
Ancak ikisini buluşturan ortak kelime "Kürt" oldu. Bizim coğrafyayı yakından tanıyan yazar Amin Maalouf'un " Ölümcül Kimlikler " adlı eserinden vereyim. Ki o andan itibaren kimlik, insanı anlatan doğal özellik olmaktan çıkar; hukukun, sanatın, siyasetin ve hatta gündelik hayatın önüne geçen belirleyici ölçüye dönüşür. "ÖLÜMCÜL" VURGUSU BOŞUNA DEĞİL Ankara ile İmralı arasında yürütülen barış sürecinin en zor tarafı, müzakereler değil. "Ölümcül Kimlikler" kitabında uyarıda bulunuyor: - İnsanlar çatışmaya farklı kimliklere sahip oldukları için sürüklenmez. Kimlik elbette inkâr edilemez fakat kimlik; mesleklerin, sanatın ve hukukun önüne geçtiğinde ortak yaşamın dili daralmaya başlar. Maalouf'un " ölümcül " dediği süreç tam da burasıdır: -Kimlik, insanın zenginliğini ifade eden doğal bir unsur olmaktan çıkar, insanı tanımlayan tek kıstasa indirgenir. Bir toplantının adına "demokratik" sözcüğünü eklemek elbette anlamlı ancak bu sıfatın gerçek karşılığı, hukukun herkesi aynı ölçüde kapsayabilmesindedir... Amin Maalouf'un dikkat çektiği tehlike budur: Din ya da etnik kimlikler siyasal rekabetin merkezine yerleştiğinde, karşı tarafta yeni kimlik siyasetleri doğar ve ortak vatandaşlık dili giderek zayıflar. Deniz Göktaş'ın tutuklanması ile Demokratik Kürt Hukukçular Konferansı ilk bakışta farklı görünüyor oysa ikisi de aynı sorunu görünür kılıyor: Odatv.
Kaynak: Odatv
10 Temmuz 2026 05:55
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Trump'ın 'Hediyesi'... Unutulan Ders
İktidara yakın bir köşe yazarı, Ankara'daki NATO Zirvesi'nde ABD Başkanı Trump'ın Türkiye'ye yönelik olumlu mesajlarını değerlendirirken şu cümleyi kurdu: -"Trump bize hep böyle hediyelerle gel..." Bu cümleyi okuyunca aklıma, Türkiye'nin Soğuk Savaş yılları geldi. Prof. Feroz Ahmad, "Türkiye'de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971)" adlı çalışmasında, savaş sonrasında Türkiye'nin Batı'yla kurduğu ilişkinin adımlarını gün gün anlattı: Truman Doktrini, Marshall Planı ve ardından Türkiye'nin NATO'ya katılması... Bugün konuştuğumuz başlıkların adı değişti: CAATSA, F-35… Ama değişmeyen psikoloji var: Washington'dan gelen askerî her haber hâlâ "en iyi haber", hatta kimi zaman "hediye" olarak karşılanıyor! Oysa insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bu sorunun cevabı Pentagon'da değil, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nda saklı... ASELSAN'A İHTİYAÇ DUYMAK Kıbrıs Barış Harekâtı, Türkiye'nin askerî tarihinde yalnızca zafer değildir. 498 şehit verdiğimiz 1974'ün Türkiye'ye öğrettiği ders şuydu: Bir daha yabancı devletlerin, Türkiye'nin savaş alanındaki iletişimini karıştırmamasını sağlamak… SAVAŞIN ASIL SİLAHI Kıbrıs'tan sonra Türkiye haberleşme bağımlılığını azaltmak için milli savunma sanayine yöneldi. Bugün F-35 tartışmasını yalnızca "uçak alalım mı, almayalım mı" sorusuna indirgemek bu yüzden eksik kalır. 1974'te Türkiye'yi milli savunma sanayine yönelten soru aslında hiç değişmedi: O gün sorun telsizdi, bugün yazılım...
09 Temmuz 2026 05:55

Deniz Göktaş'ın Tutuklanma Sebebi: Diktatörün Soyağacı
Ki: Türkiye'de " diktatör " sözcüğü, siyaset biliminin kavramlarından biri olmaktan çıkarılıp, mahkeme dosyalarının konusu haline geldi. MÖ 501 yılında Roma Cumhuriyeti'nde "diktatörlük", geçici olağanüstü görevdi. (Platon, "Devlet" adlı eserinde "diktatör" kavramını farklı isimlendirdi: Erdem ve bilgeliğe dayanan " Filozof Kral "... Kimileri günümüzde kavramı " aydın diktatör " olarak kullanıyor.) Uzatmayayım, "diktatör" kavramının tarihsel soyağacını yakın tarihe getireyim: PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ Roma İmparatorluğu yıkıldı ama "diktatör" kavramı tarihten silinmedi. 18'inci yüzyılda Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau, "Toplum Sözleşmesi" adlı eserinde Roma'daki diktatörlük kurumunu yeniden değerlendirdi. 19'uncu yüzyılda "diktatörlük" kavramı, Marksist devlet teorisinde yeni anlam kazandı. Marks, bu kavramı ilk kez 1852'de Alman sosyalist gazeteci Joseph Weydemeyer'e yazdığı mektupta kullandı. Dolayısıyla Marks ve Engels'in kullandığı "diktatörlük" kavramı, tek kişinin mutlak yönetimini değil, tarihsel dönüşümün geçici aşamasını ifade ediyordu. Kısacası, Roma'nın hukukundan Rousseau'nun siyaset felsefesine, oradan Marks ve Engels'in devlet teorisine uzanan çizgide "diktatörlük", bugün yüklenilen anlamı hiç taşımıyordu... Bugün Türkiye'de "diktatör" sözcüğü, tarihsel anlamından çok, Soğuk Savaş'ın ürettiği psikolojik harp anlamıyla kullanılıyor!
08 Temmuz 2026 05:55

Deniz Göktaş'ın Tutuklanması: Kanunun Ölçüsü Duygu Olmaz... Yasa Değişti Yorum Değişmedi
Bugün yürürlükte bulunan TCK 216'nın hem 1'inci hem de 3'üncü fıkrası, cezalandırma için ortak ölçüt öngörüyor: -Fiilin kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike yaratması. Osmanlı'nın kutsalı koruyan hukuk anlayışından Tanzimat'ın Napolyon etkisindeki ceza kanununa, Cumhuriyet' in laik hukuk reformuna, 1987 değişikliğine ve Avrupa Birliği uyum sürecinde kabul edilen 2005 Türk Ceza Kanunu'na uzanan uzun dönüşümün bugün nasıl yorumlandığıdır… 1789 Fransız Devrimi ardından Napolyon Bonapart, 1810 tarihli Ceza Kanunu ile modern ceza hukukunun en etkili metinlerinden birini hazırladı. 1926 tarihli 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, laik ceza hukukunu benimsedi. Ancak laik Cumhuriyet, 765 sayılı Kanun'un 175. maddesi, dini değerlere yönelik tahkir fiillerini suç olarak düzenlemeye devam etti... ERDOĞAN'IN DEĞİŞTİRDİĞİ YASA AKP hükümeti, Avrupa Birliği uyum süreci kapsamında 2005 yılında hazırladığı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile ceza hukukunda önemli değişikliğe gitti. Ancak bu kez eski sistemden ayrılan kritik ölçüt getirdi: "Fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması." Yani, iki kanun arasında temel bir fark oldu: 1987 düzenlemesinde ağırlık, dini değerin korunması; 2005 reformu ise dini duyguların incinmesi değil, fiilin kamu barışını bozabilecek nitelikte olmasıydı. Deniz Göktaş tutuklandıktan sonra dendi ki; 216/3'ten değil, 216/1'den tutukladık: Halkı kin ve düşmanlığa tahrik yani... Ama TCK 216/3 veya 216/1 açısından kamu güvenliği-barışını tehdit edebilecek fiil bulamazsınız. Deniz Göktaş ve benzeri ceza dosyalar, Türkiye'nin 1987'de mi, 2005'te mi kaldığını gösteriyor!
07 Temmuz 2026 05:55

Bir Araştırma Neden Öfke Yarattı: İmanla Tarihi Karıştırmak
Sözü Ahmet Yaşar Ocak'a bırakayım: -"Yaz tatiline döndüğüm zaman kendisine teşekkür etmek amacıyla vakfın o zamanlar merkezinin bulunduğu İstanbul'da İstiklal Caddesi'ndeki ofisine gittim. Merhum Gemuhluoğlu'nun tuhaf tavırları vardı, konuşurken birdenbire garip sorular sorar, cevabınızı beklerdi. (...) Bana doktora tezimin konusunu, Fransa'da kiminle çalıştığımı sordu. Ben de Prof. Melikoff ile çalıştığımı, tez konumun Babailer İsyanı olduğunu söyleyince, rahmetli son derece bozuldu ve birden köpürdü: 'Ne çalışıyorsun, ne' deyip bağırarak yerinden kalktı, küfürler savurarak üzerime hücum etti. Beni döveceğini anladım. Korktum, odasından dışarı fırladım. ' Papazın çocuğu! Biz bu ülkeyi birleştirmek istiyoruz, sen parçalamaya mı çalışıyorsun' diye bağırıyordu. Bu son sözlerine çok içerledim, tepem attı birden. 'Bakın, bana istediğinizi söyleyebilirsiniz ama babama papaz diyemezsiniz, benim babam belki sizden çok daha fazla Müslüman' diye bağırdım ve merdivenlerden apar topar inerek kaçtım…" İNANÇLA TARİHİ KARIŞTIRMAK İmam Hatip ve İlahiyat Fakültesi mezunu tarihçi Ahmet Yaşar Ocak bile " mahallesinden " pek iltifat almadı. Hakkında komplolar bile üretildi; "Batı'nın adamı!" Sorun sadece bir isimle sınırlı değil, çok daha büyük: Türkiye'de İslam tarihi alanındaki en büyük sıkıntı, belge eksikliği değil; bakış açısı eksikliği … Bu yüzden "Ne olmuştu" sorusu, "Neye inanıyorsun" sorusu sık sık birbirine karıştırılıyor… Oysaki İslam inancı ile İslam tarihi aynı alan değildir. Bir tarihçi, Babailer İsyanı vs. incelediğinde İslam'ı tartışmaz, 13'üncü yüzyıl Anadolu'sunu inceler… Ne var ki Türkiye'de bu ayrım çoğu zaman yapılmıyor. " Neden bunu araştırdığı " sorgulanıyor… BİZİM İLAHİYATÇILAR SUSKUN Aslında bu sorun yalnızca İslam tarihiyle sınırlı değil. Tarihçi "bu gerçekten böyle mi" diye bıkmadan sorandır. Bir tarihçi, yıllardır doğru kabul edilen bilgiyi yeni belgeler ışığında yeniden değerlendirdiğinde, ilk tepki çoğu zaman "acaba neyi amaçlıyor" sorusu oluyor.
03 Temmuz 2026 05:55

'Mutlaka Kazanmalıyım' Siyasetinin Kaybedeni: Ahlâkın Yenilgisi
Slovenyalı düşünür Renata Salecl, " Kabalık Çağı " kitabında çağımızın en görünür ama en az sorgulanan dönüşümlerinden birine dikkat çekti: Kabalık, bireylerin görgü kurallarını unutmasıyla açıklanabilecek basit davranış bozukluğu değil. Oysa değişen yalnızca davranış biçimleri değil, başarı anlayışının ta kendisi. Navarro'nun kitabına isim verdiği " çakallaşma " kavramını tercih etmesi tesadüf değil. Navarro, bu davranışların birkaç kötü insanın tercihi olmadığını, başarıyı-kazancı ahlâkın önüne koyan neoliberal düzenin kaçınılmaz sonucu olduğunu savunuyor: Neoliberalizm salt piyasaları serbestleştirmedi; kazanmak, nasıl kazanıldığından daha önemli hale geldi. Kurnazlık "girişimcilik", acımasızlık "profesyonellik", fırsatçılık ise "iş zekâsı" adı altında meşrulaştırıldı... Kazanmak, nasıl kazanıldığından önemli hale geldi. Rakibini itibarsızlaştırmak, sürekli kriz üretmek ve algıyı yönetmek, seçmeni ikna edecek siyasi üretimin önüne geçti... "Çakallaşma" böylece siyasi hayatın da belirleyici davranış kalıplarından biri oldu... Böylece toplumu bir arada tutması gereken siyaset, giderek güven üretmek yerine kutuplaşmayı besliyor... Bugün en önemli sorun, kabalığın ya da çakallığın varlığı değil, bunların başarı, liderlik ve güç göstergesi olarak alkışlanması! Navarro, asıl tehlikeye karşı uyarıyor: -"Bu kitabı, iş dünyasında son yıllarda giderek büyüyen, çalışma hayatına başlayan yeni nesillerin bizzat yaşamakta oldukları değer erozyonuyla içinden çıkılamaz hale dönüşen etik çürümeyi gözler önüne serebilmek için yazdım ve adını 'Çakallaşma' koydum. Çünkü iş dünyası bir çakallaşma serüvenine dönüştü." Tıpkı siyaset gibi…
02 Temmuz 2026 05:55

Uzun Yıllar Ciddiye Alınmadı... Ana Akım Siyasetin Kıyısında Kaldı... Bugün Dünya Gündeminde: Yeni Çekim Merkezi
Kimi okur, yazılarım için "hep soldan referans veriyorsun" diyor! Ne Demokrat Parti'nin ne de Cumhuriyetçi Parti'nin ana akımında yer aldı. Sözünü ettiğim, Lyndon LaRouche'un etrafında şekillenen LaRouche Hareketi … NE SOL, NE SAĞ LaRouche Hareketi'ni klasik sağ-sol kalıplarıyla açıklamak pek mümkün değil. Hareketin Amerikalı kurucusu Lyndon LaRouche (1922-2019), gençlik yıllarında Troçkist çevrelerde siyaset yaptı. Zamanla yalnızca Sovyetler Birliği'nin ekonomik modeline değil, küresel finans sermayeyi temsil eden kapitalizme de karşı çıktı. LaRouche'un düşüncesinin merkezinde ekonomi vardı. LaRouche Hareketi'ni bugün önemli kılan budur. CHP'ye geleceğim: "YENİ" PARTİ YOLU LaRouche Hareketi'nin asıl önemi, bugün tezlerinin doğru çıkmış olması değil... Bu hareketin önemi; birbirinden uzak görünen sol-sağ düşünceleri aynı siyasal proje içinde buluşturmayı denemesi: Soldan finans kapitalizmi eleştirisini, kamu yatırımlarını ve devlet planlamasını aldı... Sağdan ise ulusal egemenliği, güçlü devleti, jeopolitik gerçekçiliği ve kültürel süreklilik fikrini aldı... LaRouche için ekonomi, yalnızca para ve piyasadan ibaret değildi.
01 Temmuz 2026 05:55

Chp'nin Görünmeyen Krizi: Kayıp Sol
Bu nedenle bir partiyi anlamak için yalnızca programına değil, sağında ve solunda hangi toplumsal hareketlerin bulunduğuna bakmak gerekir... 1960'lı ve 1970'li yıllarda CHP solunda güçlü sosyalist hareketler vardı. İsmet İnönü'nün " Ortanın Solu " çıkışı ile Bülent Ecevit'in " Demokratik Sol " anlayışı, bu toplumsal basınçtan bağımsız değildi. 12 Eylül 1980 askeri darbesi yalnızca siyasi partileri kapatmadı. CHP'nin solunda yer alan örgütlü toplumsal zemini çökertti. Sosyalist hareket ağır darbe aldı. MESELE İSİM-LOGO DEĞİL CHP içinde yaşanan mutlak butlan krizi nedeniyle, Özgür Özel ve ekibinin yeni siyasi oluşuma yöneleceği konuşuluyor... 1960'larda ve 1970'lerde sosyalist hareketler fabrikalarda, mahallelerde, köylerde, üniversitelerde, sendikalarda örgütlendi. Evet: Siyasette isimler değişebilir, kadrolar yenilenebilir ama bir partiyi gerçekten "yeni" yapan, ismi- logo su değil, hangi toplumsal hareketin siyasal temsilcisi olduğudur. Bugün tartışılması gereken budur: CHP'yi 1970'lerde büyüten seçim sonuçları değil, toplumun içinde yükselen örgütlü sol hareket idi. YENİ DEMEKLE "YENİ" OLMAZ Bugün Türkiye'de merkez solda eksik olan sadece yeni bir parti değildir. 1960'lı ve 1970'li yılların sosyalist hareketi bunun için fabrikalara gitti, mahallelerde örgütlendi, köylere ulaştı, sendikalarda çalıştı, kooperatifleri destekledi, dernekler kurdu, yayınlar çıkardı. O yıllar CHP'nin yönünü değiştiren bu toplumsal hareketler oldu, ardından 1973 ve 1977 seçim başarıları geldi... Bugün Özgür Özel 'in kuracağı olası parti aynı tarihsel gerçekle karşı karşıya...
30 Haziran 2026 05:55


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

İktidarın Muhalefet Korkusu: Rakip Mi, Tehdit Mi...
Türkiye'de iktidar - muhalefet didişmesi hiç bitmiyor! Türkiye'de -sadece CHP değil- her türlü muhalefet, iktidarın meşru alternatifi olarak değil, düzeni-rejimi zorlayan istikrar riski olarak algılanıyor… Bu hiç yeni değil: Devletin toplumdan daha güçlü olduğu siyasi geleneklerde muhalefet, iktidarın doğal alternatifi değil, düzenin karşısındaki şer odağı gibi algılanıyor. Muhalefet, rakipten çok tehdit olarak görüldü. Böylece, Türkiye'de siyasi tartışmalar sık sık hak ve özgürlükler ekseninden çıkıp güvenlik, kamu düzeni ve istikrar eksenine kaydı. Ancak asıl soru şu: DAVA SİYASETİ Bugünkü iktidar-muhalefet geriliminin kaynağı yalnızca devlet geleneği değil. Erdoğan'ın siyasi dünyasının şekillenmesinde Necip Fazıl Kısakürek'in etkisi biliniyor. Sadece Kısakürek değil. Erdoğan'ın siyasi dilinde sıkça duyulan "yerli ve milli olanlar", "vesayet odakları", "Türkiye'nin önünü kesmek isteyenler" gibi kavramlar bu düşünsel iklimden bağımsız değil… Devlet merkezli tarihsel miras ile dava merkezli siyasi düşünce birleştiğinde, muhalefet rakip olmaktan çıkıp kolayca istikrar riski olarak algılanabiliyor.
26 Haziran 2026 05:55

Soğuk Savaş Refleksi: Protestodan Korkmak
Örnekler vereyim: 1999'da Washington'daki NATO zirvesinde Yugoslavya'nın bombalanmasını protesto eden gösteriler yapıldı... 2002'de Prag'da binlerce kişi NATO karşıtı yürüyüşlere katıldı... 2009'da Fransa'nın Strasbourg ve yanındaki Almanya'nın Kehl kentlerinde on binlerce protestocu sokaklara çıktı. 2012'de Şikago 'da Afganistan ve Irak savaşlarını protesto eden binlerce kişi günlerce gösteri düzenledi. Amerikan ordusunda görev yapmış gaziler, NATO politikalarını protesto ederek madalyalarını sembolik biçimde geri verdi... 2014'te Galler zirvesinde büyük yürüyüşler yapıldı… 2016'da Varşova'da Rusya'ya dönük askeri yığınak kararları protesto edildi… 2018'de Brüksel'de NATO harcamaları protesto edildi… 2024'te Washington'da Gazze soykırımı için binlerce insan sokağa taştı… Yugoslavya'nın bombalanması, Afganistan-Irak müdahalesi, Libya operasyonu ve en son Doğu Avrupa'daki askeri genişleme kararları ile NATO'nun küresel güvenlik politikaları yıllardır tartışılıyor. NATO karşıtı gösteriler sorgulanırken, NATO'nun sorgulanması istenmiyor! Mesele: NATO karşıtı gösterilerin neden yapıldığı değil, NATO'nun neden hâlâ yeterince tartışılmadığıdır.
25 Haziran 2026 05:55

Soğuk Savaşın En Büyük Ezberi: Nato'nun Stalin Masalı... Türkiye'deki 75 Yıllık Yalan
NATO'ya girmek için 1951'de adına " büyük tevkifat " denilip solcuların hapse atılması gibi, 7-8 Temmuz 2026 NATO toplantısı için Ankara'da sıkıyönetim ilan edilip solcuları evlerinden toplamaya başladılar! -" Stalin Kars ve Ardahan'ı istedi, Türkiye de bunun üzerine 1952'de NATO şemsiyesi altına girdi!" Bir olayın yıllarca anlatılıyor olması, mutlaka doğru anlatıldığı anlamına gelmez. Geliniz ben size Soğuk Savaş döneminde ezberletilen tarihi safsatanın hakikatini yazayım: İlk tespit şudur: Daha savaş başlamadan Nazi Almanyası tehlikesini gören Stalin, 17 Nisan 1939'da, İngiltere ve Fransa'ya ittifak teklifinde bulundu. Sebebi belliydi; 22 Ağustos'ta Sovyetler ile Almanya "saldırmazlık paktı" anlaşması imzaladı… 22 Haziran 1941: Alman orduları Sovyet topraklarına girdi... Hitler'in, Sovyetlere saldırmasından dört gün önce, Türkiye-Almanya saldırmazlık antlaşması imzalandı. Bu sebeple, 4 Mart 1949'da "Almancı" Molotov'u görevden aldı, Vyşinski'yi atadı. Stalin, Tito'dan ABD ve İngiltere ile uzlaşmasını istedi. Tito, "Batı'nın piyonu olmayacağım" dedi. SOL'UN İTİRAZ HAKKI Deniyor ki: Yüzölçümü 22 milyon 403 bin km2 olan Sovyetler Birliği, 14 bin km2 yüzölçümü olan küçük Kars ve Ardahan'a göz koydu! Bu " güvenlik tehditi masalı " Türkiye'de Sovyetlere karşı hep kullanıldı. Sonuçta, Türkiye 1952'de NATO'ya sokuldu… 7-8 Temmuz'daki Ankara NATO toplantısı, hangi tarihsel komplolar ile Türkiye'nin bu ittifaka dahil edildiğini yeniden düşünmek için fırsat sunuyor.
24 Haziran 2026 05:55

Yeni Dünyanın Unutturulan Sırrı: Onlar Yükseldi, Biz Durduk
Bolşevik Devrimi 1917 ardından Sovyetler Birliği iç savaş, kıtlık ve yıkımla karşı karşıya kaldı. 1917-1922 arası 7 ila 12 milyon insanını kaybetti… Çin farklı değildi. 1937-1945 arasındaki Japon işgali ve savaşta Çin, 15 ila 20 milyon insanını kaybetti. Çin Halk Cumhuriyeti 1949'da kurulduğunda ülkede kişi başına gelir 50 dolardı. 1947'de bağımsızlığını kazandığında kişi başına gelir 60 dolardı; okuryazarlık oranı yüzde 20'nin altındaydı… Türkiye'yi yazmama gerek var mı, bilirsiniz;1912-1922 arasındaki savaşlarda yaklaşık 2,5-3 milyon insan kaybetti. Kişi başına gelir 40-50 dolar civarındaydı. Mesela: O olumsuz tablodan sadece kırk yıl sonra Sovyetler Birliği dünyanın ikinci büyük sanayi gücü haline geldi. Nitekim 20. yüzyılın büyük kalkınma hamlelerine bakıldığında ortak nokta budur: Sovyetler Birliği'nin ünlü Beş Yıllık Planları yalnızca ekonomik programlar değildi. Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası 1941'de topraklarına saldırdığında, 1928'de başlattığı Birinci Beş Yıllık Plan kapsamında Ural Dağları'nın gerisinde kurduğu fabrikalarda üretilen tank, uçak ve mühimmat sayesinde düşmanını yenmeyi başardı. Savaş direncininin arkasında yalnızca askeri güç değil, yıllar önce yapılan ekonomik planlama vardı. Hindistan planlama ile bugün Almanya ve Japonya'yı geride bırakarak dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri haline geldi… Sonra yaşananları biliyorsunuz; "bize plan değil, pilav lazım" dediler!
23 Haziran 2026 05:55

Yeni Dünya Kurulurken: Özgür Özel'in Eski Haritası
Buna rağmen Türkiye'deki muhalefetin önemli bölümü hâlâ siyaseti 1990'ların dünyasına göre okumayı sürdürüyor! ÖZGÜR ÖZEL'İN "OKUMASI" Özgür Özel'in dünyayı hâlâ büyük ölçüde NATO, Avrupa Birliği ve Batı ekseninde okuması ilk bakışta siyasi tercih gibi görünebilir. Çünkü, 18'inci yüzyılın sonlarından itibaren dünya ekonomisinin, teknolojisinin ve askeri gücünün merkezi Avrupa'ya kaydı. Türkiye NATO'nun "ileri karakolu" oldu, ekonomik bağımlılığı başladı. Sovyetler Birliği 1990'larda dağıldığında ise tarih adeta Batı'nın zaferini ilan etmiş gibiydi. Buna rağmen Türkiye'deki siyasi tartışmaların önemli bölümü hâlâ 1990'ların tek kutuplu dünyasının kavramlarıyla yürütülüyor! ÖZGÜR ÖZEL'İN "HARİTASI" Şu soruya gelmek istiyorum: İki yüz yıl önce Batı'ya yönelmek rasyonel tercihti. Soğuk Savaş'ın dünyası da değil ve hatta 1990'larda Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Amerikan merkezli tek kutuplu dünyada değil... Basit örnek verelim. 2000 yılında dünyanın en büyük ekonomileri listesinde Çin'in payı yüzde 4 civarındaydı. Bugün satın alma gücü hesabına göre dünyanın en büyük ekonomisi Çin. Keza: Bir zamanlar "yoksul kalkınmakta olan ülke" olarak görülen Hindistan, bugün ekonomik büyüklük bakımından Almanya ve Japonya'nın önüne geçmiş durumda. Bu sebeple sormalıyız: Aslında mesele Batı mı, Avrasya mı tercihi değil.
19 Haziran 2026 05:55