
Süleyman Demirel'e atfedilen meşhur bir söz vardır: "Halkta iktidarın değişeceği hissi baskınlaşırsa, trafik polisinin bile davranışı değişir." Bu anekdot, siyasal meşruiyetin sadece hukukla değil, toplumun ortak beklentisinden ve o görünmez psikolojik üstünlük algısından da beslendiğini anlatır. Yazılarında, söylediklerinde, yorumlarında açıktan ya da örtük biçimde şu mesajı veriyorlar: "Ben artık tehlikeli değilim; çünkü iktidarın yenilmezliğine toplumu ikna eden bir analistim." Kendi içlerindeki "kahraman" imgesi o tezgâhta parçalandığı için, bu acıyı kitleye yansıtıyorlar. Demirel'in bahsettiği o trafik polisinin tavrını değiştirecek olan "değişimin kokusunu" almayı en çok da bu isimler reddediyor. KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN MAĞLUBİYET "Fikir önderlerinin" bu "yenilgi inancı", Demirel'in trafik polisinin tavrını sabitleştiren temel etken. Bu isimler, her hamleye "böyle olmaz", "onunla olmaz", "beceremezsiniz" söylemleri ile saldırarak aslında, kendi radikal çaresizliklerini muhalefete yansıtıyorlar. Trafik polisinin tavrını değiştirecek olan şey ise, bu sahte "gerçekçilik" rüyasından uyanmak. Kendi küçük krallıklarımızdaki "kurtarıcı kahraman" rüyalarımızdan uyanıp umutla yanımızdakinin elini tuttuğumuzda, o kırkyama örtü bizi sadece korumayacak, beklediğimiz o değişimin de ta kendisi olacak.
Kaynak: Birgün
04 Mayıs 2026 05:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Korkudan Coşkuya: Taşranın Sesi
Özgür Özel, Niğde'deki halk buluşmasında 100 yaşındaki Müzeyyen Şen ile "karşılaşmış." Müzeyyen Hanım, Özel' e önce "İmamoğlu'nu benim için öp yavrum" diyor. Gençliğinden bu yana aktif olarak siyaset yaptığını söyleyen Müzeyyen Hanım, ardından da "16 yaşından beri CHP'liyim. Atatürk'ün izinde, İnönü'nün izinde, Karaoğlan'ın izinde ve şimdi senin izindeyim." diye ekliyor… Müzeyyen Hanım, "halkın CHP'sinin" ne olduğunu bir cümlede anlatıyor. (https://www.birgun.net/makale/solculuk-korkusundan-devrimci-coskuya-479673) Düzeni ürkütmekten endişe eden, sağın dilini ve dünyasını taklit ederek kendi tarihsel öznelliğinden kaçan bir kurumsal aklın, kitlelerin ruhundaki birikmiş muhalif enerjiyi nasıl dondurduğunu anlatmaya çalışmıştım. İlki, Özel'in başlarda uyguladığı ve aslında liberal evcilleştirme politikasının bir uzantısı olan "normalleşme" stratejisinin, iktidarın sert yargı savaşı müdahaleleriyle boşa düşürülmesiydi. Özel, meydanlardaki karşılaşma anlarında kitle tarafından yeniden biçimlendirilen, liberal siyasetin konforlu alanından sokağın yakıcı gerçekliğine doğru itilen "devrimci" bir özne haline geliyor. Bu süreçte, CHP'nin "kurumsal" yapısının içindeki en tehlikeli, en kırılgan yarılma da pusuya yatmış durumda. Asıl yarılma tehlikesi, Özgür Özel sokağın ritmiyle bükülüp o "solculuk korkusunu" pratik içinde tasfiye etmeye zorlanırken, arkasındaki çekirdek grubun, CHP'nin aktif milletvekillerinin, siyasetçilerin bu değişime hazır olmamaları ihtimali. Bu yüzden Özel, "yanında" olmalarına rağmen sesini duymayanları ikna etmeye çalışırken, "uzağında" kalmış/bırakılmış olsa da sesine ses verenlere de elini uzatabilmeli.
13 Temmuz 2026 05:00

Fallus Düştüğünde
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü mezuniyet töreninde, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden de mezun olan Hasan Özdağ, kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen "akademisyeni" "refüze etti". Şahıs, sosyal medya hesabından "Törene katılıyorsanız seremoninin işleyişi nasılsa ona uyacaksınız. Yoksa gidip diplomanızı sekreterlikten alabilirsiniz. Ben orada kendimi değil Felsefe Bölümü'nü temsil ediyorum, sizin showunuzun bir parçası olamam." açıklamasını bahşetti. Bu lütufkarlığı ne sıradan bir kibir kusması ne de "tüy dikme"; inanıyordur açıklamasına! Her iki olay da aynı şeyi gösteriyor: Toplumsal alanın, kurumsal ruhsallığın ve iktidarın iç içe geçtiği bir kırılma anını! Türkçenin yalın gerçekçiliğiyle söylersek, kaba tabirle, geçen hafta iktidar "..ik gibi ortada kalma" halindeydi. İNTİKAM KIRBAÇLARI Muhalif analizlerin maalesef çoğu, bu zorbalıkları anlık bir "korku" refleksi olarak çözümlüyor. Muktedir, o anda korkudan kaynaklanan panikle değil, "Sen kim oluyorsun da haddini aşıyorsun?" diyen ilahi bir kibirle saldırıyor. "Egemen blok" makam odalarını, yönetim binalarını, mahkeme salonlarını, medya endüstrisini ele geçirmiş olsa da, kültürel sahada arzuladığı meşruiyeti bir türlü üretemiyor. Bugün bu canavarla yüzleşen liberal-Anglosakson akademik gelenek, kuruluşundan beri gerçeklikten kopuk, soyut bir "hoşgörü" retoriğiyle bu çürümenin ideolojik lojistiğini bizzat sağlamıştı. Öyle ki artık rıza üretmek gibi masraflı, zahmetli ve "liberal" oyunlara ihtiyaç duymadığının ilanı da olabilir. Egemenin her hamlesini "korkuya" bağlamak, muhalif aklın kendi eylemsizliğini maskelemek için sığındığı, gerçeklikten kopuk bir yanılsamadan öte değil. Oysa, muhalif akıl "iktidar korkuyor" masalını bırakıp bu anı, statükonun yenilmezlik mitini kıran kurucu bir hafızaya çevirirse, kelepçelerin hükmü kalmaz.
06 Temmuz 2026 05:00

Gökkuşağını Kim Boyadı?
RTE'nin 2002 yılında bir söyleşide eşcinsel hakları için sorulan soruya "Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da kendi haklarını arama yönündeki sergiledikleri performansı biz de insani buluyoruz" yanıtının üstünden çok sular aktı. Boyner Grubu, Haziran 2015'teki İstanbul Onur Yürüyüşü döneminde, resmi kurumsal sosyal medya hesaplarından gökkuşağı renkli bir görselle açıkça "Çeşitlilik en büyük zenginliğimizdir. Yürüyoruz" mesajını paylaşmıştı. Şimdilerde sadece "kadın çalışmalarını" destekliyor! Türkiye'de "Onur", egemen siyasal İslamcı iktidarın gücü eline alana kadar her alanda özgürlükçü, gücü elde ettikten sonra ise şiddet yoluyla rıza üretme stratejisinin en somut örneklerinden biri oldu. Üç bankanın, Türkiye şubelerinde çalışan LGBT çalışanları için "bir kuru pasta verip vermedikleri şüpheli" Türkiye pazarını kaybetmemek için kimlik siyaseti coğrafyaya göre ayarlanıyor: Batı'da "kapsayıcı", Doğu'da görünmez. SINIF MESELESİ Siyahi sivil haklar geleneğinden, ırksal adaletsizliğe karşı "uyanık olmak" anlamıyla doğan "woke" kavramı, zamanla genişleyerek LGBT hakları, dil politikası ve kültürel temsil alanını kapladı. Bugünün ana akım söylemi ise sadece orta sınıfın "kültürel temsil" taleplerini konuşuyor. Bu durum, kapitalist aklın insanı ve arzuyu metalaştırdığı o büyük "şeyleşme" döngüsünün ta kendisi. Siyaset "mutlak iyi" ve "mutlak kötü" ikiliklerine hapsediliyor; aydınların ve kitlelerin sınıfsal, yapısal görme kapasitesi törpüleniyor. Onur Ayı'nı ve cinsel yönelim/kimlik alanını egemen sağın lügatiyle bir "ahlak terörü" olarak kodlamak ne kadar egemen sınıf çıkarına hizmet ediyorsa; bunu sınıfsal çelişkilerden yalıtılmış, AB fonlarına ve kurumsal şirketlerin sponsorluklarına sıkıştırılmış bir liberal "çeşitlilik" projesine indirgemek de o kadar kapitalist yabancılaşmanın ürünü.
29 Haziran 2026 05:00

Politikayı Psikiyatrize Etmenin Psikopolitik Analizi
"Kılıçdaroğlu'nu analiz edecek psikiyatr aranıyor..." Geçen hafta Cumhuriyet gazetesi yazarı Ergin Yıldızoğlu'nun sosyal medyada paylaştığı ve ardından "şaka yapmıyorum" diye eklediği bu kısa ama yüklü cümle, Türkiye'deki muhalif entelektüellerin hissettikleri çaresizlik kaynaklı öfkenin acı bir dışavurumu oldu. "DEMOKRAT DEDE" FETİŞİZMİ Türkiye'deki çoğu seküler-liberalin büyük yanılgısı, siyaseti toplumsal sınıfların acımasız ve organik bir çatışma alanı olarak değil, belirli rasyonel kuralları olan bir satranç tahtası gibi kurgulamaları. Kılıçdaroğlu'nu bu tahtada "demokrat dede" fetişiyle idealize eden bilinç, onun aslında CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturduğu ilk günden beri özünde bürokratik, sağ-muhafazakâr ve statükocu bir çizgi izlediğini görmeyi reddetti. O da sistem içi bir aktör olarak en "rasyonel" olanı yaptı; egemen blokun dilini, kırmızı çizgilerini ve kutsallarını aynen benimseyerek o alanın içinde meşruiyet aramaya çalıştı. İlk günden bugüne yapıp ettiği şey; egemen söylemin sınırlarını kabul etmek, o sınırların içinde "ben daha dürüst bir yöneticiyim" teknokratlığına sığınmak ve tabiatı gereği sağ-muhafazakâr olan devletle uzlaşmaktı. Sınır ötesi tezkerelere egemen milliyetçi reflekslerle "evet" oyu verdirdi. Kılıçdaroğlu kendisine yüklenen muhayyel "kurtarıcı" imgesini taşımayıp kendi pragmatik ve sağ-bürokratik özünü her sergilediğinde, kitlelerin gözünde "Piro"dan "hain"e dönüyor. Aydın bilinci, kendi ideolojik öngörüsüzlüğüyle, yıllarca bu sağ-bürokratik çizgiye eklemlenmiş ya da sessiz kalmış olma gerçeğiyle yüzleşemediği için kusursuz bir "bölme" (splitting) savunma mekanizmasını devreye sokuyor: "Bizler rasyonel, ileri görüşlü ve haklıydık; o ise sadece aklını yitirmiş bir psikiyatri vakası." SİSTEM İÇİ MUHALEFET ÇELİŞKİSİ Kılıçdaroğlu'nu "psikiyatrik vaka" olarak kurgulamak, muhalif entelektüelin kendi içindeki çaresizlik ve yenilmişlik hissini onun üzerine yansıtarak bu ağır duygusal yükten kurtulma çabasından ibaret. Sermaye düzeni krize girdikçe, "iç cephe" gibi söylemler ile sistem içi muhalefeti de kendi otoriter ve sağ zeminine çekerek masseder. Tanık olduğumuz şey, Yıldızoğlu'nun da yıllardır anlatmaya çalıştığı "süreç olarak faşizmin" yapısal rızasını üretme mekanizması.
15 Haziran 2026 05:00

Gediği Genişletmek
Güvenpark'ta toplanan kitlenin Anıtkabir'e yürürken 4-5 kat büyümesi, "devlet aklının" yüksek mevkilerinde endişeyle tartışılıyormuş. Devlet aklı diye gizem kattıklarının "sermayenin ve mülksüzleştirme rejiminin tahkimat odaları" olduğunu biliyorsunuz. Çünkü o kalabalık, "hesaba katılmayanların" kendiliğinden bir araya gelişiydi; ne bir genel merkezin çağrısıyla ne de bir liderlik talimatıyla. Eğer ikinciyse, sokak yeniden her şeyi "kahraman liderden" bekleyen bir kalabalığa dönüşür ve döngü kapanır. İlki, "bulunmaz Hint kumaşı" sendromu: Kitle, maruz kaldığı delik deşikliği kamufle etmek için sahnedeki her aktörden kusursuz, insanüstü güçlerle donatılmış bir kurtarıcı talep ediyor. Lidere yöneltilen kibirli "beceremiyorsun!" saldırısı, zalimin zoru karşısında bedel ödemekten kaçan, pop-liberal sinizmle tweet atarak öfkesini tüketen konforlu muhalifin yarasını tamir etme biçimi. Madalyonun diğer yüzünde "nasibini almışlar" teslimiyetçiliği salınıyor. Bu pasifist tutum, devletin şiddet fütursuzluğunu "devlet aklı" maskesiyle akla uydurmaya çalışıyor; sokağın her kurucu hamlesini "hamasete kapılmak" diye küçümsüyor; kitleyi seçim aritmetiğinin konforlu illüzyonuna hapsediyor. Ama bu, o kitlelere "aslında solcusunuz" diyerek değil, onların kendi sınıfsal onurlarına seslenen somut bir dille, sahte büyüklenme sığınaklarına karşı gerçek bir alternatif önererek mümkün. En önemlisi de bu yapının kurulması için liderlik çağrısı beklenmesine gerek yok — tam tersine, o çağrıyı beklemek yeniden "kurtarıcı" fantezisine kapı aralamak demek. Güvenpark'ta yaşlıların sokağa inmesi, 12 Eylül'ün ruhlarına ektiği kuşaklararası korkudan özgürleşmenin ilk kıvılcımı olabilir. Korku tek başına taşındığında "kayıp analizi" üretir. 12 Eylül travmasını bedeninde taşıyan kuşak ile dijital öfkeyle büyüyen kuşak Güvenpark'ta ilk kez aynı kaldırıma ayak bastı.
08 Haziran 2026 05:00

Hayaletin İşgalinden Güvenpark İhtimaline
24 Mayıs günü CHP genel merkez kapısına lümpen-mafya unsurlarını yedeklemiş hiziplerin dayanması ve hemen ardından polisin biber gazı ve plastik mermilerle binayı işgali, 12 Eylül darbe mekanizmasının zamanımızda biçim değiştirerek hortlayan uğursuz hayaletiydi. Gezi de, Saraçhane de sistemin "yok" saydığı kitlelerin siyaset sahnesine çıplak iradeleriyle çıktığı, tarihi askıya alan saf birer "uyuşmazlık" anıydı. Kitlenin organik öfkesi dijital ağlarda estetize edilerek hızla birer "gösteriye" dönüştürüldü. 12 Eylül'ün kitlesel işkence dehşetinin ve solkırımının tanığı, 2016 Darbe Girişimi sonrasının "terör/ajan" paranoyasını bedeninde taşıyan, yaralı ve onlarca yıldır mülksüzleştirilen o orta sınıf öznelliği, sokağın coşkusu bittiğinde, korkuyla evine sığındı. O köklü "mevzi savaşı" toplumun kılcal damarlarında örülmediği sürece, sokağın her manevrası anlık bir katarsisten ibaret kalır. Güvenpark'ta gençler kadar yaşlıların da olması, o yaşlıların 12 Eylül faşizminin ruhlarına ektiği korkudan nihayet özgürleşmeye başladıklarını gösteriyor olabilir. Anıtkabir yürüyüşü, mutlak yalnızlığı kıran, kaygı ve korkuyu sokağın ortasında göğüsleyen kurumsal ve organik "cephenin" ilk muştusu olabilir. 24 Mayıs'ın uğursuz hayaleti, 30 Mayıs'ın örgütlü kitle iradesi karşısında kendiliğinden geri çekilmeyecek.
01 Haziran 2026 05:00

Üniformayı Çıkarmak: Mutlak Butlan Rejimine Karşı "Kurucu" Sokak
CHP liderliği hakkında verilen "mutlak butlan" kararı ve hemen ardından eski genel başkan ekibinin delege odalarında koltuk avcılığına soyunması, tam olarak bu felç etme stratejisinin marazları. Hatırlayalım: Mustafa Kemal, Anadolu'ya işgal rejiminin ve Saray'ın (Vahdettin'in) bizzat imzaladığı "Dokuzuncu Ordu Müfettişliği" üniforması ve yetkisiyle ayak basmıştı. Amasya'da, Erzurum'da, Sivas'ta kurulan kongreler, müesses nizamın hukukuna "mutlak butlan" diyen halkın kurucu meclisleriydi. Saray'ın butlan kararı varsa, sokağın ve emeğin mutlak iradesi var! Bugün sağdan sola tüm muhalif blok için ortak yol haritası, neoliberalizmin ve dikey kimlik siyasetinin kitleleri hapsettiği sınırları paramparça edecek bir "Ekmek ve Onur İttifakı" kurmak. Muhalefet ise uzun süredir "aman muhafazakâr seçmen kaçmasın" ürkekliğiyle kendi sol/sosyalist değerlerini iğdiş ediyor, kapalı kapılar ardında gizli sağ ittifaklar kuruyor ya da inanç kimliklerini örtük bir şekilde koltuk kavgalarına kalkan yapıyor. Kılıçdaroğlu ekolünün "Aleviliği kullanmaz gibi görünürken örtük bir aidiyet diliyle delege konsolide etme" siyasetine karşı; Alevi örgütlerini, cemevlerini, sol-sosyalist partileri ve STK'ları bu platformun eşit, kurucu özneleri haline getirmeden olmayacak. Şimdi Ankara'nın çürümüş hiyerarşilerini bypass edip mahalle meclislerini, fabrika önlerini, metrobüs duraklarını birer "Halk İradesi Meclisi" haline getirme vakti. Saray'ın tüm lawfare kumpaslarını ancak, üniformasını çıkarıp Gebze işçisinin plastik sandalyesine oturan, sosyal yardımı sadaka değil "kamusal alacak" olarak örgütleyen, inançları koltuk kavgalarına kalkan etmeyen bir kurucu irade, boşa çıkarabilir.
25 Mayıs 2026 04:46

Oryantalist Siyasal İslamcılar
Geçen hafta İstanbul'da "World Decolonization Forum" (Dünya Sömürgecilikten Kurtulma Forumu) adı altında yapılan toplantı, bir kez daha siyasal İslamcıların entelektüel olarak ne denli sömürgeleştirilmiş zihinlere sahip olduklarını gösterdi. Siyasal İslamcıların sömürgecilik eleştirisini kendilerini temsilcisi olarak atadıkları "doğu" adına, kapitalizmin bu yapısal özelliklerini tamamen yok sayarak adeta bir alicengiz oyunuyla sadece aydınlanma ve moderniteye odaklanarak yapmaları, aslında batının da çok işine yarıyor. Siyasal İslamcıların batı karşıtlığı, çoğu zaman batının onlara biçtiği "modernite dışı, irrasyonel ve sadece inançtan ibaret olan doğulu" rolünü bir madalya gibi göğüslerine takmaktan öteye gidemiyor. Edward Said'in işaret ettiği oryantalist bakış açısını, siyasal İslamcılar "kendine özgücülük" adına tersinden üretiyorlar. Batı, doğuyu "mistik ve donmuş" olarak kodluyor; siyasal İslamcı da "Evet, biz mistiğiz ve değişmeyiz" diyerek bu statik imgeyi tahkim ediyor. İddia o ki; batı kültürü insanları "bireysel" benlik olarak tanımlar ve kategorize edermiş, doğu kültürü ise insanı "kolektif kimlik" olarak görürmüş. Siyasal İslamcı retoriğin bu "benlik" (self) farklılaştırması, tam da sömürgeci aklın antropolojik laboratuvarında üretilmiş bir kurgu. Bugün kapitalizm bireyi "yalnızlaştırırken", siyasal İslam onu "tek tipleştiriyor". Kapitalizmin atomize ederek yapayalnızlaştırdığı, siyasal İslamcıların ise tektipleştirerek, "tek bir bütün" haline getirerek, biat ettirerek iktidarın kulu yapmaya çalıştıkları insanlara ulaşıp, evrensel insanlığı savunanlar ise yolculuklarını sürdürüyorlar.
18 Mayıs 2026 05:00

Terzi De Biziz, Örtü De: Kırkyamayı Dikecek İrade
Pek çok muhalif bireyin bilinçdışında yankılanan "insanüstü güçlerle donatılmış kusursuz kahraman lider tarafından kurtarılma" rüyası, aslında maruz kaldığımız radikal çaresizlikle baş etme çabası. Bu büyüklenmeci fantezi, çevremizdeki her lideri "yetersiz" bularak linç etmemize neden oluyor. "Nasibini almışların" teslimiyetçi gerçekçiliğine karşı en güçlü panzehir, korkuyu bireysel bir yük olmaktan çıkarıp kolektif bir sorumluluğa dönüştürmekle mümkün. Teslimiyetçi gerçekçilik, bizi 2028 gibi uzak tarihlere veya "belirsiz bir geleceğe" hapseder. Bu örtüyü dikerken lider/ler/i ne bir "kurtarıcı kahraman" ne de bir "günah keçisi" olarak görmeliyiz. Lideri desteklemek, onun her "başarısını" canhıraş alkışlamak; her hatasını ise kıyasıya linçlemekten değil; onun üzerindeki yargı baskısını toplumsal dayanışmayla paylaşarak manevra alanını genişletmekten geçer. Lideri "tek karar verici" konforuna itmek, onu yalnızlaşmaya mahkûm eder. Her grevi Başaran Aksu'nun örgütlemesini, bedel ödenecekse Mehmet Türkmen'in ödemesini, en şanlı savunmayı Ekrem İmamoğlu'nun yapmasını, en büyük direnci Selahattin Demirtaş'ın göstermesini "bekleyerek" iktidar olunamaz. "Bu yama buraya uymadı" diyerek örtüyü yakmak, otoriterliğin en sevdiği parçalanma hali.
11 Mayıs 2026 05:00

Bulunmaz Hint Kumaşından Kırk Yamalı Örtüye
Bu parçalanma karşısında muhalif öznelerin "en güçlü lider" arayışına girmesi, aslında çaresizliğin yarattığı bir ruhsal gerilemedir. Kitle, tüm sorunları çözecek "süper kahraman kurtarıcı" bir lider arzular. Lider adayı "tam ve kusursuz" koruyucu olamadığı anda, grup onu bir kurtarıcıdan bir "hain"e veya "yetersiz"e dönüştürür. TAMİR ETME BİÇİMİ Lidere yöneltilen "Beceremiyorsun!" saldırısı, aslında "Senin yerinde ben olsaydım, o mutlak gücü kullanırdım" diyen gizli bir büyüklenmeci kendiliğin sesidir. Lider adaylarını "benim kadar erdemli değil" diyerek değersizleştirmek, bireyin kendi radikal çaresizlik hissini tamir etme biçimidir. Aksine lider, kendi "vazgeçilmezlik" iddiasından vazgeçerek kitleye gücünü iade etmeli; "yeterince iyi" bir lider olarak kolektif emeğin sıradan ama devrimci gücünü kutsamalıdır. Eğer lider tüm kararları gizemli bir odada tek başına alıyorsa, muhalif birey de "Ben olsam daha iyi karar verirdim" fantezisine sığınır. TEK BAŞINA KURTARAMAZ Muhalefetin kurtuluşu, her bireyin kendi "Hint kumaşı" fantezisinden vazgeçip, bir kırkyamanın (patchwork) parçası olmayı kabul etmesinden geçer. Gerçek devrim, uzay gemilerinin gelmesiyle veya kusursuz bir kahramanın belirmesiyle değil; "ben" demekten vazgeçenlerin "biz" diyen kolektif dokuya karıştığı ve o kırk yamalı muhalefet çadırını dokumaya başladığı anda başlar.
27 Nisan 2026 05:00

Okul Saldırıları Ve Ruhsal Yarılma: Siverek'ten Maraş'a Şiddet
Siverek ve Kahramanmaraş'taki okullarda patlayan silahlar, sadece "münferit" birer kriminal vaka ya da basit birer "güvenlik zafiyeti" değil. (https://psikiyatri.org.tr/4107/sanliurfa-ve-siverekteki-okul-saldirilari-hakkinda-basin-aciklamasi) Ancak bu krizi doğru okumak için, okulu sadece dört duvar, saldırganları ise "hasta" kişiler olarak görmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Okul koridorları artık bilgilenerek özgürleşen, bir arada olarak dayanışmanın erdemini geliştiren "güvenli yuva" olmaktan çıkarıldı; "herkesin herkesle rekabet ettiği" acımasız bir pazar yerine çevrildi. Toplumsal bağların koptuğu, başarının tek ölçüt haline getirildiği, iş için herkesin herkesle acımasızca rekabet etmek zorunda bırakıldığı ve rekabet koşullarında "öteki" olarak tanımlananlara sürekli düşmanlığın üretilip pompalandığı bir dünyada okul koridorları da savaş alanına dönüşüyor. YIKILAN İÇSEL DÜNYA VE "ÖTEKI"NE KUSULAN ÖFKE Okul saldırıları doksanlı yıllardan itibaren ABD dışında Brezilya, Sırbistan, Rusya gibi ülkelerde ve bizde de artıyor. 1999 yılında gerçekleşen Columbine saldırısı bu değişimin miladı olarak kabul ediliyor. Şiddet "kendini var etmenin" en korkunç yolu olarak seçiliyor. Bu olaylar bireysel birer patoloji değil, "sosyojenik" birer hastalık; yani kaynağı toplumun bizzat kendisi.
20 Nisan 2026 05:00

Ünlülere Sürek Avı
Son altı ayda, sinema, müzik, eğlence, spor dünyasından yaklaşık 120 kişi "ifşa edilerek" gözaltına alındılar. 2025 Ekim ayından bu yana yürütülen " ünlü avı"nın uygulanış tarzının, toplumda madde kullanımına dair bilinçlenmeyi mi artırdığı yoksa tersine özellikle gençlerde kullanıma yönelik özendirici etkide mi bulunduğu tartışmalı. Operasyonlar iktidarın popüler figürlere yönelik "suçlulaştırma", "düşmanlaştırma" stratejisi güttüğünü düşündürüyor. İktidarın "sanat ve kültür" alanından gelecek destek ve meşrulaştırmaya artık ihtiyacının kalmadığını da gösteriyor olabilir ya da bu alanın artık iktidarın rıza üretmesini sağlayamadığını da! "Külliye davetleri", iktidarın rıza üretme çabasının bir parçasıydı; hegemonya kurmak için sanatın ve kültürün vitrinine ihtiyaç duyuyorlardı. Halkın yoksullaşması ile "ünlülerin sefahati ve günahları" arasında kurulan sahte nedensellik bağı, sınıfsal öfkeyi yatay bir düzleme kaydırır ve halkın dikkatini, kendi cebinden çalınanlardan alıp, "ahlaksız" ilan edilen ötekine yöneltir. Eğer muhalefet "Ama onlar da uyuşturucu kullanmasaydı" derse, iktidarın ahlakçı hegemonyasına teslim olmuş olacak. İktidar, muhalefetin ünlülerin haklarına destek olmasını engellerken aynı zamanda toplumun tüm kesimlerinin bir araya gelebildiği bir "birleşik cephe" imkanını, psikolojik bir barikatla kesmeye çalışıyor. Toplum, ortak bir ahlaki- hukuki zeminde bir araya gelebilen kesimler olmaktan çıkarılıp, dikte edilen bir "temizlik" normu altında herkesin birbirinden şüphe duyduğu bir yığına dönüştürülmeye çalışılıyor.
13 Nisan 2026 05:00