
Bu akış, Zeynep Oral'ın "Şimdi (50 Yıl Sonra)" seslenişiyle yeni bir başlangıcın işaretlerini veriyor: "Bu ülkede son yirmi beş yılda yalnızca insanlar, kurumlar, haklar yitirilmedi. Kelimeler de yitirildi. Alışkanlıklar, utanma duygusu, mertlikler de. Ben de bu yitimin içinden geçtim. Yazarken daha çok düşündüm, daha çok sildim, daha çok tarttım, daha çok korktum. Bu bir kayıptı. Bugün 80 yaşıma 'merhaba' derken bir veda etmiyorum. Unutturulmak istenenleri yerlerinden kaldırıp yeniden masaya koyuyorum." Oral'ın İnkılap Kitabevi'nden Mayıs 2026'da çıkan kitabı bir hayat hikayesi değil. "Cumhuriyet Devrimdir" başlıklı yazısında bu olumsuz gelişmelere yönelik olarak şöyle diyor Oral: "Meslek yaşamım boyunca şu yukarıdaki başlıkla kaç yazı yazdığımı doğrusu ben de anımsamıyorum. 'Cumhuriyet Kadın Devrimidir', 'Cumhuriyet Kültür Devrimidir', 'Cumhuriyet Aydınlanma Devrimidir', 'Cumhuriyet Aydınlanma İlkeleridir', 'Cumhuriyet Sürekli Devrimdir.'" Sıraladığı başlıklara, tanımlara sonsuz inancını vurguluyor. "Kadın Haklarının Kemirilmesi" konusuna girerken de laiklik ilkesiyle kadın haklarının ayrılmazlığının altını çiziyor öncelikle. Evet, bir yanda yazar ve gazeteci Zeynep Oral'ı tanıyoruz, öte yanda da hayatın doğal akışı içinde büyük aşkları babası Semih Birsel, annesi Selçuk Birsel ve de her zaman "Ahmet'im" olarak andığı ve Mayıs 2021'de vefat eden 55 yıllık hayat arkadaşı Ahmet Oral'ı, iki pırıl pırıl oğlunu ve de kuşkusuz onlardan da pırıltılı yedi torununu tanıyoruz. Ve "Teşekkürler Hayat" diyerek son noktayı koyuyor "80 Yaşım Merhaba" ya sevgili Zeynep Oral.
Kaynak: Cumhuriyet
23 Haziran 2026 04:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Gerçeklerle Yüzleşmek Ve Belgesel Tiyatro
2 Temmuz 1993'te Sivas Madımak Oteli'nde yaşanan şiddet Türkiye tarihinde bir kara lekedir. Bu utanç verici, ibretlik olayın uzantılarını Genco Erkal'ın 2008 yılında yazdığı ve yönettiği belgesel oyun "Sivas 93"t e gözlemliyoruz. O gün de vurguladığım gibi; tarih tiyatro ilişkisi belgesel oyunlarda "kolektif/ toplu şahitlik" olarak belirginleşir. Ve özetle şöyle diyordu Genco Erkal "Sivas 93" e dair Dostlar Tiyatrosu broşüründe ve ardından da Tiyatro Festivali kataloğuna yazdığı yazıda: "Temmuz başında yüreğime bir ateş düştü. O uğursuz günün on dördüncü yıldönümünde, Cumhuriyet gazetesinde Dikmen Gürün'ün bir yazısını okuyordum. Yakın tarihimizde ne kadar önemli olaylar var, neden yazarlarımız bu konularla ilgili belgesel oyunlar yazmaz acaba diye soran bir yazıydı. Örnek olarak da Madımak Otelindeki yangından söz ediyordu...". Kendi sözleriyle; sonrasında Genco Erkal'ın içinde bir şeyler dal budak salıyor ve de uzun, yoğun bir sürecin sonunda ortaya çıkıyor "Sivas 93..." "Biz şenliğe gitmiştik/Onlar öldürmeye gelmişlerdi/Biz devlete güvenmiştik/Devlet onların yanındaydı/Onlar ölüme inanıyorlardı/Biz sevgiye/ Onlar kalabalıktı/Biz bir avuç kadar/ Sivas'ta yaratıcılığın, üretkenliğin, dostluğun, dayanışmanın, yaşama sevincinin coşkusunu gördüm ilk gün. Sonra ateşi gördüm. Yakılışı gördüm. Ölümü sanki ilk kez orada gördüm. Toplu kıyım korkusunu hep duyardım, yobazlığın ne olduğunu, tehlikelerini hep bilirdim ama somut olarak Sivas'ta gördüm. İnsana olan umudum hep diriydi. Sivas'ta bu umudun da yanışını gördüm." Evet, "Sivas 93" bu sözlerle başlıyor...
07 Temmuz 2026 04:00

Nasıl Bir Dönemdir Bu?
"Mutlak butlan" kararıyla birlikte 22 Mayıs itibarıyla başlayan olayların 24 Mayıs'ta CHP Genel Merkezi'ne polis güçleri tarafından yapılan çirkin saldırıyla inanılmaz boyutlara varan görüntüler utanç vericiydi. İngiliz oyun yazarı Edward Bond'un şu sözleri sanki bir kez daha yerini buldu günlerdir yaşanan ve dün tavan yapan bu çirkin gelişmeler nedeniyle: "Yönetenlere baktığımızda şiddetin sokaklara taşmasını beklemek olağandır" der Bond. Ve de sağlam bir toplumsal düzenin gerekleri olan ekonomik ve sosyal altyapıların geliştirilmediği toplumlarda şiddetin tırmanışının kaçınılmazlığını vurgular. Ülkemizin çalkantılarla dolu siyasi tarihinde bir başka satırbaşıdır, 2026 Mayıs ayında yaşanan bu olaylar... Yazılarını okumaya, oyunlarını her daim izlemeye çalıştığım Heiner Müller de bu bağlamda, tarihi; toplumsal düşüncenin laboratuvarı olarak ele alırken "siyasi sorunları demokratik yöntemlerle tartışmanın, ilişkileri sorgulama sürecinin" önemine değinmiştir. Ne güzel söylemiş Atatürk 1925 yılında Samsun'da yaptığı bir konuşmada: "Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir." Evet, her şeye karşın, Mustafa Kemal Atatürk ve onun yolunda gidenler dün olduğu gibi bugün de yarın da aydınlatacaktır yolumuzu.
26 Mayıs 2026 04:00

Vefatının 40. Yılında Haldun Taner Ustamıza Saygıyla...
Çok iyi hatırlıyorum; 2015 yılında Haldun Bey'in 100. doğum yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Tiyatro Festivali ve İ.Ü. Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü ve de Haldun Taner Tiyatro Uygulama ve Araştırme Merkezi, Pera Müzesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Ünv. Türk Dili ve Edebiyat Bölümü işbirliği ile iki gün süren "100. Doğum Yılında Haldun Taner Sempozyumu" yapılmıştı. Kitabı da basıldı. Tiyatro, daha doğrusu, sanat ve sanatçı yasaklarının; "sansür" denen uygulamanın hızla tırmanışta olduğu bir süreçte Haldun Taner Hoca'mızın bu alanda yazılarından bir örnek sunarak saygıyla selam etmek istiyorum kendisine. Hoş, "sansür" hiçbir zaman çıkmadı ki hayatlarımızdan! Evet, sanki bugün yazılmış gibi Haldun Taner'in 1960 başlarındaki bu yaman yazısı: "Malaparte diktatörleri kıskanç kadınlara benzetirdi. Sade diktatörlerin baskı rejimlerinin değil, sözümona güdümlü demokrasilerin de aydın ve sanatçı düşmanlığı buradan gelir. Evet, nice yıllara sevgili Haldun Taner.
12 Mayıs 2026 04:00

Muhsin Ertuğrul'un Şenlik Katarları
Birkaç gün önce okuduğum bir haberde, Ankara Devlet Tiyatrosu ve TCDD işbirliği ile 4 Mayıs tarihinde Ankara'dan yola çıkacak "Tiyatro Treni" nin 19 Mayıs tarihine kadar Anadolu'da 13 gar ve istasyonda 25 oyun sergileyeceğinden söz ediliyordu. Bu olay daha önce, 2008 yılında Lemi Bilgin'in Devlet Tiyatroları Genel Müdülüğü ve Ertuğrul Günay'ın Kültür Bakanlığı sırasında da gerçekleştirilmiş ve hatta "Vagon Sahne" konsepti üstüne Lemi Bilgin'le bir konuşma da yapmıştık. O nedenle de günümüzde yine Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı ve Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu işbirliği ile "Tiyatro Treni "nin yola çıkacağını okumak beni memnun etti. "(...) Yapılacak iş aşağı yukarı şu: Günün birinde Yahşihan'da bir tren duracak. Bu trenin bir vagonu tiyatrocularla doludur, bir vagonunda kitaplar, sinema gösterme makineleri ve kültür filmleri vardır. (...) Tiyatrocular kasabada uygun bir yer varsa orada, yoksa hemen yük vagonundan çıkaracakları hazırlanmış tahtalarla bir yer kuracaklar ve o kasabada iki ile üç gece kalarak oyunlar verecekler. (...) Oynanacak oyunlar nasıl olmalı? Partinin koltuğunun altına sığınınca bu işi hemen koyu propaganda piyesleriyle tıkızlaştırmak yenmesi yutulması angarya gibi ağır eserlerle doldurmak düşüncesi öne sürülür. Biz tiyatronun öz kendisini bir ince sanat ve kültür işi ve toplu yaşayışın alfabesi olarak alıyoruz. (...) Eğer Helenlerin bundan 2500 yıl önce Thespis arabalarıyla yaptıkları bir iş bugün yeni çağa göre düzene sokulursa, çok geçmez bu kültür katarları yurdun her köşesinde sabırsızlıkla beklenen biricik hava değiştirici, neşe ve şenlik getirici kuvvvet kaynağı olur." O günün koşullarında elbette ki zordur bu işi hayata geçirmek.
28 Nisan 2026 04:00

Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu'na Saygıyla...
48 yıl önce, 1 Nisan 1978 yılında yitirdiğimiz Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu bir eğitim bilimci, felsefeci ve yazar olarak tiyatro tarihimizde önemli bir yerde durur. Daha sonraki yıllarda bu konuda çıkan yazılarından "tiyatro felsefesinin ilk kırıntıları" olarak söz edecektir. "Bizim bir tiyatro felsefemiz yoktur" diyen Baltacıoğlu, tiyatronun bina, sahne, oyunculuktan önce kafa işi olduğunu vurgular. "Türkiye'de milli tiyatro var mı?" sorusunu ortaya atar. 1951 Kasım'ında Yeni Adam dergisindeki şu saptaması bugün için de önemlidir: "Sahneyi kurum, kuralı yasa, göreneği gelenek sandık. Avrupa'nın yaratıcı dehasını edinmeye değil, parlak gösterişlerini edinmeye yeltendik. (…) Bizden önce gelenler, karagözcüler, meddahlar, sohbet oyuncuları, tuluatçılar kabuk yerine özü, dış yerine içi, kalıp yerine canı, ölü yerine diriyi yakaladıkları için eşsiz, özgün yaratım örnekleri verdiler. Biz ne yapabildik?" "Öz tiyatro" kavramı üstünde ısrarla duran Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu; "Aktör, tiyatronun, temsil sanatının öz elemanı, cevheri, tiyatronun kendisidir" der ve devam eder; "İmdi hürriyetini, faaliyetini, gayesini aktörün yaratıcı temsil kudretinde arıyacak yerde, edebi, tezyini, ilmi ve pitoresk elemanlarda arıyan bir tiyatro, tiyatronun esasından uzaklaşmış olur." Elbette ki günümüzde çok yönlü tartışmaya açık bir yaklaşım olarak da ele alınabilir bu saptamalar.
14 Nisan 2026 04:00

Vefatının 65. Yılında Hasan Âli Yücel'e Saygıyla
Prof. Dr. Suat Sinanoğlu 1980 yılında yazdığı Türk Hümanizmi adlı eserinin önsözünde "Zihin yapısına ilişmeden hiçbir toplumda hiçbir önemli yenilik beklenemez. Atatürk bu hakikati biliyordu. Onun için devrimin insan aklına güvenen yeni bir toplum yaratmayı amaçladığını kesinlikle ileri sürebiliriz" der. Yunan ve Latin klasikleri, Doğu'nun ve Batı'nın felsefi eserleri, ünlü tiyatro yapıtları dilimize çevriliyor ve hepsinin önsözünde Hasan Âli Yücel'in şu sözlerine yer veriliyordu: "Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar." Tercüme Bürosu'nun kurucu üyelerinden Ankara Üniversitesi DTCF İngiliz Edebiyatı hocalarından, çevirmen ve eleştirmen Orhan Burian da Türkiye'nin hümanist düşünceye kendi içinde bulunduğu koşulların gerektirdiği şekilde varacağını ifade etmiştir. Hasan Âli Yücel, 1941'de kurulmasına öncülük ettiği Ansiklopedi Bürosu ile İslam Ansiklopedisi, Türk Ansiklopedisi çalışmalarını da yürütmüştür. Şöyle der konuşmanın bir yerinde Azra Erhat: "Bu süreç (…) öteden beri var olan medrese usulü ezberciliğe götürmüyor, özgür bir varlık saydığı insanı uluslararası kültür varlıklarıyla karşı karşıya koymayı sonra da seçmeyi ona bırakmayı amaçlıyordu. Doğulu da Batılı da yapıtlara açıktı, hangisi olursa olsun alıp dilimize aktarmaya çevirmenler özgürdü." Bugünlere bakarak nereden nereye ve nasıl geldik diye düşünmeden edemiyor insan. Düşünsel temelleri Atatürk'ün sağlığında, 1936'da Köy Öğretmen Okulları ile atılan Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940'ta İsmet İnönü döneminde çıkarılan bir yasayla kurulur. 1954 yılında kapatılmıştır Köy Enstitüleri ne yazık ki... 17 Nisan 1944 tarihinde "Köy Enstitüleri Günü" nde yaptığı bir konuşmadan kısa bir alıntı: "(…) Köy Enstitülerinde vazife alan arkadaşlarım, orada yetişen genç kardeşlerim; beş seneden beri sevgili vatanımızın evsiz barksız, hatta ağaçsız dümdüz toprakları üstüne sizleri getirdik. Tabiatın yağmur gibi, kar gibi, soğuk gibi, zelzele gibi kuvvetleri ile döğüştünüz. Yenilmediniz. Yendiniz. Ders okuduğunuz ve okuttuğunuz binalar sizin temiz ellerinizin eseridir. İçinde yattığınız duvarlar ve damlar, üstünde uzandığınız yataklar sizin elinizin emeğidir. Muhteşem beton binalardan manevi ihtişamı hiç de eksik olmayan bu mütevazı durakların içersinde, Cumhuriyetçi ve inkılapçı Türkiye'nin hayat kaynakları ve kurtuluş öncüleri yetişiyor..."
03 Mart 2026 04:00

Cihangir Atölye Sahnesi'nde 'Salozun Mavalı'
Bizde, 2005'te Yapı Kredi Yayınları'ndan Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay çevirisiyle çıkan kitap, 2013'te de İletişim Yayınları'ndan çıkmıştır. Weiss'a büyük ün kazandıran; delilik ve mantık arasındaki çizgiyi ortadan kaldıran, özgürlük ve de bireysel özgürlük kavramı üstünde duran, kısa adıyla "Marat/Sade" olarak anılan; "Jean Paul Marat'nın kovalanışı ve Öldürülüşünün Charenton'daki Akıl Hastalarınca Marquis de Sade Yönetiminde Sahnelenişi", 1964'te Batı Berlin'de seyirciyle buluşarak büyük ses getirmiş, ardından Peter Brook oyunu 1967'de New York'ta sahnelemiştir. İzleyen yıllarda dünya sahnelerinde fırtınalar estiren "Marat/Sade" 1968'de de LCC Tiyatro'da Beklan Algan tarafından sahnelenmiştir. FAŞİZM ELEŞTİRİSİ İzleyen yıllarda, Weiss'ın 1967'de yazdığı ve de Afrika'da Portekiz emperyalizminin, diktatör Oliveira Salazar şiddetinin ülke içinde ve dışında tırmanışı ve çöküşünü irdeleyen "Salozun Mavalı" vurucu bir belgesel çalışma olarak dikkat çeker... Aynı şekilde; Weiss'ın 2. Dünya Savaşı'nda Auschwitz'de yaşanan Nazi şiddetini masaya yatıran "Soruşturma" ve de Amerikan emperyalizmine karşı direnişi irdeleyen "Vietnam Üstüne Tartışma" gibi belgelere dayalı çalışmaları dikkat çekmiştir. "Salozun Mavalı" (Song of the Lusitanian Bogey) 1972'de Can Yücel tarafından çevrilmiş, Yöntem Yayınları tarafından basılmış ve 1976-1977 sezonunda Şehir Tiyatroları Deneme Sahnesi'nde Çetin İpekkaya 'nın yorumu ve Erol Keskin'in çevre düzeni ile hayata geçmiştir. Zaten şöyle diyor Can Yücel sunuş yazısında: "Faşizmden muradımız kocaman kapitalistlerin açık ve yıldırgan diktatoryası ise Salazar rejimi de bu anlamda faşist bir rejim. (...) Portekiz'in Afrika sömürgelerinde başlayan kurtuluş hareketi sade Afrikalıların kurtuluşunu değil, aynı zamanda Portekiz halkının da faşizmden kurtuluşunu müjdelemektedir." Bitirirken küçük bir parantez açmak gerekirse "Salozun Mavalı" 2022'den bu yana Cihangir Atölye Sahnesi repertuvarında yer alan bir çalışma.
17 Şubat 2026 04:00

Tüm Renklerin Aryası
Semiha Berksoy Türkiye Cumhuriyeti'nin " ilk kadın opera sanatçısı " unvanına sahip güçlü bir dramatik soprano. Tıpkı şu günlerde; ocak sonunda İstanbul Modern'de açılan ve Eylül 2026'ya kadar sürecek olan " Tüm Renklerin Aryası " sergisinde olduğu gibi. Hamburger Bahnhof Berlin Ulusal Çağdaş Sanat Müzesi Sanat Direktörü Dr. Sam Bardaouil'in saptaması ise Semiha Berksoy'un yapıtlarının " Modern sanatta türler arası geçişkenliği, duygusal yoğunluğu ve kişisel mitolojiyi merkeze alan bir sanat tarihi bakış açısını zorunlu kılar " doğrultusunda. Mezar taşına bile vefatından çok önce bunları yazdırmıştı: " Semiha Berksoy: Opera primadonnası. Yüksek dramatik soprano. Ressam ve tiyatro sanatçısı. Ankara Devlet Operası başartisti. " Operaydı onun ilk göz ağrısı. İyi ki de döndü... Verdiği mücadele Semiha Berksoy'un her zaman küllerinden yeniden doğmasını sağladı, tıpkı bir " Ateş Kuşu " gibi. Evet, 2010 yılında TC Kültür Bakanlığı Yayınları'ndan, 2023'te Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan Ateş Kuşu Semiha Berksoy adlı kitabım sanatçının kendi deyişiyle " sözlü, aryalı ve resimli bir hayat tarihi " vermeye odaklanmıştır. Semiha Berksoy'un dinmeyen sanat ve hayat tutkusu onu Kutluğ Ataman'ın çektiği " Semiha B. Unplugged " filmini izleyen dünyanın ünlü yönetmenlerinden Robert Wilson ile karşılaştırdı. Ne güzel ki o buluşmayı ayarlayan bendim ve 90 yaşında sevgili Semiha Berksoy, Robert Wilson'ın 1999'da İKSV Tiyatro Festivali'nde oynayan " Ölüm, Yıkım III " adlı yapımında rol alarak Wagner'in " Tristan ve Isolde " operasından söylediği " Liebestod " aryası ile New York Lincoln Center'da sahneye çıktı. " Tüm Renklerin Aryası " sergisinde, o çarpıcı Kırmızı Oda'da Semiha Berksoy'un sahneden bu geçişi de akıllarda iz bırakacaktır kuşkusuz...
03 Şubat 2026 09:50

Türlü Sorular Dolanıyor Zihnimde...
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda "danışman" pozisyonu elbette ki Tan Sağtürk gibi çok yönlü, yaratıcı bir sanatçıya hiçbir artı puan sağlamayacaktır. "Bakalım, zaman ne gösterecek" demiyorum. Yıllar önce, Nisan 1948'de Türk Tiyatrosu Dergisi'nde Cevat Fehmi Başkut; "Hiç geceleri Tepebaşı tiyatrolarından boşalan halkı takip ettiğiniz oldu mu?" diye soruyor ve yazının devamında da "Adetlerde, din telakkilerinde, zevklerde, görüşlerde muazzam bir kaynaşma vardı ve kaynaşan, karışan, eriyip değişen mefhumlar potalara yeni bir insan dökmüşlerdi" diyordu. VE EDWARD BOND Sözü fazla uzatmadan 2024 yılında vefat eden; benim sıklıkla oyunlarına, deyişlerine, saptamalarına başvurduğum Edward Bond'dan kültüre dair bir alıntıyla noktalamak istiyorum: "Kültür; insan yapısının mantıksal yaratısıdır" der yazar. "İnsanın ekonomik, politik, sosyal tüm etkinliklerinin mantıksal bütünüdür. İnsanca yaşamak, kültürü özümsemek, onun içerdiği teknolojik, bilimsel, siyasal, ekonomik değerler bütünüyle yoğrulmakla mümkündür. Kültür insanın ne olduğu ve ne olacağıdır. Aynı zamanda günlük yaşamın nedenidir ve günlük yaşamın getirdikleridir. Kültür, insanın beyninde oluşur, onu uyandırır, sorgulamaya iter. Ona düşünme yetisini kazandırır."
20 Ocak 2026 04:00

Müjdat Gezen'den Sadık Şendil'e Bir Selam...
Müjdat Gezen, Sadık Şendil ve "7 Kocalı Hürmüz" buluşması ülkenin şu karanlık günlerinde yüzümüzü güldürdü, gülümsetti bizleri. Görüldüğü gibi; uzun bir "yaratıcılar" listesi söz konusu. Geçtiğimiz yılın sonunda Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda iğne atsan yere düşmeyecek 2 bin kişilik salonunda izlediğim müzikal beni bir kez daha Gökmen Ulu' nun 2021 yılında yazmış olduğu Bir Kar Tanesinin Çığa Dönüşümü: Müjdat Gezen kitabına götürdü. Sadık Şendil'i yakından tanımak Şöyle diyor Müjdat Gezen söz konusu kitapta: "Sadık Şendil'i birçok kişi Yedi Kocalı Hürmüz, Kanlı Nigar, Kart Horoz, Çılgın Yenge, Kocamın Nişanlısı, Azgın Gelin gibi tiyatro oyunlarının yazarı olarak milyonlarca kişi de beş yüze yakın sinema filmine imza atmış senarist olarak, tanımlar. Ne yazık... Sadık ağabeyi Sadık ağabey olarak tanımamak büyük bahtsızlıktır." Ve şöyle devam eder: "Onu ilk kez, Suna Pekuysal'ın 'Yedi Kocalı Hürmüz' filmi için götürdüğü yapım şirketinde tanıdım. (...) Sonra evine gider olduk Sadık ağabeyin. Şişli'de alçakgönüllü bir evde otururdu. Her gece sofra tamamdı. Münir Özkul, Suna Selen, Savaş, Yaman, Fevzi Tuna, ben. Dünya güzeli yemekler yapardı. Rakıcıydı. Ama iyi rakıcıydı. İkinci kadehte birden Sadık ağabeyin anlatma vakti gelirdi. (...) O konuştu mu susmayacak adam daha doğmadı diyebilirim. Anında yaptığı esprilerdeki incelik az insanda bulunacak cinstendir." Bu keyifli sohbetin sonuna yaklaşırken de şöyle der Müjdat Gezen: "Ondan ilk öğrendiğim şey dramatik yapı kavramı olmuştu." Evet, her şeyden önce, "7 Kocalı Hürmüz", Sadık Şendil'in vefatının 40. yılında, onun popülaritesini yıllardır kaybetmemiş olan toplumsal hiciv kavramına bir gönderme...
06 Ocak 2026 04:00

Bir Sergi: Tiyatro Hazinemizden
Geçtiğimiz ay açılan ve de Ocak 2026 sonuna kadar devam edecek olan "Tiyatro Hazinemizden" sergisi gerçekten de bir hazine sanki... Tophane'de; Osman Kavala ve eşi Ayşe Buğra Kavala'ya ait olan Depo İstanbul'da bizleri sadece Behzat Butak ya da Ergun Köknar değil, Suna Pekuysal'dan Genco Erkal'a, ilk kadın Hamlet'lerimiz Siranuş Hanım ya da Nur Sabuncu'dan Ayla Algan'a kendinden emin duruşlar, bakışlar karşılıyor. Attila Alpöge ekranda "Genç Oyuncular" ı anlatıyor. Serginin tanıtım yazısında da belirtildiği gibi, "Ülkemizin çok katmanlı, çok kültürlü, çok dilli bir tiyatro geçmişi var ancak bu değerli kültür mirasının arşivini bir arada tutacak, onu zenginleştirecek, toplumla paylaşacak ve yarına bırakacak bir müzesi yoktur". Türkiye Tiyatro Vakfı (TTV) ve de vakıf bünyesinde kurmayı amaçladığın tiyatro müzesi için uzun yıllardır inanılmaz bir uğraş veriyorsun. Hatta ben 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Sahne ve Gösteri Sanatları Bölümü'nde tiyatrodan sorumlu olarak çalışırken de bu projeyi çok istedik hayata geçirmek ama sonu maalesef düş kırıklığı oldu! Bir tiyatro müzesinin olumlu katkıları tiyatro kültür mirasını korumakla sınırlı değildir, toplumda farkındalık yaratmaktır, toplumsal belleği canlı tutmaktır. Daha önce de benzer bir davranışta bulunmuşlar, Osman Kavala'nın ekonomik olarak zor durumda olan Hagop Ayvaz'ı desteklemek için satın aldığı ve "Kulis: Bir Tiyatro Belleği, Hagop Ayvaz" sergisinde kullanılan fotoğrafları vakfımıza bağışlamışlardı. İşin daha da tuhafı, başta genç gönüllülerim olmak üzere yakın çevremde de benim gibi birçok inanan var, nedenini bilmiyoruz, onlara "Boşverin" diyorum, "İnancın mantığı yoktur zaten".
23 Aralık 2025 04:00

Genç Bir Kadının Güçlü Vedası...
Yerli ve yabancı, sahnelediği çalışmalarla seyircinin ilgisini ayakta tutan 29. İstanbul Tiyatro Festivali'nin son günlerinde izlediğim oyunlarından biriydi Bovary. 1974'te Remzi Kitabevi, 2006'da Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan eser, Siyavuşgil'in "Birkaç Söz" bölümünde belirttiğine göre, ilk olarak Ayda Bir mecmuasında Ataç'ın çevirisiyle tefrika şeklinde yayımlanmış. 1936'da derginin kapanmasıyla ara verilmiş ve 1957 yılında Nurullah Ataç'ın vefatından sonra, Remzi Kitabevi'nin teklifiyle onun bıraktığı yerden (İkinci Kısım VIII Bölüm) Sabri Esat Siyavuşgil devam etmiştir. Sanırım bu insani yön Flaubert'in ağzından paylaşılan bir cümlede yansılar kendini: "Madam Bovary benim." 1849-1851 yılları arasında başta Mısır olmak üzere Filistin, Suriye ve Türkiye'yi gezmiş bir yazar Flaubert. Edward Said, Orientalizm adlı kitabında, Emma Bovary'e de atıfla şöyle bir saptamada bulunur: "19. yüzyıl Avrupa'sı 'burjuvalaşma' eğilimleri içinde cinsiyet konusunu çok ileri ölçülerde kurumsallaştırmıştır. Bir tarafta 'serbest' cinsiyete benzer hiçbir şey ortalarda yoktur; diğer tarafta toplum içinde cinsiyet konusu can sıkıcı bir seri yasal zorunluluk, ahlaki, siyasi ve ekonomik kısıntılar getirir." Felemenk Kraliyet Tiyatrosu (KVS) yapımı olan ve Carme Portacelli' nin yönettiği Bovary ile ilgili olarak şöyle diyor uyarlamayı yapan Michael De Cock: "Bovary'nin trajedisi bir edebiyat klasiği olmaktan öte, günümüz dünyasında hâlâ canlı, hâlâ güncel bir çığlık." Ve bu güçlü çığlığı Maaike Neuville ve Koen de Sutter'in yalın ve yalınlığı, suskunluğu içinde zaman zaman kırılmaları vurgulayan yorumlarından dinliyoruz, izliyoruz.
25 Kasım 2025 04:00