
Ankara'da yükselen o "mehter marşlarının", Doğu'nun bilge analistlerinde çok daha derin bir yankı bulduğunu gördük. Coğrafyanın duruşunu sorgulayan Sahim, Ankara'nın üstlendiği yapıcı rolü şu dikkat çekici metaforla özetliyor: "Türkiye, Osmanlı mirasını ve İslami diriliş ruhunu temsil eden bir anlayışa sahiptir. Mezhepçilik yapan, intikam peşinde koşan ve halka zulmeden odaklara asla benzemez. Türkiye'nin bu yapıcı duruşu, kardeşlerinin kötülüğüne karşı iyilik ve samimiyetle karşılık veren Hz. Yusuf'un asil tavrını andırır." Zirvede Arap sokağının en çok konuştuğu bir diğer detay ise Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderlere hediye ettiği yerli üretim tabancalar oldu. Körfez'deki sosyal medya kullanıcıları bu adımı, "Türkiye Batı'ya, artık mühimmatı ve silahı bizden alıyorsunuz mesajı veriyor" yorumlarıyla paylaştı. Sahim de zaten analizini Ankara'nın tüm coğrafyaya verdiği şu vakur güvenceyle bitiriyordu: "İnşallah güven içinde Türkiye'ye gelin. İstediğiniz silahı alın. Biz, yeryüzündeki bütün sapkın güçlere karşı kıyamete kadar sizin yanınızda olacağız." Gerek Bulgar yazarın mehterin ritminde bulduğu o köklü medeniyet dili gerekse Arap dünyasının teslim ettiği jeopolitik deha tek bir hakikate işaret ediyor: Uluslararası ilişkiler, güç dengeleri değiştikçe yeniden kurulan bir çıkarlar terazisidir.
Kaynak: Yeni Akit
11 Temmuz 2026 01:47
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Mevzu Bizim Oğlan!
İmam sesini yükselterek, adeta kürsüdeymiş gibi göğsünü gere gere konuşuyormuş: " Ey cemaat! Bir insanın oğlu eğer hırsızlık yaparsa, haram yerse, o babanın imamlığı da namazı da sakatlanır. O haram para o eve asla girmeyecek!" Tam o sırada kahveye köylülerden biri nefes nefese koşarak girmiş: "İmam Efendi, İmam Efendi! Senin oğlan yandaki bahçeden karpuz çalarken yakalanmış!" İmamın birden yüzü düşmüş, sakalını sıvazlamış ve hemen köylüye dönüp şöyle demiş: "Yahu günahını almayın çocuğun. Gençtir, canı çekmiştir. Hem o bahçe sahibiyle hukukumuz var, yabancı sayılmayız. Müslüman Müslümanın malını izinsiz yiyebilir bazen, aramızda lafı mı olur?" Cemaatten biri dayanamamış, imamın omzuna dokunmuş: "Yahu hocam, az önce 'babanın imamlığı sakatlanır' diyordun, ne çabuk kitabına uydurdun?" İmam hiç istifini bozmadan cevap vermiş: "Yahu az önce genel konuşuyorduk, şimdi mevzu bizim oğlan!" Medrese geleneğinde, talebelerin karakter eğitiminde dengeli insanlar olarak yetişmeleri için anlatılan bu fıkra bugün; özgürlük ve insan hakları üzerine mangalda kül bırakmayan çevrelerin içine düştüğü trajikomik durumu o kadar net özetliyor ki... İbre kendi hassasiyetlerine döndüğünde birer aydınlanma despotu kesilen kadroların, mevzu İslam'ın mukaddesatı olduğunda birdenbire "politik mizah özgürlüğü" havarisi kesilmesi ciddi bir ilkesizlik problemidir. Hatırlayalım; daha birkaç hafta önce Rahmi Koç, etnik köken içeren bir fıkra anlattığında kıyameti koparan, "Haddinizi bilin, bu bir ırkçılıktır!" diyerek adliye koridorlarına koşan siyasi yapılar; mevzu Kur'an-ı Kerim ile alay edilmesi olunca birdenbire "politik mizah yargılanamaz, bu iktidar gülmeyi yasaklıyor" diye savunma bayrağı açıyor. Keza komedyen Pınar Fidan çıkıp kendi hassas oldukları toplumsal acılar ve Alevilik üzerinden bir mizah yaptığında ortalığı ayağa kaldıran, "Bunun adı mizah olamaz! Bu utanmazlık, bu rezillik!" diye kükreyen siyasi figürler, bugün Kur'an-ı Kerim tahfif edilmek istendiğinde; "Mizahtan, kahkahadan korkuyorlar!" diyerek adliye kapılarına koşuyorlar. Eskiler boşuna "latife latif gerek" dememişlerdir. Bu yolla elde edilen sabun köpüğü şöhretlere ise "şöhret-i kâzibe" yani "yalancı ve sahte şöhret" adı verilirdi. Milletin inanç değerlerini bir "etkileşim malzemesi" haline getirmek sanatsal bir özgürlük değil, şöhret arsızlığıdır. "Latifeyi latif olmaktan" çıkarıp birer hakaret silahına dönüştüren ve "şöhret-i kâzibe" peşinde koşan bu figürler, gönüllerde kök salamadıkları için sabun köpüğü misali bir süre sonra silinip unutulacaklar.
07 Temmuz 2026 02:19

Kavga Bizim İşimiz
Yıllardır Türkiye'yi "NATO'nun uyumsuz çocuğu" ilan edenler, hatta "Türkiyesiz bir NATO" hayalini dillendirenler bugünlerde Ankara'nın kapısında adeta sıraya girmiş durumda. Washington Post ve önde gelen Avrupa medyasındaki analizlerde artık o bildik, parmak sallayan eleştirilerin yerini, Türkiye'nin "stratejik bir kale" (bulwark) olduğu vurgusu aldı. ABD'nin Türkiye'ye yönelik CAATSA yaptırımlarını kaldırma ve KAAN motoru kısıtlamalarını esnetme iradesi, tam da bu "jeopolitik mecburiyetin" bir yansımasıdır. Batı, kaos içindeki Ortadoğu ile Avrupa arasında duran bu güvenlik barajını küstürmeyi göze alamıyor. İran'ın sahada zayıflamasıyla oluşan güç boşluğunda, Suriye ve Lübnan hattında "önce öldür, sonra bir izah bulursun" doktriniyle ilerlemeyi, bu bölgeleri insansızlaştırıp yutmayı planlayan Tel Aviv yönetimi, karşısında devasa bir Türkiye duvarı görüyor. Nitekim İsrail'in eski başbakanlarından Naftali Bennett'in sarf ettiği, "Açık olmak istiyorum: Türkiye yeni İran'dır" şeklindeki absürt çıkışı, rastgele söylenmiş bir söz değil, bu yeni "güven eksenine" karşı duyulan çaresizliğin feryadıdır. Maariv ve Israel Hayom gibi gazetelerde peş peşe çıkan analizler, Türk savunma sanayiinin ulaştığı seviyeyi adeta bir "varoluşsal kâbus" olarak tasvir ediyor. KAAN savaş uçağı, KIZILELMA, AKINCI ve ANKA filoları ve menzili 1000 kilometreyi aşan stratejik yerli üretim yapay zekâ destekli mühimmatlar, İsrail askeri analistleri tarafından "Türkiye'nin süper güçler kulübüne girişi" olarak okunuyor. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki "Mavi Vatan" varlığını dengelemek için İsrail'in arkasına sığınan, Tel Aviv ile ortaklaşa bir "Aşil Kalkanı" kurma hayalleri gören Yunanistan da bu yeni gerçekliğin altında ezildi. Yunan basını, ülkelerinin İsrail'in bölgedeki basit bir "Truva Atı" na dönüştüğünü, ancak günün sonunda yapayalnız kaldıklarını acı bir şekilde satırlarına taşıyor.
04 Temmuz 2026 02:35

Küresel Aile Kuşatması
Boğaz'a demirleyip 3 bin kişiyle sözde "onur ayı" partisi düzenlemeye kalkan o malum sapkınlık gemisi, milletimizin kararlı duruşuyla rotasını değiştirmek ve İstanbul programını iptal etmek zorunda kaldı. Sözleşmenin satır aralarına gizlenmiş o "toplumsal cinsiyet" mayınına basmaktan kurtulduk. Vitrinde "insan hakları, özgürlük, kadına yönelik şiddetin önlenmesi, çeşitlilik, farklılıklara ve çevreye saygı, kapsayıcılık" gibi janjanlı kelimeler pazarlanırken, arka planda dünyayı kendi tasarımlarına göre şekillendirmek isteyen devasa bir sermaye ahtapotu var. Yahudi inancında "dünyayı onarmak" anlamına gelen "Tikkun Olam" felsefesi, günümüzde dinden uzaklaşmış gibi görünen seküler elitlerin elinde modern bir "sosyal mühendislik" anlayışına dönüşmüş durumda. Tarih boyunca pek çok ülkede azınlık olarak yaşayan ve dışlanma/baskı riskiyle karşı karşıya kalan bu sermaye gücünde ciddi bir "korunma refleksi" gelişti. Bu durum, azınlık kökenli elitlerde "farklılıkların kutsandığı, azınlık haklarının mutlaklaştırıldığı ve millî/dinî çoğunlukların gücünün zayıflatıldığı" bir dünya düzenini daha güvenli bulma refleksini tetiklemiştir. Bu devasa sermayenin gizli maksadı basittir: İslam ülkelerinde ve özellikle merkez ülke olarak görülen Türkiye'de dinî, millî ve geleneksel yapıyı zayıflatmak ve toplumların direnç noktalarını yok etmek. İsrail'in küresel sermayedeki uzantıları, aslında kadim bir hedefi icra ediyorlar: İsrailoğullarının dünyaya entegre olduğu bir düzen değil; dünyanın, kendi ideolojik ve finansal paradigmalarına yani İsrailoğullarına entegre edildiği bir küresel ortamı hazırlıyorlar. Tel Aviv sokaklarındaki yürüyüşlerle dünyaya "Pinkwashing" (Pembe Yıkama) yapıyorlar; yani Batı'ya şirin, modern ve özgürlükçü görünerek kendi işgallerini ve katliamlarını örtbas ederken, aynı zamanda hedef ülkeleri ahlaken çökertecek bu sosyokültürel terörizmin taşeronluğunu üstleniyorlar.
30 Haziran 2026 02:18

Merkez Üssü Ankara
7-8 Temmuz tarihlerinde Beştepe'de gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi'ni ittifak tarihinin en kritik buluşması yapan da tam olarak bu küresel tedirginlik ve güç boşluğu. İsrail, 1948'den bu yana Washington'da sahip olduğu "dokunulmaz müttefik" zırhını kaybediyor. ABD Senatosu'nun çıkardığı ve ABD ordusunun Kongre onayı olmadan savaşa girmesini kısıtlayan "Savaş Yetkileri Kararı", aslında Tel Aviv'e verilmiş çok net bir mesaj: "Biz İran ile savaşı bitiriyoruz, eğer devam edecekseniz Amerikan ordusu arkanızda olmayacak." Cumhuriyetçi Parti'nin muhafazakâr tabanındaki değişim ise tek kelimeyle muazzam. Başkan Yardımcısı JD Vance'in "İsrail'in görüşü önemlidir, ancak sonuçta biz ayrı bir devletten bahsediyoruz" çıkışı ve sağın en güçlü medya figürü Tucker Carlson'ın "Amerika'nın görevi başka ülkelerin savaşlarını finanse etmek değildir" diyerek, ABD çıkarları yerine İsrail'i önceleyen parti elitlerini "vatana ihanet" ile suçlaması, "Önce Amerika" çizgisinin yeni manifestosu niteliğinde. Kendisi de bir Yahudi olmasına rağmen İsrail'in Gazze'deki operasyonlarını açıkça "soykırım" olarak niteleyen Brad Lander'ın, AIPAC destekli milyarder Dan Goldman'ı yüzde 65 gibi ezici bir oranla yenmesi, Washington'da koşulsuz destek devrinin kapandığını gösteriyor. Tarihçiler muhtemelen 2026'yı, ABD-İsrail ilişkilerinde "özel ilişkinin revizyona uğradığı yıl" olarak yazacak. Donald Trump'ın Avrupalı müttefiklerini "kâğıttan kaplan" olmakla suçladığı, GSYH'nin yüzde 5'inin savunmaya ayrılması baskısının yapıldığı ve Avrupa'nın "kendi başımıza nasıl savunma yaparız" paniğine kapıldığı bir konjonktürdeyiz. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin zirve öncesi Türkiye'yi "Savunma sanayisi tabanının nasıl organize edileceğine dair harika bir örnek" olarak göstermesi ve 3.000 Türk şirketinin kapasitesine vurgu yapması tesadüf değil.
27 Haziran 2026 02:24

Kutsal İttifak Çöküyor Mu?
Washington ile Tel Aviv arasındaki "sorgulanamaz ve koşulsuz müttefiklik miti", gözlerimizin önünde ağır bir yara alıyor. Bugün geldiğimiz noktada İsrail, Amerikan karar alıcıları nezdinde "ne pahasına olursa olsun korunması gereken kutsal bir varlık" olmaktan çıkıp; Amerikan ekonomisini, küresel prestijini ve çıkarlarını yutan devasa bir "stratejik yüke" dönüşüyor. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in, diplomasi tarihine geçecek o sözleri, aslında yıllardır Amerikan vergi mükelleflerinin ve "Önce Amerika" diyen yeni nesil siyasetçilerin bilinçaltındaki isyanı açığa çıkardı: "Son üç ayda vatanınızı koruyan silahların üçte ikisi Amerikan vergi mükelleflerinin parasıyla ödendi. Uyanın ve gerçekleri görün: 9 milyonluk bir ülkesiniz, karşılaştığınız her güvenlik sorununu sadece insanları öldürerek çözemezsiniz!" Bu, İsrail'in suratında patlayan bir tokattır. ABD artık İsrail'in maksimalist hedefleri uğruna kendi küresel hegemonyasını zayıflatmaya ve yeni bir "Büyük Buhran" riskiyle yüzleşmeye niyetli değil. Washington'ın kapalı kapıları ardında İsrail, artık sırdaş bir ortak değil; Amerikan askeri planlarını kendi çıkarları için manipüle etmeye çalışan ve acilen tedbir alınması gereken bir "güvenlik açığı" olarak kodlanıyor. Avrupa'daki müttefiklerini küstüren, küresel kamuoyunda "savaş suçlusu" olarak tecrit edilen İsrail'in, elindeki son can simidi olan Trump yönetimine de saldırması tam bir siyasi intihar. Kendi başkanının politikasına ters düşme pahasına, "İsrail ve Yahudi temeli olmasaydı Amerika var olamazdı" diyerek, Amerikan kurucu felsefesini Tel Aviv'e ipotek eden bu anlayış, ABD iç siyasetinde eşi görülmemiş bir infial oluşturdu. Hem sağdan hem soldan yükselen "Varlığımızı İsrail'e değil, Tanrı'ya borçluyuz" ve " Yardımları keselim de görelim bakalım kim kime borçlu" sesleri, Amerikan toplumunda artık bu şantaj diline tahammülü kalmadığını gösteriyor. Müttefiklik ilişkisinin yerini; güvensizliğin, karşılıklı istihbarat oyunlarının ve gerektiğinde "silah ambargosu" tehditlerinin masaya sürüldüğü soğuk bir yeni dönem alıyor.
23 Haziran 2026 02:38

Şehir Ve Kültürel Diplomasi
"Bir şehri marka yapmak"; o şehrin tarihsel birikimindeki irfanı bugünün ihtiyaçlarıyla harmanlayıp gelecek kuşaklara bir "medeniyet emaneti" olarak sunma sanatıdır. Ancak her şehir kolaylıkla marka olamaz. Akademik literatürde de vurgulandığı üzere, sürdürülebilir bir marka "çok paydaşlı yönetişim" modelini zorunlu kılar. Kahramanmaraş'ın UNESCO tescili, edebiyatın "yumuşak güç" (soft power) olarak ne denli etkili bir diplomatik araç olduğunu kanıtlamaktadır. Bugün küresel rekabette şehirler, fiziksel altyapıları kadar "anlam üreten" merkezler olmalarıyla da ayrışıyor. Kahramanmaraş; Necip Fazıl'ın sesi, Sezai Karakoç'un fikri, Abdurrahim Karakoç'un sadeliği ve bağrından çıkardığı diğer tüm değerleriyle evrensel bir edebiyat ağında yerini alarak Türk irfanını dünyaya taşıyor. "Her evinden şair çıkan şehir" olarak anılan Kahramanmaraş'ın şanı, sadece kelimelerden ibaret değildir; o, tarih sahnesinde defalarca sınanmış bir iradenin adıdır. O gün işgale karşı nasıl kahramanca bir direnişle ayağa kalkıldıysa, 6 Şubat felaketinin ardından yeniden toparlanma azmi de aynı şanlı geçmişin bir yansımasıdır. Maraş yıkımın karşısında acziyete düşmemiş; tam tersine, her zamanki vakarını ve çalışkanlığını kuşanarak kendi küllerinden doğmayı bilmiştir. Dün İstanbul'da, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesinin ortak organizasyonunda Kahramanmaraş'ın UNESCO vizyonunu konuştuk. Yıkımın ardından hep birlikte "Yarınlar Kahramanmaraş'ındır" diyebilmek, bir şehir için en onurlu duruştur.
20 Haziran 2026 03:06

Sıfır Noktasına Dönüş
Pazara varıp malları satmadan önce, köylülerden biri diğerine döner: "Yahu arkadaş; araba yine senindi, yine senin oldu. Mallar yine senindi, yine senin oldu. İyi de biz bu b.ku niye yedik?" Dün Washington ve Tahran hattında ilan edilen, Cuma günü İsviçre'de resmiyete dökülmesi beklenen tarihi ateşkes mutabakatına (MOU) bakan küresel stratejistlerin, enerji piyasalarının ve harabeye dönmüş bölge halklarının zihninde yankılanan yegane soru tam olarak budur. ABD ve İsrail'in "İran tehdidini bitirme" parolasıyla başlattığı, binlerce insanın hayatına mal olan, küresel enflasyonu patlatan ve enerji tedarik zincirlerini felç eden savaşın ardından masaya konan metin; Obama'nın imzaladığı anlaşmanın makyajlanmış yeni bir kopyasından ibaret. ABD Başkanı Donald Trump, "Petrol aksın!" nidalarıyla Hürmüz Boğazı'nın açılmasını ve deniz ablukasının kaldırılmasını büyük bir zafer olarak pazarlasa da, uluslararası denklem farklı bir tablo çiziyor. Yani özünde denklem yine aynı: "Nükleer programı kısıtla, karşılığında petrolünü sat." 2018'de 'tarihin en kötü anlaşması' diyerek masayı deviren Trump; aradan geçen 8 yıllık diplomatik krizin, yaptırımların ve nihayetinde yeniden iktidara geldiğinde 3 ayı aşan kanlı savaşın baş müsebbibi olarak, tam olarak o devirdiği masanın sıfır noktasına geri döndü. Eski ABD Dışişleri müzakerecisi Aaron David Mille r'ın Ortadoğu diplomasisindeki kriz anlarında "Beklentilerimi son derece düşük tutuyorum" uyarısı ve Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi) uzmanı Steven Coo k'un bu mutabakatın sadece "uzun ve bıktırıcı bir müzakere sürecine alınan bilet" olduğunu vurgulaması, Batı dünyasındaki stratejik tıkanıklığın ilanıdır. Bu saldırganlığın içeriden nasıl çürüdüğünü görmek için İsrail Eski Savunma Bakanı Moshe Ya'alon 'un tarihi "Yahudi Nazileşmesi" itirafına bakmak yeterlidir. Madalyonun diğer yüzünde, Tahran'da ise "105 gecedir sokaklarda olan" yorgun bir halk ile Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi' yi hedef alan şahinlerin öfkesi birbirine karışmış durumda. Her ne kadar yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in onayıyla hareket edildiği Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan tarafından vurgulansa da, İran kamuoyu "Trump'a verilen bu tavizin" iç siyasi faturasını tartışmaya devam edecek. Batı ve İsrail, Ortadoğu'da sonuçsuz ve kanlı "dehşet dengeleri" kurmaya çalışıp her seferinde başa dönerken; Türkiye, Yeni Hicaz Demiryolu gibi kalıcı lojistik koridorlarla, bölgesel aktörlerle kurduğu rasyonel entegrasyonla ve kendi coğrafyasının gerçekliğine dayanan vizyonuyla, kaostan çıkışın tek tutarlı adresi olduğunu kanıtlamaktadır.
16 Haziran 2026 01:59

Cüsseyi Aşan İhtiraslar
Gazze ve Lübnan'da süregelen sivil katliamlar Tel Aviv'i istikrarsızlık üreten tehlikeli bir "çıban başı" haline getirirken, bu jeopolitik boşlukta Suudi Arabistan ve Mısır gibi statüko güçleri yönlerini yeniden istikrarın ve rasyonel politikaların merkezi olan Ankara'ya çevirmeye başladı. İsrail basınından Ynet'in haklı bir hayıflanmayla itiraf ettiği gibi: "Netanyahu cephelerdeki operasyonlara odaklanmışken, Erdoğan kimse bakmıyorken bölgenin yeni ticaret imparatorluğunu kurdu ve Türkiye'yi haritadan silmek isteyenlere bizzat haritanın kendisi olduğunu gösterdi." Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Türkiye'nin güvenliği Hatay'dan değil Halep'ten, Şam'dan ve Beyrut'tan başlar" cümlesi, sınır güvenliğini "ileri savunma doktriniyle" tahkim eden bir vizyon. Suriye'nin yeni yönetimiyle hızla derinleşen askeri ve ekonomik entegrasyon Tel Aviv'de alarm zillerini çaldırırken; eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett'in, "Türkiye yeni İran'dır ve hem İsrail hem de bölgenin istikrarı için giderek artan bir tehdit oluşturmaktadır" şeklindeki çıkışı, bu panik dalgasının en somut itirafı mahiyetinde. Bu mücadelenin Akdeniz ve Kıbrıs Adası'ndaki yansıması ise Türkiye'yi "Mavi Vatan" doktrininden koparmayı hedefleyen İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki üçlü koordinasyon ve Fransa ile imzalanan askeri anlaşmalar ekseninde şekilleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "İhtirasları cüsselerini aşan ufak tefek yapılar, İsrail'in fitne kayığına binmişler" uyarısındaki askeri gerçekliği Rum kesimindeki rasyonel beyinler de görmektedir. Nitekim Rum yazar Giorgos Koumoullis'in Politis gazetesinde kaleme aldığı ve GKRY'nin yeni silahlarla Türkiye'yi yenebileceğini sanan milliyetçi çevreleri "cahillikle" suçlayan makalesi, Doğu Akdeniz'de kurulmak istenen ittifakın sahada nasıl bir intihar anlamına geleceğinin açık bir itirafıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Arz-ı Mevud hezeyanına asla müsaade etmeyeceğiz" diyerek meseleyi bir ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımlaması karşısında, Binyamin Netanyahu'nun hiçbir uluslararası karşılığı olmayan argümanlarla saldırması sadece bir acziyet göstergesidir.
13 Haziran 2026 02:20

Zihinlerin İşgali
Bugün karşı karşıya olduğumuz tehdidi sadece "dijital bir bağımlılık" sorunu olarak okumak, meselenin vahametini ıskalamak olur. İstanbul Aile Vakfı tarafından 26 ilde 4.202 kişi ile yürütülen saha araştırması, toplumun %94 gibi ezici bir oranla "huzur, güven ve çözüm merkezi" olarak aileyi işaret ettiğini tescil ediyor. Ancak aynı toplum, ekranın ürettiği o dijital anafor karşısında çaresiz kalmış durumda. Mahir Ünal Bey'in 'Bronz Süvari'sinde dikkat çektiği üzere, modern çağda "yeni" olan "ileri", "ileri" olan ise "kıymetli" sayılıyor. Dijital devlerin "dikkat ekonomisi" dediği şey, aslında bir irade gaspıdır. İstanbul Aile Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Üner Karabıyık'ın "Artık sadece sınırların değil, evlatlarımızın ekran nöbetini tutmak zorundayız" ifadesi, bu meseleyi stratejik bir "beka" konusu olarak görmenin özetidir. Bugün sınırlarda askerimiz nöbet tutuyorsa, ekranlar başında da zihinsel bağımsızlığımızın nöbetini tutan bir "Aile Cephesi" ne ihtiyacımız var. "Ekran Bağımsızlığı" çağrısı, teknolojiye karşı bir duruş değil; teknolojiyi fıtratla buluşturma ve onu insanın emrine verme arayışıdır. Gençlerimizi bu dijital anaforun dişlileri arasında kaybetmemek için, ekranın "yöneten" değil "yönetilen" bir araç olduğunu idrak etmeleri şart. Dijitalleşmenin yeni sömürü düzenine dönüştüğü bu çağda, bizler irademize sahip çıkmalı ve "Dijital Anafor" a teslim olmamalıyız.
09 Haziran 2026 02:38

Sıfır Atık Diplomasisi
1-7 Haziran tarihleri arasında şahitlik ettiğimiz 'İstanbul Sıfır Atık Haftası', megakent sathında vatandaşla buluşturulan 1500'ü aşkın projeyle, sıfır atık felsefesini bir devlet politikasından çıkarıp adeta toplumsal bir yaşam kültürüne dönüştürüyor. Eş zamanlı olarak düzenlenen Sıfır Atık Festivali ise "Enerji Verimliliği" ana temasıyla bir başka ilke imza atarak, tüketilen elektriğin tamamını yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılıyor. 2026'nın Kasım ayında Antalya'da ev sahipliği yapacağımız ve küresel iklim diplomasisinin rotasını çizecek olan COP31 İklim Zirvesi öncesinde, İstanbul'daki bu forum adeta bir "ısınma turu" ve vizyon inşası. BM nezdinde 30 Mart'ın 'Uluslararası Sıfır Atık Günü' ilan edilmesiyle başlayan bu diplomatik zafer, Türkiye'nin yeni dünya düzeninde pasif bir izleyici değil, çevre ve iklim politikalarında küresel bir yol gösterici olduğunu göstermiş oldu. Zira "Sıfır Atık" mefhumu, devasa tesislerin ötesinde, bizzat gündelik alışkanlıklarımızda gizli. Keza doğaya terk etmediğimiz 1 ton plastik atığın geri kazanımı, küresel enerji krizini konuştuğumuz şu günlerde %95 oranında enerji tasarrufu demektir. BM Sıfır Atık Yüksek Düzeyli Şahsiyetler Danışma Kurulu Başkanı ve Sıfır Atık Vakfı Onursal Başkanı Emine Erdoğan'ın; "Ben merkezli anlayıştan, insan merkezli anlayışa geçmezsek her şey için çok geç olacak" uyarısı önemli. Netice itibarıyla; İstanbul'dan yakılan bu meşale, sadece bugünü kurtarmanın değil, yeryüzünü yeniden insanlık için güvenli ve bereketli bir "ortak ev" kılmanın mücadelesidir.
06 Haziran 2026 02:03

Afrika'da Yeni Muvazene
Afrika kıtası, sadece yeraltı kaynakları veya sömürgecilik tarihiyle değil; 21. yüzyılın en çetin jeopolitik satranç tahtalarından biri olmasıyla gündemde. Çin'in devasa altyapı projeleri ve Batı'nın hantal fon mekanizmaları kıtada nüfuz mücadelesi verirken, Türkiye ezber bozan bir "akıllı güç" stratejisiyle denklemi yeniden kuruyor. Tanzanya'dan Somali'ye, Etiyopya'dan Sudan'a kadar uzanan Afrika hattında Ankara'nın yürüttüğü diplomasi; sadece yumuşak gücün şefkatiyle değil, sert gücün caydırıcılığıyla da tahkim ediliyor. Pekin yönetiminin uyguladığı "önce borçlandır, sonra da tahsis edilen fonlara karşılık olarak stratejik kaynakları işletme ve kontrol altına alma" sisteminin sömürgeciliğin yeni bir versiyonu olduğunu, Afrika başkentleri yavaş yavaş fark etmeye başladı. Hal böyle olunca, kıtanın geleceğinde ibre ağırlıklı olarak iki gücü işaret ediyor: Çin ve Türkiye. Yıllarca terör ve iç savaşla anılan Somali'de Türkiye, sadece bir askeri üs kurmakla kalmadı; aynı zamanda Somali ordusunun omurgasını adeta sıfırdan inşa etti. Bu durum, "bağımlılık" değil, "bağımsızlık" kapasitesi üreten bir model olarak diğer Afrika ülkelerinin de dikkatini çekiyor. Büyük güçler, Afrika'yı devasa bir pazar veya "borçlandırılacak bir arka bahçe" olarak kurgulamaya devam ederken; Türkiye, masaya hem inşa eden bir dost hem de bir müttefik olarak oturuyor. Türkiye, Afrika masasında "sömürgesiz bir güvenlik mimarisi" inşa eden aktör haline gelmiştir.
02 Haziran 2026 01:39

Vuslata Kurban Olmak
Hazreti Mevlânâ, bu derin hakikati o muazzam üslubuyla şöyle özetler: "Nefis öküzünü kurban edebilirsen, ayağını gökyüzünün başına basabilirsin." Yani asıl mesele, içimizdeki o doymak bilmeyen 'ben'liği, kibri, dünyaya nimetlerine olan marazi tutkunluğumuzu feda edebilmektir. Zira kurban olmak, Ehl-i İrfanın penceresinden bakıldığında bir yok oluş, bir tükeniş yahut kaybediş değildir. Bu teslimiyetin en büyük şahikası şüphesiz Hz. İbrahim ve Hz. İsmail 'in kıssasında gizlidir. O ip, doğrudan Hz. İsmail'in teslimiyet anında bağlandığı kurban ipini sembolize eder. Tığbendi kuşanan derviş, aslında Hakk'ın huzurunda şu sessiz yemini eder: "Ben de bu hakikat yolunda, nefsimi ve benliğimi Hakk'ın rızası için tıpkı İsmail gibi feda etmeye hazırım." Esasında bayram, içimizdeki bu sahte "İsmail"leri bulup, onları asıl Sahibine feda etme cesaretini gösterme günüdür. Fuzûlî, kurbanı senede bir gün kesilen bir adak olmaktan çıkarır, her nefeste yaşanan bir sevdaya dönüştürür: "Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem îd için Dembedem, saat-besaat ben senin kurbanınam." Bu manevi kurbiyetin, yere, toprağa ve insana değen muazzam bir sosyal boyutu da vardır. Yeryüzündeki tüm mazlumları, darda kalmışları ve kapısı çalınmamış garipleri kendi vicdanımıza "zimmetli" görmedikçe, bayramın hakiki ruhunu idrak edemeyiz. O paketin içinde görünmez bir mesaj vardır: "Seni görüyorum, yalnız değilsin, biz büyük bir aileyiz." Cimriliğin, istiflemenin ve bencilliğin panzehridir kurban.
26 Mayıs 2026 02:42