
Uyandığımda biri erkek biri kadın iki zombi bana bakıyordu ve "Aramıza hoş geldin" dediler. "Hadi yaa" diye kederle doğruldum, karşıdaki aynaya baktım: Bir zombi olmuştum. "Zombilikle ilgili doğru yanlış çok bilgi var. Biz yeni zombi olanlara rehberlik ediyoruz. Dilediğini sorabilirsin bize." Zombi olmalarına rağmen sevecen bir halleri de vardı. "Sen hayatında hiç fakir bir vampir gördün mü?" Erkek zombi ekledi: "Peki zengin bir zombi gördün mü?" "Ne bileyim? Ben de filmlerdeki kadarıyla biliyorum. İlla istisnalar vardır." "İstisnalar olabilir ama zombilerin geneli işçi, emekçi, yoksul insanlar arasından çıkar. Sizin gibileri bir vampir ısırsa da vampir olamazsınız, zombi olursunuz." "Vampirler gündüzleri uyuyup geceleri yaşarlar, zombilerin böyle bir lüksü yoktur." Düşününce rehberim olan zombilere hak verdim. "Normal hayatına devam edeceksin ama artık bir zombisin. Genç insanlara akıl vermeye filan kalkma, zaten senle konuşmak istemezler, hatta senden kaçarlar. Zamanı gelince onlar da vampir olma hayaliyle zombi olacaklar nasılsa." "Zombiler beyinle beslenir biliyorsun. Yaşamak için kafayı yemek zorundasın." Elimi kafama götürdüm, bir hafiflik hissettim. "Belki patronum beni vampir yapacaktı ama sizin yüzünüzden zombi oldum" "Bizim beynimizi de yiyenler oldu, sen de başkalarının beynini yiyeceksin." dedi kadın zombi. "Git o vampir patronuna ve 'Kanımın son damlasına kadar emrinizdeyim' de istersen" dedi erkek zombi gülerek. "Böyle kelime oyunlarına dayalı esprilerle köşe yazısı mı yazılır?" diyerek dördüncü duvarı yıkmaya çalıştı kadın zombi.
Kaynak: Birgün
04 Mayıs 2026 05:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Vurun Kahpeye
Aliye, aldığı eğitimi kendine saklamaktansa insanlarla paylaşmaya and içmiş idealist bir öğretmen. Kasabanın zengini Hüseyin Kenan Efendi ve yobazı Hacı Fettah, Aliye öğretmeni bazen şehvet, bazen dehşetle izlemeye başlarlar. Her yerde yabancı işgalciler olduğu gibi, yine her yerde örgütlenen direnişçiler var. Hüseyin Kenan Efendi ve Hacı Fettah Yunan komutanı coşkuyla karşılar. Direnişçiler işgalcileri kasabadan kovmaya başladıkları anda, Hacı Fettah ve yandaşları onları ihbar edecek tek kişi olan Aliye Öğretmen'e karşı halkı galeyana getirir. Hacı Fettah ve yandaşlarının linç sırasındaki haykırışları romana da adını verir. Tüm bunlardan hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki yüz yıl öncesinin insanı Halide Edip Adıvar'ın tahlillerinin de, romanlarının da biz modern insanlar için hiçbir kıymeti yoktur. Hem o düşmanın Hacı Fettah ile bir derdi yok ki, onu seviyorlar ve destekliyorlar. Hacı Fettah, Aliye Öğretmen gibi topluma, toplumun kaldıramayacağı özgürlük, bağımsızlık gibi fikirler aşılamıyor. Hacı Fettah son derece pragmatik bir insan. *** Bu romanda en rahatsız edici tipleme bence Aliye. Hacı Fettah zehir gibi zekaya sahip. "Bu Aliye dini değerleri küçümsedi, bu Aliye casusluk yaptı..." Casus olan da, dini değerleri kendi çıkarı için kullanan da, düşmanla işbirliği yapan da kendisi olduğu halde, Aliye'yi bunlarla suçluyor. Ölü Aliye, Anadolu'da bir yerde yatıyor. Bunlar aslında epey kalabalık ama Aliye'nin sesi bir türlü yankılanamıyor.
06 Temmuz 2026 05:00

Douchebag
Karşılarındaki sahneye (tercihen çift phd'li) günlük profesyonel giyim tarzından bir tık (ama sadece bir tık) daha özenli giyinmiş, bu giysilerde spot ışıklarının sevdiği türden haki, pastel veya gri tonları seçmiş, pozitif enerjisi suretini ışıtan bir konuşmacı (veya rahip) gelir ve en twistlisinden bir masalı anlatmaya başlar: "Kurbağalar ülkesinde kimselerin tepesine çıkmayı başaramadığı devasa (bu sıfat biraz banal kaçtı, düzeltiyorum: "Bulutlara meydan okuyan", "Anıtsal", konuşma TÜRGEV sponsorluğundaysa "Şahika...") bir kule vardır. Bir grup kurbağa kuleye tırmanmaya karar verir. Aşağıdaki kalabalıktan sesler yükseliyordur. Kimi "İnin aşağı bu çok tehlikeli" derken, kimi "Kim tutar sizi, ha gayret" diye bağırır. Kurbağaların büyük kısmı daha ilk metrelerde vazgeçip tırmanmayı durdurur. Sadece bir tek kurbağa durmaz ve en tepeye çıkar. Neden biliyor musunuz?" *** TED konuşmacısı bu aşamada tedirgin biçimde bir susar. Konuşmacı yeterince sustuktan sonra kendi sorusunu yanıtlar: "Çünkü zirveye çıkabilen tek kurbağa, sağır kurbağaymış" Bir alkış kopar, Apple Watch'larda nabızlar bir tık yükselir, hafıza köpük tabanlı ayakkabılar salonun Finlandiya'dan ithal on iki kez fırınlanmış tik ağacı zeminini minnoş minnoş okşar. Dinleyicilerin zeka seviyesini şahikalı bir pozitif enerjiyle küçümseyen çift phd'li pastel konuşmacı "Yani" der... "Zirveye ulaşmak istiyorsanız, aşağıdan gelen seslere kulaklarınızı tıkamanız gerek" Şimdi biraz Mizanabim yapalım... Yani, Mise en abyme, resim içinde resim. Kaçı "Ay bakamayacağım" dedi. Bu konuda kullanılan en klasik yöntem Everett Rogers'ın 1962 tarihli "Yeniliklerin Yayılımı" kitabından hareketle kullanılan Rogers Yöntemi. Ona göre her 100 kişiden, iki veya üç kişi öncü. Bunlar bazı kurbağaların zirveye oynadığını ilk fark edenler ve "Aaa bakın bakın, kuleye tırmanmaya hazırlanıyorlar" diyenler. Rogers bu seslenmenin en fazla 13 kişi tarafından duyulacağını ve onların da işi gücü bırakıp müsabakayı izlemeye başlayacağını söylüyor ve bu gruba "takipçiler" adını veriyor. Geri kalan seksen küsur kişi "erken benimseyenler", "erken çoğunluk" ve "geç çoğunluk" diye üç kategoride sınıflanan "ötesi" grubu. Örneğin kuleye tırmanan bir kurbağa kaymaya başladığı anda bunlar su satıcısı kurbağa ile "Bir şişe su nasıl 100 lira olur?" diye tartışıyor olabilirler. Apple'ın eski başkan yardımcılarından Don Norman ile beraber meşhur Nielsen Norman Group'u kurup günümüz internet algoritmalarını yönlendiren Jakob Nielsen dijital dünyaya odaklanmış en güncel çözümleme modeli olarak 1-9-90 oranını önerir. Şimdi size "Özgür Özel azimli bir kurbağadır ve bu zirveye muhakkak o çıkar" desem muhtemelen hepiniz beni onaylarsınız. Öte yandan "Kılıçdaroğlu ve onun ekolündeki hiçbir siyasetçi sosyal medyayı bizzat takip etmez. Bu nedenle halktan kopukturlar" dersem, yine hemen tüm okuyucular bana hak verir.
29 Haziran 2026 05:00

Midas
Bu arada Bob Marley de o zamanlar Pan diye bilinirdi, biz ona alıştığımız gibi Bob Marley diyelim. Bach ve Bob Marley'in müzik tarzları farklıydı ama her ikisinin de dinleyici kitlesi vardı. Lafa gelince devrimden bahseder, "Geçin bu tanrı işlerini" diye atarlanır ama iş pratiğe gelince o pembiş poposunu kıpırdatmaz, devrimci gençleri kaba bulur, onların zevklerini, aşklarını küçümser. Adorno ne yapmış biliyor musunuz? "Estetik bu hallere mi düşecekti?" diye ağlayarak kürsüyü terk etmiş. Denilene göre Bach'ı gözlerini kapayarak vecd içinde dinleyen Adorno, sıra Bob Marley'e gelince bu kez kulaklarını kapamış. "Böyle müzik olmaz, böyle saçmalık olmaz" diyerek de kazananı hiç duraksamadan Bach olarak ilan etmiş. Dünyanın her yerinde türlü çeşit Midas'lar yaşıyor. Bu nedenle ona şu an yaşadığınız ülkeye göre siz bir ad verin, ben ona Midas demeye devam edeyim. Adorno kararını açıklayıp, Bach ile birlikte şarapları tokuştururken, dinleyici kalabalığının içinden bizim Midas ayağa kalkmış ve aynen şöyle demiş: "Bob Marley'i aşağılamanıza seyirci kalamam. Bu Adorno hıyarını hakem seçmeniz hiçbir anlam taşımıyor. Belki Adorno kadar fiyakalı cümleler bilmem ama benim düşünceme göre ve o içtiğiniz şarapları üreten çiftçilere, yediğiniz peynirlerin sütünü sağan çobanlara göre en iyi müzik Bob Marley'in müziğidir." Derler ki, o an Olimpos Dağı'nda kuşlar bile cıvıldamayı kesmiş, Aeolos'un tüm rüzgarları susmuş. Adorno tam ağlayarak kaçmak üzereymiş ki, Bach onu durdurmuş ve Midas'a demiş ki: "Sen güzelle çirkini birbirinden ayıramayan çobanların kralısın. Kulakların beni dinlemeyi hak etmiyor. Bundan böyle senin kulakların eşek kulağı olacak." O anda Midas'ın kulakları eşek kulağına dönüşmüş. Zavallı berber çareyi ıssız bir yerdeki kör bir kuyuya eğilip "Midas'ın kulakları eşek kulakları" diye bağırmakta bulmuş. Ülkenin her yerinde, herkes "Midas'ın kulakları, eşek kulakları" diye fısıltıya katılmaya başlamış. En iç açıcı versiyon Midas'ın beresini çıkartıp halka eşek kulaklarını göstermesi ve sonra saraydan ayrılıp Bob Marley'le birlikte neşe içinde çiftçilik yapması. Midas böyle zamanlarda "İyi ki kulaklarım kocaman ve her notanızı duyuyorum" dermiş. Kötü versiyonsa, Midas'ın kulaklarını herkesten saklamaya devam etmesi.
22 Haziran 2026 05:00

Atrofi
Sosyal medyada tartıştığımız arkadaşlarımızı blokladıkça veya ters düştüğümüz kişilerle selamı kestikçe Thi Nguyen'in "epistemik balon" diye adlandırdığı bir balona hapsoluruz. Bu odada bizim gibi düşünen insanlarla sohbet etmenin adı da "epistemik tembellik". Ayrımı "bizim odadakiler cici, karşı odadakiler kaka" diye yaptığımız an, hem odamızdaki kötüleri aklamaya, hem de karşıda makul olma gayretinde olan kişileri ıskalamaya başlarız. Tıp dilinde, kullanılmayan kasların zamanla güçten düşmesini adlandıran "atrofi" kavramı, sosyal iletişimde de var. "Erdoğan ne yaptıysa eleştirdiniz. Yol yaptı "Ne gerek var?" dediniz. O yollar kentler arası ticareti ve ülke ekonomisini geliştirdi. Havaalanları yaptı, "para israfı" dediniz, o havaalanları nedeniyle turizmde dünya devi haline geldik ve hizmet sektörü büyüdü. "Bu adamlar şeriat getirecek" dediniz, Bağcılar'da şortla gezen kız AK Parti iktidarda mı olsa, muhalefette mi olsa daha rahat ederdi? Kimin yaşam tarzına karışıldı? 25 yıl öncesine nazaran yaşam tarzlarının hangisinde daha gerideyiz? Türkiye'de tam demokrasi olsun da, Türkiye Norveç mi? Bizim komşularımız İsveç ve Danimarka mı? Norveç'te Türkiye'deki gibi iktidar yok da, Türkiye'deki gibi muhalefet var mı? "Seçimi kazanıp seni yok edeceğim" dersen, Erdoğan da "Buyur gel," mi diyecek? Yapılan onca iyi işi görmezden gelirsen, AK Parti'nin "Her şeyi ben yaptım" demesine de itiraz edebilir misin? Hiçbir araç yolda sadece gaz ve sadece frenle gitmez. İktidar da muhalefet de bazen gaz oldu, bazen fren. Her şeyi beraber yaptık. Peki sen bana niye "vatan haini" diyorsun? Marksist misin, karşı çık. O zaman CHP'de işin ne?" *** "Birçok insan hapse atılıyor. Biz bunu memnuniyetle mi karşılıyoruz? Hapis konusunda ben ve benim gibi düşünen Ak Partili birçok arkadaşım üzgünüz. Neticede hayatında polis görmemiş insanları, azılı suçluların arasına atıyorsun. İyi de bu noktaya birden mi geldik? İmamoğlu "hizmette devamlılık" diyerek tanındı ama sonra aslına rücu etti. "Cumhurbaşkanı yardımcısı adayı" gibi olmayan bir görev uydurulmuş ve sen de bunu kabul etmişsin, sonra da yenilmişsin. Bir tek Kılıçdaroğlu mu yenildi? Sen yenilmedin mi? Kılıçdaroğlu'nun yenileceğini biliyorsan neden aday olmadın? Madem aday olmadın, yenilgiden sonra niye zeytinyağı gibi üste çıkıyorsun? Bu ülke 5 yıl daha Erdoğan demişken, senin şimdiden "Seçilmiş Cumhurbaşkanı adayı" diye yeni bir ünvan daha uydurup, Erdoğan'a efelenmenin ne manası var? Kendini böyle konumlandırıyorsan, ne diye tekrardan belediye başkanı adayı oluyorsun? Böyle gri alanlar yaratıp, işine geldiği anda işine gelen şapkayı takıp mı dolaşacaksın? Allah kimseye mahpusluk vermesin. Suçu olmayan kişiler bir an önce serbest kalsın. Hatta suçu tespit edilene kadar herkes tutuksuz yargılansın. Eyvallah. Ama sen de kendine bir bak birader. Bu süreçte senin hiç mi payın yok?" "Her katında 2 daire olan 4 katlı bir bina kentsel dönüşüme giriyor. Bir müteahhit o binayı yıkıyor, hafriyatı taşıyor, 8 dairedeki 8 ailenin 2 yıllık kirasını ödüyor ve 5 katlı, 10 daireli yeni bir bina yapıyor. Tüm bu işi 2 daire için yapıyor. Bir daire masrafa gitse, bir daire de cebine kâr kalıyor diyelim. Demek bu müteahhitler bir daire parasına koca binayı yıkıp, kira ödeyip, üstüne yeni bir bina yapabiliyorlar. İstanbul'un çevresinde boş arazilerde her katında 4 daire olan 20 katlı binaları hesap edin. Ben kategorik konuşmayı sevmem, her müteahhit şöyledir diye bir genelleme yapmam. Ama Türkiye'de bina müteahhitliğinden daha kazançlı tek bir iş yoktur. Başka hiçbir iş bire on kazandırmaz. Bu yüzden bir sanayici ortalama bir Mercedes'e binerken, bir müteahhidin oğlu iki milyon dolarlık araçla gezer. Yasal mı? Yasal. Piyasa koşullarına göre ayıp mı? Beyaz yakalı nenesinin köydeki arsasını satıp, üstüne 15 yıl taksit ödeyerek daire alıyor. Senin tavanın üst komşunun tabanı, senin sağ duvarın yan komşunun sol duvarı. 500 metrekarede 80 daire. Alan razıysa veren ne yapsın? *** Şimdi böyle bir pratikten gelen birini belediye başkanı seçtin diyelim. Dürüstse çalışır, hizmet eder. İmamoğlu da geçmişe oranla iyi işler yaptı, doğruya doğru... Ama kardeşim, böyle bir insandan "solun yeni lideri" çıkar mı? Biz bunları tartışabildik mi? İmamoğlu'nu o kadar mağdur ettiler, öyle saldırdılar ki, laf buraya gelemedi bile. Şimdi yine savunuyoruz çünkü hapiste yahu. Bu hapis teraneleri olmasaydı, İmamoğlu Erdoğan'ın neyine muhalefet edecekti? En fazla "Ben köprüyü daha ucuza yaparım" derdi. Bu işlere bulaşmasa şimdiye bin daire daha satıp ortamlarda gezecekti, kimse de bir şey demeyecekti. Zuckerberg, dolayısıyla CIA'in, adresimizi, siyasi görüşümüzü bırak donumuzun rengini bildiği bir dünyada adamı casuslukla bile suçladılar. Komplo teorilerine inansam, birilerinin İmamoğlu'nu zorla kahraman yapmayı planladığını düşüneceğim." "Kılıçdaroğlu Altılı Masa'yla uğraşırken, örgütü "en güvendiği" insanlara emanet etti. Ali, Veli, 49, 50 derken, bu "en güvendikleri" çoğunluğu ele geçirdi. Eşi dostu delege yazıp, her bölgede Kılıçdaroğlu'nun altını oydular. Kılıçdaroğlu biraz da bu nedenle kaybetti ama "en güvendikleri"yle beraber kaybetti. Sonra bu ekip kurultayı aldı. Üç ay sonra da "Biz geldik, zafer kazandık" dediler. İl il, ilçe ilçe bakarsan, o sonuçlar Cumhurbaşkanlığı seçiminde de alınmıştı zaten. Yenilgide sizin hiç payınız yok, zafer sadece sizin yüzünüzden geldi, Kılıçdaroğlu'nun 12 yıllık gayretleri boş. Buna mı inanacağız? Futbolda bile böyle skor odaklı analiz yapılmıyor artık. Ki gel istersen, o skorları detaylarda inceleyelim." "Memleket batarken AKP nasıl %30'ların altına düşmüyor?" sorusuna "Çünkü hepsi biatçı, hepsi suç ortağı" diye yanıt vermek yaygın bir kolaycılık.
15 Haziran 2026 05:00

Kızıl İnek
Ak sözcüğünün adalet ve kalkınma sözcüklerine agrostiş olmaya indirgenmediği günlerde arkadaşım Tevfik "Seni Erbakan Hoca ile tanıştıracağım" dedi. "Erbakan Hoca benle niye tanışsın?" diye sorunca da "Görme biçimleri ve diyalojik iletişimle ilgili düşüncelerin onun ilgisini çeker" diye yanıtladı. Nedenini soranlara, "Çünkü biz de çocuklar gibi gökyüzüne bakacağız ve bir anda afiş gökyüzüne kadar büyüyecek" demiştim. Tokalaşıp ayrılırken beni biraz kendine çekti ve "Türkiye haritasına bakınca görülmez ama bir yerde o haritayı izleyen kızıl bir inek vardır" dedi. Yıllar sonra Seth Godin'in "Mor İnek" adlı pazarlama kitabı çıkınca taşlar yerine oturdu. Muhtemelen Hoca'ya benim gibi başka birileri de sunum yapmış, markalara farklılaşma tüyoları veren bu kitaptaki "mor inek" kavramını, daha kitabı bile yayınlanmadan aktarmışlardı. Bu anıyı tanıdıklara "Adam kitabı bile çıkmadan kritik bir pazarlama kavramından haberdardı" diye anlatmıştım. Sonra bir gün kızıl ineğin mor inek olmadığını, Hoca'nın bilinçli olarak kızıl inek dediğini anladım ve kızıl ineğin ne olduğunu öğrendim. 1970'lere kadar seçimlere fazla katılmayan, katılsa da blok kararlar alamayan Amerikan Evanjalistleri 68 hareketi, hippilik, eşcinsellik karşısında kutuplaşarak 1976'da Jimmy Carter'ın seçilmesini sağladılar ve ilk kez siyaset sahnesinde belirdiler. Amerikan Evanjalistleri "Armagedon"a inanıyor, inanışlarının temelinde bu kavram var. Tolkien her ne kadar "Vallahi öyle bir niyetim yoktu" dese de, Yüzüklerin Efendisi kitabındaki "insan ırkı" Hristiyanları, cüceler Yahudileri ve mağaralardan çıkan Orklar Müsümanları temsil ediyor. Evanjelistler Yahudileri "cüce" bir aparat olarak görürken, Siyonistler de "Evanjelistleri" gerizekalı, cahil, Amerikan kovboyları olarak görüyor ama bu işbirliği her iki tarafın da şimdilik işine geliyor. Evanjelistler ve Siyonistlere göre Mescid-i Aksa yıkıldıktan sonra, "İslam'ın kirini" tamamen temizlemek için kızıl bir ineğin kurban edilmesi şart. 2024'de inekler iki yaşlarına gelip kurban edilme yaşlarına ulaştılar, geçen yıl da ilk "deneme ritüeli' yapıldı. Artık her şey hazır. İnanılır gibi değil ama durum böyle. Mikrofonu Bizon Murat'a bırakırken son satırlara geçelim: "Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar..." ABD'nin devrimci mücadeleci halklarına ve Yahudi toplumunun çağdaş, aydın güzel insanlarına bugün büyük görev düşüyor. İpleri elinize alın, bu manyaklığa bir son verin. Bir ucu arkaik fanatizme, bir ucu doyumsuz kapitalizme dayanan bu örgüyü söküp atın. Evanjeliklerin kralı çocuk tecavüzcüsü Trump, geçenlerde Erdoğan'a adıyla bile amacını belli eden "İbrahim Anlaşması"nı imzalaması konusunda ültimatom verdi. "Soykırımı unut, Filistin'i unut ve İsrail'le bu anlaşmayı imzala, yoksa ben de seni unuturum" dedi.
08 Haziran 2026 05:00

48
Kara kara düşünürken dayı bana bir teklifle geldi: "Kılıçdaroğlu sadece BirGün okuyormuş. Belki senin saçma sapan yazılarını da okur. Köşeni bir haftalığına bana kirala, tüm borcunu silelim." Aşağıdaki metin Dayı'nın Whatsapp'dan attığı sesli mesajın metne dökülüşü. Metinde ne varsa kopyalayıp koydum. Yapılacak kurultayda aday olmayacağım. Ben seçimi yüzde 48 ile kaybettim. Artık eski Kemal gidecek, %48'in oyunu ve onayını almış yeni bir Kemal gelecek. Ben bu sorumlulukla, bana oy vermiş herkesin sesi olmaya çalışacağım. Bu nedenle halkın menfaati için okul arkadaşım Sayın Bahçeli ile de görüşeceğim, 12 yıldır Karagöz Hacivat oynadığımız Sayın Erdoğan'la da görüşeceğim. Hani "tıpış tıpış" diye bir laf etmiştim ve sizler de kızmıştınız ya: Ülkemizin geleceği için Külliye'ye de tıpış tıpış gideceğim... Mahpustaki aydınların ve siyasetçilerin serbest kalması, başka kimsenin entrikalar nedeniyle hayatının karartılmaması, farklı düşünsek de ülke çıkarları adına ortak paydalarda buluşulması için, 48'i temsilen, 52 ile diyalog kurmaya çalışacağım." Bunları söylesen şu anda ne senin başın ağrırdı, ne de bunca eziyet çekilirdi. Bak nereye geldik? Hala bir şans var. Hala oyunu çevirebilirsin. Hemen bu akşam bir programa çıkıp: "CHP içinde kardeş kavgası olmaz. En yakın zamanda kurultayda bunu belgeleyeceğiz" diyebilirsin. CHP'den ve %48'den aldığın güçle, şu andan sonra bile Erdoğan ile diyalog yollarını zorlayabilirsin. Bunu ancak sen yapabilirsin. Ben yapmam, yaparsan da sana küfrü basarım, çünkü ben bir devrimciyim. Ama sen ben değilsin Kılıçdaroğlu. 48'i ben almadım, sen aldın. "Hain Kemal" diye slogan atılan mitinglerde konuşma yapan herkes senin ekibindeydi. Sende bir hainlik varsa, onca yıl beraber mesai yaparlarken bunu görmediler mi? 2024'de kazmayı vuran suya ulaştı da, ondan önceki onca kazma küreğin hiç mi kıymeti yok? Öte yandan "hırsız" diyerek, şu mahkemelerin bile henüz hüküm giydirmediği insanları peşinen infaz ediyorsun ya, o "hırsız"ların hepsini seçen de sensin, aday olsunlar diye evlerine gidip analarından babalarından icazet istedin, hiç mi fark etmedin hırsız olduklarını? Gökçek'in su saatlerini okuyan adam bunu mu okuyamadı? Bugün seni kucaklayanlar silme insanı kamil mi mesela? Sayın Kılıçdaroğlu. Ben bağırarak konuşmam, benim gibilerin sesi kavgada duyulmaz. Geçmişte senin gözlerine baka baka bunları söyleyen en az bir kişi olduğundan eminim. An için değil vatan için, siyaset için değil muhabbet için, 48 artı 52 eşittir Türkiye için, ne olur, bir düşün. Neriman, dil altı nerede Neriman? Ay bi de rakı içiyor bu saatte, sonra dil altı istiyor. Dede tamam mı, yollayayım mı? Yolla torunum yolla, belki okuyan çıkar."
01 Haziran 2026 05:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Cuhûd
İki tip cihad var, biri "Küçük Cihad" yani savaş meydanında düşmana karşı yapılan mücadele. Esas cihad "Cihad-ı Ekber" denilen "Büyük Cihad" ve tam tanımı şöyle: "İnsanın kendi nefsine, bencilliğine, hırslarına ve zaaflarına karşı verdiği mücadele." Cahilce ve tepeden bakan yorumunların tam aksine, cihad İslam'daki hoşgörü ve tasavvufun kaynağı: "Bir güzeli görünce aklına çirkinlik geliyorsa, kabahati o güzelde değil kendi gözlerinde ara" Gel de bunu Manifest grubunu protesto için konvoy yapanlara anlat. BirGün okurlarının genelinin dini bilgisi doyurucudur ama belki gençlerden bilmeyenler olur diye (Hoş, genç biri neden benim yazılarımı okusun, ayrı konu) kavramın İslam'daki yerini anlatayım: "La ilahe illallah" dediğin anda Müslüman kabul ediliyorsun. Bunu inanarak mı söyledin, yoksa sadece dilinle mi söyledin Allah bilir ama biz kullar için, "La ilahe illallah" diyen herkes Müslümandır. "La ilahe illallah" yani "Kelime-i Tehvid" ikili parçalı bir cümle: "La ilahe" Tanrı yoktur demek, "illallah" Sadece Allah vardır demek. Bu cümlenin kısa çevirisi "Allah'dan başka tanrı yoktur" diye yapılsa da, bire bir çevirisi "Allah vardır ve ondan başka tanrı yoktur". Bir kişi bu cümleye karşı çıkarsa "şirk koşmuş" oluyor. İslam'dan etkilenenlerin bazıları "Tamam, İslam'ın Allah'ını kabul ediyorum ama benim inandığım başka tanrılar da var" derse, bu şirk ve şirk en büyük günah. Orta Çağ'da bir şövalye kılıcını çekip, "Ben kralı tanımıyorum" dediği anda, üzerine bastığı toprak bir ülkeye, şövalye de bir krala dönüşürdü, tabi hayatta kalabilirse. Gün olur bir zamanlar uğruna ölebileceğin yarinden soğursun ve bir anda içinden "artık onu sevgilim olarak görmüyorum" dersin, çoluk çocuk koşullar alışkanlıklar nedeniyle ilişki daha uzun yıllar devam etse de, aşk o "cuhûd" anından itibaren geri dönülmez biçimde biter. 1994'de Erdoğan ilk seçimini kazandığında, İstanbul'un büyük kısmı "cuhûd"a düştü. Birkaç yıl sonra askerler "Bunlar bizi keser" diyerek 28 Şubat'ı getirdiler. 1994'den bugüne 32 yıl geçti ama toplumun bir kesimi Erdoğan'ı, partisini ve ona oy veren seçmenleri "tanımamayı" bırakmadı. Nesiller geçti, cuhûd geçmedi: "Ona oy verenler ya hırsızdı, ya cahil, iyi insanlar bizdik ve iyi bir insanın bile isteye AKP'ye oy vermesi imkansızdı." Kılıçdaroğlu bu zihniyetin sözcüsü olarak yükseldi.
19 Mayıs 2026 05:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Her Şey Güzel Olacak Mı?
Genç kız dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğunu ve her şeyin mahvolduğunu anlatıyor, erkek arkadaşı da "Saçmalama, insanlığın en mutlu çağında yaşıyoruz. Şu an her şeye sahibiz" diyor. Yolcular son derece mutsuz görünürler: "Uçak neden hâlâ kalkmadı? Koltuğum yeterince rahat değil. Havalandırma tam yüzüme üflüyor, lanet olsun." Birazdan içinde oldukları metal araç havalanacak ve 10 saat sonra dünyanın öteki ucunda bir kente iniş yapacaklar. Hindistan'ın bir kısmı, Pakistan ve Bangladeş'in büyük kısmı hala "elli yıl öncesi" standartlarında yaşıyor olsa da, Asya kıtasının çoğunluğu bugün Avrupa düzeyinde yaşam kalitesine sahip. Nüfusun yarısından fazlası en büyük 12 kentte yaşıyor. Çölde sürdürülebilir hayat kurmaya çalışan ülkelere gidince, Anadolu'da "çorak, taşlık, susuz" diye bir kazma bile vurulmamış uçsuz bucaksız topraklarımızın haline acırsınız. Gerçekte Türkiye'nin en elverişsiz görünen bölgeleri bile İsrail veya Suudi Arabistan'ın en "bereketli" bölgelerinden daha iyi durumda. Sinop'ta deniz ve plaj odaklı lüks bir otel yapmak kimseye mantıklı gelmezken, Sinop'un 500 km kuzeyinde Karadeniz'in öteki ucundaki Odesa'da Antalya benzeri plaj otelleri sıralanır. Planlı bir sistemde Türkiye'nin nüfusu 200 milyon kişiyi bile rahatça kaldırır ve yine planlı bir sistemde zaten aşırı kalabalık olan kentler daha da kalabalıklaşsın diye değil, o bomboş arazilerde dengeli bir büyüme modeli oluşturulsun diye çalışılır. Bu değişimi analiz edemeyen veya hazmedemeyen "eski kentliler" ile "sonradan gelmeler" arasında çatışma, dengesiz nüfus artışı sürdükçe devam eder. Türkiye nüfusu 2050'lerde düşmeye başlayacak. Yüz yıl sonra Türkiye nüfusu 50-60 milyon arasında olacak. 2080'lerden itibaren dünya nüfusu da (14. Çin'in nüfusu yarı yarıya düşecek örneğin ama Çin dünyanın en büyük ekonomisi olmaya devam edecek. Afrika nüfusu yüz yıl önce dünyanın %10'uydu, bugün %20'si.
11 Mayıs 2026 05:00

Utanma
"Oyuncakları sen mi devirdin?" Kuzey üç yaşında ve bu soruyu duyunca utanıp kaçıyor. "Ben" olduğumuzu fark ettiğimiz an, "öteki"nin yargılarını umursamaya başlıyoruz. Çocukluk ve yetişkinlik arasında geçen dönem bitmeyen "utanma" yılları. Bu soruyu ciddiye aldı ve biraz edebi bir İngilizce ile "My ultimate failing is my lack of any failings" (En büyük kusurum bir kusurum olmaması) diye yanıt verdi. Mal mal baktığımı görünce de açıklamaya çalıştı: "Ne yaparsam yapayım bir Emma Stone veya Monica Bellucci olamayacağım. Bugün ölsem insanlar arkamdan, 'Güzel bir kadındı' derler ama kimsenin hafızasında yerim olmaz. Dünyadaki milyonlarca güzel kadından biriyim. Bir kusurum olsa bu belki unutulmaz yapardı." Modelin bu sözleri "Benim Adım Kırmızı"daki "kusur imzadır" sözünü anımsattı. Bir süre (ama çok kısa bir süre) yüzlerce kusurumdan güç alıp "kusursuz kadın"a acıyarak baktım. Adayı bilen bir başka arkadaşımız, "Orası çıplaklar bölümü" demiş ve eklemişti: "Yani yaşlılar." Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde Tereza'nın annesi yaşlandıkça evde çıplak dolaşmaya başlar. Spinoza'ya göre "korku, hırs, öfke ve utanma" pasif duygulanmalar. Bu konu felsefe derslerinde ne zaman geçse, bir öğrenci elini kaldırıp aynı soruyu sorar: "Spinoza'ya göre hiç utanmadan katliamlar, haksızlıklar, hırsızlıklar yapan diktatörler özgürleşmiş bireyler midir?" Bu soru hiç şaşmaz, mutlaka sorulur. Soruyu duyan felsefe hocaları da istemsiz biçimde gülümseyip yanıt verirler: "Diktatörün utanmaması özgürlük anlamına gelmez. Çünkü diktatör tutkularının, hırslarının, eziklik travmalarının, paranoya ve iktidar açlığının kölesidir. Müzmin bir köle olduğunu gösteriş, kibir, şaşa ve sistematik terörle perdelemeye çalışır. Spinoza için insan doğası akıldır. Conatus kör bir hayatta kalma arzusu ile sınırlı olsa, insana dair olmazdı. Diktatör insanlığın doğasından beslenmez, korku ve yanılsamadan beslenir ki bu Conatus'u gerçekleştirmek değil boğmaktır." Öğrencilerin kimi anlar, kimi anlamaz ama hepsi o akşam kampüse gelen Adamlar'ın konserine giderler. Tolga Akdoğan bas bas bağırarak şarkısını söyler: "Utan, utan... Utanmayan insan olur mu lan?" Utanmak bir kusursa bile insanların imzası olan türden bir kusur.
27 Nisan 2026 05:00

Anlam
"Merhaba sevgililer" dedim genç bir çifte. Hiç umurumda olmadığı halde, nezaket gereği sormuş bulundum: "Nesiniz peki? "Biz takılıyoruz" dedi biri. "Bedensel alışveriş yapıyoruz. Sen de şu anlam arayışındaki boomer'lardansan aradığını burada bulamazsın." Takılan çiftin cümleleriyle içimden dalga geçerek oradan uzaklaştım. Anlamsız hayatlarını çocuklarıyla anlamlandırmaya adamış yarı cahil ebeveynlerin takılgan ürünleri. Biraz ötede yine genç yaşlarda bir grup vardı. Hepsi yabancıymış, hepsi buraya Erasmus'la gelmiş. "Ararsan anlam olur," dedi Fransız olan. "Anlamı arama," diye itiraz etti Cezayirli. "Anlamı anlama," dedi Alman, dokunsan ağlayacak gibiydi. Anladığım tek şey anlamadığım," dedi Yunan anlaşılmaz bir eminlikle. "Anlam emektir," dedi en sonuncu. "Bunun için kahveye gelmeniz anlamsız değil mi? Evinizde dursanız da aynı şeyi yapacaksınız," dedim. Maç izleyen bir grubun yanına gittim: "On bir delikanlı bir topun peşinde koşturuyor. Bunu izleyin, eğlenin, sorun değil de, buradan aidiyet binaları inşa etmenin ne anlamı var?" diye sordum. "Rekabet yapısal bir varoluş kanıtıdır. Anlayamazsın." diye yanıt verdi tepeden bakan bir futbol taraftarı. "Nedensiz biçimde futbol takımını tutanlarla uğraşacağına nedensiz yere siyasi parti tutup, hiç sorgulamadan ve hiçbir çelişkiyle şüpheye düşmeden bu tutumlarına devam eden kitleleri sorgula istersen..." dedi bir başkası. Benim kaygımı fırsat bulan sinsi bir müdavim yanaştı: "Hep denedin, hep yenildin diye başlar bazı vaazlar. Deneme dostum, ne zorun var; denemezsen yenilmezsin." Kahveden çıktım, erenlere rastladım. "Bir anlam var sende, senden içeri" dedi biri. "Aşkın bin kanadı varken, aklın iki kanadına esir olma" dedi bir başkası. "Bi bitmediniz be..." dedi. "Bütün bunları yazmalı mıyım?" diye düşündüm. "Yazmanın bir anlamı kaldı mı?" ":)" diye yanıt verdi biri iç sesimi duymuş gibi.
20 Nisan 2026 05:00

Üç Model
"Ateş Abi, sana tezimi üç model üzerinden anlatacağım. İlki Erdoğan Modeli... CHP yenildi abi. Net biçimde yenildi. Tarihini de vereyim: 6 Mart 2023, yani Kılıçdaroğlu'nun aday oluşunun ilan edildiği gün. Bam. O an her şey bitti. Üç gün öncesini hatırla, 3 Mart'ta Meral Akşener masadan kalktı. Sonra kulisler filan ve akıllara zarar bir kararla İmamoğlu ve Yavaş'ın müstakbel 'Cumhurbaşkanı Yardımcıları' ilan edilmesi. Arka arkaya berbat hamleler. 3 Mart ve 6 Mart arasındaki 72 saatte, İmamoğlu, bir Erdoğan olamayacağını kanıtladı. Tek yapması gereken Fatih Altaylı'ya çıkıp, "Meral Hanım'a hak veriyorum. Bu Altılı Masa benim de aklıma yatmadı" demesiydi. O anda yüz bin imza toplanır, aday olur, ilk turda KK'ya fark atar, ikinci turda da RTE'yi yenerdi. Bunu yapmadı. O trajik komedyanın neferi oldu. Oysa aynen böyle bir gerilim anında RTE, Erbakan'la köprüleri yakmıştı. Erbakan ki Milli Görüş'ün Atatürk'ü, Erdoğan bu adama boyun eğmedi. Ama İmamoğlu Kılıçdaroğlu'na eğdi. Seçim kaybedildiği gün gelecek beş yıl boyunca yaşanacak her şey belliydi. İmamoğlu bir ömürde ele bir kez geçecek fırsatı kaçırdı. Çok mu düz konuşuyorum? Tamam yorum yapma, gençliğime ver. İkinci modele geçiyorum: Erbakan Modeli. Mayısta seçim kaybedildi. Üç ay önce, yapması gerektiği anda Kılıçdaroğlu'na bayrak açamayan İmamoğlu, yapmaması gerektiği anda belediyeci kimliğini sıfırlayıp parti içi mücadeleye girdi. Diyeceksin ki Kılıçdaroğlu mu kalsaydı? Kalsaydı. Ona ne? Belediye başkanına ne? Erdoğan beş yıllığına seçimi kazanmış, bırak kim ne mücadelesi verirse versin. Karışma. Elinde proje dosyaları Külliye'nin kapısından ayrılma. Senin kendi rızanla aday olduğun belediye başkanlığı makamının patronu Erdoğan. Bunu bile bile aday oldun. Şimdi CHP içinde savaşa filan girme, belediye başkanlığından başka bir şey yapma. Ama biliyorsun, bu da olmadı. Kurultay kazanıldı, bayram rüzgarı esti. Yerel seçim kazanıldı, bayram fırtınası esti. Yerel seçim 2019'da kazanılmıştı aslında, o tarih silindi. 2019'da seçimi kazanan belediye başkanları çok iyi çalıştıkları için 2024 seçiminde doğal olarak daha fazla oy alındı. Sen yazmıştın, bir iki kişi daha söylemişti, müthiş zafer olarak ilan edilen 2024 yerel seçim sonuçları, tarihi hezimet olarak nitelendirilen 2023 CB seçimlerinden çok da farklı değildi. Kılıçdaroğlu'nun il il, ilçe ilçe aldığı oylara bak, karşılaştır. Bunların üzerine yerel seçim dinamiğini ve aday faktörünü ekle... *** Geçen yıldan beri de ip koptu. Satranç gibi düşün. Özgür Özel miting yapıyor, haykırıyor, belge çıkartıyor, bir açıdan harika performans ama o ağzını her açtığında bir kişi daha içeri alınıyor. Vezir gitti, fil gitti, kale gitti, piyonlar bol bol gitti.. Haklısın ama konu hak değil, güç maalesef. "Seçimi kazanıp hepinizden hesap soracağım." Sordurur mu abi adam hesabı? Rakibinin elinde asker, polis, mahkeme, medya her şey var, senin elinde bir tek halk kalmış ama o halk Erdoğan'da da var. Son seçimde Özel 17 milyon, Erdoğan 16 milyon oy aldı. 28 Şubat'ta ben daha doğmamıştım ama bilgiler ortada. O zaman Erbakan geri adım atmıştı. Kendi partisinde bile yadırganmıştı. Peki atmasaydı ne olurdu? O da esseydi, gürleseydi, nereye giderdi o iş? Özetle Özgür Özel'in o dönemki Erbakan Modeli'ni irdelemesi gerek. Özel adı gibi bir insan ama bu üslup onun üslubu değil. Şu an kendi yazmadığı bir senaryoda oynuyor. Mesela yarın Erdoğan'la bire bir görüşme talep et. De ki "Belediye başkanlarını siyasallaştırma fikri ilk andan itibaren hataydı, yerel seçim ve genel seçim aynı şeyler değil." De ki "Bir milli mutabakat hükümeti kuralım, ilk hedefimiz Kürt konusunu toplumsal kabulle çözmek olsun.
06 Nisan 2026 05:00

Sabahçı Kahvesi
"Güneş doğmak üzere, kaçırma..." Ellerimizde önceden hazırladığım kahve kupaları, pencerenin ardından ve son kez, sarmaş dolaş izledik. "İnsanlar kendi fotoğraflarını genelde beğenmez ama eskiden beğenmediği eski fotoğraflarını bir gün beğenmeye başlar. Bunun nedeni o fotoğraftaki kişinin artık 'kendisi' olmaması olabilir mi?" diye sordu. "Eskiden noktayla bitecek cümlelere soru işareti konulmazdı" dedim. Arabaya binerken, "Eskiden de eskiden daha zeki olduğumu düşünürdüm." dedim. "Eskiden buralar hep dutluktu" dedi. "Eskiden biriyle kavga edecek gibi olduğunda ya döversin ya da dayak yersin diye düşünürdüm. Şimdi böyle bir şey olsa öleceğinden korkuyorum." dedi, elimi tutup. "Ben öyle kavga eden biri değilim yahu. Tüm ömrümde kaç kez olmuştur?" dedim elini sıkarak. "Şimdi bunlarla bir dalaşsam arabadan çıkıp beşi birden bana saldırır. Araya girsen sana da vururlar. Eskiden böyle bir şey yoktu biliyor musun? Teke tek kavga edilirdi. Hatta taraflardan biri ötekinden fiziksel olarak bariz üstünse teke tek bile kavga edilmezdi." "Şimdi beşi birden saldırıyor," diye benim cümlemi tekrarladı. "Yeniden cümleler kurmak eskiden olduğu kadar kolay değil..." dedim. "Bak bu Instagramlık oldu," dedi simidin bir parçasını yanımızda dolaşan martıya uzatarak. "Bu martı sabah ofisin penceresine gelen martı, fark ettin mi, gagasındaki şu ize bak, aynısı... Böyle bir şeyin olma ihtimali kaçta kaçtır?" Öğleden sonra vakit çabuk geçti. "Arabeski aşağılardım," dedim. Sadece kahveci "Çay iki mi abi?" diye sordu.
30 Mart 2026 05:00