×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Yeter Ki Muktedir Olduğun Anlaşılsın

Eskiden "siyaseten mecbur kaldıkları" bir işi en azından göğüslerini gere gere yapmazlardı. "Geçen sefer çok dikkat çekti, kör gözüne parmağım yine aynı şeyi yapmayalım, bu sefer başka türlü bir şey yapalım" demiyorlar. Bizim mevcut iktidarın "dobralığı" da bundan olabilir. Dışarıya derken, bugün Ankara'da başlayacak olan NATO zirvesi için görülmemiş bir "temizlik" seferberliği sürdürülüyor. "Protesto gösterisi yapabileceği düşünülen" kişiler teker teker içeriye alınıyor. G-7 veya G-20 zirveleri hangi ülkede yapılsa bunu görürsünüz. Hatta, bence NATO üyesi ülkelerden kaynaklanabilecek tehditler karşısında da en önemli güvencemiz yine NATO üyeliğimizdir. Bugünlerde yeniden şekillenmesi gündemde olan bu ittifakın kritik zirve toplantısının 22 yıl sonra yeniden Türkiye'de gerçekleşiyor olması bir imkan olarak değerlendirilmeli. Ne var ki ülke gündeminde NATO denildiği zaman tartışılan meseleler bunlar değil, 22 yıl önce ev sahipliğini yaptığımız zirve sırasında kimsenin aklına gelmemiş olan tuhaf birtakım "tedbirlerin" bugün telaş içinde uygulamaya sokulması. Herhalde muktedir olduklarını "dosta, düşmana" kanıtlama arzusu geri kalan her şeye baskın geliyor burada. Böylece söz gelimi Fransa'da, Almanya'da, İtalya'da mümkün olan Türkiye'de mümkün olmayacak. Bütün bu "tedbir" ler yoluyla sağlanan tuhaf sessizliğin içeride de dışarıda da "Hâlâ gücün sahibi biziz" hatırlatması olarak görüleceğinden kuşku yok.

İbrahim Kiras

Kaynak: Karar

07 Temmuz 2026 00:01

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

İbrahim Kiras

İnsan Neyi Bilebilir Robot Neyi Yapabilir

İnsan kendisini anlamaya çabalayan tek canlı mı, bunu kesin olarak söylememiz mümkün değil. (Bu ikincisini Descartes yapmıştı.) Aslında insanın "neyi bilebileceği" sorusu felsefe tarihinin en eski tartışma konularından biri. "İnsan neyi bilebilir" sorusu Kant ile Wittgenstein'ın - yaklaşık iki yüzyıl arayla - ortak çıkış noktasıdır. Biz dış dünyayı "kendinde olduğu gibi" (numen) değil, sadece bu filtrelerden geçerek zihnimizde şekillenen haliyle (fenomen) biliriz. Kant'ın sisteminde duyularımızla algılayıp zihnimizde yeniden inşa ettiğimiz gerçeklik olan fenomen ile duyularla algılanan dünyanın dışında "kendinde olan şey" statüsündeki numen iki ayrı gerçeklik alanıdır. Saf Aklın Kritiği yazarının vardığı sonuç "fenomeni bilebiliriz, numeni bilemeyiz" şeklindeyken, ondan yaklaşık iki yüzyıl sonra Wittgenstein benzer şekilde ama daha kapalı ifadelerle "Dilimizin sınırları dünyanın sınırlarıdır. Dünya ise olguların toplamıdır. Demek ki biz yalnızca olguları dile getirebiliriz" görüşünden hareketle, "hakkında (olgusal olarak) konuşulamayanı dile getiremeyiz" sonucuna varmıştır. Buna isterseniz (David Pears'in Tractatus için kullandığı ifadeyle) "metafiziği koruma altına almak" da diyebiliriz. Kant belki de bu amaca işaretle "İnanca yer açmak için bilgiyi sınırlandırmak zorunda kaldım" derken, Wittgenstein ise "Hakkında konuşulamayan konusunda susmalı" diyerek aynı şeyi yapmıştır. Nobelli bilginimiz Daron Acemoğlu, geçen hafta İstanbul'da Koç Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı konuşmanın bir yerinde şunu söylüyordu: "Alan Turing 1950'lerde bir tez öne sürdü. İnsan beyni bilgisayarla özdeştir. Bilgisayarlar her şeyde insandan iyi olacak. Bu inanç bugün Silikon Vadisi'nin kurucu dogması. Yüzlerce şirket milyarlarca dolar kaybediyor. Kâr eden yok. Ama inanç bozulmadı." Mamafih, neye inanırsak inanalım, insan bilgisinin sınırları meselesinin yanında artık "makine bilebilir mi?", "bilgi ile veri arasındaki fark nedir?" gibi sorulara da cevap vermek gerekiyor. Son zamanlarda yapay zeka konusunda süren tartışmalar dolayısıyla "Peki, yapay bilinç de mümkün mü?" sorusu yeniden gündeme geldi. Dil felsefesi ve zihin felsefesi alanlarının önemli isimlerinden John Searle 1980'de ortaya attığı - ve hâlâ tartışılan - "Çince Odası Argümanı" ile bilgisayar sisteminin bir sözdizimi sistemi olduğunu ve asla gerçek bir "anlamlandırma" yeteneğine sahip olamayacağını savunmuştu. "Descartes'ın robotu" nu hatırlatıyor bu tartışma ister istemez. Şöyle demişti 17. asırda büyük filozof: "Bir gün tıpatıp insan şeklinde bir makina yapılsa, karşımızdakinin aslında insan olmadığını anlayabilmemizin bir yolu yine olacak: Bu makina insan gibi konuşsa bile kelimeleri uygun düzen içinde bir araya getirip anlamlı sözler söyleyemeyecektir." ("Metot Üzerine Konuşma", Mehmet Karasan çevirisinde [MEB Yayınları, 1989] sh 59; K. Sahir Sel çevirisinde [Sosyal Yayınlar, 1989] sh. 53) Yani özetle Searl'ün "Makina dilinde sentaks olur, semantik olmaz" demesine karşılık, Descartes "Ne sentaks olur ne de semantik" diyordu mealen. "Metot Üzerine Konuşma" dan dört asır sonra sentaks aşamasına ulaştı robot teknolojisi. Hatta yakın gelecekte "bilinçli" bilgisayarların da ortaya çıkacağına inananlar var.

04 Temmuz 2026 00:01

İbrahim Kiras

Başarısızlık Ödüle Engel Değil

Ortak bir kültür havzası içinde geliştiğini bildiğimiz Alman müziği ile İtalyan müziği veya İngiliz felsefesi ile Alman felsefesi veya Rus romanı ile Fransız romanı birbirinden çok ayrı hususiyetlere sahip. Diyelim ki Alman futbolunda disiplin, Fransız futbolunda özgüven, İtalyan futbolunda taktik, İngiliz futbolunda tempo öne çıkıyor. Çünkü Türk toplumunun özelliği bu. Ama aynı zamanda - yine tuhaf bir "çelişki" olarak - hayat enerjimizi tüketiyor bu çelişkiler… Her alanda yenilik taraftarıyız, "Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı" diyoruz ama yine her alanda muhafazakar refleksler yön veriyor bize. Zaten bizim kültürümüzde "trajik duygu" yoktur. Günümüz toplumunun ahlak felsefesini açıklayan formülasyon belki de "Ne şiş yansın ne kebap" sözünde gizli. Şu ya da bu sebeple Dünya Kupasında başarısız olmuş olan futbol milli takımının oyuncularına 16 milyon dolar "prim" dağıtmak mesela… Romeo'nun, "Çok geç oldu. Artık evine git" diyen Jülyet'e verdiği cevap gibi: O kadar geç oldu ki artık erken bile sayılabilir! Futbol Federasyonunun "başarısızlığı ödüllendirme" tuhaflığı çok fazla tepki çekmedi.

02 Temmuz 2026 00:01

İbrahim Kiras

'Yeni' Bir Chp Mi, 'Orijinal' Chp Mi?

Bu durumu "CHP'den yine yeni bir parti daha doğuyor" diye yorumlayanlar, "Zaten bütün partiler CHP'nin içinden çıktı" diyenler oldu. Hatırlanacaktır, Fazilet Partisi'nin kapatılmasının ardından o dönemde " yenilikçi " diye adlandırılan grup Erbakan'ın kurdurduğu Saadet Partisi'nde yer almadı, kendi partisini kurup yoluna devam etti. Gerçi bugün CHP'de yaşananların siyaset tarihinde hiçbir benzeri yok ama olayın " yeni part i" boyutu AK Parti'nin kuruluş şartlarını kesinlikle andırıyor. 2001'de Milli Görüş hareketinden ayrılan kadronun teşkil ettiği AK Parti ile şimdilerde CHP'den ayrılması beklenen kadronun kuracağı parti arasındaki en önemli - belki de tek anlamlı - benzerlik ise her ikisinde de " ana gövdenin kopuş u". MHP'de yönetim değişikliği talebinin Gemerek Mahkemesi tarafından engellenmesi de bu partide büyük bir kopuşu ve İYİ Parti'nin kuruluşunu getirdi ama 2001'de AK Parti ve bugün Butlan sonrası eski CHP yönetimi örneklerindeki gibi " ana gövdenin kopuşu " olmadı bu. Nitekim 2002'de girdiği ilk seçimde yüzde 34 oy alan yenilikçi hareketin partisine karşılık Erbakan'ın Saadet'i yüzde 2,5'te kaldı. CHP'liler öteden beri kendi partilerinin " Türkiye Cumhuriyetinin kurucu partisi " olduğunu iddia etmelerine rağmen siyasi yelpazenin merkezinde yer almaktan adeta imtina ediyorlardı. Ecevit 1974'te MSP ile koalisyon kurarken CHP'nin geçmişte dindar kitlelerle arasına mesafe koymasını "tarihsel yanılgı" diye nitelemiş ve laikliğin din karşıtlığı şeklinde yorumlanmasına itiraz etmişti. Onun için "Şimdi halkın karşısına 'yeni bir CHP' mi, yoksa 'orijinal CHP' mi çıkacak" sorusu önemsiz bir soru değil.

30 Haziran 2026 00:01

İbrahim Kiras

Bir Adam Çıkacak Hepimizi Kurtaracak

Büyük İskender, Mısır'ı fethettiğinde Amon mabedinin başrahibi tarafından "Tanrının oğlu" ilan edilmişti. Kleitos ve Kallisthenes gibi dahi besteci Beethoven da yöneticileri son tahlilde "eşitler arasında birinci" olarak görme eğilimindeydi. Fransız Devrimi'nin ideallerini Avrupa'ya taşıyacak "kahraman" bir cumhuriyetçi lider olarak görüp 3. Senfoni'sini armağan ettiği Napolyon'u da bunun dışında tutmuyordu. Fransız sosyolog Le Bon'un Kitle Psikolojisi adlı eserindeki teorileri psikanaliz açısından değerlendiren Freud'a göre kitleler, çocukluktaki "korkulan ama aynı zamanda koruyan mutlak güç sahibi baba" figürünü yetişkinlikte lider üzerinden yeniden üretir. Kitle lideri, o çok korkulan ve her şeye muktedir olan ilkel kabile babasının bugünkü temsilcisidir: "İnsan kitleleri, eşit yoldaşlardan oluşan kümenin ortasındaki olağanüstü güçlü bu bireyin tanıdık portresini tekrar göz önüne sermektedir." (Freud, "Kitle Psikolojisi ve Benlik Analizi", çev: Saffet Emrem, Can Y., 2025, sh. 78-80) Günümüzde gelişen evrimsel psikoloji de lider yüceltmesini kültürel alışkanlıktan ziyade atalarımızın hayatta kalma başarısını artıran bir strateji olarak açıklıyor. Bu yüzden eski "yazılımımız" hâlâ çalışmayı sürdürüyor. Mehdi inanışı değil yalnızca, bugünkü siyasi aktörlerin de - insan üstü vasıfları olmasa bile - bazı "lider özellikleri" taşıması isteniyor. İngiliz antropolog Robin Dunbar ABD'deki 2008 Başkanlık seçiminin ardından yazdığı bir makalede şunu ileri sürmüştü: "Obama'nın kazanması iki temel nedenden dolayı kaçınılmazdı: İki aday arasında daha uzun boylu olan oydu ve daha simetrik bir yüzü vardı." Çünkü farklı birçok ülkede yapılan bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu sonuçlar bunu gösteriyor. İnsanların kendilerine liderlik edecek kişide aradıkları tek özellik bu değil elbette ama tercih sebebi olan özellikler arasında "uzun boylu olmak" da var! Yedi Yıl Savaşı'nı 2. Frederik kazanmış ha? Yok muydu ondan başka kazanan?" (A.

27 Haziran 2026 00:01

İbrahim Kiras

Demokraside Hülle Olur Mu?

Türk halkı ilk kez 1830'larda önüne çıkarılan yerel seçim sandığından bu yana, yani yaklaşık iki yüz yıldır iyi kötü bir sandık tecrübesine sahip. Ancak bu sefer "kimlerin aday olabileceği" ve seçimin "tam olarak ne zaman yapılacağı" tartışma konusu. Kimlerin aday olabileceği tartışması iki boyutlu. Bu özel durumdan dolayı iktidar açısından kritik nokta seçim tarihi. İktidar kanadı ne zaman erken seçim talebiyle karşılaşsa öteden beri hep aynı cevabı veriyordu: Seçim zamanında yapılacak. Oysa eğer seçim zamanında yapılırsa Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden aday olması mümkün olmayacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir danışmanı çıktı ortaya önce, seçim 16 Nisan 2028'de yapılacak diye açıkladı. Yani normal tarihten (18 Haziran 2028) 20 gün önce. "Böyle bir niyetten kamuoyu haberdar olsun isteniyorsa, niye memur konuşuyor? Hadi Erdoğan'ın kendisi söylemiyor, AK Parti'nin yöneticileri ne güne duruyor" şeklinde eleştiriler yöneltildi. Ancak her halükarda seçim normal tarihten önce yapılsın istiyor iktidar partisi. Çünkü aynı zamanda genel başkanları da olan mevcut cumhurbaşkanının bir kez daha aday olmasını istiyorlar. 16 Nisan 2028 tarihi bir taşla iki kuş vurmaya yarayacak. Böyle bir durumda "görev süresini kendisinden kaynaklanmayan bir sebep yüzünden tamamlayamamış olan" görevdeki cumhurbaşkanına yeniden aday olma hakkı tanımış anayasa.

25 Haziran 2026 00:01

İbrahim Kiras

Kuvvetler Ayrılırken Kurumlar Yıkılırken

Çikolatası ve çakısı kadar "doğrudan demokrasi" geleneği ile de meşhur olan İsviçre'de, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi için 1959 yılında bir referandum yapıldı. İsviçre'de ise referandum için sandığı giden - erkek - seçmenlerin yüzde 67'si hayır oyu verince konu rafa kalktı. Söz gelimi demokratik bir oylama sonucunda demokrasiyi ortadan kaldırmak da mümkün. Bu çerçevede amca Napolyon'u trajedi, yeğen Napolyon'u ise komedi örneği diye zikreder Marx.) 1848'de yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların yüzde 74'ünü alarak başa geçen "yeğen" Napolyon, görev süresinin sonuna doğru bir askeri darbeyle meclisi feshetti. Louis-Napoléon Bonaparte anayasada bu doğrultuda yapılmasını istediği değişikliği referanduma götürdü ve halkın yüzde 92'sinden onay aldı. Bir yıl sonra düzenlenen ikinci bir referandum sonucunda ise kendisini III. Napolyon adıyla - amcası gibi - İmparator ilan etti. Bunların çoğu "kurumlar Amerika'sı" tarafından geri püskürtülmüş olsa da fiiliyatta kısmi bir yetki genişlemesi elde etmedi diyemeyiz. Bizde 2017 anayasa referandumu sonucunda kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, meclis denetimi tek hamleyle ortadan kaldırıldı. "Güçlü iktidar, zayıf devlet" sonucunu doğuran bu modelin temel karakteristiği denge/denetleme mekanizmalarını dışlaması. Anayasa Mahkemesinden söz açılmışken, tarihi bir anekdotu hatırlayalım: Taha Akyol yazmıştı, 1924 anayasasını hazırlayan meclis komisyonunda yer alan Ziya Gökalp yürütme ve yasama güçlerinin denetlenmesi için bir anayasa mahkemesinin ihdasını önermiş ama o günün siyasi ikliminde bu öneri ilgi çekmemiştir. Türkiye'de bir anayasa mahkemesinin gerekliliği ancak 1960 sonrasında anlaşılacaktır. Üstelik anayasada "kararları kesin ve temyize kapalıdır" denilmesine rağmen.

23 Haziran 2026 00:01

İbrahim Kiras

Müslümanlar Niye Geri Kaldı?

Yalnızca biz değil, Batılı düşünürler de "Batı neden ilerledi, Doğu - daha doğrusu dünyanın geri kalanı - neden geri kaldı?" sorusunda düğümlenen problematik çerçevesinde muhtelif tezler üretiyorlar. 15 yıl kadar oldu, "Biz geri kalmadık, Batı ileri gitti" diye bir yazı yayımlamıştım, çok tepki geldi o yazıya. Şu unutulmamalı: Bugünkü "Batı Medeniyeti" esas itibarıyla tarihin bir döneminde (11– 13. yüzyıllarda) Avrupa kıtasının belirli bölgelerinde (Kuzey İtalya, Hansa ve Flandre şehirleri) ortaya çıkmış olan burjuva sınıfının eseri. Aslında İslam'ın özünde yer almayan bu "din-devlet birliği" sisteminin günümüzde de devam etmekte oluşu, problemlerimizin çözümünü engellemektedir. İslam tarihinde din-devlet birliği modeli ilk kez 11. yüzyılda tesis edilen ulema-devlet ittifakı sonucunda hayata geçirilmiştir. "Kabaca" özetlediğim bu görüşler Prof. Kuru'nun bugünkü problemlerimizi üreten tarihi sürecin "kilit taşlarına" dair genel yaklaşımını ifade ediyor. "Erken İslam tarihinde, Müslümanlar, âlimlere ve tüccarlara önem verdikleri için Batı Hristiyanlarına kıyasla felsefi ve iktisadi açılardan üstündüler" hükmünde bulunan yazarın devamında dile getirdiği şu iddia bir anlamda kitabın bütününde savunduğu temel tezin ifadesi durumunda: "Bu dönemde Avrupa, çoğunlukla din adamları ve askerî aristokrasinin egemenliğ i altındaydı. Daha sonraysa bu dengeler tersine dönmeye başladı. Müslü man dünyada ulema ve askerî devlet ittifak kurarak zamanla filozofları yok etti, tü ccarları da zayı flattı. Avrupa ise, tam tersine, kilise ve devlet arasında bir ayrışma yaşadı ve bu hem bilim adamları hem de tü ccar sınıfının gelişimini sağladı." İşin gerçeği, Avrupa'da tüccar sınıfının (aslında "burjuvazinin" demek gerekir) gelişimi kilise ve devlet arasındaki ayrışmanın sonucu değil, tam aksine kilise ve devlet arasındaki ayrışma tüccar sınıfının gelişmesinin sonucudur. Bu bir yana, Avrupa burjuvazisinden ısrarla "tü ccar sınıfı" olarak söz eden yazar kitabın başka bölümlerinde ise orta çağ İslam dünyasındaki tüccar zümresinden "burjuva" diye bahsediyor. Hem ortaya çıkışı hem de zihniyet kazanması bakımından "tarihsel bir istisna" durumundadır. Galiba bu tuhaflığın sebebi İslam dünyasının belli bir dönemden itibaren Batı dünyasıyla rekabet edemez hale gelmiş olmasının sorumluluğunu ne olursa olsun "zihniyet" problemine bağlama gayreti. Zaten elimizdeki kitap - zımnen - Müslüman toplumların yeniden "muasır medeniyetler seviyesine" ulaşması için " altın çağ" ın İslam anlayışına geri dönmeleri gerektiğini savunuyor. Bunun için en başta da İslam'ın özünde yer almadığı halde sonradan Müslüman toplumlara Sasanilerden geçen "din-devlet birliği" anlayışının terk edilmesi icap ediyor elimizdeki kitaba göre. (Belki hatırlayan vardır, 2019'da bu sütunlarda çıkan bir dizi "Cumartesi Yazısı" nda 11. yüzyıldaki mezkur gelişmeyi bugünkü din zihniyetinin oluşmasında kırılma noktası olarak işaret etmiştim.) Ancak yine de "İslam dünyasının bugünkü sorunlarının tamamının sebebi" olarak 11. yüzyılda yaşanan bir hadisenin etkisiyle şekillenen din anlayışımızı göstermek için yeterli kanıtlardan mahrum olduğumuzu da söylemek zorundayız. Öyleyse bunların en azından "tek sebebi" sayılamaz mevcut din anlayışımız. "Erdoğan'ın iktidarını ulema-devlet ittifakının bir örneği" olarak tanımlayan yazarın çalışmasında kavramın hem - mesela - Gazali gibi din bilginleri ve düşünürler için hem de günümüzün sıradan cami vaizleri için kullanılması doğru olmasa gerek. "Diyanet uleması" tabiri de problemli. Yargı ve eğitim kurumları "ilmiye" denilen bu sınıfın uhdesindeydi. Geçtiğimiz yıllarda Mısır'da "reform yanlısı" bir Müslüman aydını sokakta öldüren iki fanatikten "İslamcı" diye bahseden yazar, bir başka sayfada da "reform yanlısı" Türk düşünür Seyyid Bey'in "İslamcı olmadığı" iddiasında bulunuyor. Anladığım kadarıyla Prof. Kuru "İslamcı" tabirini, literatürdeki anlamıyla belirli bir dönemin modernist düşünürleri ve aydınları için değil, tam aksine bu kesimin fikir çizgisinin karşısında yer alan bugünkü gelenekçi Müslümanlar için uygun görüyor. En azından İslam tarihinde - veya Müslüman halkların tarihinde - yaşanmış "ilerleme" ve "gerileme" süreçlerini bir bütün olarak gözden geçirmiş olacaksınız.

20 Haziran 2026 00:01

İbrahim Kiras

Erken Seçim Sath-ı Mailine Girdik Bile

Çünkü 2023 seçimlerinde " eski anayasa hükümlerinin şimdiki başkanlık sisteminde geçerli olamayacağı " gerekçesiyle yeniden aday oldu ve kazandı. Erdoğan'ın yeniden adaylığı için ikinci yol ise en az 360 milletvekilinin " seçimin yenilenmesi " yönünde oy vermesi. Bu seçenekte de AK Parti, MHP, Hüda Par ve DSP milletvekilleri hiç firesiz kabul oyu kullansalar bile eksik kalan sandalye sayısı en az 34. Demek ki Erdoğan'ın tekrar aday olabilmesi için, yine Cumhur İttifakı'nın dışından destek alması şart. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen yıl " Şimdi AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi, DEM olarak bu yolu beraber yürüme kararı verdik " diyerek DEM Parti'den koalisyonun üçüncü ortağı gibi söz etmişti de DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları buna karşı " Kesinlikle böyle bir ittifak yok " açıklaması yapmıştı. Partinin İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan ise " ilk defa bu kadar yapıcı, kapsayıcı ve sahiplenme gösteren " Erdoğan'ın sözlerinin " yanlış yere çekilmemesini" isteyerek, " Bu ittifak süreç ittifakıdır " demişti. Ancak ülkenin gidişatından duyulan memnuniyetsizlik artacak olursa DEM Parti ile kurulacak ittifak seçmenin desteğini çekmesine " gerekçe " olabilir. Dikkat ederseniz, iktidar partisinin " yönetim modelinin " değiştirilip önceki yönetim kadrolarının ya tasfiye edildiği ya da küstürüldüğü bir süreçte oldu ne olduysa. Özellikle 2013-2014 dönemecinden itibaren karar süreçlerinin aşırı kişiselleşmesi, kurumsal hafızanın zayıflaması, bürokrasiye inisiyatif bırakılmaması sonucunda olanlar oldu. Söz gelimi AK Parti iktidarlarının ilk on yılında dolar kuru hep 2 TL'nin altındaydı, sonra birden bire yerinde tutulamaz hale geldi. 2023 seçimi öncesinde " son barutlar " harcandı. Ancak geçen süreçte " yönetim anlayışı " değişmedi. 'Mutlak Butlan'dan sonra kimileri " ana muhalefet toparlanmadan " bir baskın seçim yapılmasını beklerken, tam aksine erken seçim tarihini normal seçim tarihinin 20 gün öncesine " ertelemek " sebepsiz bir tercih değil. Ne var ki iktidar cenahının ayrıntılı erken seçim tarihi açıklamaları kamuoyunu " zihnen " seçim sathı mailine sokmuş oldu. Hep " erken seçim " konuşulacak bundan sonra.

18 Haziran 2026 00:01

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

İbrahim Kiras

Erken Seçim Sath-ı Mailine Girdik Bile

Çünkü 2023 seçimlerinde "eski anayasa hükümlerinin şimdiki başkanlık sisteminde geçerli olamayacağı" gerekçesiyle yeniden aday oldu ve kazandı. Erdoğan'ın yeniden adaylığı için ikinci yol ise en az 360 milletvekilinin "seçimin yenilenmesi" yönünde oy vermesi. Bu seçenekte de AK Parti, MHP, Hüda Par ve DSP milletvekilleri hiç firesiz kabul oyu kullansalar bile eksik kalan sandalye sayısı en az 35. Demek ki Erdoğan'ın tekrar aday olabilmesi için, yine Cumhur İttifakı'nın dışından destek alması şart. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen yıl " Şimdi AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi, DEM olarak bu yolu beraber yürüme kararı verdik" diyerek DEM Parti'den koalisyonun üçüncü ortağı gibi söz etmişti de DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları buna karşı "Kesinlikle böyle bir ittifak yok" açıklaması yapmıştı. Partinin İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan ise "ilk defa bu kadar yapıcı, kapsayıcı ve sahiplenme gösteren" Erdoğan'ın sözlerinin "yanlış yere çekilmemesini" isteyerek, "Bu ittifak süreç ittifakıdır" demişti. Kimileri DEM Parti'nin bu konudaki tutumunun netleşmesi için "Terörsüz Türkiye" girişiminin akıbetini beklemek gerektiğini düşünüyor. Ancak iktidar muhitindeki düşünce " İmralı'yı memnun edecek bir düzenleme DEM Parti grubunun desteğini çekmeye yetebilir" şeklinde. Ancak ülkenin gidişatından duyulan memnuniyetsizlik artacak olursa DEM Parti ile kurulacak ittifak seçmenin desteğini çekmesine "gerekçe" olabilir. Özellikle 2013-2014 dönemecinden itibaren karar süreçlerinin aşırı kişiselleşmesi, kurumsal hafızanın zayıflaması, bürokrasiye inisiyatif bırakılmaması sonucunda olanlar oldu. 2023 seçimi öncesinde "son barutlar" harcandı. Ancak geçen sürede "yönetim anlayışı" değişmediğinden seçmenin iktidara yeniden kredi açması için bu sefer daha fazla değişkenin katkısına ihtiyaç olduğu ortada. 'Mutlak Butlan'dan sonra kimileri "ana muhalefet toparlanmadan" bir baskın seçim yapılmasını beklerken, tam aksine erken seçim tarihini normal seçim tarihinin 20 gün öncesine "ertelemek" sebepsiz bir tercih değil. Ne var ki iktidar cenahının ayrıntılı erken seçim tarihi açıklamaları kamuoyunu "zihnen" seçim sathı mailine sokmuş oldu. Hep "erken seçim" konuşulacak bundan sonra.

18 Haziran 2026 00:01

İbrahim Kiras

Tarlaya Ektim Beton, Tavukçuya Kayyum Atadım

Ama yalnızca Balıkesir, Bursa, Tekirdağ, Çanakkale çevresinde değil, Türkiye'nin genelinde durum böyle. " Tarım ve hayvancılık stratejik sektörlerdir… Kendine yeten ülke, yerli ve milli üretim, gıda güvenliği…" falan diye atılan siyasi nutuklara kulak asmamak lazım. Bilhassa küçük üreticiyi destekleyip verimliliği artırmaya yönelik "planlı tarım politikaları" uygulanıyor mu, ona bakmak lazım. Tarımda da hayvancılıkta da "planlama" bilinmeyen bir kavram, ithalat ise vaz geçilmez bir enstrüman. 2010'da "fiyatları düşürme" amacıyla başlatılan ve sonra miktarı boyuna arttırılan et ithalatı geçen sürede hayvan varlığını azalttı, süt üretimini vurdu ve fiyatları düşüreceğine daha da yükseltti. Kaldı ki "fahiş fiyat artışı" suçlamasının yöneltileceği ilk adres de çok isabetli seçilmiş görünmüyor. Uzmanların açıklamasına göre, kırmızı et ve beyaz et fiyatları arasındaki fiyat makası 1'e 3 oranındaymış yakın zamana kadar. Ama şimdi 1'e 6 seviyesine yaklaşmış. Ayrıca bir de şu var: Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı, kırmızı et sektörünün büyük işletmelerin eline geçtiğini, Rekabet Kurumu müdahalelerine rağmen büyük firmaların diledikleri zaman fiyatlarla oynayabildiğini söylüyor. Bütün bunlara karşılık, "fahiş fiyat" suçlamasının beyaz et sektörüne yöneltilmesi biraz kafa karıştırıcı tabii.

16 Haziran 2026 00:01

İbrahim Kiras

Mehmet Akif'in Meali Niçin Yakıldı?

Ben kendi hesabıma en azından "Tuhfetü'r-Reddiye " olayını bilmiyordum, İsmail Kara'nın yeni kitabındaki yazılardan birini okurken öğrendim. Söz konusu olay hakkında "Bu broşürün 27 Mayıs Darbesi'nin din politikalarının bir parçası olduğunda şüphe yok" değerlendirmesinde bulunan Prof. Kara, "Fakat niçin sadece Nurculuk ve Risâle-i Nur'lar merkeze alınıyor" sorusuna ise "Büyütmek, daha doğrusu şişirmek için olabilir mi?" sorusuyla cevap veriyor. Söz gelimi, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun Fatma M. Şen ile birlikte yayınladığı "Akif'ten Emanetler" kitabı vesilesiyle Mehmet Akif'in Kuran mealine dair başka çalışmaları da ele alan yazı "bilimsel bir problemi çözme örneği" olarak okunmalı. İsmail Kara'ya göre, "bu istikamette akan fikir ve yorumlar yeni bilgi ve belgelerle büyük ölçüde temelsiz ve geçersiz hâle gelmiştir." Aslında daha önce başta Eşref Edip olmak üzere, şairin yakınları ve kimi yazarlar aksini söylemişlerse de "Türkçe ibadet uygulamasına geçilmesi durumunda, buna alet olmak istemediği için yazdığı meali Ankara'ya teslim etmedi ve bu yüzden yakılmasını vasiyet etti" görüşü nedense terk edilmedi. " Burada inkılaplar yahut kötüye kullanılmak gibi harici tesirlerle meali bitirmekten vaz geçmek veya onu kasd-ı mahsusla Ankara'ya teslim etmemek, yayınlamamak fikri baştan beri hiç yok gibidir" diyerek Akif'in tutumunu açıklıyor Prof. İsmail Kara ve devamla asıl gerekçenin ne olduğunu açık ve seçik şekilde izah ediyor: " Kendi ifadelerinden, yakın dostlarının aktarma ve tahminlerinden açıkça anlaşılıyor ki bütün gecikme ve tehirlerin, mütemadi bekletmelerin, bir daha gözden geçirmelerin arkasında esas itibariyle Kur'an-ı Kerim'in mucize olan beyanına büyük ölçüde muvafık düşecek, büyük şairin içine sinecek, Türkçe dil hassasiyetlerine karşılık gelecek bir meâl seviyesine ulaşmak arayışı, arzusu, iradesi ve azmi bulunmaktadır." Aslına bakılırsa, Türkiye'ye giderken meâli emanet ettiği dostu İhsan Efendi'ye "sağ kalır dönersem tamamlarım, ölürsem bunu yakarsın" demesi başka türlü yorumlanamayacak ve başka izahlara ihtiyaç duyurmayacak kadar açık bir beyan. Yakın dostlarından Eşref Edip ve Mithat Cemal'in ayrı ayrı naklettikleri üzere, ölümünden önce İstanbul'da hasta yatağındayken "meal" konusunda söylediği son söz şudur: "Kendim beğenmedim ki neşredeyim. Tercümeyi tamamen yaptım, hatta iki defa yukardan aşağı tetkik ve tashih ettim. Fakat yine istediğim gibi olmadı…" Ancak, Mehmet Akif'in kendisi de söylese, ezberlenmiş görüşlere uymayan hiçbir sözü kabule yanaşmayacak kişiler olacağını da unutmamak gerekiyor. Akif'in vasiyeti gereği yakılan meal metninin bir başka nüshasının ortaya çıkma ihtimali hakkında - herhalde somut bir bilgiye dayalı olarak - "Gün doğmadan neler doğar" şeklinde ümitleri tazeleyen bir imada bulunuyor İsmail Kara.

13 Haziran 2026 00:01

İbrahim Kiras

Popülizme Karşı Siyaset

Popülizm için şöyle bir tanım yapmıştım vaktiyle: 19. yüzyılda oligarşik yapılar karşısında demokratik temsilin - yani halk egemenliğinin - yaygınlaştırılması davasının ifadesi olarak doğup 20. yüzyılda halkı "Bu ülkenin asıl sahipleri" ve "Ülkenin kaymağını yiyen mutlu azınlık" diye ikiye bölen yaklaşımın ifadesine dönüşmüş olan kavram. Biz bu kavramın kapsamını daha da daraltıp yalnızca "halk yardakçılığı" anlamında kullanıyoruz ama siyaset bilimciler popülizm derken bir "siyasi ideoloji" den söz ediyorlar. Dolayısıyla birbirinden çok farklı toplumsal yapılar ve kültürler içinde yer alan Trump'tan Chavez'e, Berlusconi'den Maduro'ya, Duterte'den Mori'ye kadar birçok isim popülist ideoloji bayrağını birlikte taşıyorlar. Aynı şekilde söz gelimi Le Pen'in veya Wilders'ın aşırı sağcı partileriyle Syriza ya da Podemos gibi sol hareketler de popülist kategorisi içinde buluşabiliyor. Tek parti idaresinin jakoben siyasetine ve geleneğe ait değerleri dışlayan tutumuna karşı bugün "yerlilik ve millilik" diye başarıyla formüle edilen itirazlara dayanıyor mevcut hakim ideoloji. Yakın tarihte "halka rağmen" gerçekleştirilen uygulamalar aradan ne kadar zaman geçerse geçsin hedef tahtasından inmemiştir. Bundan dolayı "milli irade" yalnızca demokratik sağ siyasetin değil, Türk popülizminin de merkezi kavramlarından biridir. Söz konusu anlatıda titizlikle vurgulanan "devlet-hükümet ayrımı" da milletin iradesini temsil eden kadroların gücünün yetmediği alanlar olduğunu, bu kişilerin ülkedeki olumsuzlukları ortadan kaldırabilmek için daha fazla güce sahip olmaları gerektiğini açıklayan stratejik bir ayrımdır. Hatta, daha 1950'lerde Demokrat Parti'nin temsil ettiği toplumsal ve siyasi muhalefete karşı üretilen karşı devrimciler, tarikatlar, iç güçler, dış güçler edebiyatının dışına bile çıkamadı. Özetle, bugünün sağ popülist anlatısına 1930'ların rijit "Anti-Osmanlı" anlatısıyla cevap vermekte beis görmüyorlardı. Özgür Özel'in, Ekrem İmamoğlu'nun, Mansur Yavaş'ın siyaset dili kesinlikle bu değil ama - tabanın olmasa da - "CHP eliti" nin böyle bir özelliği var.

11 Haziran 2026 00:01

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha