×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Köşe Yazarı

Hz. Ali'den (Ra) Bediüzzaman'a Cellelûtiye Ve Ercûze (1)

07 Temmuz 2026 00:17

Aslı Peygamber Efendimiz'e (asm) gelen bir vahyin ifadesine dayanan Celcelûtiye adlı kasidesinde Risale-i Nur'dan verdiği haberleri, Bediüzzaman 28. Lem'a'da ve 8 Şua'da izah etmiştir. Hazret-i Ali (ra) demiştir ki: "Ben Cebrail'in şahsını gök kuşağı sûretinde gördüm. Sesini işittim. Sahifeyi aldım. Bu isimleri içinde buldum!" (18. Lem'a, s. 240.) İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın en mühim ve en müdakkik üveysî bir talebesi olan ve İslâmiyetin en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazâlî (ra) hazretlerinin naklettiğine göre, Celcelûtiyenin aslı vahiyle Peygamberimize (asm) nazil olduğunda, Hz. Ali'ye (ra) "Yaz" diye emretmiş ve O'da yazmış, sonrada nazmetmiş, şiir şeklinde tanzim etmiş. Ayrıca Gazalî Hazretleri, kıymetli bir dua, dünya ve ahiret hazineleriyle İsm-i A'zam'ın gizli hazinelerini ihtiva ettiğini belirttiği ve geniş manalar içerdiğini söylediği Celcelûtiye hakkında "Hiç şüphesiz bu kıymetli münacat ve muazzam dua ve geniş manalar ihtivâ eden kasem ve İsm-i A'zam ve bu büyük gizli sır, dünya ve âhiret hazinelerinden bir hazinedir." şeklinde ifade etmektedir." Said Nursî Hazretlerinin Celcelûtiyeyi okuduğunu anladığımız Sekizinci Şua-Sekizinci Remiz'den iktibas edilen pasajdan, Celcelûtiye okunurken takındığı ve hissettiği duyguların, Celcelûtiyedeki Risale-i Nur'a olan gaybî işaretler olduğunu şöyle ifade etmiştir: Ben Celcelûtiye'yi okuduğum vakit, sair münâcâtlara muhalif olarak, kendim bizzat hissiyatımla münâcât ediyorum diye hissederdim. Ve başkasının lisanıyla taklitkârâne olmuyordu. Benim için gayet fıtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürat-ı ruhiyeme hoş bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerametini ve Risale-i Nur ile münasebetini gördüm ve anladım ki, o hâlet, bu münasebetten ileri gelmiş."

Micheal Kuyucu

48 Takımla Uzun Turnuva

07 Temmuz 2026 00:15

Bu yıl FIFA Dünya Kupası 48 takımla yapılıyor samimi söylemek istiyorum ki futbol izlemeyi seven biri olarak ara ara bu kadar çok maçın olmasından sıkıldım. Avustralya maçından sonra kestiği "ben sizden daha Türküm" raconu herkesin nefretini kazandı. TFF Başkanı futbolseverden bahsederken "bunlar" ifadesini kullanması, bir türlü bitmek bitmeyen villa meselesinin hala devam etmesi, Arda Güler dışında hiçbir futbolcunun, Montella'nın ve TFF başkanının bir "ÖZÜR" bile dilememesi Türkiye'yi bu dünya kupasında farklı bir yere konumlandırdı. Başarısız olan ülkelerin büyük bir bölümünün teknik direktörleri hemen istifa etti. Mesela bunlar arasında Hollanda'nın efsanevi eski futbolcusu ve şu an ki teknik direktörü Ronald Koeman elendikten bir gün sonra "Dün gece, Hollanda Mili Takımı'nın teknik direktörlüğü görevini bırakma kararı aldım. Hollanda ile çalışmamın sona ermesi acı verici." dedi ve görevi bıraktı. Suudi Arabistan Futbol Federasyonu alınan başarısız sonuçların ardından ülkede sadece teknik ekip bazında değil, futbol federasyonu başkanının da istifa ettiği duyurdu. Kupanın iddialı ülkesi Almanya'nın iddialı ve burnu kaf dağında teknik direktörü Nagelsmann bile istifa etti. İnanılmaz sayıda istifa yaşandı bu turnuvada ilk 16'ya girerken tam dokuz istifa yaşandı. Montella sustu, TFF sustu futbolcular sustu ve Türkiye'de en iyi işleyen mekanizma olan "zaman aşımı" mekanizmasının işlemesini beklemeye koyuldu. Toplum ve medya buna karşı da olsa TFF oralı bile olmadı ve milli takıma "aslanlar, kaplanlar" gibi davrandı. Montella "kendimi Türk hissediyorum" demişti ya adam vallahi de billahi de haklıymış, çünkü Türk olmanın en önemli kuralı ne olursa olsun istifa etmemektir. Adam efendi bir adam olabilir ama kim ne derse desin adam sonuçta 2. sınıf bir teknik direktör. ABD- Türkiye maçında Brad Pitt, Paris Hilton, Lenorado di Caprio maçı izledi.

Ahmet Said Aydil

Nurcular Ve Rusya

07 Temmuz 2026 00:15

2008 yılında Rusya, Risale-i Nur Külliyatı'ndan bazı eserleri "aşırılık yanlısı materyal" ilan ederek yayımlanmasını ve dağıtılmasını yasakladı. Rusya Müftüler Konseyi, Tataristan ve Mısır Müftülükleri, El-Ezher çevresinden dinî otoriteler, bazı Katolik din adamları, Malezya İslâm Üniversitesi ve İngiltere Durham Üniversitesi gibi saygın akademik çevreler, Risale-i Nur'un şiddeti reddeden, klasik Sünnî geleneğe ait bir tefsir olduğunu ve dinler arası nefreti teşvik etmediğini açıkça ifade etmişti. 2018 yılında verdiği kararda AİHM bir dinin kendi inancını "hakikat" olarak sunması, tek başına nefret söylemi ya da aşırılık sayılamaz dedi. Şunu da eklemek gerekir: Rusya Yüksek Mahkemesi, Nisan 2008'de "Nurcular" adı altında bir yapıyı aşırılıkçı örgüt ilan ederek yasaklamıştır. Rusya'daki Müslümanlar, bu şekilde bir örgütün var olmadığını savunsa da, o tarihten bu yana, bir araya gelip Risale-i Nur okuyan çok sayıda kişi, bu "yasaklı örgütün faaliyetlerini sürdürmek" suçlamasıyla yargılanmış; kimileri hapis cezasına çarptırılmıştır. AİHM Kararı: https://hudoc.echr.coe.int/eng?i= 001-185293 https://www.saidnursi.de/rusyada-nurculuk-yasaklandi/ https://www.yeniasya.com.tr/gundem/aihm-den-risale-i-nur-lari-yasaklayan-rusya-ya-ceza_471523 https://www.cnnturk.com/dunya/rusyada-nur-cemaati-operasyonu-336497 https://www.risalehaber.com/nur-talebeleri-rus-mahkemesinde-risale-i-nuru-anlatiyor-221193h.htm

Mustafa Yalçıner

Nato: Güvenlik Değil Saldırı Örgütü

07 Temmuz 2026 00:09

Gerçekte NATO'ya yönelik eleştirileri olmayıp tersine onu gerekli görenler "zirve"yi sadece bir iç politika sorununa dönüştürüp abartılı önlemleri eleştirme yolunu tuttu. Üstelik çoğu durumda "Tabii ki önlem gerek", "Kaç ülkenin başkan ve başbakanı geliyor, güvenlik önlemleri doğal" denerek önlemler, abartılması bir yana, olumlandı da. "Güvenlik önlemleri" gerçekte onlardan gelecek saldırılara karşı gerekli. Geri kalan 800-900'ü zaten CIA, FBI, özel kuvvetler vb. mensubu "güvenlikçiler"! Sorun, gerçekte, "güvenlik" tartışmasının derinleştirilmesinden de anlaşılacağı gibi, NATO ve zirvesinin "güvensizliği" örgütlemesi ve bunu ilerletecek oluşu. NATO ve toplanmakta olan zirvesini olumlamak amacıyla ileri sürülen bir argüman "Türkiye'nin güvenliği"ne katkısı. NATO Yugoslavya'yı bombalayarak yaktı yıktı ve geriye parça parça olmuş 7-8 ülke bıraktı. Hangi "güvenlik"ten söz ediliyor?! "Ama İran savaşı sürerken örneğin NATO Türkiye'ye yerden havaya savunma sistemi olarak Patriotları göndererek ülke savunmasına katkıda bulundu" deniyor. Türkiye'yi örneğin Ortadoğu'ya egemen olmak için kendi saldırganlık ve savaşlarına alet etmeye çalışan ve emekçilerle emeklilere "Kaynak yok" derken ülke egemenlerini silahlanmaya devasa kaynaklar ayırmaya yönelten de en başta Trump ve ABD olmak üzere emperyalistler.

Nuray Sancar

Carlo Ginzburg'un Ardından…

07 Temmuz 2026 00:06

Bu yazar, yaptığı işe mikro tarihçiliğin yakıştırıldığı, bir keresinde kendisi de bu kavramı kullanan tarihçi Carlo Ginzburg'dur. Gerçekte egemen tarih yazımında yer almayan, projeksiyon tutulduğu zaman bile, o aynı egemen sınıfın 'tabi sınıflar' için ürettiği kültürel ürünler üzerinden analiz edilmeye çalışılan halkın düşünce dünyasını onların kendi eylem ve sözlerinden anlamaya çalışan bir tarihçiydi Ginzburg. Ginzburg 16. Yüzyılda yaşamış, kent merkezlerinden uzak ve izole kırsal yerleşim bölgelerinde içselleştirilmiş egemen kültürün; çağlar boyunca dayanıklı sözlü kültürden o güne kadar taşınan değerlerin, doğanın döngüsüne ve mahsul bereketine odaklanan yerleşik ritüellerin ve köylü mitolojisinin katmanlarını ayrıştırmadan bu karmaşanın altından kalkılamayacağını kanıtlayan kitaplar yazdı. Adı Domenico Scandella olan ama Menocchio alarak bilinen 1532'de "dağların eteğinde Firuili'ye bağlı tepede küçük bir kasaba olan Montraale'de" doğan bir değirmencinin tanrı, din, dünyanın yaratılışı, rahipler hakkında söylediklerine tanıklık edenler ve bizzat Mennochio'nun sözleri… Gece Savaşları'nda ise Ginzburg, içinde yine Firuili'nin de yer aldığı bir kırsal bölgedeki cadı avlarını işler. Bu çılgın çağda Mennochio'nun sonu kazığa oturtulmak olur. Evinde Boccacio'nun Decamaron kitabının yanı sıra Kur'an, bir gezi kitabı bir vakayiname ile birlikte 9 kitap bulunan köylü Mennochio'nun bilincini bu kitaplarla girdiği diyalog nasıl şekillendirmiştir. "Ve, halk kültürü hangi ölçüde kısmi olarak bağımsız bir içeriğe sahiptir? İki kültür düzlemi arasında karşılıklı bir hareketten söz edilebilir miydi?' gibi başlıca soruları sorar. Yanı sıra bugün bilinçte ve eylemde dönüşmüş olarak yaşayan, nesnel koşullarını yitirmiş bile olsa yeni koşullarda kendisini aynen ya da anlam değiştirerek koruyan unsurların kalıcılığının koşullarını ve bunların direnç kaynaklarına odaklanır. 16. yüzyıl muhteşem yüzyıl diye bilinir. Deniz aşırı ticaretin ve ticaret sermayesi birikiminin arttığı, dünya düzenine ilişkin dini ya da seküler içerikli arayışların çoğaldığı bir çağ dönümüdür bu yüzyıl. Avrupa yeni bir dünya düzeninin eşiğindedir. Katolik kilisesinin ve gelmekte olan yeni dünya için bütün kurulu düzenin temellerinin sorgulanmaya başladığı bir dönüm noktası. Bu yüzden tartışılmaz dogmalar da sarsılacak, açılan yarıklardan tarihin, kendi özgül zemininden kopmuş serbest elementleri ile yakın geleceğin beklentileri de girecektir. Reformasyon sancısı birkaç yüzyıldan beri süren teolojik tartışmaların içinde artacaktır. Kralın İki Bedeni adlı, 1957 tarihli kitabında Ernst H. Kantorowicz seküler düşüncenin gerçekte kilise içindeki tartışmalardan nasıl ağır adımlarla doğduğunu gösterir. Kralın dünyevi ve tanrısal iki bedeni olduğunu gösteren iki ayrı cenaze töreninin düzenlendiği Roma İmparatorluğunda önemli bir teolojik sorunla karşı karşıya gelen ruhban sınıfının dünyevi ve uhrevi olan arasındaki sınırları belirlemek için girdiği tartışmalar günün birinde Lutherciliği bir yandan Kalvinizmi, başka hiçbir yerden değil dini dogmanın bizzat kendi tutarsızlıklarından çıkaracaktı. Para ya da sermaye, coğrafi keşifler kadar teolojik kaleden gedikler açarak da büyümekteydi. Elbette ardına yoksul emekçileri de takarak. Ancak bu ilişkinin planlı programlı gelişmediğini söylemek gerekir. Ama sonuçta Fruili köylülerinin zihnine çarpık yansımalar gönderecek kadar çağın ruhunu şekillendirir. Sermaye olarak beliren gücün biraz serpilince yıkacağı dünyanın her yerinde uyuyan güçler uyanmakta, geçmişin hayaletleriyle yeninin silüetini şimdiki zamana karşı seferber etmektedir. 300 yıl sonra, devrimler çağında yaşamış Marx bunu görmüştür ve 18 Brumaire'de şöyle yazar: "Burjuva toplumu, servet üretimiyle ve barışçıl rekabetle o denli meşguldü ki, beşiğini Roma döneminin hayaletlerinin korumuş olmasını artık anlayamıyordu. Dolayısıyla, söz konusu devrimlerde, ölülerin canlandırılması, eski mücadelelerin parodisini yapmaya değil, yeni mücadeleleri yüceltmeye; verili problemin gerçek yaşamdaki çözümünden kaçmaya değil, bu problemi hayal dünyasında abartmaya; devrimin hayaletini yeniden dolaştırmaya değil, onun ruhunu yeniden bulmaya yaramıştı." Halk kültüründe de eski değerler mezarlarından çıkıp yeniyi karşılamanın, kurulu düzenin tahtını sarsmanın silahlarına eklenir. Köylünün yatağında uyur haldeki bedeninden ayrılan ruhu çağın ruhuna kapılır. O halde 16. yüzyıl köylüsünün, kendisine yardım etmesi için geçmişin hayaletlerini yanına çağırması ya da onun için törenler düzenlemesindeki 'kendiliğinden' kaçış, o bunun niteliğini anlamasa da yaşanamaz bir dünyaya ait fantazidir. Köylüler bu kitlesel düşü görmektedir. Kurulu düzeni savunan ilahiyat ve engizisyon ise dünyanın insan kılığına girmiş şeytanlar tarafından fethedilmeye çalışıldığına iman ediyordu. Bağımlı sınıflar, günlük hayatı dini baskılarla boğucu hale getiren, muhbirleriyle gözetleyen, ekinine el koyan düzenin engizisyonla maddi varlık kazanmış uhreviliğine karşı ötekilerin yine şeytanla özdeşleştirdiği eski dinlerine ait tanrıçaları yardıma çağırmışlardı. Sapkınlık alt üst olan dünyada köylülerin suç hanesine yazıldı, ne var ki yaşanan çağ, sapkınlığın üst sınıfları da teğet geçemediği bir çağdı. Halk için "hem bir tür mevcudiyet olan hem de mevcut olmayanın yerine geçebilen" imgeler, fantazyalar, ritüeller sadece hatırlamayı değil katlanmayı da kolaylaştırıyordu. Carlo Ginzburg sadece sıradan köylünün bilincinin katmanlarını tek tek kaldırarak halk kültürünün devindirici bileşenlerine odaklanmadı. Bu çalışmadan halk dini diye kavramlaştırılan ve resmi ve törensel dinden ayrışan inanma biçiminin, gündelik hayata ve siyasetin ortalama değerlerine hem uyum sağlayan hem de ona karşı yıkıcı güçleri harekete geçiren kendiliğindenlik potansiyelini Ginzburg yakalamıştır. Yazar Tahta Gözler ve Güç ilişkileri kitabında ise simgeler, ritüeller ve söylemleri çözümlemeye yönelerek bunların analizin verisi ve kanıtı olarak nasıl kullanılabileceğine dair teorik çıkarsamalarda da bulunur. Kişisel hayatındaki trajedinin Ginzburg'un yolunu seçmesinde muhakkak rolü vardır: babası İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından öldürülen bir komünist, annesi yazar Natila Ginzburg'du. Savaş dönemini annesiyle kaçıp saklanarak yaşamak zorunda kalan Ginzburg, " On yaşındayken… Sonra yakın çekim üzerine yazdığı metni okudum ve bu benim için çok önemli hale geldi " diye anlatıyor. Ginzburg bu olasılıkların peşine düşmüştü.

Filtreleme Haberleri

Köşe Yazarı

Silivri'den Gelen Mektup

Yaklaşık 6 aydır Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan iş insanı Murat Osman Özdemir'in bana gönderdiği mektup, dün Diriliş Postası'nda manşetlere taşınmış, haberimiz kısa sürede tüm ulusal basında kaynak gösterilerek yayınlanmıştı. Murat Osman Özdemir'i çok uzun yıllardır tanırım. Hatta birçok kişinin onu Ebru Gündeş ile yaptığı evlilikle tanımasından çok daha öncesine dayanan bir dostluğumuz vardır. Cezaevi süreci boyunca zaman zaman mektuplaştık. Ayrıca kendisine, "Köşemde seni yazmak istiyorum. Cezaevi sürecinle ilgili kamuoyuna ne söylemek istersin?" diye sordum. Bilindiği gibi kamuoyu Murat Osman Özdemir'i daha çok sanatçı Ebru Gündeş'in eski eşi olarak tanıdı. Taraflar 1,5 yıl süren evliliklerini karşılıklı anlaşarak sonlandırdı. Daha sonra iş insanı Özdemir hakkında ortaya atılan çeşitli iddialar nedeniyle başlayan hukuki süreç sonucunda tutuklandı ve Silivri Cezaevi'ne gönderildi. "Öncelikle Silivri Cezaevi'nden selamlarımı ve sevgilerimi gönderiyorum. Bir soruşturma kapsamında yaklaşık 6 aydır tutuklu bulunmaktayım. Ben de gazetecilik sorumluluğum gereği Murat Osman Özdemir'in cezaevinden gönderdiği bu açıklamayı sizlere ulaştırmış oldum.

07 Temmuz 2026 00:05

Devrim Avcı

'Iş Az' Denilerek Yarım Maaşla Zorunlu İzne Çıkarılabilir Miyiz?

Çalıştığınız iş yerinin sizleri 25 gün izne çıkarması ancak bu durumu işçilerin kabul etmesi ile yasal olarak olanaklı olabilmektedir. İş Kanunu'nun 22. maddesinin ilk cümlesinde de bu husus açıkça düzenlenmektedir: "İşveren, iş sözleşmesiyle veya iş sözleşmesinin eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya da iş yeri uygulamasıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği ancak durumu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilir." Çalışma koşullarında 'esaslı değişiklik' ise, Yargıtay kararları doğrultusunda, işçinin aleyhine olan değişiklikler olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla İş Kanunu'nun 22. madde kapsamında çalışma koşullarında esaslı değişiklik olacaktır ve işçinin yazılı onayı olmadan böyle bir değişiklik yapılması da işçiyi bağlamamaktadır. Ayrıca, sizi 25 gün izne çıkarması uygulamada iş sözleşmesinin askıya alınması olarak ele alınmaktadır ve İş Kanunu'nda mevsimlik ve kampanya ile çağrı usulü çalışma uygulanan işler dışında iş sözleşmesinin askıya alınması haline yer verilmemiştir. İş Kanunu'nda ücretsiz izin uygulaması sadece Kanun'un 'Analık halinde çalışma ve süt izni başlıklı' 74. maddesinde "İsteği halinde kadın işçiye, 16 haftalık sürenin tamamlanmasından veya çoğul gebelik halinde 18 haftalık süreden sonra altı aya kadar ücretsiz izin verilir..." şeklinde düzenlenmiştir. Yazılı şekle uygun olarak yapılmayan ve işçi tarafından altı iş günü içinde yazılı olarak kabul edilmeyen esaslı değişiklikler de işçiyi bağlamayacağı gibi, ayrıca, işçinin isteği dışında, ücretsiz izin uygulanması da işin niteliğinden veya yukarıda belirttiğimiz gibi yasadan kaynaklanmıyorsa iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedildiği kabul edilmektedir.

07 Temmuz 2026 00:05

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Alper Kaya

Gitti İzmir, Geldi Uşak!

Geçtiğimiz aylarda (şu sıralar tutuklu yargılanan) Belediye Başkanı Özkan Yalım'ın kardeşi Mustafa Yalım'ın yöneticisi olduğu takımda Teknik Direktör Ergün Penbe'ye fiziksel şiddet uygulama vakasıyla gündeme gelen Uşakspor'da çalkantılı günler (şimdilik) geride kalmışa benziyor. 2025'te yaşanan bu bayrak tesliminin ardından kulüp sezona çok iyi başlamış ancak kısa süre sonra iddialara göre Mustafa Yalım'ın kulüp içinde yürüttüğü yönetim faaliyetleri nedeniyle baş gösteren huzursuzluklar en nihayetinde teknik direktörün darbedilerek adeta istifaya zorlanmasına kadar ulaşmıştı. O süreci ben de bu satırlarda, 10 Şubat 2026 tarihinde "Uşakspor'da isim sorunsalı" başlıklı yazımda detaylı olarak ele almıştım. Uşakspor artık el değiştirdi.

07 Temmuz 2026 00:05

Köşe Yazarı

Yeni Dünyanın Merkezi Türkiye Kimleri Korkutuyor

Nato 3.0 hedefi ile yeni rotasını Türkiye'de, ülkemiz liderliğinde çizme iradesinde. Öncelikle Hollanda Genelkurmay Başkanı Onno Eichelshe'in dün yaptığı açıklamada, ABD'nin bazı askeri kabiliyetlerini geri çekmesiyle Türkiye'nin NATO içindeki rolünün daha da artacağını belirterek, Türk savunma sanayisinin ulaştığı kabiliyet seviyesinden etkilendiği ve bu alanda iki ülke arasında güçlü bir iş birliği potansiyeli gördüğü beyanatı çok şey anlatıyor. Kuantum teknolojilerine yönelik SSB tarafından 2020 yılında oluşturulan yol haritası doğrultusunda 4 ARGE projesi hızla tamamlanıyor. Türkiye Dünya'nın sayılı savunma üslerinden biri oluyor. CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, Financial Times'a verdiği mülakatta, ülkemiz ve cumhurbaşkanımızı kötüleyip, uluslararası arenaya şikayet ediyor. Yeni Türkiye'nin en önemli mimarlarından Adalet Bakanı Akın Gürlek'î yalan, tehdit, hakaret ve iftiralarla hedefe almasının altında, kendisine zımnen ya da doğrudan verilen bir dış talimatın olduğu ortada. Ve o güçlerin Türkiye'deki seslerinin kim olduğunu artık biliyoruz.

07 Temmuz 2026 00:05

Köşe Yazarı

Nato Zirvesi

7-8 Temmuz'da düzenlenecek NATO Zirvesi, liderlerin bir araya geldiği diplomatik bir masanın çok daha fazlasını ifade ediyor. Uzun yıllar boyunca Türkiye'nin NATO için önemi daha çok coğrafi konumuyla açıklandı. Öte yandan NATO da Türkiye açısından hâlâ vazgeçilmez. Her ne kadar zaman zaman S-400 krizi, savunma sanayi ambargoları ya da siyasi gerilimler nedeniyle ilişkiler sorgulansa da, NATO Türkiye'nin güvenlik mimarisinin temel taşı olmaya devam ediyor. Bugün ne eski NATO ne eski Türkiye var. NATO'nun Türkiye üzerinde çok günahı var. 15 Temmuz'da "müttefiklerimiz kaybetti" itirafı bunlardan sadece biri. Bugün NATO bize muhtaç, NATO bizim kapımızda. NATO düşmanlarımızla işbirliği içinde!

07 Temmuz 2026 00:05

Köşe Yazarı

Marjinal Müttefikten Kilit Devlete

Şu anda ABD-Türkiye ilişkilerinde gördüğümüz değişim, sadece tesadüfi bir diplomatik şans değil. Washington yıllarca çevreleme politikası veya Ankara'yı mesafeli tutma politikası izledi. Bugün Türkiye, jeopolitikçilerin "kilit güç" olarak adlandırdığı bir ülke olarak tanınıyor. ABD, Türk teknolojisinin Amerikan iznine ihtiyaç duymadan çatışmaları yeniden şekillendirmesini izledi. Washington'ın 2026'da jet motoru satışlarını yeniden başlatmayı ve potansiyel olarak F-35 savaş uçağı programını canlandırmayı görüşmeye yönelik ani istekliliği bir hediye değil, Türkiye'yi küresel savunma tedarik zincirlerinden dışlamanın aslında Batı'nın kendi savunma üretim kapasitesine zarar verdiğinin bir kabulüdür. Bu benzersiz konum, Türkiye'yi ABD'nin düşmanlarına mesaj iletmek için güvenmesi gereken küresel bir diplomatik merkez haline getiriyor. NATO Zirvesini doğrudan Ankara'ya getirerek, ABD ve müttefikleri, küresel güvenliğin yalnızca Washington ve Brüksel'den yönetilemeyeceğini, Ankara üzerinden doğrudan bir eksen gerektirdiğini kamuoyuna açıkça kabul ediyor.

07 Temmuz 2026 00:05

Köşe Yazarı

"Made In Chına" Almanya'yı Neden Zorluyor

Küresel imalat sanayi üretiminin yüzde 40'tan fazlasını elinde bulunduran Çin Halk Cumhuriyeti, Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarafından yönetiliyor. Satın alma gücüne göre en büyük aktöre dönüşen Çin 24 saat, 7 gün ve bir yıl boyunca kesintisiz üretim yapabiliyor. Çin'in küresel yatırımları 2,5 trilyon doları aşarken enerji, altyapı ve emlak yatırımları hızla global hale geliyor. Almanya dünyanın en büyük üçüncü ihracatçısı ve 2 trilyon doları aşan ihracatıyla Avrupa'nın en büyük ekonomisi. Fakat hükümetin kırılgan yapısı ve hantal bürokrasi "Made in Germany" damgasını zayıflatıyor. "Made in Germany" markası ise rakibi Çin ile yarışmakta eskisi kadar bu nedenle başarı gösteremiyor.

07 Temmuz 2026 00:05

Köşe Yazarı

İş Hukuku Ve Mali Hukuk Kıskacında İkale Sözleşmeleri

Bugünkü yazımda, ikale sözleşmelerinin damga vergisi karşısındaki hukuki konumu, Gelir İdaresi Başkanlığı'nın (GİB) güncel yaklaşımı ve bu uyuşmazlıkların şirketlerin %5'lik "Vergiye Uyumlu Mükellef İndirimi" üzerindeki yıkıcı zincirleme etkileri analitik bir perspektifle incelenmektedir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin yerleşik içtihatlarında (örneğin 10.12.2010 tarihli kararında) açıkça ifade edildiği üzere: "İşçi ve işveren iradelerinin fesih konusunda birleşmesi, bir taraf feshi niteliğinde değildir... Bozma sözleşmesinin şekli, yapılması, kapsam ve geçerliliği Borçlar Kanunu hükümlerine göre saptanacaktır. Buna karşılık iş sözleşmesinin bozma sözleşmesi yoluyla sona erdirilmesi, İş Hukuku'nu yakından ilgilendirdiği için ikalenin yorumunda işçi yararına yorum ilkesi göz önünde bulundurulacaktır." Bu tanım, ikalenin tek taraflı bir fesih olmadığını, sözleşmeyi ortadan kaldıran yeni ve bağımsız bir hukuki işlem (akdi ilişkiyi sonlandırma mukavelesi) olduğunu tescillemektedir. Damga Vergisi Kanunu'na ekli (1) sayılı tabloda verginin konusu, "belli bir parayı ihtiva eden" kağıtlar olarak sınırlandırılmıştır. İkale sözleşmesi kapsamında işçiye ödenen ek tazminatların vergilendirilmesinde doktrinde ve uygulamada üç temel iddia karşı karşıya gelmektedir: A. Verginin Konusuna Girmeme ve İstisna İddiası Gelir Vergisi Kanunu'nun (GVK) 61. maddesinde 7103 sayılı Kanun ile yapılan düzenleme doğrultusunda, ikale sözleşmesi kapsamında ödenen tazminatlar "ücret" niteliğinde kabul edilmiştir. B. "Fesihname" Niteliği ve Binde 1,89 Oranı İddiası Mükelleflerin ve vergi yargısının bir kısmının katıldığı en makul savunma hattı, ikalenin fonksiyonel olarak sözleşmeyi sona erdirme aracı olması sebebiyle bir "fesihname" veya "protokol" olarak kabul edilmesidir. Damga Vergisi Kanunu'na ekli (1) sayılı tablonun "I.Akitlerle ilgili kağıtlar" başlıklı bölümünün A/2 fıkrasında kira mukavelenamelerinin mukavele süresine göre kira bedeli üzerinden nispi; A/5 fıkrasında, fesihnamelerin (belli parayı ihtiva eden bir kağıda taalluk edenler dahil) nispi damga vergisine tabi olduğu belirtilmektedir. Damga Vergisi Kanunu (1) sayılı tablonun "I. Akitlerle İlgili Kağıtlar" bölümü uyarınca belli parayı ihtiva eden fesihnameler binde 1,89 oranında nispi damga vergisine tabidir. C. Mali İdarenin Katı Yaklaşımı: "Yeni Bir Mukavelename" ve Binde 9,48 Oranı Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB) taşra teşkilatları ve özelge müdürlükleri (örneğin Gelir Kanunları Diğer Vergiler Grup Müdürlüğü'nün yerleşik muktezaları), uyuşmazlığa tamamen farklı bir boyut kazandırmıştır. Bu kabule göre, Damga Vergisi Kanunu (1) sayılı tablonun I/A-1 fıkrası uyarınca sözleşmedeki toplam tutar üzerinden binde 9,48 oranında nispi damga vergisi hesaplanması zorunludur. Bu indirimden yararlanabilmenin en katı şartlarından biri şudur: "İlgili dönemlere ilişkin olarak beyana tabi vergi türleri itibarıyla ikmalen, re'sen veya idarece yapılmış bir tarhiyat bulunmaması." Eğer bir şirket, ikale sözleşmesindeki damga vergisini idarenin istediği binde 9,48 oranından beyan etmez ve Vergi Denetim Kurulu denetimleri veya vergi dairesi tespitleri sonucunda re'sen/idarece bir damga vergisi tarhiyatına maruz kalırsa, bu durum uyumlu mükellef şartlarının ihlali sayılacaktır. Değişen dijital denetim ikliminde ve 2026 yılı mali disiplin süreçlerinde, ikale risklerinin yönetimi için şu proaktif stratejilerin izlenmesi elzemdir: İhtirazi Kayıtla Beyan ve Dava Yolu: İdarenin cezalı tarhiyat riskinden ve dolayısıyla %5'lik uyumlu mükellef indiriminin kaybından korunmak adına en rasyonel yol; damga vergisinin idarenin öngördüğü binde 9,48 oranı üzerinden ihtirazi kayıtla beyan edilmesi ve eş zamanlı olarak 30 gün içinde vergi mahkemesinde "oran uyuşmazlığı ve fesihname mahiyeti" gerekçesiyle dava açılmasıdır.

07 Temmuz 2026 00:05

Köşe Yazarı

Dünya Yeniden Ankara'ya Bakıyor Masadaki Ülke Değil, Masayı Kuran Ülke

Dünya liderleri Ankara'ya geliyor. Çünkü dünya artık eski dünya değil. Afganistan'dan Irak'a, Suriye'den Ukrayna'ya kadar bütün krizler gösterdi ki artık hiçbir küresel denklem Türkiye hesaba katılmadan çözülemiyor. Bir zamanlar sadece "cephe ülkesi" olarak görülen Türkiye, bugün krizlerin çözümünde konuşulan merkez ülkelerden biri haline geldi. 1952'de NATO'ya giren Türkiye'den beklenen rol belliydi: Doğu ile Batı arasındaki sınırı tutmak. Türkiye artık sadece güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir ülke. Daha birkaç yıl önce Türkiye'ye parmak sallamayı alışkanlık haline getirenlerin bugün Ankara'da aynı masaya oturması tarihin ironisidir. Ama büyük fotoğrafa bakıldığında görünen gerçek şu: Dünyanın ağırlık merkezi değişirken Türkiye artık kenarda bekleyen ülke değil. Bu, Washington'un da Ankara gerçeğini kabul ettiği yeni dönemin göstergesidir. Ve belki de Ankara'daki zirvenin en önemli mesajı bu: Yeni dünya düzeni kurulurken Türkiye artık kapının dışında beklemiyor. Ve bütün bunların üzerinde "devlet tecrübesi" başlığıyla Abdullah Gül ismi… Kâğıt üzerinde bakıldığında bazı çevreler açısından cazip görünen bir tablo. 1950'de Demokrat Parti'yi iktidara taşıyan şey sadece CHP karşıtlığı değildi. 1983'te Turgut Özal'ı yükselten şey sadece dört eğilimi birleştirme iddiası değildi. 2002'de AK Parti'nin çıkışı da sadece eski partilerin dağılmasıyla açıklanamaz. Ankara'daki bazı çevreler Abdullah Gül isminin "makuliyet, diplomasi ve devlet tecrübesi" başlıklarıyla merkez seçmene hitap edebileceğini düşünüyor. Aynı zamanda Türkiye'nin son 10 yıldaki büyük siyasi kırılmalarında aldığı pozisyonlar ya da almadığı pozisyonlarla da değerlendiriliyor. Özellikle dış politika çizgisi, Batı başkentleriyle kurduğu ilişkiler ve İngiltere çevreleriyle yakın temasları nedeniyle Gül ismi bazı kesimlerde "diplomatik tecrübe" olarak görülürken, başka kesimlerde "Batı destekli restorasyon arayışı" eleştirilerinin merkezinde duruyor.

07 Temmuz 2026 00:05

Köşe Yazarı

Batı Kendi Kurduğu Fetö Örgütü Üyelerini Şimdi De Teslim Etmiyor

Son yıllarda FETÖ konusunda devletin güvenlik tezlerini sorgulayan, örgüte yönelik yargı süreçlerini bütünüyle itibarsızlaştırmaya çalışan veya örgüt mensuplarına ilişkin uluslararası platformlarda dile getirilen savunma argümanlarıyla benzer söylemler kullanan bazı siyasi ve medya çevreleri, farkında olarak ya da olmayarak Batı'nın elini güçlendiren bir tablo ortaya koymaktadır. Nitekim yabancı başkentler, Türkiye içinde dahi FETÖ konusunda ortak bir siyasi duruşun bulunmadığını gördükçe, iade taleplerini reddetmenin diplomatik maliyetinin sınırlı kalacağını hesaplıyor olabilir. Ankara'nın güvenlik kaygılarının içeride dahi tartışmalı gösterilmesi, dışarıdaki karar vericilere "Türkiye'nin kendi içinde bile uzlaşamadığı bir konuda neden biz risk alalım?" düşüncesini telkin ediyor olabilir. Onlar, Türkiye'de oluşan siyasi tartışmaları da dikkatle izliyor, kendi politikalarını bu tabloya göre şekillendiriyor olabilir.

07 Temmuz 2026 00:05

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.