×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Liyakat Kaybolursa Devlet De Kaybeder – Iı

Çünkü tarih, sadece savaşların ve zaferlerin kronolojisi değildir. Eski Türklerde "töre", yalnızca örf ve gelenek değil; devlet düzenini, adaleti ve yönetim anlayışını belirleyen temel hukuk düzeniydi. Komutan büyük zaferler kazanabilirdi. Orhun kitabeleri yalnızca Türk tarihinin ilk yazılı belgeleri değildir. Aynı zamanda bir devlet muhasebesidir. Türk-İslam devlet geleneğinde bu anlayış daha da sistemli bir hâl aldı. Nizamülmülk yalnızca büyük bir devlet adamı değil, kurumsal yönetim düşüncesinin öncülerinden biriydi. Kaleme aldığı Siyasetnâme'de devletin ayakta kalmasının temel şartlarını sıralarken; adaleti, ehliyeti, istişareyi ve görevlerin ehil kişilere verilmesini merkeze koydu. Çünkü ona göre devleti ayakta tutan şey, yalnızca güçlü bir hükümdar değil; doğru işleyen bir yönetim düzeniydi. Tarihte birçok devlet büyük komutanlar yetiştirmiştir. Bu nedenle askerî başarı ile devletin kalıcılığı aynı şey değildir. Osmanlı Devleti'nin son yüzyılına gelindiğinde ise tarih bize önemli bir ders verir. Geçmişi kutsamak da değildir. Türk devlet geleneği bize şunu öğretmiştir: Devletin ömrü, yöneticilerin ömründen uzundur. Ve Türk devlet geleneğinin yüzyıllar boyunca taşıdığı en önemli miras şudur: Hükümdarlar gelir, hükümdarlar gider.

Köşe Yazarı

Kaynak: İstiklal

03 Temmuz 2026 14:37

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Köşe Yazarı

Türkiye'nin Kurumsal Geleceği – I

Güvenin Görünmeyen Temeli: LİYAKAT Geçtiğimiz yazıda Türkiye'nin en büyük sermayesinin ekonomik büyüklükler değil, toplumun birbirine ve kurumlarına duyduğu güven olduğunu ifade etmiştim. Bir ülkeyi ayakta tutan asıl unsur, görünmeyen ama her şeyi belirleyen bir altyapıdır: toplumsal güven. Liyakat, çoğu zaman yalnızca işe alım süreçlerine indirgenir. Siyaset bilimi literatüründe devletin "kurumsal kapasitesi", yalnızca kaynaklarla değil, o kaynakları yöneten insan kalitesiyle ölçülür. Bu nedenle LİYAKAT, bir personel politikası değil; bir devlet aklı meselesidir. Bir toplumda LİYAKAT zayıfladığında ilk bakışta büyük krizler görünmez. Ve en önemlisi: toplumun sisteme olan güveni yavaş yavaş aşınır. Kurumsal güvenin temelinde LİYAKAT vardır. Çünkü liyakat, kararların kişisel değil kurumsal kriterlere dayanmasını sağlar. Adalet, yalnızca doğru karar vermek değildir. Eğitim sistemi üzerinden bakıldığında ise daha derin bir sonuç ortaya çıkar. Bir toplumun eğitim sistemi, yalnızca diploma üreten bir yapı değildir. Nitelik yerine nicelik öne çıkar. Toplum, "çalışmanın karşılığı var mı?" sorusunu sormaya başlarsa, orada sadece ekonomi değil, sosyal yapı da zayıflamaya başlar. LİYAKAT, yalnızca doğru insanı seçmek değildir. Ama sistem doğru kurulmuşsa devlet devam eder. Çünkü güven, yalnızca bir duygu değildir.

02 Temmuz 2026 14:03

Köşe Yazarı

Türkiye'nin Kayıp Sermayesi: Güven

Yeni yollar yapılabilir... Ancak bütün bunların üzerinde yükseldiği görünmeyen bir sermaye vardır: Sosyal sermaye. Siyaset bilimci Robert D. Putnam, sosyal sermayeyi insanların birlikte hareket edebilme kapasitesi; Francis Fukuyama ise güveni ekonomik ve toplumsal refahın en önemli üretici güçlerinden biri olarak tanımlar. Bugün OECD de güveni ve sosyal sermayeyi ekonomik büyüme, toplumsal uyum ve kamu yönetiminin etkinliği için temel unsurlardan biri olarak değerlendiriyor. Belki de bu yüzden Türkiye'nin bugün en büyük açığı bütçe açığı değil... Güven açığıdır. Bugün Türkiye'nin en büyük meselelerinden biri, ekonomik sermayeden önce sosyal sermayesini güçlendirebilmektir. Çünkü güven yalnızca ahlaki bir değer değildir. Ekonomik bir değerdir. Bu nedenle güven eksikliği yalnızca psikolojik bir mesele değildir. Güven de sessizce aşınmaya başlar. Güven tek taraflı kurulmaz. Türkiye'nin de 2035 vizyonunda yalnızca ekonomik hedefler değil, toplumsal güven hedefleri de yer almalıdır. Bunun için öncelikle ulusal ölçekte sosyal sermayeyi izleyen göstergeler geliştirilmeli; kurumlara duyulan güven, gönüllülük, yerel katılım ve toplumsal dayanışma düzenli olarak ölçülmelidir. Çünkü sosyal sermaye kanunla emredilemez. Ama güven... Yılların emeğiyle inşa edilir. Çünkü ekonomik kalkınmayı mümkün kılan şey yalnızca sermaye değildir.

01 Temmuz 2026 07:35

Köşe Yazarı

Türk Medyası 2035

Eğitim sistemi zayıflarsa geleceği tartışılır. Çünkü medya yalnızca haber üreten bir sektör değildir. Güçlü medya, güçlü toplumun; güçlü gazeteci ise güçlü medyanın temelidir. Türkiye'de haber üretmeye çalışan binlerce gazeteci, editör, kameraman, yönetmen, kurgu operatörü, reji çalışanı, ses ve ışık teknisyeni, grafiker ve dijital içerik üreticisi, kamuoyunun haber alma hakkı için mücadele ederken kendi mesleğinin geleceğinden endişe duyuyor. 2000'li yılların başında bir haber merkezi yalnızca çalışma alanı değildi; aynı zamanda bir okuldu. Bugün ise haber merkezleri hızlandı; ama çoğu yerde öğrenme kültürü yavaşladı. Bir muhabir artık yalnızca haber yapmıyor. Sosyal medya yönetiyor. Sorun teknoloji değildir. Emeğin karşılığı verilmediğinde, fazla mesai olağanlaştırıldığında, hafta sonu ve bayram çalışmaları mesleğin "doğal parçası" sayıldığında, yıllık izin kullanılmasının bile ayrıcalık gibi algılandığı bir düzen oluştuğunda; çalışan yalnızca yorulmaz, mesleğine olan aidiyetini de kaybetmeye başlar. Bu, tek başına olumsuz bir gelişme değildir. Gazetecilik yalnızca teorik bilgiyle yapılabilecek bir meslek değildir. Genç mezunları "niteliksiz" diye suçlamak kolaydır. Asıl soru şudur: Bu soruya dürüstçe "evet" diyemiyorsak, eleştirinin yönünü yalnızca gençlere çevirmek haksızlık olur. Kurumlarımız arasında olduğu kadar, aynı haber merkezinin içinde de dayanışma kültürü zayıfladı. Bir meslek ailesi olduğumuzu unutmaya başlamamızdı.

29 Haziran 2026 11:35

Köşe Yazarı

Haberi Yazanların Haberi Yok!

Çünkü gazeteci yalnızca haber yazmaz. Türkiye'de milyonların haber alma hakkını omuzlayan medya emekçileri, yıllardır kendi haklarını konuşamaz hâle geldi. 2000'li yılların başında medya sektöründe çalışmak; yalnızca maaş almak değildi. Bir yönetmenin reji masası yalnızca teknik ekipman değildi; milyonların aynı ana şahit olduğu yerdi. Yapay zekâ haber yazmaya başladı. Ama aynı yıllarda medya çalışanının değeri sessizce küçüldü. Bugün aynı iş bazen tek kişiden bekleniyor. Muhabir haber yapıyor. Editör artık yalnızca editör değil. Sosyal medya editörü... Hepsi aynı kişi... Ama medya çalışanının emeği aynı hızla değer kazanmadı. Gazeteci, haber nöbetinden çıkıp market hesabı yapmaya başladı. Bu kötü bir şey değildi. Gençler bu mesleği sevdiği için geldi. Medya alanına ilişkin çalışmalar da gazetecilerin örgütlenme konusunda ciddi güçlükler yaşadığını vurguluyor. Onuru da yalnız kalır. Bir arkadaşımız haksızlığa uğradığında... "Bugün ona, yarın bana..." diyemedik. Belki de en büyük yenilgimiz düşük maaşlar değildi. Kaybeden yalnızca medya sektörü değildir. Artık yeni bir manşet atmanın zamanı geldi. Gazeteci lütuf istemiyor. Editör ayrıcalık istemiyor. Yönetmen imtiyaz istemiyor. Çünkü gerçeği savunan insanlar, kendi emeklerini savunmaktan vazgeçtiğinde yalnızca bir meslek değil, toplumun hakikate ulaşma umudu da sessizce yıpranır. Belki de artık ilk kez, kendi hikâyemizi yazmanın zamanı geldi.

28 Haziran 2026 11:45

Köşe Yazarı

Savaşların Yeni Cephesi: Medya, Algı Ve Toplumsal Direnç

Uluslararası ilişkiler literatüründe bu dönüşüm; "stratejik iletişim", "bilgi savaşı", "hibrit savaş" ve "yumuşak güç" kavramlarıyla inceleniyor. 2003'te Irak işgali yalnızca askerî bir operasyon değildi. Uluslararası medya, 24 saat kesintisiz yayın yapan haber kanalları ve küresel iletişim ağları, savaşın dünya kamuoyunda nasıl algılanacağını da belirleyen önemli aktörler hâline geldi. Libya'da 2011 sürecinde televizyon yayınları, dijital platformlar ve uluslararası haber akışı, sahadaki gelişmeler kadar küresel kamuoyu üzerinde de etkili oldu. Bugün ABD, Rusya, Çin, Avrupa ülkeleri ve diğer büyük aktörler medya ve dijital iletişimi ulusal güçlerinin bir parçası olarak değerlendiriyor. Joseph Nye'ın ortaya koyduğu "yumuşak güç" yaklaşımı, bir ülkenin yalnızca askerî veya ekonomik gücüyle değil; kültürü, değerleri ve iletişim kapasitesiyle de etki oluşturabileceğini savunur. Buradan çıkarılacak sonuç, "tek bir merkez dünyayı yönetiyor" gibi indirgemeci bir yaklaşım değildir. Türkiye; Avrupa, Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'nun kesişim noktasında bulunan, genç nüfusu yüksek ve dijital medya kullanımının yoğun olduğu stratejik bir ülkedir. Bu nedenle medya, yalnızca "haber veren" bir sektör değildir.

27 Haziran 2026 11:22

Köşe Yazarı

Mahalleyi Kaybettiğimiz Gün, Yalnızlaşmaya Başladık

Bazen de aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanların birbirlerinin adını bilmemesiyle... Ve en önemlisi, "biz" duygusunun sessizce "ben"e dönüşmesiyle... Dijital dünya genişledikçe ortak yaşam alanlarımız daraldı. Bu tablo yalnızca demografik bir değişim değildir. Çocukların sokakta büyüdüğü, yaşlıların yalnız bırakılmadığı, "Komşum açken ben tok yatamam." anlayışının gündelik hayatın doğal bir parçası olduğu sosyal bir yapıyı ifade ediyordu. Bizimkiler, apartman hayatının tüm çatışmalarına rağmen birlikte yaşamayı öğretiyordu. Farklı karakterlerin aynı avluda, aynı merdivende ve aynı sofrada bir araya gelebileceğini gösteriyordu. Mahallenin Muhtarları, Anadolu'nun mahalle kültürünü, dayanışmasını, imece ruhunu ve ortak vicdanını ekranlara taşıyordu. Bu dizilerin ortak başarısı yalnızca reyting değildi. Eskiden milyonlar aynı diziyi izler, ertesi gün okulda, iş yerinde ya da kahvede aynı sahneyi konuşurdu. Şimdi ise aynı evin içinde yaşayan dört kişi bile dört farklı dijital dünyada zaman geçiriyor. Sosyolog Zygmunt Bauman, modern hayatı "Akışkan Modernite" kavramıyla açıklar. Filozof Byung-Chul Han ise dijital çağın insanını "Yorgunluk Toplumu" olarak tanımlar. Amerikalı akademisyen Sherry Turkle ise yıllardır aynı uyarıyı yapıyor: "Birbirimizle konuşmayı unuturken cihazlarımızla konuşmayı öğreniyoruz." Bu üç tespit, aslında Türkiye'nin yaşadığı dönüşümü de açıklıyor. Medya yalnızca gündemi aktaran bir araç değildir. Çünkü bir milleti ayakta tutan yalnızca ekonomisi, teknolojisi ya da şehirleri değildir. Onu ayakta tutan; aynı acıda omuz omuza duran, aynı sevinci paylaşan, birbirine selam vermekten vazgeçmeyen insanların oluşturduğu görünmez bağdır.

26 Haziran 2026 16:25

Köşe Yazarı

Sessiz Salgın: Dijital Yorgunluk

Bu değişimin adı dijital yorgunluk. Üstelik bu yorgunluk yalnızca ekranlara uzun süre bakmanın oluşturduğu fiziksel bir durum değil. Çocuklar kendi dijital dünyalarında... Dört farklı ekran. Türkiye İstatistik Kurumu'nun son verileri internet kullanım oranının yüzde 90'ın üzerine çıktığını gösteriyor. Rakamlar farklı kurumların tablolarında yer alıyor olabilir. Ama anlattıkları hikâye aynı. İnsanlar dijital olarak birbirine yaklaşırken sosyal olarak birbirinden uzaklaşıyor. Ünlü sosyolog Zygmunt Bauman yıllar önce modern toplumları "akışkan toplumlar" olarak tanımlamıştı. İlişkiler hızlı başlıyor. Güney Koreli filozof Byung-Chul Han ise modern insanın yaşadığı bu süreci "yorgunluk toplumu" kavramıyla açıklıyor. Sosyal medya platformlarında herkes daha mutlu görünmek istiyor. Amerikalı akademisyen Sherry Turkle ise yıllardır teknoloji ve insan ilişkileri üzerine yaptığı araştırmalarda çok çarpıcı bir tespitte bulunuyor: "Birbirimizle konuşmayı unuturken cihazlarımızla konuşmayı öğreniyoruz." Bugün birçok ailede yaşanan durum tam olarak budur. Aynı masada oturan insanlar birbirlerine anlatacakları şeyleri sosyal medyada paylaşmayı tercih ediyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın yürüttüğü çalışmalar çocukların dijital ortamlarla ilişkisini artık bir aile politikası konusu olarak ele alıyor. Mesele geleceğin toplumsal yapısı. Adalet Bakanlığı verileri aile hukukunun yargı sistemindeki en önemli alanlardan biri olmaya devam ettiğini gösteriyor. Çünkü ekranlar artık yalnızca bilgi taşımıyor. Tam da bu noktada medya sektörünün sorumluluğu başlıyor. Yıllardır televizyon yayıncılığının içinde çalışan bir yönetmen olarak şunu açıkça söyleyebilirim: Medya yalnızca haber üreten bir sektör değildir. Bugün ekranlarımız her zamankinden daha parlak olabilir. Ancak asıl soru şudur: Eğer bu soruya gönül rahatlığıyla "evet" diyemiyorsak, dijital çağın bütün kazanımlarına rağmen üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir mesele var demektir. Ve dijital yorgunluk, tam da o kopuşun sessiz adıdır.

25 Haziran 2026 07:00

Köşe Yazarı

Atatürk'ü Anlamak Değil, Tamamlamak Zorundayız

Türkiye'nin son yirmi yılına, hatta son elli yılına dönüp baktığımızda karşımıza çıkan en büyük çelişki şudur: Cumhuriyet'in kurucusunu hemen herkes konuşuyor ama onun kurmaya çalıştığı toplumu neredeyse kimse konuşmuyor. Oysa Mustafa Kemal Atatürk'ün büyüklüğü yalnızca bir imparatorluğun enkazından yeni bir devlet çıkarmasında değildi. Atatürk'ün devrimleri kıyafetle, harflerle, takvimle ya da şapkayla sınırlı değildi. Bugün Türkiye'nin yaşadığı birçok sorunun kökeninde de aslında tamamlanamamış bu zihniyet dönüşümü yatıyor. Çünkü Cumhuriyet'in hedefi biat eden birey değil, sorgulayan yurttaştı. Tam da bu nedenle Atatürk "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" nesillerden söz etti. Çünkü Atatürk'ün gözünde vatandaşlık ortak paydası, bütün farklılıkların üzerinde duran bir üst kimlikti. Belki de bu yüzden Atatürk hâlâ bu kadar önemlidir. Bugün dönüp Avrupa'nın gelişmiş ülkelerine, Japonya'ya, Güney Kore'ye ya da Kuzey Amerika'nın kurumsallaşmış demokrasilerine baktığımızda gördüğümüz şey aslında budur. Bugün Türkiye'nin önündeki mesele Atatürk'ü sevmek ya da sevmemek değildir. Çünkü bir asır sonra hâlâ aynı sorunları konuşuyorsak, mesele Cumhuriyet'in başarısızlığı değil; Cumhuriyet'in zihinsel devriminin tam anlamıyla hayata geçirilememiş olmasıdır. Belki de artık sormamız gereken soru şudur: Atatürk'ü gerçekten ne kadar anıyoruz değil... Çünkü Türkiye'nin geleceği yeni kahramanlar aramakta değil, bir asır önce gösterilen istikameti yeniden hatırlamakta yatıyor. Ve belki de Cumhuriyet'in ikinci yüzyılındaki en büyük görevimiz, Atatürk'ü övmek değil; onu tamamlamaktır.

24 Haziran 2026 14:42

Köşe Yazarı

Yalan Olduğunu Biliyoruz Ama Susuyoruz... Bu Tercih Mi? Kabul Etmek Mi?

Daha tehlikeli olanı yapar. Nazi Almanyası'nın Propaganda Bakanı'e atfedilen ve propaganda çalışmalarının özünü anlatan anlayışlardan biri şuydu: Bir fikri yeterince uzun süre tekrar ettiğinizde, insanlar onu sorgulamaktan vazgeçebilir. Bugün gelişmiş demokrasilerde medya sistemleri tam da bu nedenle farklı seslerin varlığını korumaya çalışır. Farklı kaynaklardan bilgi alabilme hakkıdır. Akşam farklı logolar altında aynı konu yeniden servis ediliyor. Ertesi gün aynı başlık biraz farklı cümlelerle tekrar karşımıza çıkıyor. İletişim biliminde buna "gündem belirleme etkisi" denir. Önce farklı seslerin azalmasına alışır. Bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir risk değildir. Amerika'da ile aynı olayı farklı perspektiflerden değerlendirebilir ve bu durum sistemin doğal parçası olarak kabul edilir. Farklı bakış açıları. Bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorun, insanların bilgiye ulaşamaması değildir. Özgür medya yalnızca gazetecilerin meselesi değildir. Çünkü bir ülkede insanlar farklı görüşleri duyamıyorsa, yalnızca haber çeşitliliği azalmaz.

23 Haziran 2026 14:02

Köşe Yazarı

Tek Sesin Bedeli Aynı Manşet Ülkesi

Türkiye'nin son yirmi yılı yalnızca siyasi bir dönüşüm hikâyesi değildir. Aynı zamanda medyanın, toplumun ve bireyin dönüşüm hikâyesidir. 2002 sonrasında iktidar değişti. En sonunda ise medyanın sahiplik yapısı ve yayıncılık kültürü değişti. Asıl mesele, Türkiye'nin çok sesli medya düzeninden giderek daha dar bir yayın evrenine nasıl sürüklendiğidir. Bir zamanlar Türkiye'nin medya amiral gemisi olarak görülen Doğan Grubu'nun el değiştirmesi yalnızca ticari bir satış değildi. Bu gelişmeler, Türkiye'de medya gücünün yeniden dağıtıldığı büyük dönüşümün kilometre taşlarıydı. Ancak yıllar içinde TRT ve Anadolu Ajansı'nın editoryal tercihleri üzerine yapılan tartışmalar, kamu yayıncılığı ile hükümet politikaları arasındaki mesafenin yeterince korunup korunamadığı sorusunu sürekli gündemde tuttu. Türkiye'de uzun yıllardır yalnızca siyasi partiler değil, siyasal dil de değişti. Aynı zamanda medya stratejisiydi. Çünkü kutuplaşmış toplumlarda medya artık haber vermez. Bugün milyonlarca insan gözünün önünde gerçekleşen olayları bile kendi siyasi kimliği üzerinden değerlendirebiliyorsa bunun nedeni yalnızca propaganda değildir. Medya çalışanlarını da etkiledi. "Sen muhalif kanalda çalışmışsın." "Sen iktidara yakın kanalda görev yapmışsın." "Sen o grubun adamısın." Bir kameramanın çektiği görüntüden önce çalıştığı kanal sorgulanıyor. Bugün Türkiye'nin medya sorunu yalnızca basın özgürlüğü sorunu değildir.

22 Haziran 2026 11:33

Köşe Yazarı

2035'e Doğru Türkiye Medyası: Nasıl Bir Gelecek İnşa Etmeliyiz?

2035'e giderken Türkiye medyasının önünde iki seçenek bulunuyor: Ya dünyanın dönüşümünü izleyen bir medya sistemi olacağız... The New York Times, dijital abonelik modeline geçişte dünyanın en başarılı örneklerinden biri oldu. Amerika'da artık şu gerçek kabul edilmiş durumda: Ulusal medya güçlü olabilir. Ancak yerel medya ölürse demokrasi zayıflar. Avrupa'nın Medya Gücü: Kurum Kültürü Avrupa'nın medya başarısının temelinde teknoloji değil, kurumsal yapı bulunuyor. Türkiye'de çok konuşulmasa da dünyanın en etkili medya sistemlerinden biri Japonya'da bulunuyor. Japon modelinin temelinde hız değil güven bulunuyor. China Media Group ise dijital yayıncılık ve uluslararası medya ağları oluşturma konusunda büyük bütçeler kullanıyor. Yerel medya yeniden güçlendirilmelidir. Medya okuryazarlığı ilkokuldan itibaren eğitim sistemine dahil edilmelidir. Bugün dünyanın başarılı medya sistemlerine baktığımızda ortak bir gerçek görüyoruz: Güçlü medya, güçlü teknolojiyle değil; güçlü kurumlarla kuruluyor. Güçlü kurumlar ise ancak güçlü gazeteciler, güçlü yerel medya yapıları ve güven duygusunu koruyan bir meslek kültürüyle ayakta kalabiliyor. 2035'e doğru Türkiye'nin medya vizyonu da ekranlara, algoritmalara ve yapay zekâya odaklanan bir gelecek tasarımından öteye geçmelidir.

19 Haziran 2026 13:20

Köşe Yazarı

Türkiye Medyasında Yeni Bir Toplumsal Sözleşme Mümkün Mü?

Eleştiriden Çözüme: Medya Emekçileri, Kurumlar ve Geleceğin Gazeteciliği Son yıllarda medya üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü siyaset ekseninde yürütülüyor. Bugün Avrupa'nın birçok ülkesinde yerel medya, ulusal medya ekosisteminin temel taşı olarak kabul ediliyor. Türkiye'de ise medya çalışanları çoğu zaman mesleki kimliklerinden önce çalıştıkları kurumlarla tanımlanıyor. Örneğin Basın İş Kanunu'nun sağladığı haklar ve kamuoyunda "212 hakları" olarak bilinen uygulamalar sektörün tamamında eşit biçimde hayata geçirilememektedir. Bu noktada sorumluluk yalnızca medya kuruluşlarına ait değildir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın medya sektörüne yönelik daha etkin denetim mekanizmaları geliştirmesi gerekmektedir. Dışişleri Bakanlığı ise Avrupa Birliği ülkeleri ve uluslararası basın kuruluşlarıyla ortak eğitim, staj ve mesleki değişim programlarının artırılmasına öncülük etmelidir. Çünkü medya sektörünün gelişimi yalnızca içeriden çözülecek bir mesele değildir. Ancak mezuniyet ile mesleki yeterlilik arasında ciddi bir boşluk bulunuyor. Avrupa'da birçok medya kuruluşu, üniversite ile sektör arasında kurulan uygulamalı eğitim modelleri sayesinde bu açığı kapatıyor. Çünkü medya yalnızca teknolojiyle gelişmez. Bugün Türkiye'nin ihtiyacı yeni medya savaşları değil, yeni medya reformlarıdır. Ve medya çalışanlarının çalıştıkları kurumlar üzerinden değil, ortaya koydukları mesleki performans üzerinden değerlendirilmesi... Çünkü güçlü medya yalnızca güçlü kurumlarla kurulmaz.

17 Haziran 2026 16:21

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha