
Bugün tartışılan şey yalnızca "kim kazandı?" değil; kongrede "ortaya çıkan irade hukuken geçerli mi?" sorusudur. Mahkeme burada doğrudan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile Türk Medeni Kanunu arasında bağ kuruyor. Özellikle Siyasi Partiler Kanunu'nun 29 ve 121. maddeleri üzerinden hareket ederek, dernek hukukuna ilişkin bazı hükümlerin siyasi partilere de uygulanabileceğini söylüyor. "Ortaya çıkan irade gerçekten serbest ve hukuken korunabilir bir irade midir?" sorusunu soruyor. Kararın omurgasını ise "iradenin fesada uğratıldığı" iddiası oluşturuyor. Tam burada kamuoyunun itirazı yükseliyor: Mahkemenin cevabı ise dolaylı biçimde şu: "Ceza mahkemesinin sonucunu beklemek zorunda değilim." Dayanak olarak da Türk Borçlar Kanunu'nun 74. maddesine işaret ediyor. Çünkü mahkeme "şaibe" kavramını yalnızca siyasi bir itham olarak görmüyor. Mahkeme; Anayasa'nın 69. maddesi ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 4 ve 93. maddelerine dayanarak siyasi partilerin yalnızca seçim kazanan organizasyonlar olmadığını söylüyor. Çünkü böylece siyasi partiler tamamen "özel hukuk tüzel kişisi" gibi ele alınmıyor. Bu nedenle mahkemenin "kesin hükümsüzlük" yani mutlak butlan yaklaşımına yönelmesi hukuk dışı bir yorum değil. Kararın özü şu cümlede düğümleniyor: "Demokrasiye aykırı yöntemlerle oluşan irade, hukuk düzeni tarafından korunamaz." Evet, var.
Kaynak: Star
27 Mayıs 2026 16:29
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Parti Kongrelerinin Denetimine Dair-3
Bugün, seçim yargısının "niteliğine" ilişkin birkaç hususu izah etmek istiyorum. Bir önceki yazıda değindiğim 1976 tarihli Yargıtay kararı bunun en açık örneklerinden biridir. Tam da bu noktada "tam kanunsuzluk" tartışmasını doğru zemine oturtmak gerekir. Bir kısım hukukçunun –açıkçası anlamakta zorlandığımız– temel itirazı şu: " Butlan kararı YSK tarafından verilmeliydi. Mesele tam kanunsuzluk kapsamında değerlendirilmeliydi." İlk bakışta kulağa makul gelebilir. Çünkü burada cevaplanması gereken asıl soru şudur: Üstelik "tam kanunsuzluk" kavramının açık ve doğrudan normatif bir dayanağı da bulunmamaktadır. Bu nedenle "YSK tam kanunsuzluk incelemesi yapmalıydı" demek, ilk bakışta mevcut tartışmaya çözüm önerisi gibi görünse de gerçekte çok daha büyük bir sorunun kapısını aralamaktadır. Tam da burada Siyasi Partiler Kanununun tamamlayıcısı niteliğindeki normlar devreye girmekte ve "zamansız itiraz" ihtimaline karşı önemli bir güvence oluşturmaktadır. Dolayısıyla tamamlayıcı normların uygulanması, "artık hiçbir kongre güvende değil" şeklindeki yaklaşımın hukuki zemininin bulunmadığını göstermektedir. Ancak hak arama özgürlüğü ile hukuki güvenlik arasında da bir denge kurulmalıdır. Bu tartışmaların ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan biri, Türkiye'nin kapsamlı bir Siyasi Partiler Kanunu reformuna ihtiyaç duyduğudur. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ortaya çıkardığı yeni siyasi ve kurumsal yapı da bu reformun önemli başlıklarından biridir.
03 Haziran 2026 20:28

Parti Kongrelerinin Denetimine Dair - 2
Bir önceki yazıda CHP'nin kongresi hakkında verilen kararın ne anlama geldiğini özetlemiş ve meselenin odağında "kongrenin tümüyle sakatlanması hâlinin" bulunduğunu belirtmiştim. Yüksek Seçim Kurulu, "seçimler" gündeme gelince devreye giren bir kurumdur. Bir siyasi parti kongresinin evreleri kabaca şöyledir: -Açılış ve Yoklama: Genel başkan veya görevlendirdiği bir parti yöneticisi kongreyi başlatır. -Merkez Organların Seçimi: MKYK (Merkez Karar ve Yönetim Kurulu), Parti Meclisi, MDK (Merkez Disiplin Kurulu), Yüksek Disiplin Kurulu gibi asil ve yedek yönetim üyeleri seçilir. Siyasi Partiler Kanununun 21. maddesinin başlangıç hükmü şöyledir: "Siyasi partilerin genel merkez, il ve ilçe organları seçimleri ile il kongresi ve büyük kongre delegelerinin seçimleri, yargı gözetimi altında gizli oy ve açık tasnif esasına göre aşağıdaki şekilde yapılır." Buradaki "seçimler" ifadesi YSK'nın görev alanının sınırını göstermektedir. Zira YSK'nın görevi seçim sürecine ilişkindir. Bu nedenle YSK'nın, içsel bir mesele olan ve esasa dair bir tartışma niteliği taşıyan "irade fesadı" iddialarını değerlendirme yetkisi bulunmamaktadır. -Parti organlarına adaylık başvuruları, adaylık şartlarının ve ehliyetinin değerlendirilmesi, adayların yarış dışı bırakılması ve oy pusulalarının divana teslimi gibi "seçime hazırlık" işlemleri. YSK'nın 7 Mayıs 1986 Tarih ve 189 Sayılı İlke Kararı, Çankaya 1. İlçe Seçim Kurulu'nun 2 Şubat 2005 Tarih ve 34 Sayılı Kararı, YSK'nın 25 Haziran 2001 Tarih ve 359 Sayılı Kararı.
30 Mayıs 2026 08:59

Hiç Olmamış Bu Kurultay…
Türkiye'nin gündeminde bir mahkeme kararı var. Buradaki kritik kavram "irade fesadı..." Mahkemeye göre mesele yalnızca teknik bir seçim ihlali değil. Mahkeme bütün bu tabloyu, "iptal edilebilir bir usulsüzlük" olarak değil; kamu düzenine ve emredici hukuk kurallarına aykırılık olarak değerlendirmiş durumda. Yani mahkemeye göre ortada "yanlış yapılmış bir seçim" değil, hukuken hiç doğmamış sayılması gereken bir süreç var. Mahkeme diyor ki: Eğer 4-5 Kasım 2023 Kurultayı sakatsa, onun üzerine inşa edilen sonraki olağanüstü kurultayların hukuki zemini de tartışmalı hale gelir. Çünkü uzun süredir şu soru soruluyor: "Bu mesele seçim hukukunun konusu mu, yoksa genel mahkemelerin mi?" Burada dönüp bakılması gereken yer, 15 Temmuz 2006 tarihli ve 277 sayılı Yüksek Seçim Kurulu kararı. YSK'nın kullandığı ifade oldukça açık: "Yargı yerleri ayrıdır." Daha da önemlisi şu... Bu nedenle bugün Asliye Hukuk Mahkemesi'nin yetkisine ilişkin en önemli hukuki dayanaklardan biri doğrudan bu YSK içtihadı haline gelmiş durumda. Dünkü YSK kararı da ayrıca dikkat çekici. Ayrıca çok önemli bir cümle kurdu: "Hukuk mahkemelerinin kararlarının icrası konusunda kurulumuzun görev ve yetkisi bulunmamaktadır." Yani YSK açıkça şunu söylüyor: "Bu kararı uygulayacak merci ben değilim." Kararın oybirliğiyle alınmış olması da ayrıca önemli. Ve dikkat çekici olan şu: Davanın davalısı doğrudan CHP Genel Merkezi. Hatta gece saatlerinde kararı temyiz eden parti avukatlarının görevden alınması, "fiili kesinleşme" yorumlarını güçlendirdi. Çünkü mesele artık yalnızca bir parti içi seçim tartışması değil; hukuk, siyaset ve meşruiyet tartışmasının iç içe geçtiği çok katmanlı bir süreç haline gelmiş durumda.
23 Mayıs 2026 17:22

Reyting, Algoritma Ve Argo
Sosyal medyadaki kilit... Dil üzerindeki bozgunculuk... Platform meseleyi yalnızca bir yayın tercihi olarak görmüyor. Bu yüzden platform, aileyi zayıflatan ve çocukların psikolojik gelişimini olumsuz etkileyen bu içerikleri bir "milli güvenlik meselesi" olarak tanımlıyor. Aslında söyledikleri şu: "Kültürel işgal artık tankla değil, ekranla yapılıyor." "Temiz Ekran" talepler hiç de radikal değil! Yani "temiz ekran" tartışması sadece televizyon tartışması değil. İstanbul Aile Vakfı'nın sosyal medya şirketlerine açtığı dava da tam bu noktada önem kazanıyor. Çünkü dava, sosyal medya platformlarını sadece teknik araç olarak görmüyor. Bir anlamda sosyal medya şirketlerinin MR'ının çekilmesi... Mahkeme ilk kez şu soruların peşine düşülmesi isteniyor: TOPLUM v. SOSYAL MEDYA Davanın bir tarafında görünürde İstanbul Aile Vakfı var. Davanın temel sorusu şu: "Bu kadar büyük etki üreten platformlar hiçbir toplumsal sorumluluk taşımadan hareket edebilir mi?" Bakalım ne kadar "şeffaf" yaklaşacaklar bu sorulara, bu şirketler! 18 Mayıs'ta Uluslararası Radyocular Birliği'nin düzenlediği 13. Uluslararası Alkışı Hakedenler Ödülleri'nde bu tartışmayı tamamlayan dikkat çekici bir çağrı daha vardı. IRU Genel Başkanı Yusuf Erbaş ile yaptığım görüşmede, kardeş dernek RADEV ile birlikte "Argosuz Müzik, Argosuz Sanat, Argosuz Türkçe!" hedefiyle başlattıkları çalışmanın büyüyerek devam ettiğini söyledi. "Temiz Türkçe Kampanyası ile müziği temizleyeceğiz" derken aslında yalnızca dili değil, kültürel iklimi de tartışıyordu. Geceye Türk İnternet Medya Birliği Genel Başkanı Dr. Süleyman Basa ve Birlik Haber Ajansı Genel Müdür Muhammet Kaçar ile katıldık.
20 Mayıs 2026 10:42

Reyting, Algoritma Ve Argo
Sosyal medyadaki kilit... Dil üzerindeki bozgunculuk... Platform meseleyi yalnızca bir yayın tercihi olarak görmüyor. Bu yüzden platform, aileyi zayıflatan ve çocukların psikolojik gelişimini olumsuz etkileyen bu içerikleri bir "milli güvenlik meselesi" olarak tanımlıyor. Aslında söyledikleri şu: "Kültürel işgal artık tankla değil, ekranla yapılıyor." "Temiz Ekran" talepler hiç de radikal değil! Yani "temiz ekran" tartışması sadece televizyon tartışması değil. İstanbul Aile Vakfı'nın sosyal medya şirketlerine açtığı dava da tam bu noktada önem kazanıyor. Çünkü dava, sosyal medya platformlarını sadece teknik araç olarak görmüyor. Bir anlamda sosyal medya şirketlerinin MR'ının çekilmesi... Mahkeme ilk kez şu soruların peşine düşülmesi isteniyor: TOPLUM v. SOSYAL MEDYA Davanın bir tarafında görünürde İstanbul Aile Vakfı var. Davanın temel sorusu şu: "Bu kadar büyük etki üreten platformlar hiçbir toplumsal sorumluluk taşımadan hareket edebilir mi?" Bakalım ne kadar "şeffaf" yaklaşacaklar bu sorulara, bu şirketler! 18 Mayıs'ta Uluslararası Radyocular Birliği'nin düzenlediği 13. Uluslararası Alkışı Hakedenler Ödülleri'nde bu tartışmayı tamamlayan dikkat çekici bir çağrı daha vardı. IRU Genel Başkanı Yusuf Erbaş ile yaptığım görüşmede, kardeş dernek RADEV ile birlikte "Argosuz Müzik, Argosuz Sanat, Argosuz Türkçe!" hedefiyle başlattıkları çalışmanın büyüyerek devam ettiğini söyledi. "Temiz Türkçe Kampanyası ile müziği temizleyeceğiz" derken aslında yalnızca dili değil, kültürel iklimi de tartışıyordu. Geceye Türk İnternet Medya Birliği Genel Başkanı Dr. Süleyman Basa ve Birlik Haber Ajansı Genel Müdür Muhammet Kaçar ile katıldık.
20 Mayıs 2026 04:14

Çatışmayı Yönetebilmek: Tukidides Tuzağı Ve Aile Arabuluculuğu
Uluslararası ilişkilerde yükselen bir gücün, mevcut egemen gücü tehdit etmeye başlamasıyla ortaya çıkan savaş riskini anlatıyor. Tarihçi Tukidides, Atina ile Sparta arasındaki büyük savaşı anlatırken şöyle diyor: "Atina'nın yükselişi ve bunun Sparta'da yarattığı korku savaşı kaçınılmaz kıldı." Bugün bu teori en çok Çin ile ABD ilişkileri için kullanılıyor. Harvard Üniversitesi'nden Graham Allison, son 500 yıllık büyük güç geçişlerini incelemiş**. 16 örnek bulmuş. Sadece 4'ünde ülkeler "çatışmadan" değişim olmuş. Aslında Çin'in verdiği mesaj şu: "Bu güç değişimini savaşa dönüştürmeyelim." Yani... "Kırmadan dökmeden yönetelim" diyorlar. 14 Mayıs Perşembe günü Gaziantep Valiliği, Büyükşehir Belediyesi, Aile Vakfı ve Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nin ev sahipliğinde yapılan önemli bir çalıştaya katıldım. Mahkeme koridorlarına taşınan her kriz, zamanla bir "haklı-haksız" savaşına dönüşüyor. "Suçlu kim?" anlayışından vazgeçip... "Sorun nasıl çözülür?" anlayışına geçilmeli. Bunun bir örneğini pilot olarak Gaziantep Büyükşehir Belediyesi "Aile Akademisi" ile uyguluyor. Çalıştay Başkanlığını yapan Eski Kamu Başdenetçisi Şeref Malkoç, GİBTÜ Rektörü Prof. Dr. Şeyhmus Demir, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Zehra Ünal başta olmak üzere tüm katılımcılar teşekkürü hak ediyor. Özellikle çalıştayın yükünü büyük bir hassasiyetle omuzlayan GİBTÜ İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mahsum Aytepe'ye ayrıca şükran borçluyuz. Ve aile dağılıyorsa... Aileleri koruyabilmek belki de yeni çağın en stratejik meselesine dönüşüyor. ** Olkan, Kartal Batuhan, "Tukidides Tuzağı Bağlamında Çin-ABD İlişkileri: Ulusal Güvenlik Stratejileri Üzerine Bir İnceleme" https://acikerisim.comu.edu.tr/items/cb25b900-a480-4c7e-ae40-2e2e4c8916c1
16 Mayıs 2026 12:00

Abd'nin Niyeti, İstinafın Gündemi…
Diğeri siyasetin "örtülü" gündemi. "Trump'a rağmen" bir ABD var. Bu meseleleri yıllar önce yazan stratejist Kemal Uysal'a sordum: "ABD'nin asıl derdi ne?" Dünyanın ünlü uzmanlarından, yıllardır aynı cümleyi dinledik: "Denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olur." Ama artık tablo değişiyor. Uysal "Ever Given krizini hatırlayın. Dev bir gemi Süveyş'e oturdu. Dünya ekonomisi kilitlendi. Milyarlarca dolar zarar oluştu. Lojistik hatlar felç oldu. Tek bir gemi. Modern dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu görmek için bazen tek bir görüntü yetiyor" diyor. Kemal Uysal bu yüzden Panama'dan Süveyş'e, İstanbul Boğazı'ndan Ben Gurion Kanalı tartışmalarına kadar bütün bu hatları "dünyanın şah damarları" olarak tanımlıyor. Sohbetin sonunda Uysal'ın kurduğu cümle ise aslında her şeyi özetliyor: "21. yüzyılda güç, denizlerin genişliğinde değil; boğazların darlığında saklıdır." Gelelim ikinci meseleye... Birinci karar Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi'nden geldi. Mahkeme, CHP'nin 38. Olağan Kurultayı'nın iptali istemiyle açılan davada "karar verilmesine yer olmadığına" hükmetti. Bu kez "delegelerin iradesinin sakatlandığı" iddiası vardı. Mahkeme açık şekilde şunu söyledi: "Mutlak butlan şartları oluşmadı. İddialar somut delillerle ispatlanamadı." Şimdi iki dosya da istinafta. Bu durumda ya dosyayı bozup yeniden karar verilmek üzere yerel mahkemeye gönderir... Ya da doğrudan yerel mahkemenin yerine geçip karar verir. Çünkü istinaf, yerel mahkeme yerine geçip bir "geçici heyet" atarsa, siyasette taşlar bir anda yerinden oynayabilir.
13 Mayıs 2026 10:41

Yaşlanma Felaketine Doğru…
Dün, İstanbul Aile Vakfı (İSAVAK) ve Milli Savunma Üniversitesinin (MSÜ) düzenlediği "Vatan Müdafaasında Aile ve Nüfus" sempozyumuna katıldım. Aile ve nüfus meselesini, güvenlik odağı başta olmak üzere bağlantılı konular üzerinden ele alan bir programdı. "Pek tabii tek neden bu değil ama en büyük nedenlerden biri nüfus sorunuydu" dedi. " Bugün SAHA EXPO'da Savunma Sanayii 1.0'ımızın çelikte, teknolojide ve mühendislikte vücut bulmuş kudretini görüyoruz. Burada ise Savunma Sanayii 2.0'ımızın ruhunu, mayasını ve gelecek ufkunu konuşuyoruz " şeklindeki cümlesi, "Neden bu sempozyumu yapıyoruz?" ve "Bu topraklarda nasıl kalmaya devam edeceğiz?" sorularının cevabı gibiydi adeta... Dr. Cemalettin Şahin, ilk nüfus sayımı öncesinde Yunan basınında çıkan "Anadolu'da 5 milyon kaldılar, korkmamıza gerek yok" haberini okuyan dönemin devlet yetkililerinin, sayım sonucunun 13 milyon çıkması üzerine ne kadar sevindiklerini anlattı. Hatta Atatürk'ün o dönem "Ülkemizin nüfusu 100 milyon olmalı" dediğini belirtti. Dr. Adem Palabıyık'ın, LGBT meselesinin "örgütlü" yönünün nasıl terörize olduğunu belgeleriyle ve bilimsel verilerle ortaya koyması salonda hayret uyandırdı. Halit Serhan Ercivelek'in, dünyadaki anayasal bağlamda aile kavramını ele alan sunumu ve "Aile konusuna yönelen tehditlere karşı önlemler yavaş yavaş tüm ülkelerin gündemine giriyor" şeklindeki tespiti oldukça kıymetliydi. Son olarak dinlediğim Jandarma Albay Dr. Hüseyin Gülnar'ın, " Nüfus sorunu bir millî güvenlik sorunudur. Bunu şimdi görmemiz ve çalışmaya başlamamız çok önemli. Bu kriz büyük bir fırsata dönebilir; hepimize yük düşüyor " şeklindeki vurgusu ise içimizi biraz rahatlattı.
09 Mayıs 2026 13:45

Sadece Reklam Mı?
Bunlardan ilki -malum- firmanın " anneler günü " için yaptığı reklam. O da görünse nasıl " bir şey " olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Bunun, en basit delili ve firmanın en büyük çelişkisi şu: Firmanın kendi ülkesindeki reklamında anne-baba-çocuk örgüsünü kurması, bize gelince anne-köpek senaryosunu "reklam olarak" geçirebilmesi! O zaman hukukçu olarak şunları sormak istiyorum: Reklam, hukuki açıdan ticari bir olgudur (6502 s. Kanun m.61). Reklam kurulunun yapısında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığından temsilci yok. Reklamları "ön incelemeye" tabi tutan bir mekanizma yok. Hepimizin "çocuklara dair sosyal medya düzenlemesi" olarak bildiği düzenleme sadece bundan ibaret değil. Neler getirdiğini şöyle özetlemek mümkün: İnternet mevzuatına ilk defa "oyun", "oyun dağıtıcı", "oyun geliştirici" ve "oyun platformu" kavramları eklenerek dijital oyun dünyası hukuki bir zemine oturtuldu. Bu yükümlülüklere uymayan oyun platformlarına sırasıyla 10 milyon TL ve 30 milyon TL'ye kadar idari para cezaları ile %30'dan %50'ye kadar internet bant genişliğinin daraltılması (erişim yavaşlatma) cezaları verilebilecek. Hem sosyal ağ sağlayıcılar hem de oyun platformları ebeveynler için açık ve kullanışlı kontrol mekanizmaları sunmak zorunda olacak bu düzenleme ile... Türkiye'den günlük erişimi 10 milyondan fazla olan dev sosyal ağlar, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerdeki erişim engeli veya içerik çıkarma kararlarını derhâl ve en geç 1 saat içinde uygulamak zorunda olacaklar. Sosyal ağ sağlayıcılara verilen idari para cezalarının 30 gün içinde ödenmemesi durumunda, platformun Türkiye'deki vergi mükelleflerinden yeni reklam alması, yeni sözleşme kurması ve para transferi yapması yasaklanacak.
06 Mayıs 2026 10:54

Sadece Reklam Mı?
Bunlardan ilki -malum- firmanın " anneler günü " için yaptığı reklam. O da görünse nasıl " bir şey " olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Bunun, en basit delili ve firmanın en büyük çelişkisi şu: Firmanın kendi ülkesindeki reklamında anne-baba-çocuk örgüsünü kurması, bize gelince anne-köpek senaryosunu "reklam olarak" geçirebilmesi! O zaman hukukçu olarak şunları sormak istiyorum: Reklam, hukuki açıdan ticari bir olgudur (6502 s. Kanun m.61). Reklam kurulunun yapısında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığından temsilci yok. Reklamları "ön incelemeye" tabi tutan bir mekanizma yok. Hepimizin "çocuklara dair sosyal medya düzenlemesi" olarak bildiği düzenleme sadece bundan ibaret değil. Neler getirdiğini şöyle özetlemek mümkün: İnternet mevzuatına ilk defa "oyun", "oyun dağıtıcı", "oyun geliştirici" ve "oyun platformu" kavramları eklenerek dijital oyun dünyası hukuki bir zemine oturtuldu. Bu yükümlülüklere uymayan oyun platformlarına sırasıyla 10 milyon TL ve 30 milyon TL'ye kadar idari para cezaları ile %30'dan %50'ye kadar internet bant genişliğinin daraltılması (erişim yavaşlatma) cezaları verilebilecek. Hem sosyal ağ sağlayıcılar hem de oyun platformları ebeveynler için açık ve kullanışlı kontrol mekanizmaları sunmak zorunda olacak bu düzenleme ile... Türkiye'den günlük erişimi 10 milyondan fazla olan dev sosyal ağlar, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerdeki erişim engeli veya içerik çıkarma kararlarını derhâl ve en geç 1 saat içinde uygulamak zorunda olacaklar. Sosyal ağ sağlayıcılara verilen idari para cezalarının 30 gün içinde ödenmemesi durumunda, platformun Türkiye'deki vergi mükelleflerinden yeni reklam alması, yeni sözleşme kurması ve para transferi yapması yasaklanacak.
06 Mayıs 2026 01:46

"Çocuğun Üstün Yararı" Ne Olmamalıdır! (2)
(1)]hukukta sıkça kullanılan bu kavramın sınırlarının belirsiz bırakıldığında nasıl yön gösteren bir ilke olmaktan çıkıp keyfî yorumlara açık hale gelebildiğini ele almıştım. Bugün Türkiye'de bu kavram, neredeyse "çocuk hukuku" alanının merkezinde yer alıyor. Daha çok "bedensel, zihinsel, ahlaki ve sosyal gelişim" gibi geniş ifadeler üzerinden şekilleniyor kavram. Dahası, ebeveynin hakları çoğu zaman ikinci plana itilerek, "üstün yarar" adı altında çocuğun aile bağları zayıflatılabiliyor. Özellikle koruyucu aile sisteminde, "çocuğun üstün yararı" gerekçesiyle Müslüman ailelerin çocuklarının; eşcinsel çiftlerin yanına, farklı dini ve kültürel değerlere sahip ailelere, kendi kimliğinden tamamen kopuk ortamlara yerleştirildiği örnekler giderek artıyor. Bu kararlar hep aynı gerekçeyle alınıyor: " Çocuğun üstün yararı." Bu kavram kültürel, dini ve ailevi bağları dışlayan bir yorumla uygulanırsa, aslında çocuğun değil, sistemin üstün yararı korunmuş oluyor. Zira alt düzenlemelerde açıkça şu ifade yer alıyor: "Çocuğun üstün yararının gerektirdiği durumlarda aile onayı aranmayabilir." Bu cümle, doğru kullanılmadığında son derece kritik bir sonuç doğurur: Aile, çocuğun hayatından hukuken dışlanabilir. Bunun en tipik ve güncel örneği ABD'nin bazı eyaletlerinde "çocukların cinsiyet değişimi" taleplerinin değerlendirilmesi sürecinde ailenin izole edilmesidir. Bunu formüle ederken şu öncülleri dikkate almalıyız bence: 1. Aileyi merkeze almak: Çocuğun üstün yararı, çocuğun mümkün olan en geniş ölçüde kendi ailesi içinde, ailesiyle bağını koruyarak gelişimini sürdürmesi olarak tanımlanmalıdır. 2. Kimlik vurgusu: Çocuğun dini, kültürel ve toplumsal kimliği, üstün yararın ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmelidir. 3. Sınır çizimi: Çocuğun üstün yararı; çocuğun aile bağlarını gereksiz yere koparan, kimliğini zedeleyen ve ebeveyn haklarını ölçüsüz biçimde bertaraf eden uygulamaları içermez şeklinde açık bir sınır getirilmelidir. 4. Kanun düzeyinde düzenleme: Bu tanım sadece yönetmeliklerde değil, doğrudan -en azından- Çocuk Koruma Kanunu'nda yer almalıdır.
02 Mayıs 2026 16:23

"Çocuğun Üstün Yararı" Ne Olmamalıdır! (1)
Bu, hukuk alanına "kapalı poşet içinde gelen" kargo paketi gibi alınıp çerçevesi tam çizilme zahmetine girilmeden ülkelere ihraç edilmekte... Durumu somutlaştırma adına seçtiğim dört kavramı ele almak isterim: -Toplumsal Cinsiyet ve Eşitlik (1); CEDAW ve İstanbul Sözleşmesi ile mevzuatımıza giren bu kavram, biyolojik cinsiyetten bağımsız toplumsal rolleri ifade etme konusunda bir zemin oluşturdu. Ancak cinsiyetin "inşa edilebilir bir tercih" olarak sunulması ve bu durumun geleneksel aile yapısını aşındırarak farklı cinsiyet kimliklerini meşrulaştıran bir "truva atı" olma durumu, temel kaygı nedeni. -Cinsel Yönelim ve Kimlik (2); Uluslararası metinlerde ayrımcılık yasağı kılıfıyla sunulan bu kavramlar, toplumun genel inanç ve ahlak anlayışıyla doğrudan çelişmektedir. - Kadına Yönelik ve Ev İçi Şiddet (3); Şiddetin önlenmesi konusunda toplumsal mutabakat tamdır. Şiddetin faturasını toptancı bir yaklaşımla "aile içi hiyerarşi" ve "erkek egemenliğine" kesen bu bakış açısının, aileyi bir dayanışma kurumu olmaktan çıkarıp tarafları hasım ilan ettiği ve onarıcı mekanizmaları dışlayarak boşanmaları hızlandırdığı görülmekte, kadına koruma değil bir "bahane" veya "tehdit" alanı oluşturmaktadır. - Kalıp Yargıların Kökünün Kazınması (4); "Kadın ve erkeğin basmakalıp rollerinin ortadan kaldırılması" hedefiyle sözleşmelerde yer alan bu maddelerin, aslında toplumun annelik, babalık ve aile içi iş bölümüne atfettiği kültürel değerleri "kalıp yargı" diyerek hedef aldığı görülmekte. Bu kavramın, aileyi bir arada tutan fıtrat eksenli ve tamamlayıcı rolleri "çağ dışı" ilan ederek tasfiyesini tesis etmektedir.
29 Nisan 2026 08:03