
1933 yılında Diyarbakır'ın Ergani ilçesinde doğan ortaokul talebesi Sezai Karakoç Maraş'ı ilk olarak akarsuyundan tasvir etmeye başlar: "Maraş, o günler, Ahır Dağı'nın yamacına yaslanmış büyükçe bir dağ kasabası görünümündeydi. Tam ortasından akan, derin yataklı bir dere, ismi gibi birçok kanlı olaylara sahne olmuştu geçmişte. " Kanlı Dere "nin iki yakasında bir vakitler bayağı savaşlar olduğu rivayet ediliyordu. Dereye kanlar içinde başlar yuvarlandığı için onun bu ismi aldığı eklenirdi söylenenlere. Beyler ya da derebeyleri arasındaki kavgaların kızıla boyanan şahidi imiş Kanlı Dere." (Hatıralar I, Diriliş: 2023, s. 166.) 2. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle birlikte basındaki Yahudi algısında önemli bir değişme olduğuna dikkat çeker yazar. O zaman 12 Şubat 1947 olarak tespit ettiğimiz gündeki vukuata Üstadla beraber âgâh olalım: "Bir 12 Şubat törenine de Kâzım Karabekir geldi. O zaman T(ürkiye) B(üyük) Millet Meclisi başkanıydı. Törende, belediye binasının balkonundan görevlilerle göründüğünde çok az alkışlandı. Halkın bu davranışı, çok sevdikleri Kâzım Karabekir'in Millet Meclisi başkanlığını kabul etmesinden ileri geliyordu. İsmet Paşa, Fevzi Çakmak'ı emekli etmişti (1944). Demokrat Parti yeni kurulmuştu (1946). Kâzım Karabekir'i muhalefete kaptırmamak için onu milletvekili, daha sonra meclis reisi yaptırmıştı İsmet İnönü. Oysa, belki yirmi yıl (1) göz hapsinde kalmıştı Kâzım Karabekir. Bu göz hapsi kalkıyor ve birden Meclis başkanı oluyordu. (2) İsmet Paşa, her halde en çok ondan çekiniyordu. Kâzım Karabekir'in bu teklifi kabul etmesini halk tasvip etmemişti. Bunu o gün çok net şekilde gördük. Kâzım Karabekir, balkondan görününce, meydandaki birkaç memurdan başka kimse alkışlamadı." (s. Bu ilginç gözlemden sonra daha çarpıcı bir detaya yer verir Sezai Karakoç ve Karabekir Paşa'nın okulda verilecek müsamerede bir öğrenci grubuna güftesi ve bestesi kendisine ait olan Türk Yılmaz adlı marşı öğretme çabasını olanca ayrıntısıyla anlatır: "Marşı söylemek için yirmi öğrenci seçmişlerdi. Müzikte parlak bir durumum ve iddiam olmamakla birlikte nedense beni de koroya seçmişlerdi. Prova için Halkevine gittik. Bir müzik hocası bize marşı öğretiyordu. Kâzım Karabekir Paşa geldi o sıra. " Çocuklara ben öğreteceğim. " dedi, marşı. " Paşam, siz zahmet etmeyin, yorulmayın. Paşa cevaben kendisine de bu tür şikâyetler geldiğini, bunları Cumhurbaşkanı İnönü'ye aktardığını ve enstitülerde Komünizm propagandasından haberdar olduğunu yanına gelen kişiye "Haklısınız" diyerek belirtmiştir. Küçük Sezai de "kıstas" kelimesini anlamaması dışında soruların hepsini cevaplandırır ve "Sonra, Paşa memnuniyetini belli etti. Biraz da kendisi konuştu. Başkalarını kaldırarak Fransızca sorular sordu" diyerek devam eder. Sonuç olarak Sezai Karakoç'ta kalan Karabekir Paşa hakkındaki intiba şunlardır: "Karabekir Paşa, bende, temiz yürekli, vakarlı, yurtsever bir insan etkisi bırakmıştı. Ancak fazla bir derinlik ifadesi bulamamıştım." (s. (2) Halbuki Kâzım Karabekir 1939 yılında CHP milletvekili yapılmıştı. Yani "aniden" vuku bulan sürpriz bir hadise değildi TBMM Reisliği.
Kaynak: Yeni Akit
12 Temmuz 2026 02:32
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Sülün Osman Ve Haluk Levent
AHBAP Derneği ve Haluk Levent etrafında kopan skandal dal budak salarken insanların aklına neredeyse ortak bir refleksle İstanbul'un ünlü dolandırıcılarından Sülün Osman geliverdi. Bana da soranlar oldu "AHBAP meselesiyle Sülün Osman arasında bir benzerlik var mı?" diye. Osman Ziya Sülün, nam-ı diğer Sülün Osman Cumhuriyetin ilanından iki buçuk ay önce, 15 Ağustos 1923'te İstanbul Fatih'te doğmuş ve 10 Ocak 1984'te (bazı kaynaklarda Temmuz diye geçer) Beyoğlu'nda bir otel odasında kalp krizinden hayata veda etmişti. 60 yıllık ömründe Türkiye'nin en meşhur dolandırıcılarından biri hâline gelmiş; öyle ki adı "dolandırıcılar kralı" na çıkmıştı. Sülün Osman salt bir dolandırıcı değildi. Gençliğinde Kumkapı'da tanıştığı Aleko adlı bir Rum'dan "üçkâğıtçılık" mesleğinin inceliklerini öğrendiği söylenir. Sülün Osman'ın ilk büyük "işi" 1948'de Fatih'te baş verdi. Kiraladığı evin sahibini aylarca kira ödemeden idare ettiği gazetelere yansıyınca "Sülün Osman" lakabı doğdu. "Sülün" kelimesi hem kurnazlığı hem de o muğlak, kaygan duruşunu çağrıştırıyordu. Sülün Osman tam bu kaosun içinde ortaya çıktı. Galata Kulesi'ni "işletme hakkı bende" diye pazarladı, Galata Köprüsü'nün geçiş ücretini devretti(!), tramvayları "devraldım" diye bilet sattı, vapurları sefer hakkı diye kiraya verdi, Dolmabahçe ve Beyazıt saat kulelerini "ayarlatma ücreti" pahasına sattı. Mahkemede hakime verdiği cevap, hem zekâsını hem de dönemin ruhunu özetler: "Kusura bakma Hakim Bey, memlekette Galata Köprüsü'nü alacak eşekler olduğu sürece ben bu köprüyü satarım!" "Ben masumları değil, beni dolandırmak isteyenleri dolandırdım" sözü ise ahlak felsefesinin özeti gibiydi. Bugün hâlâ "Sülün Osman gibi" denilmesi zekâ ve kurnazlığın sembolü hâline geldiğini gösterir. Sülün Osman mahkemede hakime "eşekler olduğu sürece satarım" demişti. Şimdi Haluk Levent'in hapishaneden "dürüst insan olmak üzerine" bir konferans vermesi an meselesidir.
19 Temmuz 2026 01:40

15 Yaşındaki 15 Temmuz Şehidinin Hikâyesi
Hemşehrimdi Halil İbrahim yani Şanlıurfalı. Babası Bahattin Yıldırım, nâmı memleketi Urfa ile özdeşleşen Hazret-i İbrahim'in adını verdi oğluna. Küçük şehidimiz heyecan ve hayallerle başladığı eğitim hayatını (tıpkı benim de bir dönem yaptığım gibi) ortaokulda sonlandırmak ve babasına "evin erkeği" olarak omuz vermek zorunda kalmıştı. 15 Temmuz 2016 Cuma günü iş çıkışında babasıyla buluşmuş, eve dönmüşler. Tam bu sırada Halil İbrahim ısrarla babasına "Biz de sokağa çıkalım, hadi" diye ısrar etmiş. Babası daha sonra gazetecilere o anları şöyle anlatacaktır: "Darbecilere karşı koymak için yürürken oğlum birden yere yıkıldı. İlk başta ayağı taşa ya da bir yere takılıp düştü zannettim. 'Oğlum, kalk dedim' ve kaldırmak için elimi uzattım. Ancak oğlum hareketsiz duruyordu. Sonra kaldırmak için başının altına elimi koyunca elime kan geldi. O zaman vurulduğunu fark ettim. Kurşunun nereden geldiğini görmedim. Hemen kendi aracımla hastaneye götürdüm. Hastaneye götürünce ilk başta kurşunun sıyırdığını söylediler. Ancak sonra başının arka kısmına isabet ettiği anlaşıldı. Müdahale ettiler ama oğlumu kurtaramadılar…" Böylece vatanının işgaline karşı yollara dökülen yüzbinler arasında şehit düşen 251 kişiden biri olan 15 yaşındaki Halil İbrahim otopsi işlemlerinin ardından Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verilmiş. Müdahale ettiler ama oğlumu kurtaramadılar…" Böylece vatanının işgaline karşı yollara dökülen yüzbinler arasında şehit düşen 251 kişiden biri olan 15 yaşındaki Halil İbrahim otopsi işlemlerinin ardından Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verilmiş. Mekânı cennet, makamı âli olsun. Şehidimizin yokluklar içinde başlayan ve erken ama şerefli bir sonla biten hayat hikâyesinden geriye asla unutulmayacak bir acı ve iki yaş küçük kardeşiyle yarım kalmış hayalleri kaldı. Ağabeyini çok sevdiğini, onunla bir kez bile kavga etmediklerini söyleyen 13 yaşındaki kardeşi Mustafa ağabeyini şöyle anlatmış: "Kendisiyle çok iyi anlaşıyorduk.
16 Temmuz 2026 04:31

Türkiye'yi Nato'ya Sokmak İsteyen Chp İdi
Türkiye'nin NATO'ya girişi Demokrat Parti döneminde gerçekleşmiş olsa da CHP daha önce girmek için müracaat etmiş ama "Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin özgür devletlerin Hıristiyan demokratik topluluk idealini zayıflatacak olması" gerekçesiyle reddedilmişti. Hikâye şöyle (Baskın Oran'ın derlediği Türk Dış Politikası, cilt 1, İletişim: 2015, s. 541-545'ten aktarıyorum): 17 Mart 1948'de İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un imzaladığı Brüksel Antlaşmasının ardından önce Batı Birliği Savunma Teşkilatı (WUDO) kurulmuştu. 4 Nisan 1949'da ise ABD, Kanada, İtalya, Danimarka, Norveç, Portekiz ve İzlanda'nın katılmasıyla NATO adını alan Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı 24 Ağustos 1949'da resmen kurulmuş oldu. Hatta CHP'nin Başbakanı Hasan Saka 1948 Haziran'ında Türkiye'nin "ABD'nin müttefikten de öte dostu" olduğunu söyleyerek iki ülke arasında askerî bir ittifak kurulmasını istediğini beyan etti. Sonrasını Prof. Dr. Çağrı Erhan'ın Türk Dış Politikası'ndaki makalesinden okuyalım: "Bütün bu çabalara rağmen, Türkiye'nin NATO'ya alınmaması Türk kamuoyunda sert tepki yarattı, Türkiye yine de 11 Mayıs 1950'de, CHP iktiranını son günlerinde, NATO'ya üyelik başvurusunda bulundu. Fakat bu başvuru bir sonuca bağlanmadı. Bundan sonraki girişimler Demokrat Parti tarafından yürütülecektir." Demek ki "NATO'ya DP/Menderes girdi, CHP girilmesine karşıydı" lafları palavradan ibaret. Nitekim İnönü 25 Ekim 1951'de "Dış mesele üzerinde esasen bizim memlekette fikir ve prensip ayrılığı yoktur. İttifakımıza, BM idealine ve ABD dostluğuna bağlıyız" diyerek itirazını geri çektiğini ilan edecekti. ABD zaten 15 Mayıs 1951'de müttefiklerine Türkiye ve Yunanistan'ın NATO'ya alınmasını teklif etmişti. Bu arada tek bir üye bile karşı çıksa karar alınamaz NATO'da.) Nihayet 16-20 Eylül 1951'de yapılan NATO Bakanlar Konseyi toplantısında Türkiye, Yunanistan ile birlikte örgüte davet edildi. Bugün Ankara'da bulunan 32 ülkenin çoğundan daha eskiyiz NATO'da.
09 Temmuz 2026 02:49

Necip Fazıl Ve Nazım Hikmet 1925'te Ölselerdi!
Selanik doğumlu Nazım Hikmet'in anne tarafından ataları Polonya'dan İstanbul'a gelmiş, İstanbul doğumlu Necip Fazıl'ın ataları ise Maraş'tan. Babıâli adlı basın hatıralarında Nazım'ı öfkeli bir üslupla anlatır Necip Fazıl: "Nâzım Hikmet, uzun boyu, altun renkli saçları, çakır ve çiğ gözleri, çilli ve tozpembe yüzü, şapşal çehre hatları ve küçük ve yusyuvarlacık kafasiyle, insana ilk bakışta yakışıklı hissini veren, bilhassa maymunvârî içeriye doğru tuttuğu sarkık elleriyle bu halini mühürleyen bir aptaldır. O kadar aptal ki, biraz sıkıştırılınca " ben sizin yanınızda şahsiyetimi ve kafamı kaybediyorum! " diye mısralar heceleyen bebekten, " Hâfız-ı Kapital olmak istiyorum! " nârasını basmaya memur, iki eli belinde ağzı bozuk kartaloza kadar..." (1975 baskısı, s. 83; 2010 baskısı, s. 82-83.) Hakikaten Nazım Hikmet, Mevlâna hazretleri hakkında bir şiir yazmıştır. Hatta İstanbul'un fethi için "Sekiz yüz elli yedi" adlı hicri fetih tarihini başlığa çıkaran bir şiir de kaleme almıştır. Oysa gençlik yıllarında, Abdülhakim Arvasi hazretlerini bulmadan önce Necip Fazıl'ın "Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden" gibi sonradan yaktığı nice ehl-i dünyaya yakışan şiiri vardı. Şöyle düşünelim bir an için: Eğer 1925 yılında Nazım Hikmet de Necip Fazıl da ölmüş olsalardı bugün bilinen kimliklerinin tersine, ilki mistik, ikincisi 'bohem' şair diye hatırlanacaktı. Lakin kaderin rüzgârı farklı esti ve dinî şiirler yazan Nazım Hikmet materyalizmin, dünyevî şiirler yazan Necip Fazıl ise İslamın şairi sıfatlarıyla temayüz etti.
02 Temmuz 2026 01:56

Sultan Alparslan'ın Son Nefesinde Verdiği Ders
Dikkat ederseniz Alparslan demedim, Muhammed Alparslan dedim ama Sultan Alparslan'ın adının Muhammed olduğunu nedense bilmeyiz, çünkü bizim tarihlerimize Muhammed isimli olanlara gıcık olan gizli eller hükmeder. Sultan Alparslan'ın her gün sinekkaydı tıraş olduğunu mu zannediyor bu ressamlar. Bakın, Yazıcızâde Ali'nin Tevârih-i Âl -i Selçuk adlı eserinde Sultan Alparslan nasıl tarif ediliyor: "Ve uzun boyluydu ve sakalı dahi gayet uzundu. Derler ki sakalının ucundan tacının tepesine kadar iki arşın uzunluğundaydı." 1 arşın 68 santim olduğuna göre varın 2 arşının ne kadar uzun olduğunu siz hesaplayın. Sultan Muhammed Alparslan 1071 yılında Malazgirt'te Bizans ordusunu mağlup ettikten sonra Gazneliler ve Karahanlıların Selçuklu hakimiyetinde bulunan şehirlere tecavüze hazırlandıklarını işitince, yarım bırakıp Anadolu'ya geldiği Mısır seferine yönelmedi, başkenti Merv'e geri döndü. Alparslan'ın oğulları Ayaz ve Melikşah onunla mücadele etmeye kalkmış ama yenilmişlerdi. Sultan Alparslan bir baba olarak gayet tabii kızının öldürülmesine çok öfkelendi, Şemsü'l-Mülk'ten hesap sordu, Karahanlı hükümdarı ise yemin billah ederek kızının eceliyle öldüğü, dayaktan ölmediği yolunda güvence verdi. Görünüşte Alparslan bir hasmını daha etkisiz hale getirmişti. Sultan Alparslan bunun üzerine "Çözün ellerini ve ayaklarını, bakalım ne yapacak?" diye emir verdi adamlarına. Alparslan'ın elinde bir yay ve ok vardı. Oku Yusuf'a fırlattı ama o zamana kadar hiç ıskalamayan 43 yaşındaki Sultan bu defa isabet ettiremedi. Olan Koca Alparslan'a olmuştu. Vasiyetini yaptıktan sonra son sözleri şunlar oldu: "Her nereye yönelirsem ve hangi düşmanın üzerine yürümek istersem daima Allah'ın yardımını isterdim. Dün bir tepeye çıkmıştım, ordumun azametinden ve askerimin çokluğundan altımdaki yer titriyordu. Burada bana bir gurur geldi. Kendi kendime " Ben dünyanın padişahıyım, bana kimsenin gücü yetmez " dedim. Bu yüzden Allah Teâlâ beni yarattıklarının en zayıfı karşısında âciz bıraktı. Allah'tan mağfiret diler, bu düşüncemden dolayı beni affetmesini niyaz ederim" dedi. Sultan Alparslan dört gün sonra son nefesini verdiğinde tarihler 24 Kasım 1072'yi gösteriyor, Selçuklu tahtında Sultan Melikşah oturuyordu. Muharrem Kesik, "Sultan Alp Arslan nasıl öldürüldü?", USAD, Güz 2016; (5): 95-115. Yazıcızâde Ali, Tevârih-i Âl -i Selçuk, Haz:, Abdullah Bakır, Çamlıca: 2009.
28 Haziran 2026 02:44

"Bir Adam Yaratmak"
Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in Bir Adam Yaratmak adlı piyesi ilk kez filme çekildi. Eser ilk defa 1937-38 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi, başrolde Hüsrev'i ünlü yönetmen ve oyuncu Muhsin Ertuğrul oynadı. Bir Adam Yaratmak 1978 yılında Yücel Çakmaklı tarafından televizyon filmi olarak çekilmiş, Hüsrev rolünü Ahmet Mekin oynamış, 1994 yılında ise İstanbul Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmişti. Bu defa yönetmenliğini Murat Çeri'nin üstlendiği 2026 tarihli sinema filmiyle karşımızda Bir Adam Yaratmak. Tiyatro yazarı Hüsrev'in yazdığı "Ölüm Korkusu" adlı piyesteki kahraman, annesini kaza kurşunu ile öldürünce aklî dengesini kaybeder, babasının yaptığı gibi kendisini bahçedeki incir ağacına asarak intihar eder. Piyesten alacağımız şu birkaç alıntı eserin düğüm noktalarıdır: "Yaşamıyoruz. Resimlerimiz, fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz. Mendilimiz, gömleğimiz, potinlerimiz kadar yaşamıyoruz. (…) Kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum! Kulak ver, sen de duyarsın! Toprak altında, milyarlarca kurdun, çıtır çıtır çıtır dut yapraklarını yiyen milyarlarca ipekböceği gibi, milyarlarca ölüyü yediğini duyuyorum. Ölüler! Gözsüz, kulaksız kurtların içtiği köpüklü şampanya damlaları! Tozun toprağın mezeleri! Korkunç bir saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın beni ebedilikten. Öldüm sizi araya araya, kurtarın beni düşünmekten!" (Bir Adam Yaratmak, 1972, s. 118-119.) Eserin tahammül edilmez Kierkeegardcı tonu insanın ruh ve havsala hudutlarını zorlar. Tıpkı annesine söylediği şu sözlerde olduğu gibi: "Anne, beni nasıl doğurdun? Siz analar, dünyaya bir evlât getirirken düşünmez misiniz? Düşünmez misiniz insan nedir diye? İnsan kadar hassas bir cihaz var mı? (…) Bu cihazı dünyaya nasıl getirirsiniz? Onu yeryüzüne ne cesaretle çıkarır, yeryüzünün meseleleriyle nasıl da karşı karşıya bırakırsınız? Beş yaşında bir çocuğu yılanlı bir kuyuya sarkıtsanız daha az korkar. Bizi dünyaya getiren sizsiniz. Bu kudrete maliksiniz de imdadımıza niçin gelmiyorsunuz?" (s. 132) Ve son olarak şunlar: "Biz bu dünyada her şey (…) Allah'tan gelen cazibenin kasırgası içindeyiz. (…) Hepimiz, her şey, Allaha doğru gidiyoruz. (…) Yaratıcı neymiş, yaratmaya kalkışarak tanıdım. (…) Ben şimdi, şu anda tanıyorum Allah'ı." (s.
25 Haziran 2026 02:30

Genelev Sokağındaki Çıplak Heykeli Abdülhamid'in Saray Bahçesine Diktiler
Bu anlayış, "Biz halkın duyarlılıklarına önem vermeyiz, halk neyi beğeneceğini bizden öğrensin!" Anlayışıydı. Böyle bir konuda halkla inatlaşmanın yanlış olduğunu kabul ediyordum." Sözlerine şöyle devam ediyor CHP'li başkan: "Cumhuriyet'in 50. yılı nedeniyle, sanatçılara bazı siparişler verilmiş. Heykeli ben demokratik yönetim anlayışım nedeniyle kendi kararım ve genel merkezimizin onayıyla kaldırmıştım." Meseleyi dürüstçe açıklayan İsvan ile bugünkü fanatikleri, yine meseleyi usulünce halletmesi için devreye giren Ecevit'i görünce bugünkü fanatiklerin son 50 yılın eseri olduğunu düşünmemek kabul değil. Bu hususu da Milliyet gazetesinden Tufan Türenç bize nakletsin (4 Mayıs 1974): "Ve aradan tam 45 gün geçtikten sonra "Güzel İstanbul" heykeli, dün Yıldız Parkına dikildi.. (…) "Güzel İstanbul" heykelinin Yıldız Parkında Botanik Bahçesine dikilmesine kadar neler gelmemişti ki başına?.. (…) 15 işçi 3 saat uğraştıktan sonra, heykeli beton kaidenin üzerine oturtmayı başardılar sonunda.." Google'a sorulduğunda heykelin Yıldız Parkı'nın Çırağan Sarayı tarafından girildiğinde sağ tarafta olduğu bilgisi çıkıyor. Sırf genelev sokağının önüne dikilmiş olan ve 9 gün yerinde kaldıktan sonra kaldırılan bir erotik kadın heykelinin Sultan Abdülhamid'in sarayının bahçesine dikilmiş olması bile tek başına bir skandaldır. Oradan kaldırılması ise bugünkü sorumluların karar vereceği bir husustur. Sultan Abdülhamid'in eseri Yıldız Sarayı'nın sınırları içinde yer alan heykelin bulunduğu Yıldız Parkı günümüzde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yönetilmektedir. Biz buradan da kaldırılmasını istiyoruz. Hatırlatalım istedik. Cumhuriyetin ilk yıllarında Yıldız Sarayı'nda uluslararası bir kumarhane ve dans pisti açarak İstanbul'u Monte Carlo'ya rakip olacak çapta bir "Kumar Başkenti" yapmaya niyetlenen CHP iktidarının daha nice kirli marifetleri vardır. Yalnız Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal bünyesi değil, zihniyetinin o iktidardan düştükten sonra da 'kültürel iktidar' olarak hükümferma olduğunu söylemeye gerek yok. Bu sakat anlayışın 1974 yılındaki izdüşümü, CHP'den İstanbul Belediye Başkanı seçilen Ahmet İsvan"ın hatıratındaki ifadesiyle "Karaköy'de genelev sokağının önüne 'Güzel İstanbul' adıyla erotik çıplak kadın heykeli" dikilmesiydi. Belediye Başkanı Ahmet İsvan heykeli kabul edemediğini hatıratında şöyle aktarır: "Kaldırmak istediğim Güzel İstanbul heykeli ise, Karaköy'de, Yüksekkaldırım'daki genelev sokağının önüne, trafiğin karmaşası, tozu ve çamuru içine, son derece işlek iki yolun arasına, meyilli ve çok ufak bir alana sıkıştırılmış, erotik pozdaki çıplak bir kadın heykeliydi. Benim, bu yapıtın sanat değerine karar verecek birikimim yoktur; değerli bir eser olduğunu da kabul edebilirdim. Benim kabul edemediğim, halk çoğunluğumuzun büyük tepki göstereceğinin bilinmesine ve o beklenen tepkinin gösterildiğinin görülmesine karşın, böyle bir heykelin, halkla inatlaşarak, bu noktaya dikilmesinin ortaya koyduğu yönetim anlayışıydı. Bu anlayış, "Biz halkın duyarlılıklarına önem vermeyiz, halk neyi beğeneceğini bizden öğrensin!" Anlayışıydı. Böyle bir konuda halkla inatlaşmanın yanlış olduğunu kabul ediyordum." Sözlerine şöyle devam ediyor CHP'li başkan: "Cumhuriyet'in 50. yılı nedeniyle, sanatçılara bazı siparişler verilmiş. Ortaya çıkan eserlerden birisi de bu Güzel İstanbul heykeliymiş. Eserler, doğal olarak, sanatçılardan oluşan bir jüri tarafından seçilmiş. Buna bir diyeceğim tabii ki olamazdı. Bu eseri seçmişler. Ama o eserin şehrin neresinde sergileneceği konusunda son sözü sanatçılar değil, şehrin sorumluluğunu halka karşı taşıyan politikacıların söylemesi gerekirdi. Biz, büyük çoğunlukla, bu konuda halkımızla bir zıtlaşmaya girmeyi yanlış buluyorduk. Halk bu heykele ve özellikle de konulduğu yere büyük tepki gösteriyordu. Orası böyle bir heykel için yanlıştı. Genel merkezden her iki isteğime de "evet" cevabı geldi. (…) Bu heykel, betondan yapılmış, çok büyük ve çok ağır bir heykeldi. Kaldırırken bir tarafı kırılabilirdi. Heykele bir zarar gelirse, sanata karşı saygısız davranmakla suçlanabilirdik. Uygun bir vinç bulunması, heykelin nerelerinden nasıl bağlanacağının saptanması zaman aldı. Sanatçılara heykeli kaldırma yöntemi konusunda bir hayli danıştıktan sonra, heykel kazasız ve belasız bir biçimde oradan kaldırıldı ve Yıldız Parkı'nda bir yere konuldu." Bu hayasız kadın heykelinin yeni yeri için Sultan Abdülhamid'in sarayının bahçesinin seçilmiş olması tıpkı kumarhane için Yıldız Sarayı içindeki Şale Köşklerinin seçilmiş olması kadar manidardı. Ahmet İsvan heykeli Erbakan'ın baskısıyla değil, kendi isteğiyle kaldırdığını şöyle açıklar: "Kaldırma işlemi, MSP'nin İstanbul il kongresi günlerine rast geldi. Bir kısım basın, heykeli kaldırmayı suç gibi gördüğü ve sağladığımız büyük seçim başarısı sonucunda bizi, özellikle yüksek prestij dönemimizde, "aydın" kesiminden saydığı için korumak istiyor, bu nedenle heykeli koalisyon ortağımız Erbakan'ın baskısı sonucunda isteksiz olarak kaldırdığım yorumunu yapıyordu. Aslında Erbakan'la bu konuda aramızda dolaylı ya da dolaysız, tek kelime geçmiş değildi. Heykeli ben demokratik yönetim anlayışım nedeniyle kendi kararım ve genel merkezimizin onayıyla kaldırmıştım." Meseleyi dürüstçe açıklayan İsvan ile bugünkü fanatikleri, yine meseleyi usulünce halletmesi için devreye giren Ecevit'i görünce bugünkü fanatiklerin son 50 yılın eseri olduğunu düşünmemek kabul değil. Bu hususu da Milliyet gazetesinden Tufan Türenç bize nakletsin (4 Mayıs 1974): "Ve aradan tam 45 gün geçtikten sonra "Güzel İstanbul" heykeli, dün Yıldız Parkına dikildi.. Sabah saat 9'da Yıldız Parkına gelen Fen İşlerine bağlı ekipler "Güzel İstanbul" heykelini daha önce hazırlanan beton kaidesine yerleştirmek için 3 saat uğraştılar.. Çalışmaları İstanbul Belediye Başkanı vekili Cinkılıç da başından sonuna kadar izledi.. (…) "Güzel İstanbul" heykelinin Yıldız Parkında Botanik Bahçesine dikilmesine kadar neler gelmemişti ki başına?.. Karaköy'den kaldırıldıktan sonra, Sahil Yolunda Fen İşlerinin deposuna kondu.. Birkaç gün orada bekledi.. Sonra alıp Yıldız Parkına getirdiler.. Ve 40 gün Yıldız Parkında bekledi.. Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri, dün 5 tonluk vinçleri ile geldiler ve işe başladılar.. (…) 15 işçi 3 saat uğraştıktan sonra, heykeli beton kaidenin üzerine oturtmayı başardılar sonunda.." Google'a sorulduğunda heykelin Yıldız Parkı'nın Çırağan Sarayı tarafından girildiğinde sağ tarafta olduğu bilgisi çıkıyor.
21 Haziran 2026 02:26

Marx Türkçe, Engels De Farsça Öğrenmeye Kalkmıştı
Arkadaşı Karl Marx'a yazdığı mektupta Arapçayı "Semitik dillere karşı doğuştan nefretim var" diye bir kenara ittiğini söyledi. Öte yandan Farsçayı "çocuk oyuncağı" diye küçümsemiş, gramerini pek basit bulmuştu. "Üç haftada Farsçayı hallederim" diye yazıyordu dostu Marx'a. Marx'a yazdığı mektupta, "Sefih ihtiyar Hafız" diyordu İranlı şaire. Farsça nesri ise "ölümcül derecede sıkıcı" bulmuştu.
18 Haziran 2026 02:34

Şimdi İhanet Belgesi Diye Sunulan Dürrizade Fetvasına 1920'de Kimse İnanmıyordu
Demek Şeyhülislâm Dürrizâde Efendi'nin meşhur fetvasına Mustafa Kemal Paşa 1920 yılında "iftira" diyormuş. Fevzi Paşa da yaptığı konuşmada Yıldız Camii'ndeki görüşmesinde Padişahın "fevkalade heyecanlı" göründüğünü, İngilizlerin İstanbul'u işgali üzerine Cuma namazına gelmek istemediğini (zira işgal altındaki bir ülkede Cuma namazının farziyeti düşer), ancak dinî bir görevi terk etmenin uygun olmayacağını düşünerek geldiğini, kendisine "Enkazın altında ezildik" diye yüreğinin kan dolduğunu söylediğini aktarır. Sultan Vahdettin ertesi günkü buluşmalarında Fevzi Paşa'ya birkaç defa ısrarla "Aman, Anadolu ile irtibatı temin ediniz" emrini vermiş, bunun üzerine Fevzi Paşa, Mustafa Kemal'in konuşmasında bahsi geçen yaveri Salih Bey'i Anadolu'ya gönderip "kolordularla irtibatı temin edince" padişahın bundan "fevkalade memnun oldu" ğunu sözlerine eklemiştir. Fevzi Paşa, padişahın baskı altında olduğunu ısrarla vurguladıktan sonra sözü şu meşhur fetvaya getirir ve şöyle der: "İngilizler 'Fetvayı veriniz' diye tazyik ettiler. Nihayet o fetvayı aldılar.. Bildiğiniz gibi o fetva İngiliz süngüsüyle alınmış, İslâm'ı sinesinden birbirine düşürmek için. Milletin gerçeği görme duygusu (hiss-i hakikat-bîni), ümid ederim ki, bu fetvadaki fecaati görecek ve bunun önemini sıfıra indirecektir." Fevzi Paşa'nın bu sözünün ardından meclisteki sıralardan yükselen "Şüphesiz" sesleri, 1920 yılı Nisan ayının sonlarında Ankara'da Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi fetvasının kimse tarafından ciddiye alınmadığını gösteren en yaman delildir. Öbür yandan, Mustafa Kemal'in "Ben de İstanbul'da olsam farklı davranamazdım" sözleri o gün bu gündür tutanaklardan ucu yanmış bir mektup gibi tütecektir.
14 Haziran 2026 01:51

Bugün Akit'e Saldıran Chp'liler 1945'te Tan Gazetesini Basmıştı
CHP'liler Akit TV muhabiri Muhammet Can Bulut ve kameraman Nuh Güneş'e tekme ve yumruklarla saldırdı, linç girişiminde bulundu. 4 Aralık sabahı İstanbul Üniversitesi önünde yönlendirilen 20 bin öğrenci önce protesto yürüyüşüne geçti, ardından Cağaloğlu'nda Tan gazetesi ve matbaasının önüne kadar ilerledi. Dahası, Sıkıyönetim Komutanlığı emrinde görev yapan Kâzım Alöç öyle bir iş yapmıştır ki, baskında Tan gazetesi matbaasını yıkan, yağmalayan kışkırtılmış gruplar yerine gazetenin sahipleri olan Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel ile yazar Cami Baykurt'u "hükümetin manevi şahsiyetini tahkir" suçlamasıyla tutuklamış ve bu isimlerin soruşturmasını yürütmüştür. * Aradan yıllar, yıllar geçti. Aynı Kâzım Alöç pişman olmuş olsa gerek ki 13 Nisan 1967 tarihli Yeni Gazete'ye ifşaatında Tan gazetesi ve matbaasına yapılan baskın ve tahribatın bizzat CHP örgütü tarafından düzenlendiğini söyleyecekti. Gazetedeki manşet tam da Aziz Nesin'in öfkeli bildirisinde dediklerini doğrular mahiyetteydi: " Ey Türk faşisti! Birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makinelerini ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara saldırmaktır. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli, gazeteleri çamurlara serip üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir." Bir itiraf da Aziz Nesin'den: " Nümayişçilere (göstericilere) CHP Müfettişi Alaaddin Tiritoğlu sigara ikram ediyordu." Doğruları korkmadan dile getirebilen nadir akademisyenlerden olan Prof. Dr. Cemil Koçak Tarihin Buğulu Aynası adlı kitabında solun dönekliği ile ilgili olarak İlhan Selçuk üzerinden aşağıdaki keskin satırları yazacaktır: " Tan'ın yıkımına önce basın kampanyasıyla başlanılmış, saldırıya tahrik ve teşvik, basınca yönlendirilmiş, kampanyanın eylemle sonuçlanmasından sonra da, bu kez saldırıya uğrayanların bir kez daha linç edilmesine sıra gelmişti. Bu metodun tarihe gömüldüğünü kim iddia edebilir ki? Tan'ı yerle bir edenler arasında bulunan İlhan Selçuk yıllar sonra Cumhuriyet'in başına geçtiğinde, gökkubbeyi o gün başlarına yıktığı Zekeriya Sertel ile yakınlık kuracak ve Cumhuriyet "solcu" gazete olarak geçmişteki bu yayınlarını unutarak, hem eski sola ve hem de zamanın soluna sahip çıkacaktır." CHP'nin vukuatı saymakla bitmez.
11 Haziran 2026 04:41


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Bıyığın Ne Suçu Var?
Mutlak Butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığına geri dönen Kemal Kılıçdaroğlu'nun eski basın danışmanı gazeteci Atakan Sönmez'i kastederek, "O iğrenç bıyıklı TGRT'ci..." sözüyle zengin ötekileştirme repertuvarına yepyeni bir kategori ekledi. Erkek nüfusunun neredeyse yarısının bıyıklı olduğu bir ülkede ana muhalefet liderinin böyle pervasızca konuşabilmesi "Bu ülkede lider olamayız" itirafının inkârı kabil olmayan bir misali olarak tarihe geçti. Özgür Özel'i televizyonda dinlerken aklıma 48 yıl öncesine ait şahsî bir hatıra geliverdi. Bir pazar günü rahmetli annemle Bursa'da, solcuların "kurtarılmış bölge" ilan ettiği Teleferik Pazarı'na gitmiştik. Ne var ki oyunun ciddiyetini, yaz günü koluna bir hırka almış 25-30 yaşlarındaki bir gencin böğrüme dayadığı metal nesneden anladım. Elindeki metali böğrüme dayayan genç kulağıma eğildi ve sert bir sesle tehdit etti: "Bir daha buralara geleyim deme. Eğer gelirsen bacaklarını kırarız. Bir daha seni buralarda görmeyelim…." "Tamam, tamam" deyip de halkanın lütfen açıldığı yerinden annemin yanına geçmiş ve apar topar pazar yerinden uzaklaşmıştık. O yıllarda bu bıyık tarzı "Ülkücü bıyığı" diye bilinirdi. 1978'de bıyık, bir genci pazar yerinde ölüm tehdidiyle karşı karşıya bırakıyordu. 2026'da ise başka bir bıyık stili bir ana muhalefet partisinin lideri tarafından "iğrenç" diye küçümsenebiliyor. Suç ne 1978'de ne de 2026'da. Bıyık hâlâ aynı bıyık.
04 Haziran 2026 02:12

Chp'ye 80 Yıl Önce De Kayyım Atanmıştı
Cumhuriyet Halk Partisi 103 yıllık bir parti olduğunu iddia ediyorsa da –ki bazıları kuruluş tarihini Sivas Kongresi'ne yani 1919 Eylül'üne kadar uzatma cüretini gösterebiliyor- gerçekte 1992 yılında ikinci defa kurulmasına izin verilen 'Yeni CHP'nin devamıdır, hatta o bile doğru değil, 1995 yılında SHP ile birleşmesinden hasıl olan garip bir amalgamdır. 18 Haziran 1936'da, Kemal Atatürk'ün Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü'nün Başbakan olduğu tek parti rejiminin doruk noktasındayken kritik bir karar alındı. Bu, kâğıt üzerinde "parti-devlet bütünleşmesi" diye adlandırılan bir olaydı ama aslında partinin fiilen devlet bürokrasisi tarafından yutulmasıydı. Dönüşünde hazırladığı raporda TBMM üzerinde "Faşist Konsey" (İtalya'daki Büyük Faşist Konsey) benzeri güçlü bir yapı kurulmasını önerdi. Bu raporun Başbakan İsmet İnönü tarafından da onaylanıp imzalandığı ancak Cumhurbaşkanı Atatürk'ün raporu şiddetle reddettiği ve meşhur sözünü söylediği aktarılır: "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor!" Bu olay, Recep Peker'in radikal, parti özerkliğine dayalı otoriter projesinin sonu oldu. "Halkçılık" ilkesiyle övünen bir parti, halkı ve kendi tabanını tamamen devre dışı bırakıp valileri, bürokratları teşkilatın başına yönetici olarak atamıştı. Parti içi iradeyi bypass eden, kongre sonuçlarını hukuki yollarla tartışmaya açan, "partiyi kayyıma teslim etmem" diye konuşurken aslında kendi konumunu savunan bir figür... 1936'da devlet valiler üzerinden partiye kayyım atıyordu; bugün ise mahkeme kararları ve parti içi güç mücadeleleri üzerinden benzer bir "iç kayyım" tartışması yaşanıyor. Bugün aynı parti 1936'daki kendi kayyımını "zamanın şartları", "devrim icabı", "rejimin gereği" gibi bahanelerle savunurken, başkalarına atanan kayyımları "diktatörlük" ve "faşizm" diye suçluyorsa bu tam bir tarihi ikiyüzlülük, tam bir hafıza kaybıdır. 1936 yılında CHP'ye bir kayyım atandı. CHP ise o parti, olur.
31 Mayıs 2026 02:12