×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Okul Katliamları Ve Anomi

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde bir gün arayla vuku bulan ve 10 kişinin ölümüne ilaveten onlarca yaralıyla sonuçlanan "school shooting" olaylarına tarihimizde ilk kez şahit olduk. Daha önce ABD, Avustralya ve Kanada gibi uzak memleketlerde duyardık tepeden tırnağa silahla mücehhez bir öğrenci veya emekli askerin okula girip veya sokağa çıkıp önüne geleni pompalı tüfekle avladığını. 20 yıllık kadın öğretmen diyordu ki: "Ben ilk defa böyle bir nesille karşı karşıyayım. Yaramazlık da yapmıyorlar, yapsalar ona da razıyım. Öğrenciler sadece donuk bakışlarla dersi izliyor en ufak bir tepki vermeden. Akılları başka bir yerde. Cep telefonlarına yeniden kavuşabilmenin dakikalarını sayıyorlar adeta..." İşin sanal boyutu bu. Bunlar doğru olmasına doğru ama bu yağmuru daha yoğun hissetmemize yol açan bir açmazımız da var: Kültürel şok. Bilelim ki biz bir "kültürel vatan" yitirdik son asırda dostlar. Redhouse'ın lügatinde 100 bine ulaşan kelime hazinemiz kırıla kırıla birkaç yüze indi. Ancak unuttuğumuz acı bir gerçek var: "Batılılaşma" diye önümüze konulan sahte reçete aslî kodlarımızı çözüp bıraktı ama yerine yenisini koymadı. Sonuç, Cemil Meriç'in uyardığı gibi "anomi" oldu, yani kendisini hiçbir kurala hiçbir değere hiçbir otoriteye bağlı hissetmeyen, "ölçüsüzlüğün hastalığına müptela", amaçsız bir güruhun davranışları... O, bir medeniyetin uzun zamandır yaşadığı derin yaraların, kültürel kopuşun ve nesiller boyu biriktirilen kimlik bunalımının bir tezahürüdür.

Mustafa Armağan

Kaynak: Yeni Akit

23 Nisan 2026 06:39

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Mustafa Armağan

Bıyığın Ne Suçu Var?

Mutlak Butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığına geri dönen Kemal Kılıçdaroğlu'nun eski basın danışmanı gazeteci Atakan Sönmez'i kastederek, "O iğrenç bıyıklı TGRT'ci..." sözüyle zengin ötekileştirme repertuvarına yepyeni bir kategori ekledi. Erkek nüfusunun neredeyse yarısının bıyıklı olduğu bir ülkede ana muhalefet liderinin böyle pervasızca konuşabilmesi "Bu ülkede lider olamayız" itirafının inkârı kabil olmayan bir misali olarak tarihe geçti. Özgür Özel'i televizyonda dinlerken aklıma 48 yıl öncesine ait şahsî bir hatıra geliverdi. Bir pazar günü rahmetli annemle Bursa'da, solcuların "kurtarılmış bölge" ilan ettiği Teleferik Pazarı'na gitmiştik. Ne var ki oyunun ciddiyetini, yaz günü koluna bir hırka almış 25-30 yaşlarındaki bir gencin böğrüme dayadığı metal nesneden anladım. Elindeki metali böğrüme dayayan genç kulağıma eğildi ve sert bir sesle tehdit etti: "Bir daha buralara geleyim deme. Eğer gelirsen bacaklarını kırarız. Bir daha seni buralarda görmeyelim…." "Tamam, tamam" deyip de halkanın lütfen açıldığı yerinden annemin yanına geçmiş ve apar topar pazar yerinden uzaklaşmıştık. O yıllarda bu bıyık tarzı "Ülkücü bıyığı" diye bilinirdi. 1978'de bıyık, bir genci pazar yerinde ölüm tehdidiyle karşı karşıya bırakıyordu. 2026'da ise başka bir bıyık stili bir ana muhalefet partisinin lideri tarafından "iğrenç" diye küçümsenebiliyor. Suç ne 1978'de ne de 2026'da. Bıyık hâlâ aynı bıyık.

04 Haziran 2026 02:12

Mustafa Armağan

Chp'ye 80 Yıl Önce De Kayyım Atanmıştı

Cumhuriyet Halk Partisi 103 yıllık bir parti olduğunu iddia ediyorsa da –ki bazıları kuruluş tarihini Sivas Kongresi'ne yani 1919 Eylül'üne kadar uzatma cüretini gösterebiliyor- gerçekte 1992 yılında ikinci defa kurulmasına izin verilen 'Yeni CHP'nin devamıdır, hatta o bile doğru değil, 1995 yılında SHP ile birleşmesinden hasıl olan garip bir amalgamdır. 18 Haziran 1936'da, Kemal Atatürk'ün Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü'nün Başbakan olduğu tek parti rejiminin doruk noktasındayken kritik bir karar alındı. Bu, kâğıt üzerinde "parti-devlet bütünleşmesi" diye adlandırılan bir olaydı ama aslında partinin fiilen devlet bürokrasisi tarafından yutulmasıydı. Dönüşünde hazırladığı raporda TBMM üzerinde "Faşist Konsey" (İtalya'daki Büyük Faşist Konsey) benzeri güçlü bir yapı kurulmasını önerdi. Bu raporun Başbakan İsmet İnönü tarafından da onaylanıp imzalandığı ancak Cumhurbaşkanı Atatürk'ün raporu şiddetle reddettiği ve meşhur sözünü söylediği aktarılır: "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor!" Bu olay, Recep Peker'in radikal, parti özerkliğine dayalı otoriter projesinin sonu oldu. "Halkçılık" ilkesiyle övünen bir parti, halkı ve kendi tabanını tamamen devre dışı bırakıp valileri, bürokratları teşkilatın başına yönetici olarak atamıştı. Parti içi iradeyi bypass eden, kongre sonuçlarını hukuki yollarla tartışmaya açan, "partiyi kayyıma teslim etmem" diye konuşurken aslında kendi konumunu savunan bir figür... 1936'da devlet valiler üzerinden partiye kayyım atıyordu; bugün ise mahkeme kararları ve parti içi güç mücadeleleri üzerinden benzer bir "iç kayyım" tartışması yaşanıyor. Bugün aynı parti 1936'daki kendi kayyımını "zamanın şartları", "devrim icabı", "rejimin gereği" gibi bahanelerle savunurken, başkalarına atanan kayyımları "diktatörlük" ve "faşizm" diye suçluyorsa bu tam bir tarihi ikiyüzlülük, tam bir hafıza kaybıdır. 1936 yılında CHP'ye bir kayyım atandı. CHP ise o parti, olur.

31 Mayıs 2026 02:12

Mustafa Armağan

133 Yıl Önceki Bir Kitap Okuma Listesine Buyurun

Tanzimat'ın ilanından yarım asır sonra bir Osmanlı, üstelik "Türkçü" sayılan bir Osmanlı münevveri okuyucularına aşağıdaki kitapları tavsiye etmişti ('münevver' demeyi özellikle tercih ettim, çünkü onlar da kendilerini bu isimle tabir ediyorlardı): 1. Tefsir-i Tibyan (Muhammed b. Hamza ed-Debbağ) 2. Mevlid-i Şerif (Süleyman Çelebi) 3. Hilye-i Hâkânî (Mehmed Hâkânî) 8. Gülist â n (Sâdi) 9. Mesnevi-i Şerif Tercümesi (Süleyman Nahifî) 10. Durûb-i Emsâl-i Osmâniyye (Şinasi) 11. Fezleke-i Tarih-i Osm â nî (Ahmed Vefik Paşa) 12. Ahl â k-ı Alâî (Kınalızade Ali) 14. Mizânu'l-Hakk fi İhtiyâri'l-Ehakk (Kâtib Çelebi) 15. Cidâl-i Sâdi be Müddei (Şeyh Sâdi-i Şirazî) Kitabın künyesi şöyle: Necip Asım Yazıksız, Kitap, Hazırlayan: Türker Acaroğlu, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993, s. 158-159. 19. asır sonunda bir Osmanlı aydınının dünyası bu kitaplardan örülüydü. Süleyman Çelebi 14. yüzyılın sonu ve 15. yüzyıl başında Bursa'da yaşamış bir Osmanlı şairidir. Mevlid-i Şerif Peygamber Efendimiz'in (sav) doğumunu anlatan en meşhur Türkçe manzum eserdir. Hilye-i Hâkânî Peygamber Efendimiz'in (sav) fizikî ve ahlakî özelliklerini anlatan bir "hilye" manzumesidir. Antik Yunan tarihçi, asker, filozof ve yazarı Xenophon'un "Kyropaideia" (Kiros'un Eğitimi) adlı eserinin Osmanlı Türkçesine yapılan çevirisidir. Osmanlı'da "nasihatname" ve "ahlak" literatürünün bir parçası olarak okunmuştur. 14. yüzyılın büyük İslam tarihçi, sosyolog ve düşünürü İbn Haldun'un eseri Mukaddime "Kitabu'l-İber" adlı tarih kitabının girişidir ve toplumların yükseliş ve çöküş kanunlarını, medeniyet teorisini sistematik olarak ele alır. Osmanlı'da devlet adamlarına ve eğitime yönelik "nasihat" edebiyatının en popüler eserlerinden biridir. 9. Mesnevi-i Şerif Tercümesi (Süleyman Nahifî) Süleyman Nahifî 18. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı şair ve mutasavvıfıdır. Durûb-i Emsâl-i Osmâniyye Osmanlı-Türk atasözlerini toplayan önemli bir eserdir. Fezleke-i Tarih-i Osmanî Osmanlı tarihini özetleyen sade ve akıcı bir eserdir. Osmanlı'da "ahlak ilmi" nin zirve metinlerinden kabul edilir. Osmanlı düşünce tarihinin temel metinlerinden biridir.

24 Mayıs 2026 01:51

Mustafa Armağan

Mustafa Kemal'in İstediği Vali Samsun'a İngiliz Gemisiyle Gitmiş

21 Mayıs 1335 Samsun mutasarrıfına me'zuniyyet îtâsı ve muvakkaten Kolordu kumandanının vezâyif-i mülkîyeyi temşiyetdeki zarûreti arz etmişdim. Samsun'a çıktıktan iki gün sonra Sadarete yani Başbakanlığa yazı yazarak Samsun'a mutasarrıf (kaymakam ile vali arasında bir makam) atanmasını ve bu makam için de Hâmid Bey'i uygun gördüğünü belirten Mustafa Kemal Paşa'nın isteği sadece iki gün içinde yerine getirilmiştir. Aşağıdaki tek cümlelik belgede daha önce istediği mutasarrıf Hâmid Bey'i İngilizlerin üstelik bir savaş gemisiyle Samsun'a getirip teslim ettiklerini bizzat Mustafa Kemal Paşa, Sadrazam Damad Ferid Paşa'ya bildiriyor! Belge aynen şu: Samsun mutasarrıfı Hamid Bey'in bir İngiliz harb sefînesi ile Samsun'a muvâsalat ve işe mübâşeret ettiği ma'ruzdur. Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine Damat Ferid Paşa'nın Samsun'a tayin ettiği mutasarrıfı İngiliz savaş gemisi götürüp makamına teslim ediyor ve bu bilgi tarih kitaplarımızda yer almıyor.

21 Mayıs 2026 03:24

Mustafa Armağan

Mehmet Kaplan Hoca Yazısını Nasıl Sansürledi?

Ben İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne 1981 Kasım'ında başladığımda daha önce kitaplarından tanıdığım hocalardan biri de Prof. Dr. Mehmet Kaplan idi. Daha önce onun 1952 tarihli "Atatürkçülük bir ideoloji olabilir mi?" başlıklı radikal bir yazısından bahsetmiştim bu köşede. Kadir Mısıroğlu 2 Ocak 1976 tarihli Sebil dergisinde kendisinin Komünizme Karşı Milli Mücadele dergisinin 1951 yılında çıkan 25. sayısındaki bir yazısından iktibaslarda bulunuyor ve TRT'deki bir programda söylediklerine mukabil "acaba Mehmet Kaplan bu satırlara bugün de imza koyar mı?" diye soruyordu haklı olarak. Bu da 27 Mayıs darbesinin akademiye de darbe indirdiğini ve 1950 yılından sonra çözülmüş bulunan dilleri susturduğunu, yazarların önceden yazdıklarını sansürlemek zorunda bıraktığını gösterdi bana. Aşağıya Nesillerin Ruhu adlı kitabına alırken çıkardığı veya değiştirdiği o sert cümlelerin 1951 Aralık'ındaki asıl hallerini alıyorum. Cümleler şöyle: "Yalnız Cumhuriyet devrinin sözde milliyetçileri dini ihmal etmişler, hattâ ona cephe almışlardır." "Nitekim 25 yıldan beri Türkiye'de dine karşı indirilen kuvvetli darbeler yüzünden Türkiye'de dinin ihmal edilişi millette ruhi ve içtimaî bir buhran yaratmaktan başka bir işe yaramamıştır." "25 yıldan beri müthiş bir propaganda ile gençliğe aşılanmak istenen Atatürk tarihî bir şahsiyettir. Türkiye'nin muayyen bir devrinde muayyen bir tarihî rol oynadı. Fakat ondan önce de Türk milleti vardı, ondan sonra da yaşıyor ve yaşayacak. Onu Türk milletinin bütün tarihini temsil eden bir sembol olarak almak imkânsızdır. Türk tarihini Atatürk'ten sonra başlamış göstermek bir dalâlettir." "Daha şimdiden Atatürk'ün en kuvvetli cephesini teşkil eden kayıtsız otorite fikrinden ve insana tapmak fikrinden uzaklaşmış bulunuyoruz. Bugün bizim idealimizden biri hürriyettir. Atatürk ile bu ideali uzlaştırmak imkânsızdır. Zaten insanlığı harekete getiren idealler, şahıslarla değil, fikirlerle ifade olunur." Bu parçaların çıkarıldığı yetmezmiş gibi yazıda geçen son 25 yıla yönelik eleştiriler de Nesillerin Ruhu'nda "Cumhuriyet devrinde pek iyi anlaşılmayan laisizm" yahut "Yanlış anlaşılan laisizm" şeklinde yumuşatılmış, tabii bu arada bazı cümleler de redakte edilirken bozulmuş, hatta anlamları zedelenmiştir. Gördüğüm kadarıyla Mehmet Kaplan hoca bir trajedi kahramanı. Yine de Mehmet Kaplan'lara ihtiyacımız var ama akademisyen Mehmet Kaplan'lara değil, fikir adamı Mehmet Kaplan'lara.

14 Mayıs 2026 02:45

Mustafa Armağan

Kadir Mısıroğlu Gibi Düşünmek

Üzerinden uzunca bir zaman geçtiği için hakkıyla tahattur etmem mümkün değil ama resmi tarihten farklı kitapları okumaya başladığımda (itiraf etmeliyim ki biraz da boyumdan büyük bir işti) en azından bize bir şeylerin yanlış anlatıldığını ve yanlış bir zeminde yürütüldüğümü fark etmiş oldum. İlk baş dönmem (1974 yazında Urfa'da rahmetli Melahat halamın taş evinde) henüz 13 yaşımdayken Rıza Nur'un 4 ciltlik Hayat ve Hatırat ım adlı kitabını okumamla başladı. İftiharla söylüyorum: inşaatlarda dahi çalıştım okumak için ve alnımın teriyle hafta sonları yorgun elleriyle seçip satın aldığım kitapları eve getirip içlerine gömüldüğümde aldığım hazzı tarif etmem mümkün değildir. adlı eserini 18 Nisan 1977'de (kütüphanemdeki 330. kitabım olduğunu not düşmüşüm ilk sayfalarına), 16 yaşımda satın almışım. Yıllar sonra bir ziyaretimde Üstada bu kitapları ve üzerine attığım tarihi gösterdiğimde "Onları bana ver, sana yeni baskılarından vereyim" demişti. Sebil dergisinin çıktığı yılları iyi hatırlarım (ilk sayısı 2 Ocak 1976'da çıkmıştı). "Onlara cevap yetiştirmem için ne yapmam lazım?" diye düşünürdük ve "Gidip kitap alıp okumamız lazım" derdik. Hatta 12 Eylül darbesi yapılmasaydı Kemalizm'in farklı ideolojiler karşısında tenkide tabi tutulduğu ve belli ölçüde normalleşmeye başladığı bir döneme ayak basılmış olurdu. Bugünkü anormal görüntü büyük ölçüde 1980 darbesinin, hatta 28 Şubat sürecinin mahsulüdür. MHP'nin 1973 seçimleri bildirgesinde "Anadolu'da millet işgaller karşısında uyandı, ayağa kalktı, mücadelesini başlattı, başına komutanlar lazımdı" diye yazar ama komutanların isimlerini dahi vermek gereğini duymaz. Kadir Mısıroğlu'nu okuduğunuz zaman hakiki milliyetçiliğin ne olduğunu onda müşahede edersiniz. Normal bir milliyetçilikte "Atatürk milliyetçiliği" diye bir slogan olmaz. Kadir Mısıroğlu'nun kalem oynatmaya başladığı 27 Mayıs darbesi ve 1961 Anayasası'nın cari olduğu ortamda Mustafa Kemal Paşa ve Kemalizm rahatça tartışılabiliyordu. "Hakiki tarih bu değil!" diye haykırıyordu. Zira Hz. Adem'den beri "Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir." Emr-i bi'l ma'ruf nehyi ani'l münker (iyiliği özendirme, kötülükten sakındırma) ilkesini uyguluyordu tarih sahasında. "Birinci İnönü diye bir zafer yok, bir yoklama var ve bu yoklama karşısında geri çekilme (ricat) emri veren İsmet Bey'di. Düşman (Yunan askeri) kendiliğinden çekilip gitti. Nasıl zafer olur bu?" demek cesaret istiyordu; oysa bizzat İnönü hatıratında yazmıştı bu gerçeği. "Tarih üzerinden teşevvüşe (karışıklığa) yol açacak birçok tuzak kuruluyor; biz de buna mukabil tarih üzerinden düzeltme yapalım" niyetiyle kalem oynatıyordu. "Lozan zafer değildir" deyince gülüp geçilmiyor, kanunla cezalandırılıyorsun. Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Fazıl ve Kadir Mısıroğlu: Bu üç isim erken uyananlardan. Yakışır.) (1) Diğer dokuz kalem kimdi? diye sorsanız şimdiki cevabım şunlar olurdu: Yahya Kemal, Refik Halid Karay, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemil Meriç, Kemal Tahir ve Abdülhak Şinasi Hisar.

10 Mayıs 2026 01:43

Mustafa Armağan

1931'de 'Laik Devlette Dinî Tatil Olur Mu?' Tartışması

Yakup Kadri yazısında şu soruyu yöneltmektedir: Cumhuriyet gazetesinin 4 Mart 1931 tarihli nüshasında çıkan "H. M." rumuzlu bir yazı, Yakup Kadri'nin ortaya attığı bu meselede orta yolu bulmaya çalışmakta, en önemlisi de bizi bu ilginç tartışmadan haberdar etmektedir. Yazı şöyle akıyor: "Yakup Kadri Bey'in, makalesinde müdafaa ettiği (savunduğu) fikre göre lâik bir Meclisin, hükümetin bayram tatili kabul etmesi ve yapması sözle hareket arasında bir tezat (çelişki) teşkil eder. Binaenaleyh (dolayısıyla) bu usulü kaldırmalı. Bu bir fikir, bir mütalea, bir içtihattır. Ancak aksi mütaleada bulunanlar da vardır. Filhakika lâisizm dini ret ve inkâr etmek demek olmadığına, hükümetin dinî itikadı karşısında bitaraf (tarafsız) kalması, dinî kaide ve esasların devlet idaresinde âmil ve müessir (etkili) olmaması demek olduğuna göre halkının, heyet-i umumiyesi (bütünü) denilecek kadar büyük ve kahir bir ekseriyeti (büyük bir çoğunluğu) aynı dine mensup olan bir memlekette bayram günlerinde tatil yapmak neden lâiklikle kabil-i telif olmasın (uyuşmasın)? Maamafih (Ne var ki) ne olursa olsun, görülüyor ki cidden halledilmesi lazım gelen mesele karşısındayız. Ve bunu esasından halletmek bir çok zihinleri muhtelif sebep ve vesilelerle kurcalayan bazı tereddütleri ortadan kaldırmış olacak, çok faideli bir iş teşkil edecektir. Bizim bu hususta başka milletleri nümune (örnek) tutmağa ihtiyacımız yoktur. Çünkü en lâik görünen bazı garp (batı) hükümetlerinin bu yolda bizden epeyce geride olduklarını muhakkaktır. Meselâ Fransa'nın papas nüfuz ve tesirinden kurtulmuş olduğunu bugün kim iddia edebilir? Her ne ise, mevzu münakaşaya mütehammil olabilir (gelebilir). Fakat en doğru hareket, münakaşayı dallandırıp budaklandırmadan bir hükûmet işi olarak düşünmek, daha esaslısı da bir fırka (parti) mes'elesi halinde tetkik edip (inceleyip) bir karara bağlamaktan ibarettir. H(alk) Fırkasının (CHP'nin) önümüzdeki umumi (genel) kongresinde bu vaziyetin şu veya bu şekilde, fakat her halde bir madde haline tesbiti çok temenniye şayandır." Kurban Bayramı tatili memurlar için 9 güne çıktı ya, sosyal medyada dedikodu kazanı kaynamaya başladı.

07 Mayıs 2026 02:49

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Mustafa Armağan

Gönüllü Kölelik Toplumuna Gidiyoruz

İrlandalı yazar George Orwell 1984 adlı romanında iktidar çizmesinin insanın yüzüne sonsuza kadar basacağı bir cehennemi tasvir etmişti. Bu iki büyük kehaneti 1985 yılında Amerikalı yazar Neil Postman, Kendimizi Eğlendirerek Öldürmek adlı eserinde ustalıkla tahlil etti ve "Huxley haklı çıkıyor" dedi. Parti'nin sloganı hâlâ kulaklarımızda çınlar: "Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cehalet Güçtür." İktidarın gayesi basittir: "Parti gücü tamamen kendi adına ister. Biz başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz; yalnızca güçle, saf güçle ilgileniyoruz." Gelecek, bir çizmenin insan yüzüne basmasından ibaret olacaktır. Orwell'in en çarpıcı uyarısı şudur: "Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder." Huxley ise çok daha sinsi bir tablo çizdi. Huxley'in en vurucu cümlesi şudur: "Gerçekten verimli bir totaliter devlet, halkı zorlamaya gerek kalmadan, köleliği sevdirerek yöneten devlettir." Romandaki "Vahşi" John'un feryadı hâlâ kulaklarımızı tırmalar: "Konfor istemiyorum. Tanrı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum… Günah istiyorum!" Bu noktada Kırgız romancı Cengiz Aytmatov'un başından geçen bir hadise, Huxley'i haklı çıkaracak cinstendir. Bir uluslararası toplantıda Sovyetler Birliği'ndeki Orwellvari takip, baskı ve sansürden şikâyet edilince Amerikalı bir yazar şöyle espri yapmış: "Sizinle baskı yapmak için bile olsa devlet ilgileniyor. Bu da bir şeydir. Bizde ne yazarsan yaz kimse ilgilenmiyor. Halinize şükredin." Bu, tam da Huxley'nin bahsettiği konforlu sindirme yöntemidir. Önsözündeki meşhur pasajda der ki: "Orwell kitapların yasaklanmasından korkuyordu. Huxley kimsenin kitap okumak istememesinden… Orwell nefret ettiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden korkuyordu. Huxley sevdiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden." Postman'ın hükmü nettir: Ekranlar soma (uyuşturucu hap) gibidir. Kur'ân-ı Kerim nefsi en büyük düşman ilan eder: "Nefsini arındıran kurtuluşa erer, onu kirleten ise ziyana uğrar" (Şems, 9-10). Huxley'in soma'sı nefsin konfor ve şehvet tuzağıdır. Günümüzün en büyük tehlikesi, "rahatım bozulmasın" diye imandan, ahlaktan ve tefekkürden vazgeçmektir. Sosyal medya, nefsin en tehlikeli oyuncağı haline gelmiştir: Sürekli "ben" i besler, riyayı yaygınlaştırır, kalbi katılaştırır. Zamyatin'in cam evleri, Orwell'in telescreen'leri, Huxley'in soma'sı ve Postman'ın ekranları… Hepsi nefsin modern tuzaklarıdır.

03 Mayıs 2026 02:05

Mustafa Armağan

Kennedy'nin Öldürülmesine İslamcı Basın Nasıl Tepki Vermişti?

(İpucu için benim 5 Mart 2026'da "İsrail'e 'Hayır' diyen son ABD Başkanı Kennedy idi" başlığıyla bu köşede yayınlanmış bulunan yazıma bakınız.) Soruyu somut verilen üzerinden cevaplandırmak için İslamcı dergilerinden birine uzanalım. Dünya, Kennedy gibi dindar devlet adamlarına muhtaç." (sayfa 4) Görüldüğü gibi 1960'ların ilk yarısına kadarki İslamî basında Kennedy'nin imajı son derece olumludur ki, bugün dahi aynı çevrelerde Kennedy ismi genellikle tasvipkâr bir edayla anılır. Amerika eleştirilir elbette ama Kennedy ayrı bir yere konulur: Mazlumlar arasına. 20. yüzyılın en kritik günlerinden biri yaşandı 22 Kasım 1963 tarihinde. ABD Başkanı John F. Kennedy 22 Kasım 1963 günü düzenlenen bir suikast sonucu öldürüldü. Gerçi daha önce Başkan Abraham Lincoln de bir tiyatro salonunda tabancayla öldürülmüştü ama o bir asır önceydi (14 Nisan 1865) ve üzeri küllenmişti. Kennedy ise arabasının içerisinde bir konvoyda iken bir keskin nişancı tarafından uzaktan sıkılan üç kurşunla ensesinden, başından ve boğazından vurulmuştu. Başkanı, Oswald diye birinin öldürdüğü biliniyor ama bu tür büyük suikastlarda tetiği çekene değil, çektirene bakılmalıdır. O noktada belirsizlik sürüyor. (İpucu için benim 5 Mart 2026'da "İsrail'e 'Hayır' diyen son ABD Başkanı Kennedy idi" başlığıyla bu köşede yayınlanmış bulunan yazıma bakınız.) Soruyu somut verilen üzerinden cevaplandırmak için İslamcı dergilerinden birine uzanalım. 1958 yılının son ayında çıkmaya başlayan Hil â l dergisinde Kennedy'in öldürülmesi üzerine kaleme alınmış ilginç bir yazıya nazar-ı dikkatinizi çekmek isterim. Dergi editörünün yazısına bakılırsa "Kennedy'nin öldürülmesi, Mutlaktan yoksunluğun acı bir ihtarı, tezahürü" imiş (sayfa 1). Bir başka yazıdan alınan şu üç cümle önemli: "Çağımız insanının buhranını yaşadı, öyle öldü Kennedy. Arlington'da yanan meşale, çok acı, insanın bu buhranının aydınlığa çıkmasına da yaradı Amerika ile beraber çoğu yerde." (Bkz. Emin Nuri Ziyaioğlu, "Hüzün denizi ya da 'mutlak'tan yoksunluk", Hilâl, Sayı: 43, Aralık 1963, s. 24.) Derginin aynı sayısında imzasız ama kısmen Necip Fazıl'ın üslubunu hatırlatan "Hilâl" imzalı ve "Kennedy" başlıklı bir yazı da ilgi çekmektedir (derginin yazı işleri müdürü Mehmet Akif İnan'a ait olabilir). Aşağıdaki parça bu dikkate değer yazıdan alındı: " Kennedy 20'nci asrın belki en büyük devlet adamı idi. Ve böylece mazlumlar halkasına bir yenisi daha eklenmiş oldu " (Hilâl, sayı 43, s. 24). Öte yandan, Mehmet Şevket Eygi'nin çıkardığı haftalık Yeni İstiklâl gazetesinin 4 Aralık 1963 tarihli sayısında, "Dindar Kennedy" başlıklı imzasız bir yazıya rastlıyoruz. İlk paragrafında Kennedy'nin dindarlığına sık sık göndermede bulunurken Türkiye'nin yöneticilerine de inceden inceye mesaj vermektedir: "Allah'a inananlar cephesinin bir numaralı adamı Kennedy dindar bir insandı. Yazının son paragrafı ise bu mesajı pekiştirecek mahiyettedir: "Dünya yüzünde Allah'a inanan ve icraatında Allah'ı hatırlayan devlet adamlarının çoğalmasını temenni edelim. İlâhî iradeyi inkâr eden devlet adamları dünyaya da milletlerine de zararlı olmuşlardır. Dünya, Kennedy gibi dindar devlet adamlarına muhtaç." (sayfa 4) Görüldüğü gibi 1960'ların ilk yarısına kadarki İslamî basında Kennedy'nin imajı son derece olumludur ki, bugün dahi aynı çevrelerde Kennedy ismi genellikle tasvipkâr bir edayla anılır.

30 Nisan 2026 02:47

Mustafa Armağan

Chp Mehteri Dirilten Paşayı Dövdürmüş Ve Yassıada'da Yargılatmıştı

DP dönemi Genelkurmay Başkanlarının defin yerleri şöyle: Zincirlikuyu'da sade bir mezarda eşi Cavidan ve kızı Güsfent'le birlikte son uykusunu uyumakta olan Mehmet Nuri Yamut, 6. Genelkurmay Başkanı olarak Haziran 1950'den Nisan 1954'e kadar görev yapmış, emekliye ayrıldıktan sonra DP'den milletvekili seçilmişti (2 dönem vekillik yaptı). Nihayet 9 Mart 1961'de Kasımpaşa Deniz Hastanesi'ne yatırılan Nuri Yamut 5 Haziran 1961 günü saat 18.30'da son nefesini vermişti. 1935 yılında kapatılan Mehterhaneyi 18 yıl sonra yeniden açma şerefi Nuri Yamut Paşa'ya aittir. İstanbul'un 500. Fetih yıldönümü kutlanacaktır ama askerî bandoyla kutlanmasına gönlü razı olmayan Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut bu skandalın önüne geçmek için gayret göstermiş ve bu sayededir ki Mehterhane 29 Mayıs 1953 günü Fatih Camii avlusunda saatlerce gülbank vurmuş, bu muhteşem musikiye ve marşlara yıllardır hasret kalmış bulunan milleti gözyaşlarına boğmuş ve bu büyük günde onların ecdadın ruhlarıyla yeniden buluşmalarını sağlamıştır. Genelkurmay Başkanı iken dahi kahve isteyeceği zaman askerî garsona "Benim kahve isteyeceğimi hissettin galiba" diye takılırmış. "Bu kötü hatıraları içimize gömmek istiyoruz" diyor. "Hastanede, sadece kapıdan gösterdiler" diyor. Uzaktan sadece "Nasılsın?" diyebilmiş dedesine. Yavuz Donat'ın bir şahidin ağzından naklettiği olay şöyle cereyan etmiş: "İhtilalden birkaç gün sonraydı. Sokakta oynuyorduk. Bizim apartmanın önünde askeri bir araç durdu. İçinden bir subay, bir astsubay ve erler indiler. Subay üsteğmendi veya yüzbaşı... Yıldızları vardı. Hepimiz koşuştuk. Apartmana girdiler, babam evde yoktu, Nuri Paşa'nın kapısını çaldılar. *** Kapıyı Nuri Paşa açar. Elinde asası, yakasında İstiklal Madalyası vardır. Subay bağırır: - Hırsızlar!.. Vatanı sattınız!.. Tutukluyoruz... Gel bizimle. Nuri Paşa asasını kaldırır: "Ben Çanakkale kahramanıyım, Atatürk' ün silah arkadaşıyım, İstiklal Savaşı gazisiyim, eski Genelkurmay Başkanıyım... Bana hakaret edemezsiniz." *** Hidayet Sinanoğlu ağlayarak, anlatmayı sürdürdü: - Subay bir tokat patlattı... Astsubay da Nuri Paşa'nın kıçına bir tekme... Paşa düştü, gözlüğü kırıldı, merdivenden yuvarlandı. Biz çocuklar merdiven sahanlığında korkuyla büzülmüştük. Askerler koşup geldiler... Kan revan içindeki Nuri Paşa'nın kollarına girdiler, alıp götürdüler. Paşa'yı bir daha hiç görmedik." sabah-com-tr/yazarlar/donat/2007/01/14/eski_genelkurmay_baskani_na_tokat Türlü hakaret ve eziyetler altında cereyan eden Yassıada duruşmalarına hastalığından dolayı katılamayan Nuri Paşa, sonunda hastaneye kaldırılıyor ve orada hayatını kaybediyor.

26 Nisan 2026 02:07

Mustafa Armağan

Kemalizme Dönen Bir Anti-kemalist: Yalçın Küçük(2)

41-42) "Anadolu'ya görevle gönderildiği zaman, 1919 Mayıs ayında, İstanbul'dan ayrılmadan önce işgalci Büyük Britanya Yüksek Komiseri'ni ziyaret etmesi son derece düşündürücüdür." (s. 70) "(Esad Paşa'nın Çanakkale anılarından) Öyle anlaşılıyor, Kemal hiç kimseden emir almadan bir ricat (geri çekilme-M.A.) hareketine girişiyor ve yine öyle anlaşılıyor, tarihte Kemal'in ağzından çıktığı yazılan " ölmek var, dönmek yok " sözü, deneyimsiz askerlerini bir bozgunla sonuçlanabilecek biçimde geri çekilmeye çalışan Kemal'e karşı ve yüzüne söyleniyor." (s. 86) "Türkiye'de tarih (...) Mustafa Kemal'in bulunduğu en küçük çatışmayı bile meydan savaşına büyütüyor, Kemal'in bütün başarısızlıklarını örten, başkalarının başarı ve sözlerini Kemal'in hanesine yazan, inanılması çok zor ve giderek inandırıcılığı azalması gereken bir masal niteliğindedir." (s. 512) Nitekim 1998 yılında Hepileri dergisinde çıkan başka bir yazısında şunları yazabiliyordu Sevr hakkında: "Ancak Aydınlık'ı çıkaranların bu ikide-bir " Sevr " korkusu yaymalarını anlamıyorum ve hiç yakışık bulmuyorum. (…) Sevr'e gelince, ne kendisi ve ne de bunu yırtmak önemlidir; Sevr'i çizen de yırtan da emperyalist İngilizler'dir. Bunu abartmayalım ve biz de " yırttık " diye övünmeyelim, doğru değildir." (4) Son olarak İnönü-Atatürk ilişkisi üzerine bir alıntı yapayım: "1937 yılı geldiğinde, İsmet Paşa, Kemal Paşa'yı Çankaya Köşkü'nde fantezileriyle uğraşan bir sembol haline getirmiş durumdadır." (s. (4) Y(alçın) K(üçük), "Aydınlık'la polemik: Sevr+Demirel=Korku yayma", Hepileri, Sayı 14, Haziran 1998, s. 14. (5) Mesela Yalçın Küçük'ün eseri Gizli Tarih, cilt 1'den (2. baskı, Salyangoz Yayınları, İstanbul, 2006) sadece şu cümleleri paylaşayım: "19 Mayıs 1919'dan önce Mustafa Kemal Paşa Hazretleri çok önemli bir insan değil. (…) Söylediğim şudur: Bütün bir mücadeleyi bir tek kişiye bağlayarak Türkiye'yi yoksullaştırıyorsunuz. Bizim ulusal mezarlığımız tek mezarlıdır. İsmet Paşa Hazretleri'ni bile atmışsınız öbür tarafa." (s. 363) Kemalizme dönen bir anti-Kemalist: Yalçın Küçük(2) "Kemal bir abartma ve Kemalizm, devlet türünden bir yabancılaşmadır. Kemal, örnek olsun, Kâzım Karabekir ve Ali Fuad'ı temizlemek zorundadır; çünkü bunlar, Kemal'den çok önce mücadeleyi örgütlemeye çalışıyorlar." (s.

19 Nisan 2026 02:11

Mustafa Armağan

İslâm Tarihinde Bir Demokrasi Tecrübesi

Namık Kemal ve Ali Suavî'nin "demokrasi" ve "parlamenterizm" i, İslâm'ın temel terimlerinden birisi olan "Şûrâ" ile karşılamalarından beri İslâm ve demokrasi tartışmaları gündemimizden hemen hiç eksik olmadı. Mesela bir süre tartışılan "Medine Vesikası" bunlardan biri. Ergin'in, Ziya Paşa'nın Endülüs Tarihi adlı eserinden aktardığı bilgilere göre hicri 422, miladi 1030 tarihinde, yani bundan tam 968 yıl önce Endülüs Emevîlerinin başında bulunan II. Melik Hişâm, tâc ve tahtını terk edip inzivaya çekilir. Yeni bir "usûli hükûmet" kurmuş olan Cevher b. Muhammed, reisi kendisi olmak üzere Kurtuba ahâlisinin erkânından bir meclis teşkil ederek hükümdarlık hukuku ile devlet işlerini o meclisin oylarına tevdi etmiştir. Osman Nuri Ergin, bu hadiseyi naklettikten sonra bir de ilginç yorumda bulunuyor. Bu tecrübe, diyor, velev ki az müddet pâyidâr olmuş olsun, ilk meşveret meclisi'nin (yani parlamentonun) "Avrupa'da İngilizler tarafından teşkil edilmeyip Endülüs'te İslâmlar cânibinden vücûda getirilmiş olduğu" ortaya çıkar. Ergin, cüretkâr bir adım daha atarak, "Endülüs'ün İngiltere'ye kurbiyeti" (yakınlığı) ve Avrupalıları birçok hususlarda aydınlatmış ve ikaz etmiş olmaları hasebiyle parlamento fikrinin "İngilizlere İslâmlardan intikal etmiş olduğuna bîlâtereddüd hükmolunabilir" diye konuya noktayı koymaktadır.

16 Nisan 2026 01:59

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha