
Güçlenen bir savunma sanayi kapasitesi ve hala cumhuriyetçi-kamucu bir kalkınma modelinin mirasının ürünü olan en gelişkin bölge ülkesi olarak -ki G-20 üyesi- NATO'nun yeni yapılanmasında, artık bir "kanat ülke" olmaktan çıkarak, deyim uygunsa bir "merkez-kanat" ülke şeklinde yeniden tanımlanacak. Emperyalizmin / Batı'nın ve NATO'nun bütün kirli işlerini görmeye talip olup, Asya düşmanı siyasetlerine evet diyerek, kendi İslamcı-faşist totaliter rejim (İslamo-faşist) girişimini onaylatmaya ve destek almaya çalışacak. İki yüzlü Batı, AB ve NATO'nun hâkim güçleri, seçimlerin göstermelik olduğu, tükenen AKP iktidarının siyasal ve tarihsel ömrünü uzatmaya dönük bu desteği verecektir. Özellikle ABD ve Trump iktidarının bu konuda öncülük etmeye, sorun çıkarsa tek başına da olsa böyle bir desteği vermeye hazır olduğu açıktır. AKP iktidarı, CHP'ye "butlancı" bir yönetim atamasına karşın toplumsal muhalefette bir geri çekilme olmadı. Kendisini, devletin de ülkenin de sahibi (yeni sahibi de diyebiliriz) olarak gören İslamcı iktidar, salt teolojik gerekçelere dayanarak, kendi kapalı iç kamuoyunda meşruiyet üretmeye çalışıyor. Belli ki Özgür Özel ve arkadaşlarının dokunulmazlıklarını kaldırarak, daha sonra tutuklamaya kalkışmak bu saldırının ve "darbe" rejiminin hazırlandığı "altın vuruş" olacaktır. CENGİZ GÜNDOĞDU'YA SAYGI Saygıdeğer Cengiz Gündoğdu hocayı, Türkiye'nin en önemli edebiyat kuramcılarından birini 1 Temmuz günü kaybettik. Bugün hala toplumcu ve gerçekçi bir edebiyat alanı ve damarı varsa bunu bir parça Cengiz Gündoğdu ve onun yönetiminde aralıksız 36 yıldır çıkan -ki en uzun ömürlü edebiyat dergilerinden biridir- İnsancıl dergisine borçluyuz. Onun ve hayat arkadaşı şair Berrin Taş'ın İnsancıl Atölyesinde verdiği dersler ülkedeki en nitelikli edebiyat okuluydu. Aylık İnsancıl Dergisi, Haziran 2026 itibarıyla 431. sayısını yayımladı. Cengiz Hoca 83 yaşındaydı, ancak ciddi hastalıklarla boğuşmasına karşın son günlerine kadar üretmeye, yazmaya ve etkinliklere katılmaya devam etmişti. Türkiye'nin en yetkin edebiyat eleştirmenlerinden biri olan Sayın Cengiz Gündoğdu, aynı zamanda yetkin bir felsefeciydi. Bu bağlamda yazdığı "Kapitalin Mantığı" kitabı önemlidir. Cengiz hocanın "Estetik Kalkışma" adlı kült kitabı alanında tektir. Oyun, roman, öykü ve deneme kitapları da bulunan Gündoğdu, daha çok edebiyat kuramı ve estetik üzerine yazdı, 30'u aşkın eseri bulunuyor. Beni de birçok kez konferans vermeye ya da söyleşiye davet eden Cengiz hoca -ki kendisi yönetirdi- aynı zamanda bir Tele 1 destekçisiydi. Yalçın Küçük hocamın cenazesine gidemediğim gibi, Cengiz Gündoğdu hocanın da son yolculuğunda bulunamadım.
Kaynak: Birgün
06 Temmuz 2026 05:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Tarihsel Fırsat-yenilgi Diyalektiği
Öncelikle, sıkça yaptığımız bir tespitin altını tekrar çizelim; iktidar yargısının "butlan" kararı, 19 Mart 2025'te başlayan "darbe" sürecinin zirvesidir. Asıl hedefi, CHP'yi paralize ederek etkisizleştirmek, böylece İslamcı faşist bir düzen ve rejim kurulmasının önündeki son engeli de aşmaktır. CHP, Cumhuriyet'ten geriye kalan tek kurum niteliğindedir. Bu anlamda Cumhuriyet'in son 40 yıldır CHP'yi yönetenlerin basiretsizliği ve beceriksizlikleri nedeniyle kaybedildiğini söyleyebiliriz. Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu yönetimlerinin bu ülkeye çıkardıkları tarihsel ve siyasal maliyet ağır oldu. Şimdi bir fırsat var; CHP bütün tarihsel ağırlıklarından ve sınırlamalarından kurtularak, Cumhuriyetin ikinci yüzyılını kuracak bir atılımı gerçekleştirebilir. Son yıllarda "Eski Türkiye" özleminin bu kadar yaygınlaşmasının nedeni budur. ÇIKIŞIN OLASI HAMLELERİ Peki, bu değişimi gerçekleştirecek güç kim? Daha önce, Özgür Özel 'in yönetimindeki CHP söz konusu tarihsel-siyasal dönüşümün en önemli ve büyük potansiyel gücüydü. Ancak elinde artık bir parti yok, örgütsüz. Çünkü partiyi, CHP'yi ellerinden alarak değişimci ekibi etkisizleştiremeyeceklerini anladıkları için, şimdi Özgür Özel ve lider ekibe saldıracaklar. Bu nedenle gecikmeden yeni parti kurulmalıdır. 2- Yeni hedef Özgür Özel'dir, önce onu yalnızlaştırmak sonra da etkisizleştirmek istiyorlar. 3- Partiyi geri almak için izlenecek yol ve yöntemlerin tükendiği topluma yeterince gösterildi. Parti binalarından zorla atılma görüntülerinin yaygınlaşması her bakımdan "hoş" değil. Birincisi, iktidarın "kendi içinde kavgalı parti" propagandasını güçlendirecektir, ikincisi, kadrolarda bir güvensizlik ve moral kaybına yol açacaktır. 4- Kurulacak parti, net bir ideolojik ve politik tutuma sahip olmalı. 5- Yeni parti, geleneksel CHP'nin uzanamadığı kesimlere (hem daha sağ toplumsal havzadan hem soldan hem de Kürt seçmenler nezdinde) ulaşabilecek bir yapıda olmalıdır. Bu nedenle, bir gün dönüp CHP'yi yeniden alma hedefi korunsa bile; göstermelik, geçici, derme çatma bir parti olmamalıdır. Topluma güven vermelidir. 6- Örgütsel deneyim ve mücadeleden gelmeyen ya da sol bir ideolojik-siyasal formasyona sahip olmayan, felsefi donanım bakımından yetersiz kadrolara yönetimlerde yer verilmemeli, liyakat partide de egemen olmalıdır. Ülkenin İslamcı faşist bir diktatörlüğe sürüklenmesini önlemek, bu yakın ve vahim tehdidi püskürtmek ve yenilgiye uğratmak elbette öncelikli amaçtır. Bu arayışa yanıt verecek bir yürüyüş gerekiyor. Bu vesile ile Sayın İmamoğlu'na Silivri'de yaptığımız bu önemli söyleşi nedeniyle çok teşekkür ediyorum.
29 Haziran 2026 05:00

Yeni Parti İçin Kenar Notları
Sanılanın aksine, AKP iktidarı ve Cumhur İttifakı çevreleri Özgür Özel ve arkadaşlarının CHP'den ayrılıp ayrı bir parti kurmasını istemiyor. Dolayısıyla, "iktidar zaten CHP'nin bölünmesini istiyor" diye düşünerek hareket etmek yanlış hesap olacaktır. Gecikmeden yapılacak ilerici bir çıkış, devrimci bir anlayış ile verilen bir kopuş kararı, büyük bir atılımın, iktidarın ve dönüşümün yolunu açabilir. CHP'yi bırakmama hassasiyetini anlamak mümkün. Uzun yıllar CHP üyeliği yapmış ya da oy vermiş insanların (ilk çemberdekilerin) duygusal davranacağı ve ilk tepki olarak "partiyi bırakmayın" diyeceği neredeyse kesindir. SAVUNMADA KALMAK KAYBETTİRİR Olasılıklar ve imkânlar şöyle sıralanabilir: 1. Yeni parti kaçınılmazdır. 2. Örgütler dağıtılmadan bir an önce alternatif binalar ve yeni yapılar oluşturulmalıdır. 3. CHP'den geri dönüleceği ilan edilmelidir. Ancak, izlenim ve seçenek olarak, sadece seçimlere girmeye yarayacak, geçici ve derme çatma bir "naylon parti" oluşturulmamalıdır. 4. Kriz ve kaos ortamları yıkımların yanı sıra kimi fırsatlar da sunar. Cumhuriyetin ilk yüzyılını -büyük bölümünde iktidar olmasa da- CHP yarattı ya da hazırladı. DEVRİMCİ PARTİ 5. Unutulmamalıdır ki, tarihte hiçbir devrimci atılım, 1923 Cumhuriyet devrimi dâhil, referandum yapılarak gerçekleşmemiştir. 6. Bir siyasal parti toplumun bütün kesimlerini kapsayamaz. 7. Bu nedenle yeni parti siyasal çizgi bakımından net, dinamik, cesur ve yenilikçi olmalı. DAHA DOĞUŞTAN BÜYÜK OLMAK 8. Partiye geçici bir örgütlenme gözüyle bakılmamalı. O nedenle 12'ye 5 kala kurulacak bir parti büyük risk yaratacaktır. 9. Bazı örgütler, kurumlar daha doğuşlarında, kuruldukları anda büyük doğarlar. Yeni kurulacak parti de öyle olacaktır. Ertesi gün Türkiye'nin en büyük ve birinci partisi olduğu gibi, butlancı CHP'yi ise aynı anda %1 ila %3 oyu ancak alabilecek küçük ve marjinal bir örgüte dönüştürecektir. 10. Burada sihirli sözcük "doğru zaman" ve geç kalmamaktır. Sürecin uzaması ve CHP içi kavga toplumsal muhalefet dalgasının ve halkta biriken pozitif öfkenin sönümlenmesine yol açabilir. Takdir, elbette CHP'lilerin olacaktır.
22 Haziran 2026 05:00

Butlan İle Mücadele Demokrasi Kavgasıdır
Ülke çıkarları ya da "milli amaçlar/hedefler" gibi gerekçeler, iktidara yanaşmaya çalışan siyasal çevre ya da kişilere hem iktidarla iş tutmalarını hem de "muhalif" gibi kalmalarını sağlar. Geçen (9 Haziran) Salı günü, Kemal Kılıçdaroğlu ve "Butlancı" yönetimi, Meclis'te gerçekleştirilen direniş sonucu grup toplantısını CHP genel merkezinde yaptı. Butlancı CHP yönetimi nesnel olarak Erdoğan- AKP iktidarının kurmaya çalıştığı yeni rejimin bir parçası olmayı, İslamcı-totaliter bir düzenin muhalefet partisi şeklinde davranmayı benimsemiş görünüyor. Erdoğan-AKP iktidarı, kurmayı hedeflediği rejimin/düzenin önünde kalan tek büyük kurumsal engel olan CHP'ye yönelik operasyon ve saldırıda ilk hedeflerine ulaşmış durumda. İktidara yürüyen, 19 Mart 2025 darbesini yenilgiye uğratacağı görülen ve bu yolda ciddi bir mesafe alan CHP'yi paralize etmeyi başardı. Yetkisiz bir mahkemeden, iktidar yargısından alınan "butlan" kararı ile parti merkezine yapılan gaz bombalı, plastik mermili polis baskını 19 Mart darbesinin zirvesidir. Kemal Kılıçdaroğlu'nun ikna edildiği, iktidarın politik yönelimlerini "devlet aklı" sandığı, esas olarak devlet yapılanması konusunda teorik ve pratik bir formasyondan yoksun bulunduğu görülüyor. Söz konusu konuşmasında, "Yeni Osmanlıcılık" tezini yani İslamcı-muhafazakâr oligarşinin bölge siyasetini kabul ettiğini, dahası benimsediğini ilan etti. Neymiş; "Türkiye Osmanlı coğrafyasında" olmalıymış, "büyümezse küçülür ve beka sorunu" yaşarmış! Bu yaklaşım, sadece Erdoğan-AKP iktidarının değil, ABD'nin Orta Doğu siyasetine de eklemlenmekti. Yeni (Yandaş) sermaye sınıfının –ki saldırgan ve yırtıcı bir yapıdadır- yönelimi olan ve geleneksel tekelci burjuvazinin de benimsediği "alt emperyalist" ya da "bölgesel güç" doktrinine iltica etmekti. İkincisi K.K tıpkı Erdoğan ve iktidar sözcüleri ile MHP lideri Devlet Bahçeli'nin muhalefete yönelik saldırgan ve tehdit edici suçlamasını da olduğu gibi benimsemiş görünüyor; halkı ayaklanmaya çağırmak... Nasıl bir hırs içindeyse "sokak eylemlerinin Türkiye'ye dışarıdan bir müdahale için zemin hazırlayacağını" bile söyledi. Bir tür "Gezi sendromu" yaşıyor. İnanılır gibi değil ama Kılıçdaroğlu, Özel ve arkadaşlarını "iktidarı dışarıya şikâyette bulunmak" ile de suçladı. Butlancılar, AKP dış politikasını nasıl "devletin milli siyaseti" diye görüyorsa, iktidarın gerici ve faşist uygulamalarını, operasyonlarını dünyanın ilerici güçleri ve demokratik kamuoyu ile paylaşmayı ve dayanışma etkinliklerini de "Türkiye'nin dışarıya şikayet edilmesi ve zor durumda kalması" olarak "yutmuş" görünüyor. Oysa AKP, kendisine yönelik her tehdit konusunu başta ABD olmak üzere Batılı güçlerle ve emperyalist odaklara ileterek desteğini aldığı halde, CHP'nin uluslararası planda demokratik güçlerle dayanışması istenmiyor. Yani faşist ve dinci bir iktidar içeride her türlü zulmü yapacak, baskı ve "devlet terörünü" uygulayacak, ama siz uluslararası insan hakları örgütlerine, örneğin basın meslek kuruluşlarına, kardeş partilere gidip destek istemeyeceksiniz. Ama iktidar hem İmamoğlu'nu tutuklarken hem de CHP'ye butlan atarken Trump'tan "olur" alacak ve siz bunu normal sayacaksınız. Butlancıların toplumsal desteğinin olmadığını ve toplumun Özgür Özel'i bir siyasal lider olarak gördüğünü ve arkasından gittiğini anlayan iktidar, bütün gücüyle CHP liderine saldırmaya hazırlanıyor.
15 Haziran 2026 05:00

Yeni Parti Kaçınılmaz!
Beşinci sınıf bir kumpas olan "casusluk" davasının Silivri'de başladığı gün olan 11 Mayıs'ta BirGün'de yayımlanan yazımın başlığını "Tarihle Kumar" diye atmıştım. Nitekim iktidar bizi çok bekletmeden zarlarını attı ve "butlan" sürecini başlatarak tarihi, toplumu ve siyasal süreçleri doğal yatağının dışına çıkarmak için zorlamaya başladı. TOPLUMSAL DALGA SÖNMEMELİ 1- İktidar, açık şekilde CHP yönetimini denetim altına almış durumda. Özellikle Özgür Özel ve arkadaşları, yani partinin yüzde 95'i bakımından söz konusu olgu esas alınmalıdır. 2- Butlancı yeni CHP yönetiminin kurultay yapmayacağı açıktır. 3- İktidarın CHP'ye yönelik saldırısına, genel merkeze gaz bombaları ve plastik mermiler eşliğinde yapılan polis baskınıyla zorla girilmesine tepki büyük değil, çok büyüktür. YENİ HEDEF ÖZGÜR ÖZEL! 4- İktidar, İhvancı bir azınlığın, İslamcı-muhafazakâr oligarşinin elinde. Butlan, 19 Mart darbe sürecinin zirvesini oluşturuyor. Ancak asıl "altın vuruş", öyle anlaşılıyor ki, arkadan gelecek. 5- Sonraki hedef Özgür Özel'dir. KENDİ İÇİNDE KAVGALI PARTİ 6- İktidar, CHP'yi ve sol-cumhuriyetçi muhalefeti kendi içinde kavgalı bir güç gibi göstermeye çalışıyor. Butlan "cinayetini" bu nedenle üstlenmiyor. Daha önemlisi, dokunulmazlığı kaldırılan kişinin de "sadece" Manisa milletvekili olduğu iddiasına zemin hazırlar. Hemen 180 derece tutum değiştirdi ve Özgür Özel'e ağır bir dille saldırdı. Bahçeli bunu vurguluyor ve "ergen devrimcilik" diye eleştiriyor. Bu büyük mücadele CHP'deki ikili iktidar haliyle yürütülemez. BAZI KOPUŞLAR GEREKLİDİR 8- Bugün Özgür Özel liderliğindeki bir hareketin toplumsal desteğinin yüzde 40'ı aştığını, daha da yukarıya çıkabileceğini düşünüyorum. 9- Geçen hafta da yazdım; Bahçeli ve MHP'den hayırlı bir hamle beklentisine son verilmelidir. 10- Bütün yollar tüketilince, yeni parti hızla kurulmalı ve Özel "genel başkan" sıfatını almalıdır. Butlancı CHP yönetimi ise Zafer Partisi'nin bile gerisine düşen %3-4 bir oy oranı ile baş başa bırakılmalıdır. Bilindiği gibi İmamoğlu'na cezaevinde, "Özel'i devirelim sen genel başkan ol" diye "ahlaksız" bir teklif bile yapılmış. "HALK PARTİSİ" Yeni parti şaşırtıcı bir patlama yapacak ve iktidar blokundaki çözülmeyi derinleştirecektir. AKP iktidarının ve İslamcı-muhafazakâr oligarşinin hesaplarını "devlet aklı" diye yutturma palavrasına da son verecektir. Gecikme toplumsal muhalefetin, Özel ve ekibinin aleyhine olacaktır. Artık Kılıçdaroğlu ekibi ile "uzlaşma" bile zarar verecektir. Yeni partinin adı için de bir önerim var; "HALK PARTİSİ" olabilir. İsim "HP" diye kısaltılmamalı ve her yerde böyle yazılmalı, söylenmeli ve anons edilmelidir. Atılımın ve iktidarın zamanıdır.
08 Haziran 2026 05:00

Butlan; Yeni Yol Ve Olasılıklar
Yön duygusunu yitiren ve derin bir rejim krizinin yaşandığı ülkede, toplum bir kez daha tarihsel yol ayrımına gelmiş bulunuyor. Bu dönemeçte öncelikle saptanması gereken olgu şudur; siyasal İslamcı iktidar Cumhuriyet'in tasfiye sürecini tamamlamak ve kendi rejimini kalıcılaştırmak için saldırıya geçmiş durumda. CHP genel merkezinin polisle basılması ve yönetimine bir anlamda el konulması 19 Mart darbe sürecinin zirvesidir. Tarihsel ve siyasal ömrü tükenen, iç ve dış dinamiklerini yitiren, toplumsal desteği daralan ve halktan tazelenmiş bir rıza üretme kapasitesini kaybeden bir iktidar söz konusudur. Ancak, hiçbir iktidar, özellikle rejim değiştirme ve yeni bir siyasal düzen kurma iddiasındaki hiçbir egemen güç, onu alma isteğinde olmayan ve bunun için etkili bir mücadele yürütmeyen örgütlü bir hareket olmadan kendiliğinde yıkılmaz. Bunu yapacak toplumsal ve tarihsel ifade ve liderliği ortaya koymak gereklidir. Deneyelim: 1. Öncelikle saptayalım; bırakın geri çekilmeyi, duranın kaybedeceği bir tarihsel sürece girildi. 3. Eğer asıl çaba Kurultay toplanmasına ve parti içi mücadeleye yöneltilirse toplumsal tepki zamanla sönümlenir ve momentum kaçırılır. 4. Meclise yürüyüş, TOMA'nın üstüne çıkış, Milli Egemenlik Parkı mitingi, sonrasındaki İzmir ve Manisa eylemleri ile bayramın son günü Ankara Güvenpark buluşması ve sürpriz Anıtkabir yürüyüşü rotayı net olarak gösterdi. 5. Özel ekibi, eylemleri, yani miting ve halk buluşmalarını sürdürmelidir. 1 Haziran'dan itibaren 15 gün içinde Kurultay konusunda bir sonuç alınmaz ise, yeni bir alternatifi hızla düşünmelidir. 6. Baskın bir erken seçim zor, ama olasılık dâhilindedir. Özgür Özel'in gazetemiz BirGün'e verdiği 29 Mayıs tarihli söyleşi bu bağlamda önemlidir. 8. Sol-sosyalist parti ve gruplar Özgür Özel ekibi ile eşgüdüm kurmalıdır. 9. İzmir'de TOMA'ya çıkan ve aracı engellemeye çalışan yurttaşımız önemlidir. 10. Meşrutiyet zemini ve demokratik mücadele çizgisi korunmalıdır. İktidar silkelense düşecek durumda. Eğer geride, Saraçhane'den başlayan 110 miting/eylem olmasaydı, ne İzmir Gündoğdu olurdu ne de Ankara Güvenpark atılımı. BAHÇELİ VE MHP KREDİSİ 11. Devlet Bahçeli ve MHP'nin kayrılması tutumuna artık son verilmelidir. Erdoğan-AKP iktidarının devamını sağlayan onu ayakta tutan Bahçeli'nin MHP'sidir. Sonuçta yüzde 5-6 oy alabilen ve çekirdek oylarına doğru daralan bir partidir, abartılmamalıdır. MHP, savcılık ve AKP'nin CHP'ye belediyeler üzerinden yapılan bütün suçlamaları sahipleniyor ve ''arınma'' tavsiyesinde bulunuyor. Bahçeli ve MHP eğer Türkiye için iyi ve demokratik bir rol oynamak istiyorsa, bunun test edilecek yolu da bellidir; AKP'ye desteğini çeker ve erken seçim çağrısını destekler. Türkçesiyle bu ''çözümleme''lerin, eski dille "tahlil"lerin ve İngilizcesiyle" ''analyse'' lerin (analiz) hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Tarihsel, toplumsal ve siyasal gelişmeler bir avuç karar verici komplocu ile ''avanak'' kitlelerin ilişkisi üzerinden açıklanamaz. Yol ayrımı nettir; ya gerici faşist diktatörlük ya da devrimci demokratik cumhuriyet!
01 Haziran 2026 05:00

İktidarın "Ölüm" Atlayışı!
Bir Ankara mahkemesinin Türkiye'nin en büyük ve iktidar adayı partisinin yönetimini, hukuk dışı bir karar vererek değiştirmek istemesi, iktidarın bir darbe rejimi kurduğunun açık kanıtıdır. CHP hakkında verilen " mutlak butlan " yani Özgür Özel 'in genel başkanlığa seçildiği 38. Kurultay'ın "yok hükmünde" olduğu yönündeki karar, iktidar güdümündeki yetkisiz bir mahkemenin siyaset alanına dikey müdahalesidir. DARBENİN ÜÇÜNCÜ ETABI Bu, 19 Mart darbesinin üçüncü etabıdır. İlk dalga 19 Mart 2025'te Ekrem İmamoğlu ve İBB yöneticilerinin "yolsuzluk" kumpası ile tutuklanmasıydı. İkinci etap ise Tele 1'e el koyarak benim ve arkadaşlarımın susturulmasına yönelik "siyasi casusluk" iftirası ile yapılan operasyondu. Örneğin "butlan" kararının yaratacağı ekonomik sarsıntının bir yıkıma dönüşmemesi için, karardan önce aceleyle "varlık barışı" yasası çıkarılarak "kara para" yurt dışından çağrıldı. Erdoğan'ın karar çıkmadan (açıklanmadan) hemen önce ABD Başkanı D. Trump ile bir telefon görüşmesi yaptığı açıklandı. 19 Mart 2025'ten önce de bir görüşme yapıldığı ve konunun ele alındığını bir ABD'li senatör açıklamıştı. Baskın bir erken seçim için, kontrollü bir muhalefet, denetim altına alınan ya da sınırlanan bir medya ortamı, ülkede yaratılan bir korku iklimi ve "bunlar gitmez" duygusunun yerleştirilmesi gerekiyordu. Çünkü "butlan" kararı ile CHP bir bakıma Erdoğan'a teslim edilerek parti bir iç kargaşa ve kavgaya sürüklenmek isteniyor. DİKTA REJİMİNE SÜRÜKLENİŞ Bu karar ile AKP iktidarının ülkeyi İslamcı-faşist bir dikta rejimine sürüklemek istediği tartışmasız şekilde ortaya çıkmıştır. Esaslı bir meşruiyet sorunu, hatta krizi yaşıyor. Butlan hamlesi, darbenin zirvesidir. Devleti bütünüyle ele geçiren ve Cumhuriyetin kurumlarını büyük ölçüde imha eden siyasal İslamcı iktidar, CHP'yi etkisizleştirmeden amacına ulaşamayacağını gördü. Öncelikle yapılması gereken iş partiyi, CHP'yi teslim etmemektir. Kılıçdaroğlu konuşmasında AKP iktidarının CHP'ye yönelik kumpas davalarındaki bütün iddialarını sahiplendi. Daha önemlisi, Kılıçdaroğlu, CHP'ye yönelik operasyonları, Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları hakkındaki yalan ve iftiraya dayalı suçlamaları, yani iktidar savcılarının iddialarını benimsediği görülüyor. Dolayısıyla "butlan" darbenin bozguna uğratılacağı çizgidir. CHP ve Özgür Özel yönetimi bu alandan geri çekilirse darbeciler, yani iktidar bir zafer kazanmış olacaktır. AKP iktidarı tarihinin en güçsüz ve kırılgan dönemini yaşıyor. DARBECİLER YENİLECEK Özgür Özel, kararın açıklandığı günün gecesi CHP Genel Merkezi önünde toplanan kalabalığa yaptığı konuşma ile durumun farkında olduğunu ve olan biteni doğru okuduğunu ortaya koydu. İktidar büyük hata yaptı, Trump'ın desteğine ve "varlık barışı" nedeniyle ülkeye akacak paraya —ki bu kara para olacaktır çoğunlukla— güvendi. Trump'ın Macaristan'da Viktor Orban'ı kurtaramayan desteği AKP iktidarı için de bir "ölüm öpücüğü" olacaktır. İktidar deyim uygunsa bir "ölüm atlayışı" yaptı, son hamlesidir. Hegel'in, "Bir doğuş ve yeni bir döneme geçiş zamanı" dediği günlerden geçiyoruz; "Tin tam bir dönüşüm çabası içindedir; (...) önceki dünyanın yapısına ait kırık parçaları birbiri arkasına eritip dağıtır." (Tinin Fenomenolojisi, s. 15).
25 Mayıs 2026 04:29

Casusluk Davasının Anatomisi
Silivri'de geçen hafta (11 Mayıs) başlayan ve üç gün boyunca devam eden '' casusluk '' kumpası davası, daha ilk celsede çöktü. Siyasal İslamcı iktidarın 24 yıllık kazanımlarını kalıcılaştırmak ve ömrünü uzatmak için kalkıştığı 19 Mart darbesinin ikinci etabı olan ''casusluk'' davasında, onlar bizi değil, biz onları yargıladık. Ekrem İmamoğlu siyasal bir savunma yaparak, hesap sorulacağını ve darbeciliğin zaman aşımı olmayacağını belirtti. DEVLETE ÇALIŞMIŞ Davanın sürprizi Hüseyin Gün oldu. Davası 2014-17 arasında Türkiye adına yurtdışında lobi faaliyeti yürüttüğünü, bu konuda Fuat Oktay imzalı bir yetki belgesi bulundurduğunu da açıkladı. Daha önce başkanlık müsteşarı olan Fuat Oktay, bilindiği gibi 2023 yılı Mayıs ayına kadar Cumhurbaşkanı yardımcılığı yapmıştı. Hüseyin Gün, savcılığın ''etkin pişmanlık'' diye nitelendirdiği ifadesinde ise (ikinci ifade) ne kendisinin casus olduğunu kabul ediyor ne de bizi suçluyor. Yani hiç birimiz gerçek anlamda tanımadığı bir iş insanı olan ve teknoloji yatırımcılığı yapan Gün, deyim uygunsa ''devletin adamı'' çıktı. AMAÇ TELE1'İN SATILMASIDIR Dolayısıyla biz (özellikle ben) onu değil daha çok Tele1 izleyicisi ve destekçisi olan manevi annem dediği, Atatürkçü (laiklik hassasiyeti yüksek) yaşlı bir kadın olan ve 2022'de yaşamını yitiren Seher Alaçam'ı tanıyorduk. Gün'ü Seher Alaçam aracılığıyla ile tanımış denk geldikçe ayaküstü 5-6 kez gündeme ilişkin sohbet etmiştim, o kadar. Duruşmayı 6 Temmuz'a erteledi. Tele 1, 17 Haziran'da ihale yoluyla satışa çıkarılıyor. İkinci amaç ise 2019 ve 2024 seçimlerini lekeleyerek İmamoğlu için yedek bir imha davası oluşturmaktı. İFTİRA ATMAYA ZORLANMIŞ Hüseyin Gün, ağır bir tecrit altında tutuluyor. Ben, İmamoğlu, Özkan yan yana oturduğumuz ve duruşmada rahatça konuşabildiğimiz halde Hüseyin Gün bir arka sırada ve ayrı bir güvenlik önlemi alınarak oturtuldu. Bu tablo, Hüseyin Gün'e bizim aleyhimize ifade vermesi, yani iftira atması için baskı yapılmaya devam edildiğini gösteriyor. Türkiye hukuk düzenini pek tanımayan ve uzun süre yurt dışında yaşadığı için ülke içinde yakınları ve pek arkadaşı olmayan Gün'ün savcılar tarafından yanıltıldığı da ortaya çıktı. Belge Fuat Oktay tarafından yalanlanmadı bu arada. (En azından 16 Mayıs 2026 itibarıyla yalanlanmış değil) Anlaşıldığı kadarıyla daha önce iftira atması için baskı yapılan ve yönlendirmeye çalışılan Hüseyin Gün üzerindeki bu baskı devam ediyor. Bunları Hüseyin Gün ile konuşamadık, durumu tam olarak bilmiyoruz. Sonuç olarak; ''casusluk'' davası, Amerikancı-İslamcı iktidarın tükenişidir. CHP'ye operasyonlar ve belediyelere yönelik soruşturmalar belli ki devam edecek.
19 Mayıs 2026 05:00

Tarihle Kumar!
Nitekim geçen haftaki yazımın başlığını bu nedenle, "Toplumsal Kasırga" diye atmıştım. Ancak, toplumun ve ülkenin böyle büyük bir değişime hazırlandığı, tarihin bu yöndeki çağrısının dalga dalga yayıldığı bir dönemde, kimi "sol" ya da "muhalif" gazeteciler, yazarlar, televizyon yorumcuları-programcıları, Youtube ve sosyal medyada etkinlik gösteren kimi "tanınmış" kişiler, adeta yılgınlık yayıyor. Silivri'nin adı bile bazılarını "ıslah" ediyor sanki. Benim "Pasifikasyon" başlıklı bu yazımdan beş gün sonra Selçuk Candansayar, BirGün'deki "Ateş Hırsızı" adlı köşesinde "Korku-Yorum" başlıklı harika bir yazı yayınladı. Şimdi bu önemli konuyu gündemde tutmak ve "pasifikasyon" girişimlerini (çoğu kez derin analiz ve gazetecilik diye sunuluyor) mahkum ederek boşa çıkarılmasına katkı için, her iki yazıdan da birer alıntı yapacağım. Önce, benim Tele1 Haber'de yazdığım ve BirGün okurlarının bir kısmının gözünden kaçma ihtimali bulunan yazımdan başlayacağım; söz konusu analizde şunları yazdım: "Muhalefet alanındaki kimi gazetecilerde, televizyon yorumcularında, kanaat önderlerinde ve siyasetçilerde tuhaf bir hava var. Pesimist, teslimiyetçi, yenik, umutsuz ve zehirleyici bir hava bu. Daha önemli yanı ise, yaşanan gerçeklikle ilgisi olmayan bir duygu dalgası ve ruh hali söz konusu. Gerekçelerini şöyle özetleyebiliriz: 'İzlenen muhalefet çizgisi ve eylem anlayışı ile AKP iktidarı durdurulamadı. İktidar CHP'li belediyelere, gazetecilere ve siyasetçilere yönelik operasyonlarını sürdürüyor. Demek ki CHP'nin siyaseti yanlış. Oysa asıl yanlış, gerçekle ilgisi olmayan bu karamsar yorumdur. Bu yaklaşıma; "AKP ve Erdoğan gitmez" tezi genellikle örtük şekilde eşlik ediyor. Hatta yer yer, hiçbir temele ve toplumsal-siyasal çözümlemeye dayanmayan bu iddia, yıkıcı bir karakter kazanıyor. Esas olarak iktidarın değil, muhalefetin eleştirisi pek "demokratik" gerekçelerle yapılıyor. Yılgınlık büyütülüyor. Zehirli hava bir yağ lekesi gibi sinsice yayılıyor. Öyle ki; Silivri'de gördüğüm ve fırsat buldukça sohbet ettiğim –ki uzaktan ve yüksek sesle konuşabiliyoruz– belediye çalışanı CHP'li arkadaşlar daha soylu bir tavır sergiliyor. UMUT KRİZİNİ BESLEMEK! Bu kesimlerce siyasal durumun doğru okunamadığına işaret ettiğim yazı şöyle devam ediyor: "Sorun kişisel yetenek ya da analiz yetersizliğinde değil, liberalizm ile kirlenmiş zihinlerde. (...) Oysa gerçek durum bu pesimist (karamsar) ve umutsuz tablonun tam tersidir." (Tele1haber.com, 29.4.2026). Siyasal ve tarihsel ömrünü dolduran AKP-MHP iktidarı durdurulamaz bir çöküşe doğru gidiyor. Toplumdan yeni rıza üretme kapasitesini de yitiren Erdoğan-AKP iktidarı, muhalefetin, esas olarak CHP'nin, solun ve muhalif medyanın üzerine devletin gücüyle (şiddet aygıtlarıyla) geliyor. Çünkü elinde başka araç kalmadı. Rejim değişikliği sürecini tamamlayabilmek için elindeki bütün olanakları kullanarak iktidar ömrünü uzatmaya çalışıyor. CHP ise yurt mitingleri yoluyla devletin gücüne karşı -en doğru hamleyi yaparak- milletin gücünü çıkarıyor. Kavga sertleşiyor. Bu direniş siyaseti, sosyalist harekete de geniş bir alan açıyor. Alanlarda fiilen bir ittifak kuruluyor. Bu fiili durum, gerekli diplomasi yürütülerek kalıcı ve programlı bir güç birliğine dönüşme yoluna girebilir. Bunun koşulları olgunlaşıyor. İktidarın değişimi artık bir takvim ve zaman sorunundan ibarettir. Eğer muhalefet, özellikle CHP, yaşamsal bir hata yapmaz ise önümüzdeki bir-iki yıl büyük bir değişimin yaşanacağı dönem olacaktır. Bu nedenle sol ve devrimci-sosyalist parti ve hareketler ile Kürt demokratik güçleri bu sürece birleşik bir muhalefet bloku halinde dahil olmalı ve etkileyip yönlendirmelidir. CUMHURİYETÇİ-SOSYALİST İTTİFAKI Bu kavga salt CHP'ye yüklenmemelidir. Mevcut durum sorunludur; sanki erken seçim talebi sadece CHP'nin sorunuymuş gibi, sol ve sosyalist muhalefet bu konuda anlaşılmaz bir edilgenlik içinde. Oysa iktidarın ezberi bozulmuş, gardı dağılmış ve hikayesi bitmiş durumda. Ülkede geniş bir Cumhuriyetçi-Sosyalist İttifakı en doğru siyasal hamle olacaktır. Bu ittifak demokratik muhalefet blokunun dinamosu olabilir. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, eğer ciddi bir hata yapılmaz ve doğru bir direniş-mücadele çizgisi izlenirse iktidarın en fazla bir yıllık ömrü vardır. Tarihle kumar oynayarak kazanamazsınız. AKP iktidarı bunu deniyor. Tam kör bir hırs ve çaresizlik halidir. Tarih, toplum bilimlerinin toprak anasıdır. Ancak, onun işleyiş yasalarından habersiz olanlar kumar oynar. Durum böyle olduğu halde, kimi "muhalif" aydın, gazeteci, televizyon ve sosyal medya yorumcularının yaydığı karamsarlık ve teslimiyetçilik anlaşılır gibi, daha doğrusu kabul edilebilir gibi değil. Bu, teslimiyetçi bir yılgınlık ve yorgunluk haliyle mücadele edilmelidir. TESLİMİYETÇİ GERÇEKÇİLİK! Selçuk Candansayar herkese tavsiye ettiğim BirGün yazısında bu konuda daha net bir "psiko-siyasal" tanı koyuyor. Bu yazıyı okuyunca, Silivri'de bulunmanın sınırlamaları nedeniyle "acaba durumu doğru gördüm mü" şüphesini ve endişesini kafamdan attım. Candansayar 4 Mayıs 2026 tarihli köşesinde şöyle yazıyor: "Bugün değişimi müjdelemesi beklenen muhalif fikir önderi, yazar, yorumcu iktidarın değişmeyeceğine dair bir ikna yarışına girmiş durumda. Bu karakterler, ağır yok edilme korkusunu dindirmek için, bilinç dışında celladıyla pazarlığa oturmuş durumdadır." (BirGün, 4.5.2026). Yazıdaki iki kavrama dikkatinizi çekmek isterim; "teslimiyetçi gerçekçilik" ve "celladıyla pazarlık" bu dönemi açıklamak için hayli yaratıcı ifadeler. Ne yazık ki, bu çizgiye, ruh haline ve politik tutuma savrulan kişiler arasında çok az da olsa arkadaşlarımız var. Oysa tam da umudu çoğaltarak ayağa kalkacağımız, alanlara çıkacağımız günlerden geçiyoruz. Tarihin rüzgarı bizden yana. "UMUDA YOL AÇMALI" Sosyalist hareketin önderlerinden, sol tarihimizin en büyük siyasal hareketi olan Devrimci Yol'un ideolojik ve siyasal lideri Oğuzhan Müftüoğlu'nun Ocak 2026'da önemli bir kitabı yayımlandı. Ayrıca ve başlı başına üzerinde durulmayı hak eden bu kitabın adı; "Umuda Yol Açmalı" diye belirlenmiş. Dönemin ruhuna çok uygun, iyi olmuş. Hacimli kitapta (558 sayfa) 12 Eylül sonrasından günümüze kadar, kaleme aldığı yazıları, analiz ve incelemeleri ile kendisiyle yapılan söyleşileri bir araya getiren Oğuz Abi şöyle diyor: "Solun içinde belli bir kesimde 'nasıl olsa bir şey değişmez' diye düşünen bir kesim var. Bu yolculuk hepimizin olsun." (O.
11 Mayıs 2026 05:00

Toplumsal Kasırga
Bilindiği gibi son dönemdeki yazılarımda sık sık Erdoğan -AKP iktidarının tarihsel ve siyasal ömrünün tükendiğini vurguluyorum. Bu tespiti 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra yaptığım bir dizi analizden sonra ortaya attım. Daha önemlisi; toplumdan yeni bir ideolojik rıza ve siyasal onay üretme kapasitesini yitiren iktidarın, devletin şiddet aygıtlarını harekete geçireceğine, çünkü elinde başka bir araç kalmadığına işaret ederek, CHP'nin adayını da belirleyerek hareket02e geçmesi gerektiğini vurguladım. Bir gazeteci ve siyasal gözlemci olarak Türkiye'deki gelişmeleri böyle okuyordum. Bu uzun girişi yapmamın nedeni esas olarak "tarihsel ve siyasal ömrünü dolduran iktidar" konusunu bir daha derinleştirerek "ne yapmalı" sorusuna yanıt aramaktır. Bu konuda " tele2haber.com "da da bir yazı yazdım, bakabilirsiniz. İç ve dış dinamiklerin örtüştüğü çok özel koşullarda iktidara gelen AKP, esas olarak bir ABD projesiydi. Ancak, AKP iktidarı sadece dış dinamiklerle açıklanamazdı. Büyük burjuvazinin birikmiş kirli işlerinin görülmesi ihtiyacı da "terbiye edilmiş" bir İslamcı partinin tek başına iktidarına bir süreliğine de olsa ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyordu. Ortada "muhafazakâr demokrat" bir parti değil, siyasal İslamcı bir örgüt vardı. Çünkü Türkiye'nin NATO'ya girişiyle birlikte, sola karşı İslamcı hareket ve tarikatlar desteklenmiş, daha doğrusu siyasal İslamcılık adeta imal edilmiş, yani üretilmişti. Kürt siyasal hareketini yedekledi ya da etkisizleştirdi. Solun bir kesiminin de içinde olduğu bu "liberal ihanet" AKP iktidarının en zayıf olduğu 2007-2010 dönemecinde, onun ömrünün uzatılmasına paha biçilmez bir katkı sundu. Bilindiği gibi İslamcı iktidar, işi bitince yani devleti fethetme süreci tamamlanınca, aralarından "yetmez ama evetçi" sözüm ona solcuların da olduğu liberalleri buruşuk bir peçete gibi kenara, hatta çöpe attı. Birinci çözüm sürecinde Kürt hareketine de ihanet etti ve tam 8.700 insan (1.500'ü güvenlik güçlerinden) hendek çatışmalarında öldü. Gerçekte AKP iktidarının siyasal ve tarihsel ömrü 2015'te tükenmeye başlamıştı. AKP iktidara gelirken dayandığı iç ve dış dinamikleri yitirdi. Erdoğan-AKP iktidarı bir yandan muhalefeti polis-adliye operasyonlarıyla (devletin zor aygıtları yoluyla) etkisizleştirip, diğer yandan da Kürt hareketini yedeklemeye çalışarak son bir hamle ile siyasal ömrünü uzatmaya çalışıyor. Böyle bir iktidar için 23-24 yıl çok uzun bir süredir. Türkiye'nin tarihsel derinliği, uygarlık birikimi, kültürel dokusu, toplumsal yapısı ve inanç mimarisi ile de uyumlu olmayan, hatta onunla çatışan siyasal İslamcılık, 200 yılı aşkın bir aydınlanma ve modernleşme birikimi olan ülkeyi yönetemiyor. CHP'nin %35-36 bandında kaldığı, AKP'nin de %30 bandının biraz altına da düşse (%28-29 gibi) bu eşikte direndiğine işaret edilerek, bu tabloya bir anlam verilmeye çalışılıyor. Erken seçim isteyenlerin oranı ve Ekrem İmamoğlu'nun desteği %60'lara ulaşmış ve yer yer bu düzeyi de aşmış durumda. Bu nedenle değişimin öncüsü ya da dinamosu olan siyasal güç, burada söz konusu olan CHP'dir, siyasal, ideolojik, kültürel ve programatik bir hazırlık yapmalıdır. Çünkü Cumhuriyet ile birlikte ülkeye çizilen yön İslamcı hareket ve iktidar tarafından dejenere edilmiştir. Unutulmamalıdır ki, bir iktidarın tarihsel ve siyasal ömrünün tükenmesi tek başına yetmez. Hiçbir iktidar, onu almaya istekli, hazır ve bunun için mücadele eden etkili bir siyasal güç yoksa değişmez.
04 Mayıs 2026 05:00

Dikta Hukuku Ve Tele1
Yakın dönem medya tarihinin en önemli olayı hiç kuşkusuz Tele 1'e el konulmasıdır. Siyasal bir zorbalık sergilenerek, yalana ve iftiraya dayalı şekilde kurulan "Casusluk" kumpası 19 Mart AKP - MHP darbesinin en önemli etaplarından biridir. Hiçbir somut (hatta soyut) delile dayanmayan bu kumpasın asıl hedefi, halktan yana yayıncılık yapmayı ilke edinmiş, bağımsız ve muhalif bir televizyon kanalına, TELE 1'e "çökmek", beni ve arkadaşlarımı susturmaya çalışmaktı. Öncelikli amaç, TELE 1'in olmadığı bir medya ortamı yaratmaktır. Çünkü geniş kesimlere ve farklı milyonlarca insana ulaşan, yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da yaygın şekilde izlenen, mali ve siyasi baskılara boyun eğmeyen TELE 1'in olduğu bir medya ortamında darbe rejimini sürdürmek zordu. Bu nedenle hukuku çiğneyerek, daha biz ifade bile vermeden kanala kayyım atadılar. Şimdi de daha mahkemeye çıkmadan, TELE 1'i yok pahasına, orta halli bir semtteki daire fiyatına satışa çıkardılar. İlk duruşma 11 Mayıs'ta Silivri'de, aceleleri var. Bir hukuk sefaleti gibi. Kendi yurttaşına iftira atan, suç icat eden, elindeki kamu gücünü ideolojik saiklerle istismar ederek, hukuku çiğneyip görevi kötüye kullanarak, "kişi hürriyetini" tehdit eden bir iddianame. Adeta bir suç belgesi gibi. Yukarıda da vurguladığım gibi, asıl amaç TELE 1'e el koymak, yağmalamak, mümkünse yandaşlara peşkeş çekmektir. Çünkü kumpasçıların iftirasına göre (hiçbir kanıta dayanmaksızın) biz TELE 1 olarak istihbarat örgütlerinin yönlendirmesiyle seçimlere ve CHP Kurultayı'na müdahale etmişiz. İddianame tersini yapıyor. Bu garabet durumun üstünü örtmek için de "casusluk" yalanı uyduruluyor. Böylece çoktan beri bekledikleri TELE 1'i susturma fırsatı için durumu değerlendirmeye kalkışıyorlar. Kumpasçılar bu nedenle acele ettiler ve TELE 1 haraç-mezat satışa çıkarıldı. Tam metni aşağıya da alıyorum: AÇIKLAMA VE ÇAĞRI "Kamuoyuna Zorunlu Açıklama ve Bir Çağrı: TELE 1'e kayyım atayan iktidar, şimdi de TMSF eliyle satışa çıkararak kanalımızı yağmalamaya ve yandaşlara peşkeş çekmeye çalışıyor. Halkın desteği ve dostlarımızın katkıları ile mali ambargoları boşa çıkaran, dahası dört büyük haber kanalı arasına girerek büyük bir başarı kazanan Tele 1, 28 milyon TL'ye satışa çıkarılıyor. Bu fiyat Tele 1'in üç aylık işletme giderinden daha azdır. Çalışanlarımızın beş aylık maaş tutarı (geçen yıl) daha fazlaydı. Biz ücretleri hiç aksatmadan ödüyorduk. Şimdi hepimizin alın terini, emeğini, akıl ve irade ile yarattığımız değeri yok pahasına yandaşa transfer etmek istiyorlar. Yalana ve iftiraya dayalı casusluk kumpasının amacı böylece bir kez daha tartışmasız şekilde gözler önüne serildi. Amaç, Tele 1'e çökmek ve susturmaya çalışmaktı. Biz susmadık. Onlar Tele 1'i yağmalama ısrarını sürdürüyor. Kanalımızı yok pahasına satıp, borçları da bize yıkmak istiyorlar. Çok net; 28 milyon lira bir yağma fiyatıdır. Burada ilk kez bir bilgiyi açıklayacağım: Geçen yıl Tele 1'e bu paranın 10-15 katı teklif edildi satmadık. Fiyatın istersek daha yukarı çekilebileceği bilgisi de geldi. Daha önce kanalın yüzde 50'sine bile kayyım ve TMSF'nin ihale başlangıç fiyatının yaklaşık on katı önerildi. Tele 1'in topluma, izleyicilere ve çalışanlara ait olduğuna inandığımız için kabul etmedik. Eğer satsaydık ben tutuklanmayabilirdim. Zaten teklif sahipleri de çok dolaylı şekilde, 'Artık biraz rahat yaşamayı hak ettiğimi' söyleyerek uyarı da yapmışlardı. Alacağımız parayla istersek daha sonra başka bir medya organı kurabilirdik vb. Sözüm ona 'dostça' tekliflerdi bunlar. Biz hayır dedik. Uygun bulmadık. Tele 1 ticari bir kuruluş değil, halktan yana yayıncılık yapmayı ilke edinen bağımsız bir sosyal sorumluluk girişimiydi. Gazetecilik ilkeleri ve etiği bizim için temel ölçüydü. Ne para ne de baskıyla bizi teslim alabilirlerdi. Bütün namuslu insanlara, medyadaki dostlarımıza, iş dünyasına, cumhuriyetçilere ve topluma çağrı yapıyorum: Tele 1'in yağmalanmasına engel olalım. Bize sahip çıkın." AÇIKLAMAYA DAİR NOTLAR Ben Silivri'den tamamını (özellikle dijital ortamı) izleyemedim, ama 21 Nisan tarihli mesajım çok paylaşılmış ve tartışılmış. Tele 1'i değersizleştirmeye çalıştılar. Çağrıda, sanırım "iş dünyası" ifadesi de dikkat çekmiştir.
27 Nisan 2026 05:00

Kapitalizmin Büyük Dönemeci! - 2
Donald Trump 20 Ocak 2025'te ikinci kez ABD Başkanlığı görevine başladığında yanında teknoloji sermayesinin sahipleri ve temsilcileri vardı. Değerli dostum, toplum bilimci ve yazar Ergin Yıldızoğlu'nun "süreç içinde faşizm" diye kavramsallaştırdığı, bir akış içinde devinen bu ülkeler ve "dünyanın yeni efendileri"nin ortaya çıkan rejimleri kapitalist uygarlık havzasında yeni bir duruma -somut olarak- işaret ediyor. Bunlar Varoufakis'in kavramsallaştırması ile "Bulut sermayesi" sahipleriydi. Tekno Feodalizm, Diplomat Yayınları, Çev. Mustafa Güdük, Şubat 2026) Benim ise, "Tekno Oligarşi" dediğim ve fakat kapitalist-emperyalizm içinde bir aşamayı ifade eden durumdur. ABD'nin yeni dönem ulusal ve küresel yönetim senaryosu olan "Project 2025", bu sınıfın kapsamlı bir yol haritasıdır. Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından birinde yeni dönemi ABD bağlamında şöyle değerlendiriyor: "Bugün'evrenin yeni efendileri' hızla değişiyor. ABD'de teknoloji sermayesi, sınıflar matrisinin lider fraksiyonu konumuna yükseliyor." (Cumhuriyet, 24 Kasım 2025). Yıldızoğlu, demir yollarının 19. yüzyıldaki gelişmeci ve genişlemeci devletin; otomotiv, savunma ve enerjinin de 20. yüzyılın devletinin temelini oluşturduğunu anımsatarak, 1980 sonrası (özellikle 90'larda) finans kapitalin, neoliberal küreselleşmenin motoru olduğunu belirtiyor. Aynı yazıda şöyle devam ediyor: "Bugün ABD'de devlet artık çipler, GPS zincirleri, veri merkezleri, YZ (Yapay Zekâ) laboratuvarları ve yazılımın, savunma iç-dış istihbarat kompleksinin gereksinimlerine bağlanması etrafında örgütleniyor. Bu gelişmelerin bir izdüşümünü Dış İlişkiler Konseyi'nin (CFR) yükselen teknolojilerle devlet arasında başlayan sembiyoz ilişkiler üzerine 'Ekonomik Güvenlik' başlıklı raporunda görebiliyoruz." Devletin dönüşümü ya da yeniden biçimlenişi artık çok somut aslında. Geçen yılın Kasım ayında yayınlanan CFR raporunun hazırlayanları arasında ise doğrudan "teknoloji sermayesi"nin temsilcileri bulunuyor. Dünyanın, başta ABD ve İngiltere olmak üzere, yeni bir feodal düzene, daha doğrusu teknolojik bir feodaliteye girdiğini ileri süren, Yunanistan eski ekonomi bakanı, komünist bir baba ve feminist bir annenin oğlu olan sosyalist iktisatçı Yanis Varoufakis'in daha yeni (Şubat 2026'da), sevgili arkadaşım (Çağlayan'dan) Ömer Yenici'nin Epsilon Yayınları'nın bir yan markası olan "Diplomat"tan çıkan kitabı, üzerinde ayrıca durulması gereken bir eser. Bu nedenle kitabın alt başlığını, "Kapitalizmi Öldüren Neydi" sorusu oluşturuyor. Yazar, ileri teknoloji kullansa da bir otomotiv firmasında gelirlerin %80'inin çalışanlara ve işletme harcamalarına gittiğini, oysa bir "bulut" şirketinde bu oranın %1 olduğunu belirtiyor. Varoufakis, bir dizi başka tez de ileri sürüyor: "Kapitalizmin başlangıcından bu yana tüm sermayeler gibi, bulut sermayesi de muazzam bir üretim ve davranış değiştirme makinesi olarak düşünülebilir. Harika cihazlar ve ona sahip olmayan insanlara hükmetme gücü üretir." "Sermayenin işçileri ve tüketicileri aynı şekilde yönetme gücünün kullanımı algoritmalara devredildi. Otomotiv işçilerini robotlarla değiştirmekten çok daha devrimci bir adımdı bu. (...) Asıl tarihi bozulma, sermayenin fabrika, dükkân veya ofis dışındaki insanları yönetme gücünü otomatikleştirmekti; hepimizi, bulut prolelerini ve diğer herkesi, herhangi bir piyasanın aracılığı olmaksızın bulut sermayesinin doğrudan (ücretlendirilmemiş) hizmetindeki serflere dönüştürmekti." (Bkz. Tekno Feodalizm, Diplomat Yayınları, Çev. Mustafa Güdük, Şubat 2026, s. 92-93) Geleneksel kapitalistlerin mallarını bulutçuların taktirine bağlı olarak satmaktan başka çarelerinin kalmadığını da belirten Varoufakis, bu patronların söz konusu iş karşılığında onlara ücret ödediğini anımsatıyor. Belirtelim "bulut" ya da "bulut sermayesi" çok kabaca, birbiriyle entegre haldeki büyük dijital ağlar, dev sunucu çiftlikleri, adeta atmosferde (hatta uzayda) oluşturulan veri depoları (bu nedenle bulut deniyor) anlamına geliyor. Şöyle devam ediyor: "Bir yandan bulut sermayesinin yükselişi, sermayenin emek, toplum ve doğa üzerindeki felaketle sonuçlanacak zaferini sağlamlaştırdı, artırdı ve büyük ölçüde genişletti. Yine de çelişki şu: Bulut sermayesi bunu yaparken aynı anda kapitalizmi birçok alanda öldüren ve her yerde onun yerini alma sürecinde olan tekno-feodal sistemi başlattı." (Aynı eser, s. 93).
21 Nisan 2026 05:00

Kapitalizmin Büyük Dönemeci! - I. Bölüm
Dünya, yeni ve teknolojik bir Orta Çağ'ın içinden geçiyor. Albert Camus'ya Le Monde muhabiri 1950'lerin başında neden yazdığını soruyor, "insanlara yardım etmek için" diyor. Dante, İlahi Komedya'da "Ve böylece yeryüzüne çıkıp yeniden yıldızları gördük" der. Orta Çağ'dan çıkışı haber verir, o buna "cehennemden çıkış" der. Özgürlüğe ve eşitliğe ulaşmaktır "yeniden yıldızları görmek" metaforu. Şimdi insanlık "İlahi Tragedya"yı yazacak başka büyük bir şairini bekliyor. Yanis Varoufakis, bu kesime "Bulut Sermayesi" diyor. Varoufakis, "Tekno Feodalizm" kitabı ile bu sınıfı, dayandığı ekonomik temeli ve insanlığın girdiği —ki o kapitalizmin yeni bir aşaması olmaktan çok, yepyeni bir sosyo-ekonomik düzen olduğunu ileri sürüyor— yeni aşamayı analiz ediyor. Zaten Varoufakis "hiper kapitalizm " kavramından da —tercih etmese de— söz ediyor. Diğer taraftan Hegel, "Hakikatin varlık ortamına ancak kavram içinde ulaşılabileceğini" söylerken gerçeklik ile çeliştiğinin de farkında olduğunu ifade eder. Hegel şöyle yazıyor, ilginçtir: "Eğer gerçekten hakiki olan, kimi sezgi diye, kimi Mutlak'ın dolaysız bilgisi (...) diye adlandırılan şeyin içinde (...) felsefenin sunumu kavramsal biçime karşıt bir biçim gerektirir. Mutlak kavranmamalı, ama hissedilmeli, sezilmelidir. Mutlak'ın kavramına değil, Mutlak duygusuna, sezgisine söz hakkı verilmelidir." (Ruhun Fenomenolojisi'ne Önsöz, İletişim Yay. Çev. Ragıp Ege s.45) Dolayısıyla, yeni bir çağa, farklı bir insanlık durumuna, toplumların işleyiş ve ilerleme yasaları içinde yeni bir tarihsel evreye girildiğini sezmek ve bunu haber vermek önemli ve değerlidir. Engels, bu nedenle Balzac için, "Bizim kapitalizmi anlamamızda bütün tarihçilerden, ekonomistlerden ve bilim insanlarından daha etkili oldu" der. (Engels'in sözünü "mealen" yazıyorum. Silivri'de bazen başka şansımız olmayabiliyor.) Bu nedenle Yanis Varoufakis'in kullandığı kavramı, "Tekno Feodalizm"i böyle bir haber verici ön kavram sayıyor ve kabul ediyoruz. YENİ ORTA ÇAĞ Ancak benim tercih ettiğim kavram, "Yeni Orta Çağ"dır. Bunlardan birinde ben "Yeni Orta Çağdan" söz etmiştim, Yalçın hoca ile toplantı sonrasında da uzunca konuşmuştuk. ÇÜRÜME DE EDEBİYATTA BAŞLAR Yalçın Küçük, entelektüel ve edebiyat ortamının en önemli eserleri arasında saydığım "Küfür Romanları" ve "Şebeke" kitaplarıyla ilgili bir söyleşide şunları diyor: "Tarih nedir, tarih teorik bir bilimdir, pratiğinde seçicilik var, iradi ve sanatsaldır. Önünde sonunda büyük bir doğrulayıcı olduğunu söylüyoruz. Benim kitap yazıcılığımda Küfür Romanları ile Quo Vadimus —Nereye Gidiyoruz, pek yan yanadırlar, Quo Vadimus 1985 ve Küfür Romanları 1988 tarihlidir. Bunu, eylülist romancıların tarihsel mahkûmiyeti saymak eğilimindeyim. Kitaplar mı, bazen bir paragrafları önemli ve değerlidirler, yetiyor. Belki Quo Vadimus'un adını değiştirmeliyim, yedinci bölümün başlığı Yirmibirinci Yüzyılın Orta Çağı idi ve burada Orta Çağ'a yeniden girişi haber veriyordum. (...) Şunu ekleyebiliyorum, benim bilgi ve tespitlerime göre, bu, dünyada ilk tespit ve ilk peyamdır. İlk haberdir, demek istiyorum. (...) Ancak, benden habersiz olsalar da dünyanın başka yerlerinde 'Orta Çağı' haberlerinin olduğunu düşünebiliyorum, bir doğruluk işaretidir." (Sanat Cephesi, Sayı: 35; Yalçın Küçük, Cumhuriyete Karşı Küfür Romanları, Kırmızı Kedi Yayınları, Ekim 2025, s. 24-25). Yalçın Küçük, aynı yerde "Orta Çağ'da isek bu bir feodalite düzenidir" diyor. Hocamın katkısını ve konuyu, değerli arkadaşım yazar-yayıncı Ertürk Akşun, "Şimdi Canavarlar Zamanı" kitabında ayrıntılı ve yetkin şekilde anlatıyor, sevgilerimi iletiyorum.
20 Nisan 2026 05:00