
(25 Furkan Sûresi 30. O model de Sünnettir. Sünnet, Kur'an'ın hayata, bireye, topluma ve kamuya nasıl aktarılacağını gösteren örnektir. Peygamberimiz, yaşayan/yaşanılan Kur'an'dır. Sünnet anlayışımız, sadece geçmişin bir tekrarı değil, asrımızdaki İslam toplumlarının karşılaştığı problemlerde yol gösterme, kılavuz/rehber olmasıdır. Sünnet şuuruna varmak, sadece Peygamberimizin giyim-kuşam gibi davranışlarını taklid değil, sünnetten ilham alarak Müslümanın bir dünya görüşüne sahip olduğu Rabbimizin razı ve memnun hayat tarzını ortaya koymaktır. Bir anlamda bu "Siz insanlar için (tarih sahnesine) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" (3 Al-i İmran 110) ayetinde Müslümanlara biçilen görev ve sorumluluktur. Müslüman Kur'an'ın prensiplerini, düşünce, inanç ve davranış olarak hayata geçirdiği zaman çok büyük ölçüde Sünnet'e uymuş oluyor zaten. Sünnet; Rasulullah'ın Kur'an'ı esas alarak hayatın her alanında; inanç, ibadet, eğitim, hukuk, ekonomi vs. gibi konuları kapsayacak şekilde ortaya koyduğu bir model ve dünya görüşüdür. Sünnet, Müslüman toplumun kimliğini korumak, onların beraber yaşadığı Müslüman olmayan toplumların içerisinde erimesine, kişilik zaafına düşmesine, kendi dışındakileri taklit ederek kişiliksizleşmesine karşı koymaktır. "Rabbim! Bana doğru bir muhakeme yeteneği bahşet. Beni iyilerin arasına kat. Beni herkesin diriltilip kaldırılacağı o gün mahcup eyleme! Ahlaki çürümeye yol açan şu topluma karşı bana yardım et! Ey Rabbimiz! Bizi zalimlerle (Cehenneme giren kimselerle) birlikte olmaktan muhafaza buyur. Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizdeki aşırılıklarımızı affedip bağışla.Hak yolunda ayaklarımızı sabit kıl. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." Müslümanların imtihanı temelde üç ana eksende kendisini gösteriyor.
Kaynak: Yeni Akit
10 Temmuz 2026 02:33
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Peygamber Efendimizin Örnek Hayatını Yaşayalım Yaşatalım!
Bu ve benzerî olayları farklı cephelerden değerlendirip 'nefs muhasebesi' yapmamız icab eder. Sahip değilsek, Müslümanlığımızda eksik bir taraf var demektir. Bu fark ihmal edilemez ki. İhmal edilirse, kavram yetersizliğine uğrarız ve anlaşabilmemiz çok zorlaşır. Elbette ki inandığım gibi düşüneceğim. Düşünceye yön veremeyen inanç, zaten ciddiye alınmaya layık değildir. Yaşayışıyla güzel örnek olma kaidesinin müessiriyetini gayet iyi bilen Peygamber Efendimiz, kendisi hayatıyla örnek teşkil ettiği gibi, İslam'a davet ettiği insanların İslami yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkan ve vesileler hazırlıyordu. İç dünyamıza dönüp soralım. Bize, bizim yaşayışımıza bakarak kaç insan İslam'la şereflenmiş. Taif heyeti geldiği zaman, Müslümanların Kur'an okuyuşları, namaz kılışları, huşü ve hudu içinde ibadetleri ve İslam'ı yaşayışları kalplerini rikkate getirsin diye Peygamberimizin onları Mescidin hemen yanında misafir ettiğini biliyoruz. Bazı heyet mensuplarının, ashabın evlerine dağıtılarak misafir edilmelerinde, 'halin konuşması' Müslümanların gerek aile hayatlarında, gerekse yaşayışlarındaki güzellikler, etrafında bulunanları etkileyen 'hayat tarzları' çoğunu dalaletten hidayete dönüştürmüştür. Misafir kaldığı evin avlusunda hasır üstünde kıldığı namazdan dolayı muaheze edilip içeri sokulan Hz. Ebubekir'in namazını düşünelim. Sonunda birinin aklına bir fikir geldi: "Arkadaşlar! Herkes hayatında halisane yaptığı bir iyiliği (Sırf Allah için yaptığı bir ameli) anlatsın ve o iyilik hürmetine Allah'a bizi kurtarması için dua etsin." Biz de şu soruyu soralım. Sâdece kendimizi kandırıyoruz, avutuyoruz. Âyette zikredilen "Üsve-i hasene" olamıyoruz. Her şeyden önce, bizim "aydınlarımız İslam'ı bilmiyor. İslam'ı iyi bilmeyen; insanı da bilmez, kendini de bilmez, tarihi de bilmez, Doğuyu, Batıyı da bilmez. Fikrî-edebi hayatımızdaki kısırlığın sebebi de budur. Bizim hayatımız, bir aldanışlar ve aldatışlar meşheri. Şöyle düşünmemiz gerekir: Benim'kul' olarak görevim, bir nefeslik nasibim kalsa da, bu hayatı ve bu dünyayı Rabbinin razı olacağı istikamet üzere değiştirmeye çalışsam. Müspet değişim görünce sevinmeli, menfi değişim görünce üzülmeli, elbet. Her iki halde 'makul-mutedil-müstakim' ölçüsüne sarılmak ve sığınmak suretiyle mücadele aşkını, cihad ruhu taşımayı canlı tutmak. Meselenin düğüm noktası! Şu yaşadığımız; zor, sıkıntılı, sabır-şükür-kanaat-sadelik-infak gerektiren imtihan gün ve gecelerin, uyanış idrakine ve idrak uyanışlarına vesile olmasını gönülden kopup gelen yakarışlar halinde niyaz edelim. Allah dostlarının 'Ya Rabbi! Gözyaşımı kurutma!' ilticasını da ihmal etmeden… Son zamanlarda dinî kimliği öne çıkan insanların bazı halleri, bunu malzeme yapmaya alışmış 'mal bulmuş mağribi' gibi hareket edenleri çok sevindirmiş, dindarları ise son derece üzmüştür. Bu ve benzerî olayları farklı cephelerden değerlendirip 'nefs muhasebesi' yapmamız icab eder. İslami Hayat Görüşü'ne sahip miyiz, değil miyiz? Sahip değilsek, Müslümanlığımızda eksik bir taraf var demektir. Bu fark ihmal edilemez ki. İhmal edilirse, kavram yetersizliğine uğrarız ve anlaşabilmemiz çok zorlaşır. Elbette ki inandığım gibi düşüneceğim. Düşünceye yön veremeyen inanç, zaten ciddiye alınmaya layık değildir. Yaşayışıyla güzel örnek olma kaidesinin müessiriyetini gayet iyi bilen Peygamber Efendimiz, kendisi hayatıyla örnek teşkil ettiği gibi, İslam'a davet ettiği insanların İslami yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkan ve vesileler hazırlıyordu. Bedir Gazvesi'ndeki esirlerin topluca bir yerde mahpus tutulmaları yerine birer birer ashab-ı kirama dağıtılarak misafir edilmeleri, başka bir takım fayda mülahazaları yanında büyük ölçüde, 'esirler sahabenin İslami yaşayışına vakıf olsunlar' içindir. İç dünyamıza dönüp soralım. Bize, bizim yaşayışımıza bakarak kaç insan İslam'la şereflenmiş. Şeffaf bir şekilde yaşayışımızı gösterip, 'bizim yaşayışımıza vâkıf olurlarsa bu insanlar etkilenir' diyebileceğimiz, defosuz, illetsiz bir hayat tarzımız var mı? Yaşadığımız hayat 'örneklik' (üsve-i hasene) teşkil ediyor mu? Taif heyeti geldiği zaman, Müslümanların Kur'an okuyuşları, namaz kılışları, huşü ve hudu içinde ibadetleri ve İslam'ı yaşayışları kalplerini rikkate getirsin diye Peygamberimizin onları Mescidin hemen yanında misafir ettiğini biliyoruz. Bazı heyet mensuplarının, ashabın evlerine dağıtılarak misafir edilmelerinde, 'halin konuşması' Müslümanların gerek aile hayatlarında, gerekse yaşayışlarındaki güzellikler, etrafında bulunanları etkileyen 'hayat tarzları' çoğunu dalaletten hidayete dönüştürmüştür. Misafir kaldığı evin avlusunda hasır üstünde kıldığı namazdan dolayı muaheze edilip içeri sokulan Hz. Ebubekir'in namazını düşünelim. Acaba hangi camideki halimiz, hangi mescitteki davranışımız yahut ibâdetimiz etkili oldu? Hangi Kur'an okuyuşumuz, hangi namazımız, hangi infakımız, hangi alakamız insanlara tesir etti. Peygamberimizin anlattığı, mağarada kalan çıkış yolu kapanan üç zâtın hali gibi. Çıkışı imkânsız görünen bu insanlar ne yapacaklarını düşündüler. Sonunda birinin aklına bir fikir geldi: "Arkadaşlar! Herkes hayatında halisane yaptığı bir iyiliği (Sırf Allah için yaptığı bir ameli) anlatsın ve o iyilik hürmetine Allah'a bizi kurtarması için dua etsin." Biz de şu soruyu soralım. Benzer bir durumda karşılaşsak Allah'ın yardımını celb edecek hangi amelimizi vesile kılarak dua edebiliriz? Var mı böyle bir amelimiz? Hayatımız yaşadıklarımızdır. Dilimizdeki iddialar, hatıralar, alakalar, mensubiyetler, yaşanmıyor ise; hayatımızı etkileyip yönlendiremiyor ise kendi kendimizi kandırıyoruz demektir. Seviyor-sayıyor göründüklerimizi değil, derece-derece bağlılık arz ettiklerimizi değil, değer ölçülerini ve hükümlerini hiç değil. Sâdece kendimizi kandırıyoruz, avutuyoruz. İmanımız, dâvâ şuurumuz, meselelere bakışımız pratiğe yansımıyor. Sosyal hayatımızda kendini göstermiyor. Bildiklerimiz, okuduklarımız, dinlediklerimiz, anlattıklarımız nakilden ibaret kalıyor. Peygamber Efendimizden bahsediyoruz, Allah dostlarının hayatından, mevıza kitaplarından menkibeler anlatıyoruz, ancak yeteri kadar etkimiz yok! Ağırlığımız yok! Gidişat bizi sürüklüyor. Özne değil; nesneyiz. Âyette zikredilen "Üsve-i hasene" olamıyoruz. Sünneti çağa taşıyamıyoruz. Zaman ve mekan üstü bir hayat nizamını dar kalıplar içine sokmaya çalışıyoruz. Okyanusta bile bir katre olmayan halimizi okyanus zannediyoruz. Boğulmakta olan insanları yüzme bilmediği halde kurtarmaya çalışanlar gibiyiz. Eteği tutuşan itfaiyecinin yangını söndürmeye gidişi gibi. Bugünkü fikri akametin sebebi samimiyetsizliktir. Akıl, istikamet dengesinden kopmuşsa, mazeret üretmeye yarar, taklit şaklabanlıkları yapar, pratik ve teknik oyunlar oynar, kurnazlık komedileri sergiler. Her şeyi becerir, tefekkür edemez, nefs muhasebesi yapamaz, mekaniklikten kurtulamaz. Düşünmekten, iç dünyasına dönmekten kaçar. Nefsin emrindeki iradenin haddi-hududu da yoktur. Bunun içindir ki bir şeyi tuzlarsınız 'kokmasın' diye. Ya tuz kokarsa! Şu soruları sorup cevabını yaşayışımızla vermeye çalışalım Sevinçli-kederli anlarımızda nasıl davranmalıyız? Çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz? İnsanlarla olan münasebetlerimizi nasıl düzenlemeliyiz? İşimizi hangi ahlak ölçüsüyle yapmalıyız? Zenginlik-fakirlik meselelerinde neleri gözeteceğiz? Hayat tarzımız ve üslubumuz ne olmalı? Sosyal meselelere nasıl bakacağız? İslam bu soruların özünü bildirmiş. Biz bunları yok sayarsak; 'inandım' deyip de dar manada ibadetin yapabildiğimiz kadarını yapar, yapamadığımızda af dileyerek keyfimizce düşünür yaşarsak; 'din bir vicdan işidir' deyip, fikri ve fiili hayatımızda İslam'ı hiç hatırlamazsak; bir farklılık ortaya çıkmaz. Bu farklılığın Müslümanlar tarafından dikkate alınması gerekmez mi? İslam'ın insan, cemiyet, aile, tabiat, bilgi-düşünce, eşya konularında bildirdiklerini dikkate almıyorsun. Her Müslüman, 'gönül adamı'dır. İbadetin verdiği şuur, bizi diri tutar. Etrafa ışık saçar, bulunduğu topluma bir güzellik katar. Başı dara düşenin arandığı adamdır Müslüman! İnsanımızın üzüntüsünü, sıkıntısını, sevincini paylaştığı adamdır. Derdi, sancısı, sızısı olan adam. 'Adam gibi adam'dır Müslüman! Hayat ve ibadet görüşün bu ufka açılmıyorsa, senin sevginin ve bağlılığının bir manası kalır mı? Mü'min mes'ul demektir. Yük alır, yük olmaz. Her şeyden önce, bizim "aydınlarımız İslam'ı bilmiyor.
17 Temmuz 2026 01:29

15 Temmuz'u Ayet Ve Hadis Işığında Değerlendirelim!
Her 15 Temmuz'da herkes düşüncelerini veya düşüncesizliklerini söylüyor. Bazı kavramları hatırlatarak biz Müslümanların ölçüsü ve hayat tarzımız olan dinimizin ölçülerine göre 15 Temmuz'u yazalım ve okuyalım. Fanatizm; akletmenin ve adaletin devre dışı bırakılması, duyguların ve aidiyet hissinin mutlaklaştırılması anlamına gelir. Kur'an-ı Kerim; fanatizmin psikolojik ve sosyolojik temellerine dikkat çeker. "O zaman inkâr edenler, kalplerine cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da Peygamberine ve müminlere sekinetini indirdi." Ayette geçen "sekine" yani sükûnet, İtidal ve Allah'tan gelen ölçü ve dengedir. Halbuki Kur'an-ı Kerim: "Hakkı ayakta tutun, adaleti gözetin, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin." (5 Maide 8) buyurarak aidiyetten önce adaleti merkeze koyar. Kur'an-ı Kerim'de itaatin ancak Allah ve Resulüne dayalı olduğu müddetçe geçerli olduğunu bildirir. Nitekim Peygamber Efendimiz: "Allah'a isyan olan bir konuda mahlûka itaat yoktur." buyurmuşlardır. "Eğer o ateşe girseydiniz kıyamete kadar o ateşte kalırdınız." Bu hadis İslâm'da liderliğin sorgulanamaz mutlak bir otorite dönüşmesine izin verilmediğini göstermektedir. 15 Temmuz'da yapılanlar 252 şehit verilmesine sebep olanlar; masum müdafaasız insanları acımasızca tankların altında bırakan, ihtilâllerde bile bombalanmayan TBMM'sini bombalayan, devletimizi yıkmaya, vatanımızı bölmeye, bayrağımızı indirmeye, dinimize uymaya değil, kendi koydukları ölçülere uydurup Batı uşaklığına götüren bir hareketin içinde bulundular. Allah ve Resulünün ölçülerinin emirlerinin, yasaklarının yerini Siyonizm'in emrindeki ABD ve ortakları olan Batı (İngiltere, Fransa, Yunanistan ve diğer Hilâl Haç mücadelesinde Haç'ın yanında bulunanlar) almıştı. Oysa İslâm; aşırılık din adına da olsa Allah ve Resulü tarafından reddedilmiştir. Peygamber Efendimiz: "Helak olanlar aşırı gidenlerdir" buyurmuştur. "…Allah sizin için dinde bir zorluk kılmamıştır…" buyurmuştur. "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz." İslâm'ın teklifleri, tavsiyeleri, emir ve yasakları uygulanmadan, hayata geçirilmeden kalıcı hiçbir meseleye çare bulunmaz. Allah; insana akletme potansiyeli vermiş ve "Hiç düşünmez misiniz?" buyurarak sürekli düşünmeyi teşvik etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden, kimseler olun." Üçüncüsü; ilimle temellenen dindarlıktır. Bir cemaat, kendisini "tek kurtuluş yolu" olarak sunuyorsa bu sapmadır.
15 Temmuz 2026 02:23

Bireysel Ve Toplumsal Çürümeden Kurtulalım!
Oysa tarihin değişmez kanunu şudur: İnsan inşa edilmeden hiçbir medeniyet ayakta kalamaz. Biz adına "değişim" ve "dönüşüm" desek de sanki süreç mecrasından çıkmış, eksenini kaybetmiş bir şekilde akıp gidiyor. Yenilenme adına yola çıkanlar zamanla hâkim kültüre yenik düştüler ve bu acınası yitikler kayıp listelerinin uzamasına sebep oluyor. Derekeyi derece zanneden toplum oluşturuldu. Ulusal ve küresel bir çürüme, bozulma ve kokuşmanın sonucu. Bu esaret; sadece politik, ekonomik, bürokratik, akademik çürüme, kirlenmenin sonucu. Eritip bitirirken de uyuşturarak alıştırarak internet, sosyal medya ağı içine aldığı toplum da sosyal çürüme sınır tanımıyor. Derin, yaygın, salgın bir çürüme. Çürüme sistematik, kasıtlı ve hesaplı bir sürecin sonucu. Maalesef bu çürüme önce zihinsel olarak başladı. "Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları kötülükler yüzünden kalpleri paslandırılmıştır." (Mutaffifîn, 14) Demek ki, kalp küflenince, kalpsiz bir dünyada kötülüklerin önüne geçmek mümkün olmuyor. Ahlakın olmadığı yerde hukuk işlemez, hukukun işlemediği yerde güven kalmaz, güvenin olmadığı yerde ise medeniyet sadece bir vitrinden ibaret kalır. Kur'an'ın yetiştirdiği akidevi insan yeniden inşa edilmedikçe yapılan reformlar sadece geçici pansuman olmaya mahkûmdur. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet hayatın merkezinden çıkarılınca, "eşya"ya mahkûm oluyorsunuz. Kültürel çürüme Mümin şahsiyetine, Müslümanın kimlik ve kişilik kaybına, köksüzleşmesine sebep oluyor. Öyleyse yeniden dirilişin yolu; ithal ideolojilerde değil, Kur'an'ın inşa ettiği akidevi insandadır. Bilinç ve direnç... "Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez." (13 Ra'd, 11) Bireysel ve Toplumsal çürümeden kurtulalım!
12 Temmuz 2026 02:42

Suça Ve Suçluya Sahip Çıkılmaz!
En son ne kadar şahsiyetsiz kişilik ve kimliksiz olduklarının göstergesi de Kılıçdaroğlu'nun Özgür Özel, küfürbaz komedyan Deniz Göktaş'a utanmadan sıkılmadan edep ve hâyâdan yoksunluklarından dolayı şu sözlerle sahip çıktı. "Deniz Bey'in tutuklanmasını asla doğru bulmuyoruz. Sanatçı ve sanatçıyı hapse atamazsınız. Bu doğru değildir. Demokrasiye insan haklarına zarar verir. Kendisi burada özgürce düşüncelerini ifade eder. Dolayısıyla sanatçı ve sanatçıyı korumak hepimizin ortak görevidir." Hayatları, siyasi yapıları hep istismarla geçti. Suç kesinleşmiş ispatlı, delilli olup mahkeme kararı ile verildiği halde suçluya sahip çıkmak "suç ortaklığı"dır. Helâlleşme söylemlerinden tutun, başörtülülere parti rozeti takmalarından tutun, Cuma namazını ev de kılmalarından tutun, yuvarlak masa rezaletlerinden tutun, menfaatleri uğruna Saadet Parti genel merkezine gidip "mücahit Kılıçdaroğlu" şovmenliklerine bayram namazı bile kılmadıkları hâlde muhafazakâr çevreden oy devşirmelerine kadar. Abdullah Gül'e lütfedilen "Cumhurbaşkanı kardeşim Abdullah Gül" denerek kendi hakkından vaz geçebilen Tayyip Erdoğan'a karşı ikinci defa da Cumhurbaşkanlığına soyunan bu adamlarla, bu yapılarla bu memleket, bu millet için hiçbir şey yapılamaz. 5816 Koruma kanununa bağlılıklarından sığınmalarından dolayı hep o şemsiye altında toplananlar; kendi dinine, imanına, millî manevi değerlerine her türlü hakaret edilirken bir koruma kanunu düşünmeyenlerin bu vatanda yaşama, bu milletle beraber olma hakkı yoktur. Bu hususta iktidardaki AK Parti de yazısında Cumhurbaşkanına yüklenen bu rezil komedyene sahip çıkan, serbest bırakılmasını savunan Ahmet Taşgetiren de KARAR'da yazı yazan ilahiyat kökenli diğer yazarlar da Ahmet Davutoğlu da kendini gözden geçirmelidir. ("Ak Parti kendine dön! Ömer Çelik kendine gel!" yazımı okuyabilirler.) Türkiye'nin Lider devlet oluşu, bu ülkenin Liderinin de Recep Tayyip Erdoğan oluşu; ABD'yi, Batı'yı, İsrail'i ve bütün Batı'yı rahatsız etmektedir. Nasıl bu ülkenin muhalefeti olabilirler. Küfredenleri korurken "hak hukuk, demokrasi, insan hakları vs." bahsedenlerin bu meselelerde dilsiz ve sağır durumları bunların "özürlü" olduklarının göstergesi.
08 Temmuz 2026 02:02

Mümin Kimliğine İnsanlığın İhtiyacı Olduğu Dönemdeyiz
İnsanın "maddi-akli" kabiliyetleri bir güçlülük silahı gibidir. Allah bütün insanlara: "Ancak Müslümanlar olarak can verin" diye davette bulunmaktadır. Müslümanlar dua ederken Allah'a şöyle yalvarırlar. "Yarabbi canımı müslim olarak al ve beni salih (doğru yolda olan) iyi olan insanlar arasına kat." (12 Yusuf 101) Müminliğimizi yaşayarak gösterelim. Böylece hem onlara "selamette olun, huzur içinde güven içinde olun" derler, hem de onlara "selam yurduna kavuşun" diye dua ederler. Gerçekten iman edip, İslam'a teslim olan kişilerin kalpleri "selim" kalptir. Gerçek kurtuluşa ermek için de "selim kalp" sahibi olmak gerekir. Allah insanları Müslüman olmaya davet ediyor. Bu kulluğun gerçekleşebilmesinin yolu, Allah'ın din olarak uygun gördüğü; yani boyun eğilmesi, itaat edilmesi, inanç ve hayat haline getirilmesi için seçtiği yaşama biçimi İslam'dır. İnsanlar, İslam'ın ilkelerine itaat edip teslim olurlarsa müslim-Müslüman olabilirler. İman edip, İslam'ın gereklerine uyanlara Allah hak ettikleri karşılığı verecektir. Mümin; İslam'ı yaşayan, yaşatan insandır.
05 Temmuz 2026 02:06

Müslüman Gençler İçin
Aileye ve gençlere sahip çıkalım derken yazılarımızla, konuşmalarımızla bu hususa dikkat çekerken "Aile ve Gençlik Dâvâmız" kitabını hazırlarken bazı hususlara dikkat çekmek istiyorum. Yeryüzünde Müslümanlar boğazlanırken buna ses çıkarmayıp, sadece "la havle" ve "innâlillah" demek, bizi aldatan nefsimizin bizleri aldatıp bizleri pasifliğe götürür. Eğer bu erken yaşınızda Allah'a zamanınızın birazını veremeyecek kadar cimriyseniz, gelecek size daha da cimri olacağınızı gösterir. Müslümanların bu halini şu hadis-i şerif ne kadar güzel ortaya koyar: "Her yüz deve içinde yük taşıyabilecek bir deve ancak bulunur." İnsanların arasında mesuliyet sahibi çok azdır. Fıtraten bozulmuş, bir kurtarıcı bekleyen insanlığa İslâm'ı dosdoğru olarak takdim edin! Eğer bir gün güç ve iktidar sahibi olursanız hâl ve hareketlerinize dikkat edin. Her iktidar geçicidir ve herkes, er veya geç, önce milletin ve nihayet Allah'ın önünde hesap verecektir. Bütün yücelik ve şükran Allah'a aittir ve insanların gerçek kalitesini ancak Allah tespit edebilir. Siz sürekli ölüme hazırlanın! Allah'a teslim olun ve O'na tevekkül edin! Bize ait olan, gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise Allah'ın elindedir. Şunu hiç unutmayın!
03 Temmuz 2026 02:51

Ak Parti Özüne Dön! Ömer Çelik Kendine Gel!
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik'in Ekim 2021 tarihli, "Laiklik Anayasa'daki yerini koruyacaktır. Laik devlet prensibini güçlü şekilde savunuyor, rejimimiz açısından gerekli olduğunun net şekilde altını çiziyoruz." açıklaması yeniden gündem olmaya başladı. Bu milletin gönül dünyasına girildiği millî manevi değerlerine sahip çıkıldığı, 28 Şubat'taki zulümlerden bu milleti kurtardığı, 12 Eylül, 28 Şubat zalimleri de cezalandırıldığı için bu millet vefalı davranmıştır. "Rabbinizin: "Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artıracağım. Şâyet nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir." buyurarak herkesi uyardığını insanlara hatırlat." (14 İbrahim 7) bu ayeti tefekkürle/tezekkürle düşünerek amel edilmeli. Eğer Allah'ın emri laiklikle bağdaşmıyorsa, laiklik bir tür İslam karşıtı bir başka din haline gelmiş oluyor. Yani laikliğin, 'din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması' biçiminde tanımlanması aslında İslâm dininin yerini laiklik dini almış oluyor. İslam böylesi durumlarda çok özgürlükçü. Devlet zoruyla din dayatmaz insana. Kur'an-ı Kerim, Müslümana şöyle emir verir: "De ki: Ey inkârcılar! Tapmam sizin taptıklarınıza, siz de benim taptığıma tapmazsınız. Asla tapmayacağım sizin taptıklarınıza, siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana!" (Kâfirûn suresi) Kemalizm ile de Müslüman insanımızı dinden, imandan çıkarıyorlar. İsrail'de neden Atatürk büstü dikilip kaidesine "Sana minnettarız" yazma gereği duyuldu. Tayyip Erdoğan'ın, "One Minute" çıkışını yaptığı 2009'dan sonra bütün şer güçlerin ittifakını, "Hilâl Haç"ın devam ettiğini de. Sonradan oldu bitti ile İslam kaldırılıp, laiklik getirildi. Kendini laik sananlar zümresinin içerisinden bu ülkede yüz ağartacak uluslararası çapta ve insanlığa unutulmaz bir katkı sağlamış bir tek "bilim", "felsefe" ve "sanat" adamı çıkmamıştır. Laikliği İslam'ın karşısında bir din gibi görüp, insanları "laiklik dininin seküler mümini" olmaya davet edemezler. Kutsallaştırılan Laiklik ve Kemalizm'den kurtulalım artık.
01 Temmuz 2026 02:13

Aileyi Kaybetmek İnsanlığı Kaybetmektir İnsan Kalmamaktır!
Aile; insanın insanlığının, insan kalmasının yegâne kökü, temeli, son kalesi. Aile son kaledir. Aileyi kaybedersek, insanı kaybederiz, insan kalamayız. Her şeyin temeli. Peygamber Efendimiz: "Nikâhın en hayırlısı, en kolay olanıdır. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın." buyurmaktadır. Her ne kadar "aile yılı" ilan etmeler, aile ile ilgili haftalar, günler düzenlemeler, hutbeler okumalar bireysel ve sosyal gayretler varsa da. Aile; insanlığın bir Bekâ yasasıdır. Aile aynı zamanda meveddet-sekînet-rahmet-şefkat-merhamet huzur ocağıdır. Kadının çalışması, evini terk eder hâle getirilmesi, sıcacık yuvasının üşümesi alıştırıla alıştırıla "kadın çalışmadan olmaz" düşüncesi yerleşti yerleştirildi. Dünyevileşme: Bir ailede hanımın da beyin de çocukların da bütün gaye ve hedefleri dünya ve dünyalıklar olursa, daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, daha lüks mobilyalar, en son çıkan cep telefonları, marka giysiler, perdeler ve daha konforlu bir hayat arzusu İslam'ın hedeflerinin ve Allah'ın rızasının önüne geçerse o aile iflah olmaz bir dünyevileşme ve doymak bilmeyen bir açgözlülük hastalığına yakalanır. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Kimin arzusu ahiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. (Dünya emrine amade olur). Kimin hedefi de sadece dünya olursa, Allah iki gözünün arasına fakirliği koyar, (artık gözü bir türlü doymaz) işlerini." Haram lokma: Evlerimize giren bir lokma haram, ailemizde huzuru bitirir, nefislerimizi yoldan çıkarır, kalplerimizi günaha yönlendirir, ibadetlerimizin tadını kaçırır, çocuklarımızı ana-babalarına asi yapar, bedenimizde hastalıkları çoğaltır. Haram lokma dualarımızın kabulüne de engel olur. Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Öyle bir devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helalden mi, haramdan mı olduğuna hiç ldırmayacak. Böylelerinin hiçbir duası kabul edilmez." Faiz ve haksız kazanç: Faiz ve haksız kazanç yuvaları yıkan, ocakları söndüren, evleri ve aileleri mahveden büyük bir günahtır. Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, "Günahkâr bir toplumdaki iyi kimseler, kötülükleri düzeltmeye güçleri yettiği hâlde düzeltmezlerse, Allah, ölümlerinden önce onların hepsine şiddetli bir şekilde azap eder." Aileyi kaybetmek insanlığı kaybetmektir insan kalmamaktır!
28 Haziran 2026 02:54

İmdat!
"Çürümeyi ve çölleşmeyi durduramazsak, yok olmaktan kurtulamayacağız!" başlıklı Yusuf KAPLAN hocamızın yazısını okuyuncaben de yazımın başlığını İMDAT koymaya karar verdim. Kelime kökeni Arapça "imdad" "meded" (yardım, el uzatma) kelimesine dayanmaktadır. Tehlikeli bir durumda kalınarak "Yetişin, kurtarın" veya "Yardım edin" anlamında kullanılan bir çığlık veya sesleniş. Yangın, sel gibi tabii âfatlarda ilk seslenişimiz "İmdat!" çığlığıdır. Uyuşturucu, hırsızlık, tefecilik, mahalle terörü, liselerde hatta ortaokullarda çığ gibi büyüyen ve kontrolden çıkma emareleri gösteren akran terörü, 14 yaşa kadar düşen cinsel ilişki yaşı ve o yaşta "senin-kızın benim-oğlan terörü", her tür suça bulaşan ve bundan da haz alan gangster, çete grupları ve çıplaklık terörü. Batı'nın bilge adamları: "En iyi köleler, kendilerini özgür zanneden kişilerdir" derken tam da bizim tersi dönmüş ahmaklarımızı mı resmediyor. 100 senede yok edilmiş bir toplum yok dünya tarihinde! "İslâm'sız Türkçülüğü, İslam'sız Kürtçülüğü yerleştiriyorlar." Bizimkisi düşmana benzeyerek, celladına âşık edilerek gerçekleştirilen bir yok edilme, yok olma biçimi. Bu sebeple İmdat çığlığı! Duymayan, görmeyen, duyarlılığını kaybetmiş "özürlü toplum" durumuna geldik/getirildik. "Meyyiti müteharrik" (hareket eden ölü), robot tipler oluşturuldu. Batılıların savaşarak işgal edemedikleri bu ülkeye, bu millete jakoben yollarla tepeden zorla dayatılan, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen bazı çağ dışı pozitivist, laikperest, ruhsuz uygulamaların, bu ülkenin nesillerini/gençlerini "bilim köleliği"ne dönüştürdü. Peygamberimizin "Faydasız İlimden Allah'a Sığınırım" duasını hiç düşünmeyen beyinsizliklerinin, saplantılarının kurbanı olacak Allah muhafaza!
26 Haziran 2026 02:32

Muharrem Ayını Değerlendirelim!
Devletimiz, milletimiz, ümmet ve insanlık için özel dualar edelim. İbadetlerimizle, yaşanan ibret ve dersler çıkaracağımız olaylarla, öğreneceğimiz bilgilerle, "örnek Müslüman" olmaya çalışmamızla… Peygamberimiz, "Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem'de tutulan oruçtur." buyurmuştur. 10 Muharrem 1438 Hz. Hüseyin Efendimizin şahadetinin yıldönümü. Hicretin 61. yılının 10 Muharrem günü Hz. Hüseyin ve yanında bulunan bir avuç insan (100 civarında) 5 bin kişilik Yezid ordusu tarafından kuşatılarak bugün Irak toprakları içerisinde kalan Kerbela'da hunharca katledildiler. İslam ümmetinin kolektif hafızası başta Müslüman Anadolu halkı olmak üzere birçok Müslüman halk, kendi cenazesinin taziyesine gelenlere helva ikram eder gibi, Hz. Hüseyin'i öz evinden çıkmış kendi cenazesi bilerek, onun adına aşureler kaynatıp dağıttı. Özetle Hz. Hüseyin, bütün Müslümanların gönüllerinde yer tutan ortak sembollerden biri olmuştu. Asıl tehlike burada! Bu ay "aşure"den ibaret değil! Peygamber Efendimiz; Veda Hutbesi'nde ve hayatının son dönemlerinde Müslümanlara Ehl-i Beyt'i hatırlatmış, onların haklarına riayet edilmesini ve kendisinde emanetler olduklarını bildirerek onlara iyi davranılmasını istemişti. Peygamberimiz ümmete, doğru yoldan sapmamaları için iki kılavuz göstermiştir: Allah'ın kitabı (Kur'an) ve "sünnetî". Kurtuluşumuz için özel dua edelim!
24 Haziran 2026 02:05


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Evrensel Dinin (Islâm'ın) Ölümsüz Değerlerini İnsanlığa Sunmalıyız!
Mümin; Müslüman toplumun kimliğini korumak, onların beraber yaşadığı Müslüman olmayan toplumların içerisinde erimesine, kişilik zaafına düşmesine, kendi dışındakileri taklit ederek, kişiliksizleşmesine karşı koymaktır. Hiçbir manevi değer hükmünü tanımayan bir insanın düşüneceği şey menfaatidir. Değişim ve dönüşümün ölçüsü de: "Biz kalarak değişmek, değişirken dönüşürken de BİZ kalmak!" Bu yeni tip bağırgan ve kuralsız muhafazakârlıkla aramız olmaz olmamalı. "Siz de Allah'ın ortaya koyduğu tabiî renklere boyanın, insan yaratılışına uygun, İslâmî ilkeleri ve değerler manzumesini hayata geçirin. Allah'tan başka kim, insan fıtratına uygun en güzel boyayı, insan tabiatına en uygun değerleri ortaya koyabilir." (2 Bakara 138) Hayatımızı bu ayete göre düzenlemeliyiz. Bilhassa şu yaz tatil günlerinde sünnet, düğün, dernek adı altında organize ve dizayn edilen bazı şatafat odaklı merasimlerin, bu sonradan görme kesimler elinde nasıl aslından uzaklaştığını, nasıl bir 'benim çok param var' kepazeliğine dönüştüğünü, böyle abanmalarla israfın, zevksizliğin, kibrin ve gösterişin nasıl yerleştirilip ölçülere uyulmadığını görüp de kahrolmamak mümkün değil! Aynı şey özellikle hanımların gün benzeri çekimli, mikrofonlu, kostümlü, profesyonel (yani okkalı cukkalı) şovlu buluşmalarında, adı güya 'mevlid' (estağfirullah) olan alakasız programlarda "Aklı selim-kalbi selim-zevki selim" unutulup yaşanmaz yaşatılmaz duruma düşülmüş. Öğretmenlik ve idarecilik dönemimizde de engel olamadık. Hele bunun sosyal medya aracılığıyla başkalarına hava atmak, servetinin gösterişini yapmak, aleme caka satmak için kullanılmasını izah edecek kelimeyi bulmak mümkün değil! Yapılan merasimin adı ne olursa olsun. Resûlullah akıl edebilenler için çok ibretamiz olan bir hadis-i şerifinde ümmetini şöyle uyarıyor: "Kim (işlediği hayrı) insanlara duyurursa, Allah onun niyetini herkese duyurur. Kim de insanlara gösteriş yaparsa, Allah da onun gösterişçiliğini meydana çıkarır." Ömrü boyunca ihtiyacı olmayan hiçbir şeye mübarek elini uzatmayan, kavrulmuş tahıl, hurma ve kuru et dışında çok az şey yiyen, mütevazıdan daha mütevazı şartlarda yaşayan Peygamber Efendimizin ümmetine yakışır hal ve harekete dönmeye hepimizin fazlasıyla ihtiyacı var.
21 Haziran 2026 02:35

Nida
Ey hırs ve tamahın esiri! Heyhat ki, bu gidişle ne paraya kul olmaktan kurtulacak ne de hırs ve tamah bağını çözeceksin. Ancak şu var ki, paraya, mala esir ederek zayıflattığın dinini, hayır ve hasenat ile kurtarabilirsin. Ey bir dilim ekmekle karnı doyan zavallı! Fakat bütün bu kazançlar ölüm kapısında sona erer. Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size?" (Saf, 61/10) Ne büyük bir ilahi çağrıdır bu! Rabbimiz bizlere dünyada ve ahirette kurtuluşun yolunu göstermektedir. Bu ticaretin ilk şartı Allah'a ve Resulüne samimiyetle iman etmektir. Çünkü imansız bir kalbin kurtuluşu mümkün değildir. İkinci şart ise malımızla ve canımızla Allah yolunda mücadele etmektir. Yani dinimizi yaşamak, yaşatmak, iyiliği yaymak, kötülüğe engel olmak ve Allah'ın rızasını her şeyin önüne koymaktır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır." (9 Tevbe, 111) Demek ki müminin malı da canı da aslında Allah'a aittir. Kul bunları Allah'ın istediği yerde kullandığında cenneti kazanmış olur. Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: "Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir." Ne yazık ki günümüzde birçok insan dünya ticaretinde en küçük zarardan korkarken, ahiret ticaretindeki büyük kayıpları önemsememektedir. Oysa bir insan bütün dünyayı kazansa fakat ahiretini kaybetse ne elde etmiş olur? Peygamberimiz bu gerçeği şöyle ifade eder: "Dünya, müminin zindanı; kâfirin ise cennetidir." Mümin bilir ki gerçek mutluluk dünyanın geçici nimetlerinde değil, Allah'ın huzurunda elde edilecek ebedî saadettedir. Saf Suresi'nin 12. ayetinde ise bu ticaretin kazancı açıklanmaktadır: "(Bunu yapınız ki) Allah günahlarınızı bağışlasın, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koysun.
19 Haziran 2026 03:17