hariç Kuzey yarımkürede en yüksek enflasyona sahip ülke. OECD, Avrupa, Akdeniz ve Balkan ülkeleri arasında Türkiye'nin enflasyonuna yaklaşabilen başka bir ülke yok. Önce temmuz ayında milyonlarca işçiyi, memuru ve emekliyi bekleyen büyük şoku yazayım: Milyonlar o tartışmalı resmi enflasyon kadar zam bile alamayacak. Evet yanlış duymadınız o şaibeli, tartışmalı enflasyon oranında ücret, maaş ve emekli aylığı zammı almak bu temmuzda hayal! 6 Haziran 2026 tarihli BirGün'de "kapıdaki felaket 19 milyona zam yok" başlıklı yazımda bu konuda bir öngörü ve uyarıda bulunmuştum. Bilindiği gibi Türkiye'de asgari ücret yaygın bir ücret durumunda. Gerek Merkez Bankası ile DİSK-AR ve gerekse çeşitli bağımsız araştırmalar Türkiye'de asgari ücret civarında ücretle çalışanların işçilerin oranının yüzde 50'sinden fazla olduğunu gösteriyor. Asgari ücret şeklen Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından, son yıllarda ise izlenen ekonomi politikasına bağlı olarak fiilen hükümet tarafından tek başına belirleniyor. 2022 ve 2023 yıllarında yılda iki kez saptanan asgari ücret 2024 ve 2025 yıllarında ise yılda bir kez saptandı. AKP hükümetinin Temmuz 2026'da asgari ücrette herhangi bir artış öngörmediği biliniyor. Dolayısıyla asgari ücretle çalışanlar yıl sonuna kadar 28 bin 75 TL ile çalışmaya ve yaşamaya devam edecekler. Ancak asgari ücret sadece asgari ücret değil. Bunu 2022-2026 dönemi SGK verilerinden görmek mümkün. Örneğin asgari ücrete temmuz ayında ikinci kez artış yapılan 2022 ve 2023 yıllarında yılın ikinci yarısındaki ortalama ücret artışları resmi enflasyon civarında gerçekleşirken asgari ücrete ikinci kez zam yapılmayan yıllarda (2024 ve 2025) ortalama kazançlar enflasyonun çok altında kalıyor. 2022 yılında yılın ilk 6 ayında enflasyon oranı yüzde 45,7 iken asgari ücrete ikinci kez zam yapılması nedeniyle ortalama ücret kazançları yılın ikinci yarısında yüzde 33,5 oranında arttı. 2023 yılında ilk 6 ayın enflasyon oranı yüzde 31,1 iken yılın ikinci yarısında ortalama ücret artışı yüzde 38,4 oldu. Ancak asgari ücrete tek zam yapılan 2024 ve 2025 yıllarında ise tam bir felaket yaşandı. 2024 yılının ilk 6 ayında 26,8 oranında 6 aylık enflasyon gerçekleşmesine rağmen 2024 yılının ikinci altı ayında ortalama ücret kazancındaki artış yüzde 7,2 düzeyinde kaldı. Aynı şekilde 2025 yılının ilk 6 ayında resmi enflasyon yüzde 19,1 olmasına rağmen ortama ücret kazançları yüzde 3,7'de kaldı (Tablo). Muhtemelen 2026 yılının ikinci 6 ayında da ortalama ücret kazanç artışları enflasyonun çok çok altında kalacak. Asgari ücret artmayacak ve sendikalı işçiler dışında kimse zam alamayacak. 6 milyon civarında kamu görevlisi (memur) ve onların emeklilerini de soğuk duş bekliyor. Temmuz 2026'da memurlar ve onların emeklileri resmi enflasyonun yaklaşık 4 ila 4,5 puan altında artış alacaklar. 6 aylık enflasyon yüzde 18-19 arasında olursa memur ve memur emeklilerinin yüzde 14-15 arasında artış alacağını söylemek mümkün Böylece ilave ödeme mağduru olan ve bu nedenle emekli aylıkları ciddi biçimde düşen emekli memurlar bir darbe daha yiyecek. EN DÜŞÜK EMEKLİ AYLIĞI MUAMMASI TÜİK tarafından açıklanacak 6 aylık resmi enflasyon kadar zam alacak olanlar sadece işçi ve BAĞ-KUR emeklileri. 3 Temmuz'da TÜİK ne diyorsa o kadar zam alacaklar. Ancak Temmuz 2026'da en düşük emekli aylığının artıp artmayacağı muamma. Dolayısıyla asgari ücret artmazsa SGK prim gelirleri de artmayacak ve bu durum emekli aylıkları için "yeterli para yok" bahanesini güçlendirecek. Kuşkusuz burada herkes biraz hacmiyle orantılı sorumluluğa sahip.

29 Haziran 2026 05:00

Aziz Çelik

Emeklilerin Birliği Ve Dayanışması!

Üç emekli sendikası (Tüm Emeklilerin Sendikası, DİSK Dev Emekli-Sen ve Emekli Meclisleri Sendikası) 21 Haziran 2026'da Ankara'da bir çalıştayda bir araya gelerek ortak mücadele olanaklarını tartıştılar. EMEKLİLERİN ÖNEMİ Emekliler Türkiye'nin en büyük toplumsal gruplarından biri. Hak sahipleriyle birlikte 17 milyona ulaşan emekliler içinde yaşlılık aylığı alanların sayısı (çekirdek emeklilikler) 12,3 milyonu civarında. Yaşlılık aylığı alanlar içinde de en büyük grubu ise 8,8 milyonla işçi emeklileri oluşturuyor. Bunun da yolu kuşkusuz emeklilerin örgütlü ve sendikalı olmasıyla mümkün. Öte yandan emeklilerin sendikalaşması örgütlenme hakkının bir parçası durumundadır. Pek çok uluslararası sözleşme sendika hakkını "herkes" için güvence altına almaktadır. O nedenle emeklilerin sendika hakkı tartışmasız bir haktır. Bu hak emeklilerin çalışma hayatı sırasında üye oldukları sendikalara üyeliğinin devamını veya ayrı sendika kurmayı içerir. Örneğin iş ilişkisinden kaynaklı bir toplu iş sözleşmesi veya grev hakkı emekliler için mümkün değil. Gerek 6356 gerekse 4688 sayılı sendikal yasalar, sınırlı haller dışında emeklilerin sendika üyeliğinin devamına olanak vermemektedir. Öte yandan emeklilerin sendika kurması konusunda bir yasak olmamasına rağmen açık bir Anayasal güvence olmaması gerekçesiyle emeklilerin sendika hakları sık sık ihlal edilmekte ve engellenmektedir. Gerek Anayasal bir yasağın yokluğu ve gerekse pek çok uluslararası sözleşme ve uygulamanın emeklilerin sendika hakkına cevaz vermesine rağmen maalesef emeklilerin sendikalaşması engellenmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) 2018 tarihli Tüm Emekliler Sendikası/Türkiye (31846/08, 10/4/2018) kararı tam bir hayal kırıklığı oldu. Bu kararın ardından Anayasa Mahkemesi (AYM) İkinci Bölümü oybirliği ile verdiği 2025 tarihli kararda (Emekliler Sendikası Başvurusu: 2022/2677) sendika kurma hakkını dar ve lafzi yorumlayarak AİHM'e paralel hareket etti ve emekliler için dernek kurma hakkının yeterli olduğuna karar verdi. Emeklilerin sendikalaşması konusunda gerek AYM üzerinden hak ihlali yolu ve gerekse AİHM üzerinde Anayasa'nın 90. maddesi yolu tıkanmış durumdadır. Emeklilerin sendika kurmasının önü teknik olarak tıkanmış olmakla birlikte örgütlenme yolunun kapatılması neredeyse imkansızdır. Sendika işlevi gören ama farklı teknik-hukuki formlara sahip örgüt biçimleri pekâlâ mümkündür. Dahası farklı mevzuata tabi örgütsel formların güce bağlı olarak sendika gibi davranması mümkündür. Memurların sendika kurmasının açıkça yasak olduğu 1971 sonrasında sendika işlevi gören dernekler toplumsal mücadelenin önemli bir biçimiydi. Ancak unutmamak lazımdır ki emekli sendikaları ile klasik sendikalar arasındaki farklar emeklilerin sendika kurma hakkı güvence altında olduğunda da devam edecektir. Bunun için emekli örgütlenmesinin birliği ve dayanışması hayati öneme sahiptir. Bu bir yandan avantaj iken diğer yandan dezavantaj oluşturuyor. Oysa emeklilerin talepleri la çok benzerdir. Önemli olan bunları bir arada tutacak bir ortak mücadele ve dayanışmadır. Emeklilerin birliği ve dayanışmasını zoraki örgütsel formlara ve birleşmelere sıkıştırmak yerine herkesin kendini bir parçası hissedeceği yeni yollar bulmak lazım. Hem demokrasi mücadelesinin hem de emeklilerin ortak bir sese ihtiyacı var.

22 Haziran 2026 05:00

Aziz Çelik

15-16 Haziran'ın Öğrettiği: Başka Bir Sendikacılık Mümkün!

Bugün 15 Haziran, Türkiye tarihinin en büyük işçi direnişlerinden birinin, 15-16 Haziran 1970'te DİSK tarafından gerçekleştirilen görkemli işçi direnişinin yıl dönümü. Her büyük toplumsal ve siyasal olayda olduğu gibi 15-16 Haziran'ın yıl dönümünde de hem anma hem değerlendirme yapılır. Ben de bugün, 15-16 Haziran'ın yıl dönümünde emek hareketinin durumunu ele almak istiyorum. Ben bu yazıda, 15-16 Haziran'a bugünden bakmaya ve dersler çıkarmaya çalışacağım. 15-16 Haziran, sanayi işçiliğinin şafağında ortaya çıkmış, o tarihin ve mekânın ürünü olan görkemli bir işçi eylemiydi. Daha sonra 1976 DGM Direnişi, 1978 Faşizme İhtar Eylemi, 1989 Bahar Eylemleri, 2010 Tekel Direnişi ve 2015 Metal Fırtına, görkemli emek eylemleri olarak tarihe geçti. 15-16 Haziran, bu sürecin en önemli dönemeç noktası, başlangıcıydı. Fransız tarihçi Lissagaray'ın dediği gibi: "Halka devrimci efsaneler anlatanlar, onu duygusal öykülerle avutanlar, denizciler için uydurma haritalar çizen coğrafyacılar kadar ağır bir suç işlemiş olurlar." 15-16 Haziran ve diğer sosyal eylemler konusunda da bu hatadan kaçınmak gerekir. TÜRKİYE KAPİTALİZMİNİN ŞAFAĞI 15-16 Haziran, Türkiye kapitalizminin şafağında ortaya çıkmış İstanbul-Kocaeli eksenli bir sanayi işçisi hareketiydi. Dün 15-16 Haziran'ın gerçekleştiği mekânlar bugün farklı sınıf deneyimlerine tanıklık ediyor. ZAYIFLAYAN SENDİKACILIK 15-16 Haziran, Türkiye emek hareketinin 1960'larda başlayan tırmanışının zirvelerinden biriydi. 15-16 Haziran'ın üzerinden geçen yarım yüzyıldan fazla zaman, iklimi oldukça değiştirdi. Örgütlü emek hareketinin üzerinden küresel olarak neoliberalizm, Türkiye özelinde ise 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi adeta bir silindir gibi geçti. 15-16 Haziran'ı bu koşullar içinde yeniden anlamak güne uygun biçimde örnek almak için şarttır. 15-16 Haziran direnişi, 1961 Anayasası ve 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile sağlanan hakları ve güçlenen sınıf sendikacılığını ortadan kaldırma ve sendika seçme özgürlüğünü yok etme girişimine karşı verilmiş güçlü bir yanıttı. 15-16 Haziran'a sebep olan yasa ile getirilmek istenen sendikal barajlar, nihayet 12 Eylül darbesi sonrasında uygulandı. 15-16 Haziran'da fiili ve meşru mücadele çizgisiyle kısmi bir genel grev gerçekleştiren işçiler, bugün "grev erteleme" adı altındaki fiili yasaklar nedeniyle grev hakkını etkin biçimde kullanamıyor. Bu veri yalnızca "resmi" sendikalaşma oranıdır; kayıt dışı işçiler hesaba katılmamıştır. YENİ ZAMANLAR YENİ DİRENİŞLER 15-16 Haziran direnişi, kitlesel niteliğiyle farklı iş kollarından binlerce işçiyi yan yana getirebilmişti. Bu durum, "Türkiye'de emek hareketi neden 15-16 Haziran gibi bir genel eylem veya genel grev çizgisine ulaşamıyor?" türünden sorulara ve yakınmalara yol açıyor. 15-16 Haziran büyük ve tarihi önemi tartışılmaz bir işçi eylemidir. İhtiyaç, 15-16 Haziran'ın bir tekrarını beklemek değil; günümüzün dinamiklerine uygun yeni emek mücadeleleri yaratmaktır. 15-16 Haziran'ın belki de en önemli dersi sendikal mücadelenin nasıl yapılması gerektiğidir. 15-16 Haziran'ın kendisi, her şeyden önce dev bir dayanışma eylemiydi. Bugün 15-16 Haziran'ı değerlendiren bizler, sadece 15-16 Haziran'ın değil, aradan geçen onca zamanın bilgisine de sahibiz. 15-16 Haziran'ı veya benzeri büyük toplumsal eylemleri, tam da bu teorik farkındalık ve tarihsel bilinçle değerlendirmek gerekir. Üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçen 15-16 Haziran'a, aşılması imkânsız bir destan veya bir nostalji olarak bakmak yerine, günümüz koşullarına uygun yeni hak arama biçimleri oluşturmak için bir referans, bir okul, eşsiz bir deneyim olarak görmek gerekir. Bugün yurdun çeşitli yerlerinde filizlenen sayısız işçi direnişi, kuşkusuz bir 15-16 Haziran görkemine sahip değil.

15 Haziran 2026 05:00

Aziz Çelik

Kapıdaki Felaket: 19 Milyona Zam Yok!

Milyonlarca işçi, kamu görevlisi ve emekli gözünü temmuz ayında dikmiş durumda. Yine toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçilerin önemli bir bölümü de temmuz ayında 6 aylık zam alacak. Bir kısmı resmi enflasyon kadar, bir bölümü onun oldukça altında. 19 milyona yakın işçi sıfır zamla, 6 milyona yakın memur ve emeklisi ise enflasyonun altında artışla yüz yüze. ENFLASYON VE EMEK GELİRLERİ Temmuz ayında geliri artacak olanlar en çok 6 aylık (Ocak-Haziran) resmi enflasyon kadar artış alacak. Resmi enflasyon TÜİK tarafından açıklanan enflasyon. 5 aylık enflasyon geçen hafta belli oldu (yüzde 16,61). 6 aylık enflasyonun yüzde 18-19 arasında açıklanması şaşırtıcı olmaz. Dolayısıyla temmuz ayında emek gelirlerinin bir bölümü TÜİK'in insafına kalmış durumda. İşçi ve Bağ-Kur emeklileri: Malum, işçi ve Bağ-Kur emeklileri tamı tamına resmi enflasyon kadar zam alacak. TÜİK tarafından temmuz ayı başında açıklanacak 2026 yılı resmi enflasyon ne ise o kadar artış alacaklar. Memurlar ve onların emeklileri resmi enflasyonun yaklaşık 4 ila 4,5 puan altında artış alacaklar. 6 aylık enflasyon yüzde 18-19 arasında olursa memur ve memur emeklilerinin yüzde 14-15 arasında artış alacağını söylemek mümkün. Halen yaklaşık 65 bin TL olan kıdem tazminatı tavanı yaklaşık 9 bin liralık artışla 74 bin TL olacak ve enflasyonun altında kalacak. Temmuz 2026'da milyonlarca asgari ücretli ve özel sektör çalışanını sıfır zam bekliyor. Özel sektörde sayıları 600-700 bin civarında olan sendikalı işçiler 6 aylık enflasyon zammı alabilecek. Asgari ücrete temmuz ayında zam yapılmadığı için özel sektörde prime esas kazançlar yılın ikinci yarısında sadece yüzde 3,7 oranında artmıştı. Resmi enflasyonun yüzde 12,2 olduğu 2025 yılının ikinci yarısında özel sektör işçilerinin ezici çoğunluğu zam alamamıştı. Türkiye'de sendikalara yöneltilen en önemli eleştirilerden biri "ücret sendikacılığı" yaptıkları yönündeydi. Sendikaların bir bölümünü "ücret sendikacılığı" ile eleştirmek mümkündü. Açık ve net yazayım: Sendikalar artık "ücret sendikacılığı" bile yapmıyor, yapamıyor. Şimdi sendikaları "ücret sendikacılığı" bile yapamadıkları için eleştirmek lazım. Havaya giren arpa "sen gelene kadar baklava olayım mı" demiş. Buğday dayanamamış "ben gelene kadar ekmek ol yeter" demiş! Sendikalar hakkıyla "ekmek kavgası" versin yeter. Günümüzde "ücret sendikacılığı" yapmak oldukça ileri ve politik bir tutumdur. Hükümetin ücretleri bastırma politikasını ısrarla sürdürdüğü koşullarda "ücret sendikacılığı" yapmak, çalışanların gelirlerini artırmak için mücadele, sendikacılığın en hayati kısmıdır. Günümüzde sendikalar "ücret sendikacılığı" yapabilseydi emek gelirlerinin resmi enflasyona sıkışması söz konusu olmazdı. Adını koymak lazım günümüzde sendikalar "ücret sendikacılığı" bile yapamıyor. Kemer sıkma ve ücretleri bastırma döneminde "ücret sendikacılığı" yapmak mücadeleci bir tutumu gerektirir.

08 Haziran 2026 05:00

Aziz Çelik

Butlan Neyi Örtüyor?

Mutlak butlanın bir kişisel ihanet öyküsü ya da bir trajedinin çok ötesinde, derin siyasal ve toplumsal etkileri var. Asıl önemli olan, butlan operasyonunun neleri örttüğüdür. Çünkü butlan sandıktan sofraya, demokrasiden değişim umuduna kadar uzanan kapsamlı bir operasyondur. Eski tıp dilinde "butlan-ı his" ise ameliyat için vücudun bir bölgesindeki duyunun geçici olarak iptal edilmesini, yani anesteziyi anlatır. Anlaşılan o ki önümüzdeki günlerde de butlan, bu meselelerin üzerine bir şal örtmeye devam edecek. Butlan yalnızca siyasal açıdan elverişli bir araç, bir "İsviçre çakısı" değil, aynı zamanda ciddi bir "uyuşturma" işlevi de görüyor. Tıpkı İspanya ve Portekiz'in diktatörlük dönemlerinin ünlü "üç F"'leri gibi (fado, fiesta ve futbol) Türkiye'de de butlan benzeri operasyonlar kitlesel bir uyuşturucu işlevi üstleniyor. Mesele sınıfsal içerikten yoksun teknik bir "siyaset mühendisliği" değildir. Buna rağmen istenen sonucun garanti olmaması ve seçime doğru nispi bir refah sağlayarak kazanma ihtimalinin kalmaması nedeniyle bir tür "ölüm perendesi" (salto mortale) atıldı. Hedeflenen sonuç, "böyle gelmiş böyle gider, ne yaparsak değişmez, izin vermezler" ruh hâlini yaygınlaştırarak kaleyi içeriden fethetmektir. Karşı karşıya olduğumuz şey, toplumun direncini ve umudunu yıkmaya, "bunlar sandıkta gitmez" biçiminde özetlenebilecek sinik ruh hâlini içselleştirmeye dönük bir operasyondur. EKONOMİK GİDİŞATIN ÜZERİNE ÖRTÜ Butlan, vahim ekonomik gidişatın üzerine de bir şal örtüyor. Temmuz, başta asgari ücret olmak üzere milyonlarca emekçinin ve emeklinin ücret, maaş ve aylıklarının gündeme geleceği bir ay. Yıl ortasında asgari ücrete zam yapılması önemli bir toplumsal beklentiyken toplumsal ve siyasal muhalefetin bu konudaki ısrarı ve yığınağı son derece kritik. Bunun yerine siyasal baskı, muhalefeti parçalama ve siyasal mühendislik operasyonları gibi demokrasi dışı yollar gündemde –butlan da bunların en büyüğüdür. Butlan, memleketin en önemli toplumsal sorunlarından biri olan emekli yoksulluğunun üzerini de örtüyor. Bu bayramda 4 bin lira ikramiyeye mahkûm edilen milyonlarca emeklinin sorunları konuşulamadı. Geniş tanımlı işsizlik TÜİK'in Mart 2026 verilerine göre yüzde 31,5'e ulaşmış durumda. OECD'nin en yüksek "ev genci" –ne eğitimde ne istihdamda olanlar– oranlarından birine sahibiz. Butlan, gençlerin siyasete olan güvenini sarsıyor ve onları siyasetten uzaklaştırıyor. Butlan, ana muhalefet partisi de dâhil olmak üzere Türkiye'deki siyasal ve toplumsal örgütlerde başkanlık rejiminin ve lider kültünün vahim bir yapısal sorun olduğunu ortaya koydu. KİŞİSEL OLMAYAN BİR SON NOT Kemal Kılıçdaroğlu'nu kişisel olarak tanımam. Sanırım 2005 ya da 2006'da BirGün'de köşe komşusuyduk. Buraya kişisel değil, operasyonu besleyen siyasal tipolojiyi anlamak için değiniyorum. Kılıçdaroğlu eski SSK Genel Müdürü'ydü ve bugün kendisini yere göğe sığdıramayan medyada uzun süre "SSK'yi batıran Kılıçdaroğlu" yalanı tekrarlanırdı. Operasyon, tam da bu "makbul ve ebedî muhalefet" zihniyetinden besleniyor.

01 Haziran 2026 05:00

Aziz Çelik

Mutlak Butlanın Asıl Faturası!

Ana muhalefet partisi CHP'nin kurultayına dönük keyfi ve hukuksuz " mutlak butlan " kararı, bir parti içi mesele, bir yargı sorunu veya bir dernekler veya siyasi partiler hukuku tartışması değil. "Mutlak butlan" operasyonu derin bir siyasi ve iktisadi operasyonun son hamlelerinden biri, bir rejim operasyonudur. Birincisi, mutlak butlan operasyonu bir hukuksuz ve bir ihanetin ötesinde, müesses nizamı sürdürmeye dönük derin bir siyasi rejim projesidir. İkincisi, bu operasyon başarılı olursa yalnızca bir parti değil, halkın demokratik yollarla hak arama ve ekonomik gidişatı değiştirme umudu da tıkanacaktır. KİŞİSEL PATALOJİNİN ÖTESİNDE: OPERASYONUN MAHİYETİ Operasyona sebep olanlara ve alet olanlara dönük öfke anlaşılır bir şeydir. Partili olsun olmasın milyonlarca yurttaşı yakın tarihlerde "hak-hukuk-adalet" diyerek harekete geçirmiş bir siyasi figürün sefaleti insani bir öfke yaratır ve ihanet olarak görülür. Yine de kişisel ihanet ve döneklik öykülerinin üzerinde durulması gereken bir yönü vardır: Halka rağmen ayakta kalmaya çalışan iktidarların her defasında istihdam edecek "aparat" bulabilmesi aslında bu rejimlerin asıl gücüdür. Nâzım Hikmet yaklaşık yüz yıl önce partisindeki ihaneti meşhur "Provokatör" şiiriyle anlatmıştı. "Herkes yaşamı boyunca kendi heykelini yontar" derler. Mutlak butlan operasyonu ile birlikte bunun siyasi sonuçları kadar ekonomik etkileri de gündemde. Bu nedenle meseleyi "piyasalar bu karara nasıl tepki verir?" sorusuna sıkıştırmak yanıltıcıdır. Müesses nizamın devamı için yürütülen organize kötülük ile, Hannah Arendt'in Eichmann örneğinde anlattığı sıradan "emir kulu" kötülüğü burada iç içe geçmiştir. Yapılmak istenen, son dönemde iktidar umudu hâline gelmeye başlayan bir partiyi ve ondan da öte bir muhalefet blokunu yok etme girişimi; ana muhalefet partisini yeniden "müesses nizamın ebedi muhalefet partisi" konumuna çekme girişimidir. Devasa bir hukuksuzluk, yolsuzluk ve talan rejimi ortadayken ana muhalefet partisine içeriden yapılan "arınma" çağrısı saflık mı demagoji mi anlamak zor! Çünkü "butlan darbesi" başarılı olursa demokrasi rafa kalkar ve demokrasi rafa kaldırıldığında, halkın hakları da rafa kalkar. Madenciye yönelik şiddet ile hak arayan sendikacının tutuklanması ile ana muhalefetin göstermelik hale getirilmesi aynı şeydir. Bu nedenle sermaye açısından hukuk ve demokrasi bir amaç değildir. Rasyonel ve liyakatli olarak boşuna umut bağlanan ekonomi yönetiminin birkaç yıl içinde enflasyonu düşürüp ardından faizleri indirip "seçim ekonomisi" ile AKP'ye seçim kazandırması ihtimali yok denecek kadar azdır. ORGANİZE KÖTÜLÜĞE KARŞI DEMOKRASİ VE DAYANIŞMA Bu nedenle savunma hattını, piyasaların hiçbir zaman gerçekleşmeyecek tepkisi üzerine değil, halkın hakları ve değişim umudu üzerine kurmak gerekir. Bu yüzden bu süreç, bir partinin iç meselesi değil doğrudan bir demokrasi, hukuk ve adalet sorunudur. Toplumsal muhalefetin farklı kesimlerini birbirinden ayıran tali tartışmalara saplanmadan, "armudun sapı, üzümün çöpü" demeden hukuka, sandığa, seçime ve halk iradesine birlikte sahip çıkmak gerekiyor.

25 Mayıs 2026 04:46

Aziz Çelik

Medyada Sendikasızlık Ve Adaletsizlik!

Bu hafta "Halk TV krizi" üzerinden medyadaki vahim durumu ele alacağım. Üstelik medyaya yalnızca baskı ve ceza tehdidi yok: Bağımsız medya mecraları para cezaları ve kapatma tehdidiyle yüz yüze. Tele 1 televizyonu örneğinde olduğu gibi ifade özgürlüğü, masumiyet karinesi ve mülkiyet hakkı hiçe sayılarak yayın organları gasp ediliyor. Hükümetin medya üzerindeki Orwellvari baskısı ters tepmiş ve eleştirel medya halkın nefes aldığı bir alana dönüşmüş durumda. Editoryal ve mali bağımsızlık ile medya çalışanlarının haklarının en büyük güvencesi halk desteği, sendikalaşma ve dayanışmadır. 1990'lara kadar ana akım medya ve kamu medyasında ciddi sendikal örgütlenmeler söz konusuydu. Ne var ki 1980'lerde başlayan neoliberal karşı devrim kısa sürede medya alanına da sirayet etti. 2000'lerde el konulan ana akım medya organları kamu ihaleleri alan patronlardan sağlanan "havuz" desteğiyle iktidar yanlılarına satıldı. Böylece özgün bir medya türü olarak "havuz medyası" ortaya çıktı. Bu durum medya çalışanları arasında adaletsiz çalışma koşullarına zemin hazırladı ve editoryal bağımsızlığın yitirilmesine yol açtı. Mesleğin emekçileri güvencesiz ve düşük ücretlerle çalışmaya zorlanırken "mesleğin yıldızları" büyük ücretlere ve ayrıcalıklara kavuştu. Yeni medya düzeninin "yıldızları" ile mutfakta zor koşullarda çalışan emekçiler arasındaki uçurum derinleşti. Böylece hem kamu hem de özel medya büyük ölçüde kontrol altına alındı. GERÇEKLER VE HOYRATLIK! Bu koşullara tepki olarak hızla büyüyen az sayıdaki bağımsız ve eleştirel mecradan biri de Halk TV oldu. Ana akım medyada 1990'larda başlayan ücret uçurumları, keyfi uygulamalar, yasal güvencelerin işlevsizleştirilmesi ve mesleğin değersizleştirilmesi maalesef muhalif medyada da kendini göstermeye başladı. Bundan önce de sık sık "daralma" gerekçesiyle pek çok çalışanın işine son verilmişti. Halk TV'den istifa eden bir gazetecinin belirttiği gibi, bir "ekran yüzüne" ödenen ücretle 40 çalışanın işini sürdürmesi mümkündü. Medya çalışanlarının bu devasa sorunları çözüm bekliyor. "Operasyona ortak olmak", "trol", "Türkiye'yi İsveç sanmak" ya da "küçük burjuva aydını" gibi demagojik karalamalar hakkını ve hukukunu arayanların karşısına çıkarılıyor. HAK SAVUNUCULARININ HAKLARI! "Halk TV krizi" yalnızca bu kanala özgü tekil bir sorun değil, muhalif çevrelerdeki çalışma ilişkilerinde yaşanan derin yapısal sorunun açığa çıkmasıdır. PANZEHİR: SENDİKALAŞMA VE DAYANIŞMA Halk TV'deki ve diğer medya mecralarındaki çalışma sorunlarına ve adaletsizliklere karşı çare sendika ve dayanışmadır. Bütün patronlar benzer şeylerden hep yakınır: "Zor durumdayız", "rekabet edemiyoruz" ve "kazanamıyoruz" derler. Medya çalışanları hak, hukuk ve adalet istiyorlar. Halk TV ve diğer eleştirel medya, patronaj tarafından değil halk ve gazeteciler tarafından yaratılan mecralardır.

18 Mayıs 2026 05:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Aziz Çelik

Sendikalar, Akçalı İşler Ve Nepotizm

Kamunun ve toplumsal örgütlerin (sendikalar, meslek örgütleri, toplumsal örgütler) mali işlerinin denetimi, şeffaflığı ve hesap sorulabilirliği son derece hayati bir konudur. Bugün sendikaların akçalı (mali) işlerinin denetimi ile sendikalarda nepotizm sorununu tartışmaya çalışacağım. Sendikalar bir yandan üyelerinin haklarının korunması için öte yandan genel toplumsal mücadele açısından son derece hayati örgütler. Siyasi partilerden sonra en önemli örgütler. Öte yandan sendikalar kamusal örgütler olarak kabul edilmeli. O nedenle sendikaların akçalı işleri kamusal ve toplumsal bir sorun olarak kabul edilmeli. Bugün son zamanlarda gündeme gelen iddialardan hareketle sendikaların akçalı işleri ve nepotizm meselesi üzerinde duracağım. TEK ÖRNEK DEĞİL Son günlerde ülkenin ikinci büyük ve memurların en çok üyeye sahip konfederasyonunun başkanı ve oğlu hakkında çeşitli iddialar gündeme geldi. Geçtiğimiz günlerde bir işçi sendikası hakkında da benzer iddialar gündeme geldi. Bu iddialar geçmişte başka sendikalar hakkında da gündeme geldi. Farklı sektörlere ve konfederasyonlara mensup çeşitli sendikalar hakkında bu tip iddialar ve haberler giderek artan biçimde gündeme geliyor. Bu tip kepazelikleri besleyen bir sendikal yapı ve mekanizma vardır. Örneğin Zonguldak maden işçilerinin 1990-1991 direnişi ardından öne çıkan sendika lideri Şemsi Denizer bir yandan arkadaşlarının ve kendisinin hatası öte yandan rakip bir sendikacının seçimlerde yıpratma amacıyla yaptığı operasyon sonucu günah keçisi haline getirilmişti. İşin bu kısmı önemli. Basının bu görevinin son zamanlarda "halkı yanıltıcı haberi yaymak" gibi totaliter rejimlere özgü yasaklarla engellenmeye çalışılması basının kamusal denetim gücüne karşı oluşturulan hukuksuz bir engellemedir. SENDİKALARIN AKÇALI İŞLERİNDE SORUNLAR Sendikalarda çeşitli akçalı sorunlar, yolsuzluk, mali suistimal ve nepotizm iddiaları sık sık gündeme geliyor. Sendikaların akçalı işleri konusundaki en önemli sorun şeffaflıktır. Sendikaların mali olarak güçlü olması önemlidir. Ancak güç artışıyla paralel olarak şeffaflık ve denetim şarttır. Öte yandan sendikalarda ciddi bir denetim sorunu vardır. Ancak ben hükümet güdümünde olmayan bağımsız bir kamusal denetinin yararlı olacağını düşünüyorum. Kamusal alanda sık örnekleri görünen nepotizm sendikal alanda da örnekleri görünen diğer mali suistimaller gibi ciddi bir sorundur. Bunun başka örnekleri de gündeme geldi. Nepotizm en büyük sendikal ve kamusal suistimallerden biridir. Gerek diğer akçalı sorunlara gerekse nepotizme karşı en önemli ilaç şeffaflık, denetim ve hesap verilebilirliktir. Sendikal alandaki oligarşik eğilimlere, mali usulsüzlüklere, suistimallere ve nepotizme karşı sendika içi demokrasinin güçlenmesi örgütsel ve tüzüksel kapasitenin artması lazım. Bu kişisel bir mesele değil. Sorun kişisel veriler değil. Seçimle işbaşına gelenlerin, kamusal yetki kullananların mali hesapları şeffaf olmalıdır.

11 Mayıs 2026 05:00

Aziz Çelik

Ana Akım Sendikacılığın Krizi!

Nisan ayındaki maden işçilerinin Ankara direnişi ve ardından 1 Mayıs 2026 gösterilerindeki dağınıklık ve zayıflık Türkiye'de ana akım sendikacılığın uzun süredir yaşadığı derin sorunları hatta daha doğru ifadeyle krizi bir kez daha ortaya koydu. Ana akım sendikacılığın yapısal sorunlarının üzerine gitmeden ve başka türlü bir sendikacılık anlayışı güçlenmeden Türkiye'de emeğin sorunlarının çözümü çok çok zor. Madencilerin direnişi üstüne görüşlerimi 3 Mayıs 2026 tarihli BirGün Pazar'da tartışmaya çalıştım. Ana akım medya, ana akım iktisat gibi. Ana akım sendikacılık literatürde "makbul sendikacılık" olarak da tanımlanmaktadır. Neden "sarı sendikacılık" yerine "ana akım" ve "müesses sendikal nizam" kavramlarını tercih ediyorum. Çünkü her ana akım kurumsal sendikaya sarı sendika demek doğru değildir. Ancak bunların yanında ve daha yaygın olan sendikal yaklaşım ve yapı ana akım veya müesses sendikal nizamdır. KAMUDA ESİR ALINAN SENDİKALAR Ana akım sendikacılık dendiğinde Türkiye'de büyük ölçüde kamu işyerlerinde örgütlü (merkezi hükümet ve yerel yönetimler), imalat sanayindeki büyük ölçekli şirketlere sıkışmış ve zaman zaman kolektif bir İnsan Kaynakları (İK) faaliyetine de dönüşebilen anlayış ve yapıları anlıyorum. Kamuda 1 milyon 31 bin Toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamında sendika üyesi varken özel sektörde ise 607 bin TİS kapsamında üye vardır. Özel sektörde yasal olarak sendikalaşabilir işçi sayısı ise 15,1 milyondur. Bazı sendikalar makbul veya "en çok müsaadeye mazhar" hale gelmektedir. Müesses sendikal nizam sendikal oligarşiler üretmekte ve sendikal oligarşilerde de "oligarşinin tunç yasası" (Roberto Michels'e ait bu kavram örgütlerin kaçınılmaz olarak küçük bir yönetici azınlığın kontrolüne geçmesi eğilimidir) işlemektedir. İşveren tarafından otomatik kesilen aidat mekanizmasının ve antidemokratik sendika içi seçim hukukunun konforuna yaslanan ana akım sendikacılık "tehlikeli sulardan" uzak durmaktadır. Türkiye'de siyasal rejim yanında sendikal rejimde de bir "başkanlık sorunu" vardır. Gerek madencilerin direnişi gerekse 1 Mayıs 2026 tartışmaları bu gerçeği bir kez daha ortaya çıkardı. Dahası ana akım sendikalar sınıfın çok dar bir kesimini temsil ediyor. Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026'daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha ana akım sendikacılığın sınırlarını göstermiş oldu. Madencilerin direnişi karşısındaki sessizliği ve 1 Mayıs'ı geçiştirme eğilimleri ana akım sendikacılığın çıkmazının yeni bir örneği oldu. Başka türlü bir sendikal mücadelenin simge isimlerinden Çetin Uygur 1990'larda ana akım sendikacılığın krizini "dinozorların krizi" olarak nitelemişti. Bu nedenle ana akım sendikacılığı güçlendirdi. Madencilerin direnişi ve 1 Mayıs 2026 vesilesiyle sendikal dinozorlaşmaya karşı mücadele edenlerin ciddi bir varlık gösterememesi, alternatif mücadelelerin sönümlenen tekil eylemler olarak kalması, kitlesel ve yaygın hale gelememesi, kısaca başka türlü bir sendikacılığın sorunları üzerinde de düşünmekte yarar var.

04 Mayıs 2026 05:00

Aziz Çelik

Madenci Direnişinin Gösterdikleri

Doruk madencilik işçilerinin kası öncülüğünde Nisan 2026'da Eskişehir'den başlayan yürüyüşü ve Ankara'daki direnişi, elde edilen kazanımla birlikte son dönem emek mücadelesi açısından kayda değer bir örnek oldu. Küçük ölçekli bir deneyim olmasına rağmen, madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi kamuoyunda boyutunun çok ötesinde bir dalga yarattı. DİRENİŞİN ARKA PLANI: İŞÇİ ALACAKLARI SORUNU Direniş öncelikle Türkiye'de işçi alacaklarının vahametini göz önüne serdi. Bu, detaylı ve ayrı bir konu; ancak bu direnişin çıkış nedeninin işçi alacakları olduğunu unutmamak lazım. Alacaklarını işyerindeki "yet- kili" sendika ile alamayan işçiler, Bağımsız Maden-İş'in kapısını çaldı. Kamuoyunda, geniş bir sendikal ve siyasal yelpazede büyük destek bulan direnişin, aralarında DİSK'in de olduğu bazı işçi konfederasyonları ve işçi sendikalarının ilgi alanına girmemesi, ayrıca değerlendirilmesi gereken vahim bir zaaftır. Mücadeleci, samimi ve kararlı sendikacılık: Bağımsız Maden-İş sendikası yetkili değil, ama etkili bir sendika nasıl olunduğunu gösterdi. Güçlü kamuoyu desteği: Direniş etrafında güçlü bir kamuoyu desteği ve öfkesi oluştu. İşçi alacakları meselesi yapısal bir sorundur: Türkiye'de işçi alacaklarının gasp edilmesi sistemik ve yapısal bir olgudur. Etkili sendikacılık yetkiyle değil, mücadele hattıyla ölçülür: Bağımsız Maden-İş, yasal olarak "yetkili" olmaksızın işçiden ve kamu vicdanından aldığı yetkiyle etkin, kararlı ve özverili bir mücadele yürüttü. Kazanım kalıcı örgütlülük olmadan dönüştürücü olmaz: İşçi hareketinin yakın tarihinde Tekel direnişi, Metal Fırtına ve depo işçilerinin iz bırakan direnişleri yanında sayısız tekil direniş örneği de söz konusu. Konfederasyonların ve sendikaların ilgisizliği ciddi bir zaaftır: Kamuoyunda büyük destek bulan bu direnişin bazı işçi sendikalarının ve konfederasyonlarının gündemine girmemesi, Türkiye işçi hareketindeki yapısal dayanışma zaafını ve rekabetçi karakterini gözler önüne sermiştir. Öte yandan birkaç çiçekle bahar olmaz ama 1989 Bahar eylemlerinin, öncesindeki yüzlerce direnişim ve birikimin sonucu olduğunu unutmamak lazım. Direnişi bastırmaya ve ezmeye çalışan güvenlik güçlerinin siyasi amiri olan İçişleri Bakanının sendika başkanı ve işçiler tarafından ziyaret edilerek teşekkür edilmesi ve çiçek verilmesi direnişin hafızalara kazılan muazzam kareleri yanında biraz burukluk yaratan kare olsa da da buna "ezilenlerin zarafeti" diyebilmek ve abartmamak lazımdır. SONUÇ Madenci direnişi, emeğin taleplerinin birleştirici gücünü ve mücadeleci, kararlı bir sendikal hattın sonuç alıcı olduğunu gösterdi. Bağımsız Maden-İş, "yetkili" değil ama etkili sendikacılığın nasıl yapılacağını ortaya koydu.

03 Mayıs 2026 10:20

Aziz Çelik

Ortak Sorunlar, Ayrı 1 Mayıs'lar!

1 Mayıs 2026 yaklaşıyor. Öte yandan, bu yılın 1 Mayıs'ı sembolik açıdan da oldukça önemli. Bu yıl dünyada 1 Mayıs geleneğinin 140. yılı, Türkiye'de ise ilk kitlesel 1 Mayıs kutlamasının (1 Mayıs 1976) 50. yılı. 1 Mayıs geleneği 140 yıl önce 1886'da 8 saatlik işgünü için ABD'de sendikalar tarafından yapılan büyük gösterilerle başladı. 1 Mayıs 1886 günü ABD'de 10'dan fazla kentte 350 bin dolayında işçinin katıldığı gösteriler yapıldı. Ardından Temmuz 1889'da Paris'te toplanan İkinci Enternasyonal Kongresinde alınan 8 saatlik işgünü için aynı günde uluslararası eylemler yapılması kararını takiben 1 Mayıs günü gelenekselleşti. 1 Mayıs sonrası yıllarda 1 Mayıs günü yapılan 8 saatlik işgünü gösterilerinin ardından gelenekselleşti ve işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü veya işçi bayramı olarak kutlanmaya başlandı. Bu arada tekrar vurgulamakta yarar var: 1 Mayıs 1886 gösterilerini takip eden ve kamuoyunda hatalı bir biçimde 1 Mayıs'ın kökeni olarak anlatılan 3-4 Mayıs Şikago olayları ve Haymarket/Samanpazarı trajedisi 1 Mayıs geleneğinin kökeni değildir. Uzun yıllar boyunca 1 Mayıs öncesi solcular ve sendikacılar gözaltına alındı ve 1 Mayıs adeta öcü ilan edildi. Yaklaşık 50 yıl süren 1 Mayıs'a ilişkin bu fiili yasak ve tabu rejimi, 1 Mayıs 1976'da DİSK öncülüğünde aşıldı. Osmanlı'nın son ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sınırlı kutlamaları bir yana bırakacak olursak 1 Mayıs Türkiye tarihinde kitlesel bir mitingle ilk kez İstanbul Taksim Meydanı'nda 1 Mayıs 1976'da kutlandı. DİSK Türkiye'de 1 Mayıs yasağının kırılmasında ve 1 Mayıs'ın meşrulaşmasında adeta bir buzkıran rolü oynadı. (Zaman zaman kimi kaynaklarda hatalı biçimde 1 Mayıs 1977 katliamında önceleri 34 veya 36 kişinin öldüğü belirtilse de yeni araştırmalara göre doğru sayı 41'dir.) 1 Mayıs 1977 katliamı aydınlatılmadı ve bu büyük provokasyonun ardındaki eller karanlıkta kaldı. 1977 katliamının ardından 1 Mayıs, 1978'de Taksim'de tekrar kutlansa da 1979 ve 1980 1 Mayısları sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasakları altında geçti. 1993'te DİSK ve Türk-İş ayrı ayrı 1 Mayıs kutlamaları yaptı. İlerleyen yıllarda Demokrasi ve Emek Platformlarında bir araya gelen başta Türk-İş, DİSK, Hak-İş ve KESK olmak üzere çok sayıda emek ve meslek örgütü ortak 1 Mayıs kutlamaları yaptı. AKP hükümeti de 2009 yılında 1 Mayıs'ı Emek ve Dayanışma Günü olarak resmi tatil ilan etti ve 2010 yılında Taksim Meydanı'nı tekrar 1 Mayıs kutlamalarına açtı. TAKSİM VE 1 MAYIS FOBİSİ Taksim'de 1 Mayıs yasağı aralarında Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin de bulunduğu çeşitli yargı kararlarıyla hukuka aykırı bulundu. 1 Mayıs'ta Taksim yasağının ve ortak kitlesel 1 Mayıs kutlamalarının çeşitli yöntemlerle torpillenmesinin arkasında bu fobi yatıyor. 1 Mayıs'ı yıllarca birlikte kutlayan emek örgütleri 1 Mayıs gibi bir günde bile bir araya gelemiyor. Benzer bir tutum Hak-İş için de söz konusu 1990'ların ortasından itibaren geçmişteki 1 Mayıs karşıtlığını terk eden ve ortak 1 Mayıs kutlamalarında yer alan Hak-İş bir süredir folklorik 1 Mayıs kutlamalarını tercih ediyor. Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan, her yıl farklı bir ilde gerçekleştirdikleri 1 Mayıs kutlama geleneği kapsamında, 2026 yılı 1 Mayıs'ının Bursa'da kutlanacağını açıkladı. Türkiye'de 1 Mayıs kutlamalarının öncüsü ve buz kıranı olan DİSK yıllardır KESK, TMMOB ve TTB ile ortak 1 Mayıs mitingleri düzenliyor. Bunun üzerine DİSK, KESK, TMMOB ve TTB 16 Nisan'da 1 Mayıs 2026'da İstanbul'da Kadıköy İskele Meydanı'nda miting kararını açıkladı. Öte yandan bir bölümü DİSK üyesi ve bir bölümü bağımsız 15 sendika 1 Nisan'da yaptıkları yazılı açıklamayla 2026 1 Mayıs'ını Taksim'de kitlesel ve güçlü şekilde örgütleme çağrısı yaptılar.

20 Nisan 2026 05:00

Aziz Çelik

Güvenilmezlik Ve Hukuksuzluk Girdabında Tüik Garabeti!

TÜİK'in 3 Nisan 2026'da açıkladığı yüzde 1,94'lük mart ayı TÜFE oranı büyük tepki yarattı. Tam da burada DİSK'in TÜİK'e karşı açtığı ve kazandığı davaların hikâyesi önem kazanıyor. Ülkemizde son zamanlarda giderek artan hukuki belirsizlik, keyfi tutuklamalar, uzun yargılama süreçleri, dosyaya erişim engelleri, masumiyet karinesinin yok edilmesi, medya aracılığıyla yargılama ve yargının siyasallaşması gibi olgular, Dava'daki kurgusal evrenin sadece edebi bir alegori olmadığını gösteriyor. Bu bağlamda ele alacağım DİSK-TÜİK dava zinciri, bahsedilen Kafkaesk tablonun en çarpıcı örneklerinden biridir. DİSK, TÜİK'in Haziran 2022'de enflasyona esas madde fiyat listesini açıklamayı durdurması üzerine bilgi edinme başvurusu yaparak bu bilgileri TÜİK'ten istedi. Ama TÜİK bu talebi reddetti. Ankara 6. İdare Mahkemesi 31 Mart 2023 tarihli ve 2022/2383 esas sayılı kararıyla DİSK'i haklı buldu ve TÜİK'in ret işlemini iptal etti. Bu karar, yalnızca DİSK'in değil, kamuoyunun TÜİK verilerine erişim hakkı bakımından da ilkesel bir nitelik taşıyordu. Bu karara karşı TÜİK istinafa gidince bu kez Ankara Bölge İdare Mahkemesi 12. İdari Dava Dairesi TÜİK'in istinaf başvurusunu reddetti ve karar kesinleşti. TÜİK yenilen pehlivan misali bu kez Danıştay Başsavcılığı'na "kanun yararına bozma" için başvurdu, bu talep de reddedildi. Yargı kararı 30 gün içinde uygulanmak zorundadır. KARAR VAR SONUÇ YOK! DİSK, TÜİK'e yaptığı başvurularda, Ankara 6. İdare Mahkemesi ile Ankara BİM 12. Daire'nin onama kararının gereğini yerine getirmesini talep etti, ancak TÜİK umursamadı. Savcılık, Memur Soruşturmaları Bürosu aracılığıyla verilen 6.6.2024 tarihli kararda soruşturma açılmasına yer olmadığına hükmetti. TÜİK yönetimi Anayasa'ya, yasalara ve yargı kararlarına karşı direniyor. AYM'NİN TEZATI DİSK, sorunun yalnızca bilgi edinme hakkıyla sınırlı olmadığını; yargı kararlarının uygulanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ve etkili başvuru hakkının da ihlal edildiğini belirterek son çare olarak Anayasa Mahkemesi'ne başvuruyor. Böylece TÜİK ve savcılık garabeti üstüne bir de AYM garabeti eklendi. DİSK bu kararı da istinafa taşıdı. Dosya şimdi Ankara Bölge İdare Mahkemesi kapısında bekliyor. Böylece mahkemenin ilk iptal kararının üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, yargı normatif düzlemde "DİSK haklıdır" demesine rağmen bu haklılığın somut karşılığı hâlâ yoktur. BİLGİ, İKTİDAR VE SINIF Bu anlatıyı salt bir "hukuk tekniği" tartışması olarak görmek yanıltıcı olur. DİSK'in veriye erişim ısrarı, bu nedenle "bilgi edinme hakkı" üzerinden dile getirilen, ama özünde emek lehine şeffaflık ve denetim talebidir. TÜİK'in yargı kararına uymaması, savcılığın hukuksuzluk karşısında işlem yapmaması, AYM'nin başvuruyu bireysel başvuru alanı dışında görmesi, ikinci idari davanın yerel mahkemede reddi ve davanın istinafta beklemesi, meselenin teknik bir mesele değil önemli bir sosyal ve sınıfsal çatışma hattı olduğunu gösteriyor. TÜİK'in yargı kararlarını hiçe sayan, kendilerini "lâyüsel" sayan yönetimi TÜİK'e güveni bizzat yok ediyor. Mart 2026 TÜFE'si etrafındaki şaşkınlık, yalnızca "enflasyon kaç çıktı" sorusuna verilen yanıttan kaynaklanmıyor. Aynı zamanda "bu oran nasıl hesaplandı ve bu hesabın denetlenmesi hukuken mümkün mü" sorusuyla yakından ilgilidir.

06 Nisan 2026 05:00

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha