
Geçen hafta bu köşede, İsrail'in Batı dünyası açısından stratejik bir ortak mı yoksa giderek ağırlaşan bir stratejik külfet mi olduğu sorusunu gündeme taşımıştık. Jonathan Mahler imzasını taşıyan ve "AIPAC Demokratların İsrail'i Desteklemesini İstiyor. Ancak Demokratlar AIPAC'tan Uzaklaşıyor" başlığıyla yayımlanan yazı, yalnızca bir seçim kampanyasını anlatmıyor. Açılımı "American Israel Public Affairs Committee" (Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi) olan AIPAC, Washington'daki en etkili lobi kuruluşlarından biridir. Temel amacı, ABD ile İsrail arasındaki siyasi, askerî ve stratejik ilişkileri güçlendirmek ve Amerikan Kongresi'nde İsrail lehine politikaların desteklenmesini sağlamaktır. Uzun yıllar boyunca hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler tarafından desteklenen AIPAC, İsrail yanlısı siyasetin Washington'daki en önemli temsilcisi olmuştur. Fakat paradoksal biçimde, bu durum İsrail yanlısı mutabakatı güçlendirmek yerine, AIPAC'ın ve dolayısıyla İsrail politikasının daha fazla tartışılmasına neden oldu. Yazıda verilen örnekler, artık yalnızca İsrail karşıtı siyasetçilerin değil, Demokratların bile AIPAC'ın yaklaşımını sorgulamaya başladığını gösteriyor.
Kaynak: Milat
17 Haziran 2026 00:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Düşünce Adamı Ve Tutarlılık Üzerine
Düşünce hayatının en temel ahlâkî ilkelerinden biri tutarlılıktır. Bir fikir adamının değeri, yalnızca ortaya koyduğu görüşlerin özgünlüğüyle değil, aynı zamanda farklı zamanlarda ve farklı olaylar karşısında aynı ilkelere bağlı kalabilme iradesiyle de ölçülür. Tutarlılık bu nedenle sadece entelektüel bir meziyet değil, aynı zamanda ahlâkî bir sorumluluktur. Düşünce üretmez, kanaatini tahkim eder. Mesela bir taraftan Türkiye'de seçilmiş bir siyasi lideri "diktatör" olarak nitelendirirken, diğer taraftan Suriye'de onlarca yıl baskı aygıtı üzerine inşa edilmiş ve yüz binlerce insanın ölümünden, milyonlarca insanın yerinden edilmesinden sorumlu tutulan Beşşar Esad'ın iktidardan uzaklaştırılmasını üzüntüyle karşılamak, en azından ciddi bir tutarlılık sorununu gündeme getirir. Aynı kavramlar farklı kişiler için farklı anlamlar kazanmaya, aynı ahlâkî ölçüler dosta ve hasma göre değişmeye başladığında, artık hakikati değil aidiyetleri konuşuyoruz demektir. Tutarlılık sınaması burada da bitmiyor. Aynı çevrelerin, bugün Suriye'nin yeni yönetiminin uluslararası toplumla ilişki kurma çabalarını peşinen "işbirlikçilik" olarak nitelendirirken, Beşşar Esad döneminde Rusya ile kurulan asimetrik ilişkilere aynı sertlikte bir eleştiri yöneltmemeleri dikkat çekicidir. Buna rağmen bu tabloyu "bağımsızlık" olarak yorumlayıp, yeni yönetimin diplomatik temaslarını "işbirlikçilik" diye yaftalamak, aynı olgulara farklı siyasî aktörler söz konusu olduğunda farklı ölçüler uygulandığını göstermektedir. İsrail'in Gazze'ye yönelik kapsamlı askerî harekâtı, 7 Ekim 2023'te başlayan sürecin ardından gerçekleşmiştir. Beşşar Esad ise 8 Aralık 2024'e kadar Suriye'de iktidardaydı. Üstelik Esad'ın iktidarı boyunca İsrail, Suriye topraklarına çok sayıda hava saldırısı düzenlemiş; başta Şam çevresi olmak üzere çeşitli askerî hedefleri defalarca vurmuştur. Golan Tepeleri ise Esad'dan çok önce İsrail'in işgali altında bulunmakla birlikte, Esad döneminde de bu fiilî durum değişmemiştir. Unutmamak gerekir ki, bir toplumun düşünce hayatını zayıflatan şey, farklı görüşlerin varlığı değildir. Bu sebeple bir düşünce adamının en büyük sermayesi bilgisi kadar tutarlılığıdır.
09 Temmuz 2026 08:13

Nato Zirvesi Ve Jeopolitik Özerklik
Bu satırları yazarken Ankara'da NATO Zirvesi henüz başlamamış, liderlerin ortak bildirileri ve kamuoyuna yansıyacak kararlar açıklanmamıştı. Bu bağlamda Zirvenin Ankara'da gerçekleştirilmesi, sadece diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda yeni jeopolitiğin sembolik bir yansımasıdır. Türkiye, NATO'nun ikinci büyük askerî gücü olmasının yanında Avrupa, Asya, Karadeniz, "Orta Doğu" ve Doğu Akdeniz'i aynı anda etkileyebilen eşsiz bir coğrafi konuma sahiptir. Son yıllarda Washington ile Avrupa başkentleri arasında savunma harcamaları, ticaret politikaları, "Orta Doğu" stratejisi, Çin yaklaşımı ve göç yönetimi gibi başlıklarda önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin son yıllarda izlediği dış politika, tam da bu jeopolitik özerklik arayışının somut bir yansımasıdır. Ankara, ne Soğuk Savaş dönemindeki gibi tek bir güvenlik eksenine tam bağımlı olmayı ne de yükselen yeni güç merkezlerinden birinin nüfuz alanına girmeyi tercih etmektedir. Savunma sanayiinde yerlileşme hamleleri, enerji kaynaklarını çeşitlendirme politikaları, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Kafkasya'dan Afrika'ya kadar uzanan aktif diplomasi, bu stratejik özerklik anlayışının temel sütunlarını oluşturmaktadır. Jeopolitik özerklik, bir söylem değil, güçlü devlet kapasitesiyle desteklenen uzun soluklu bir vizyondur.
08 Temmuz 2026 00:00

Bölgesel Düzenin Yeni Kodları
Bugün "Orta Doğu'da" tam da böyle bir tarihî kırılmaya tanıklık ediyoruz. Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan güvenlik mimarisi ve Soğuk Savaş boyunca şekillenen güç dengeleri artık aynı ağırlığa sahip değil. Hindistan ise artık sadece Güney Asya'nın değil, "Orta Doğu"nun da stratejik oyuncularından biri olma hedefini açıkça ortaya koyuyor. Zira Türkiye ilk kez aynı anda Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Doğu Akdeniz, "Orta Doğu" ve Orta Asya'yı birbirine bağlayan merkezî bir eksen üzerinde bulunuyor. İsrail'in Doğu Akdeniz'deki arayışları, Hindistan'ın Güney Kafkasya ve Doğu Akdeniz'e artan ilgisi, Türkiye'nin nüfuz alanını sınırlama arayışları olarak okunmalıdır. Uluslararası ilişkilerde yükselen her güç, yalnızca yeni ortaklar değil, yeni dengeleme koalisyonları da üretir. Bütün bu risklere karşı Türkiye, barış ve adalet temelinde yürüttüğü dış politika, şimdiye kadar gayet başarılı sürdürdü. Türkiye'nin değişen bölgesel düzenin güçlü bir oyuncusu olma potansiyeli vardır.
01 Temmuz 2026 00:00

Nimet Büyürken Nefis De Büyüyor Mu?
İnsanı bozan makam değildir. İnsan o aynaya uzun süre bakınca, Allah'ın kendisine verdiği nimeti değil, kendi büyüklüğünü görür. Bilakis, makamı arttıkça tevazusu derinleşen, imkânı çoğaldıkça şükrü artan, bulunduğu yeri Allah'ın bir lütfu olarak gören güzel insanlar da vardır. Servet de emanettir, makam da... İnsana emanet edilen hiçbir nimet, onun mutlak hakkı değildir. İnsan, Allah'ın kendisine emanet ettiği imkânları "emanet" olmaktan çıkarıp "hak edilmiş bir başarı" olarak görmeye başladığında, aslında sadece bakışını değil, kalbini de değiştirmeye başlar. Makam yükseldikçe secdesi derinleşmeyen, imkânları arttıkça tevazusu çoğalmayan, insanların duasını almaktan çok alkışını önemseyen bir kalp, farkına varmadan Allah ile arasına görünmez perdeler örmeye başlar. Belki de bu yüzden, Allah'ın en çok sevdiği kullar; güçlendikçe yumuşayan, çoğaldıkça paylaşan, yükseldikçe eğilen insanlardır. Onlar bilirler ki, Allah'ın verdiği nimet arttıkça hayret de artmalıdır.
30 Haziran 2026 20:01

Ağaçlara Borcumuz Var (2)
Bu nedenle birçok ülke, orman yangınlarıyla mücadelede önemli tecrübeler biriktirmiştir. Bu ülkelerde mücadele dört temel sütun üzerine inşa edilmektedir: eğitim, teknoloji, planlama ve caydırıcılık. Birinci sütun eğitimdir. Özellikle Finlandiya'da orman kültürü eğitim sisteminin doğal bir parçası hâline gelmiştir. İnsanlar ormanı yalnızca ekonomik bir kaynak olarak değil, korunması gereken ortak bir miras olarak görmektedir. Bu nedenle yangınla mücadele, yangın çıktıktan sonra değil, bireyin zihninde başlamaktadır. İkinci sütun teknolojidir. Dördüncü sütun ise caydırıcılıktır. Bu örneklerden Türkiye adına çıkarılabilecek en önemli sonuç şu olabilir: Orman yangınlarıyla mücadele yalnızca Orman Genel Müdürlüğünün veya itfaiyenin görevi değildir. Orman yangınları konusunda başka ülkelerin tecrübesi bunu göstermektedir. Zira afet yönetiminin en ileri aşaması müdahale değil, önlemedir. Kim bilir belki bir paylaşımınız, yarın binlerce hektar ormanı, hayatı, küle dönmekten kurtaracak bilince sebep olabilir. Zira ormanları korumak, sadece itfaiyenin değil, bu topraklarda nefes alan her vicdan sahibinin ortak sorumluluğudur.
25 Haziran 2026 21:59

Nato'nun Yavruları Ve Türkiye'nin Yeri
Süleyman Seyfi Öğün Hoca'mızın, 17 Haziran 2026 tarihli Yeni Şafak'ta yayımlanan "Yavrulamak Üzere Olan NATO'ya Dâir" başlıklı yazısını dikkatle okudum. Süleyman Seyfi Öğün, uzun yıllardır Türkiye'de sadece gündelik siyaseti değil, onun arkasındaki tarihî ve jeopolitik akışları anlamaya çalışan ender entelektüellerden biridir. Yazının en dikkat çekici tarafı, İran-ABD gerilimini tek başına ele almak yerine, onu yeni bir küresel ve bölgesel güvenlik mimarisinin habercisi olarak okumasıdır. Öğün'e göre karşımızda sadece bir savaş yahut bir ateşkes süreci değil; aynı zamanda NATO'nun yeniden üretildiği, Avrupa ve Ortadoğu'da farklı güvenlik katmanlarına ayrıldığı yeni bir dönem bulunmaktadır. Zira son yıllarda sıkça dile getirilen "ABD Ortadoğu'yu terk ediyor" söylemi, çoğu zaman askerî varlığın biçim değiştirmesi ile nüfuzun sona ermesi birbirine karıştırılmaktadır. Mesela yazının merkezinde yer alan "Ortadoğu NATO'su" fikri son derece dikkat çekicidir. Bu sebeple Türkiye'nin İran karşıtı bir güvenlik mimarisinin ana omurgalarından biri hâline geleceği varsayımı, ayrıca temellendirilmeyi gerektirmektedir. "Yavrulamak Üzere Olan NATO'ya Dâir" başlıklı yazı da bana göre bunlardan biridir.
18 Haziran 2026 18:44

İsrail Batının Stratejik Ortağı Mı Stratejik Külfeti Mi?
İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, anlaşmaların ve güç mücadelelerinin tarihi değildir. Elbette hiçbir ilişki tamamen çıkarlardan bağımsız değildir. İran'a yapılan saldırıya ilişkin, Almanya Şansölyesi Merz, 17 Haziran 2025'te, Kanada'da düzenlenen G7 Zirvesi sırasında Alman televizyonu ZDF'ye verdiği röportajda şöyle demişti: "Bu, İsrail'in hepimiz adına yaptığı kirli bir iştir." İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog da "İsrail ABD ve Batı'nın güvenliği için İran'a saldırdığını" söyleyerek Merz'in söylediklerini teyit etmiştir. (Newsmax 18 Haziran 2025) CFR düşünce kuruluşu yazarlarından Steven A. Cook, yazdığı analizde: "İsrail'in fiilen ABD adına operasyonel yükü taşıdığını" demiştir.
10 Haziran 2026 00:00

Gazze'nin Gölgesinde Bir Geçit Töreni
Geçtiğimiz Pazar, The New York Times'ta yayımlanan bir haber dikkatimi çekti. Haber, ilk bakışta New York'ta düzenlenen yıllık "İsrail Günü Geçit Töreni" ni konu alıyordu. Haber, İsrail'in Gazze'de işlediği katliamların vicdankarda açtığı yaraları ve Amerika'da İsrail'e yönelik geleneksel desteğin artık eskisi kadar sorgulanamaz olmadığını gösteren önemli işaretler taşıyordu. 1964 yılından bu yana düzenlenen "İsrail Günü Geçit Töreni", Amerika'daki Yahudi toplumunun İsrail ile dayanışmasının sembollerinden biri olarak kabul edilir. Uzun yıllardan beri, İsrail'in katliamlarını eleştiren herkesin üzerine hemen "antisemitizm" etiketi yapıştırılıyordu. Eğer İsrail hükümetlerinin insanlığa karşı işlediği suçlarını eleştirmek "antisemitizm" olarak tanımlanırsa, o zaman demokrasinin en temel ilkelerinden biri olan hesap verebilirlik de ortadan kalkar. Bugün İsrail'in saldırgan politikalarına duyulan öfke "antisemitizm" değil, insanlığın ortak vicdanının verdiği doğal bir tepkidir.
03 Haziran 2026 00:00

Kurban Bayramı Ve Mahzun Coğrafyamız
Bu haftaki yazımız Kurban Bayramı'nın manevi iklimiyle aynı zamana denk geldi. İnsanlığın en eski hakikatlerinden biri olan "yakınlaşma" arzusunun ilahî dile geliş hâlidir. İnsan, kendi içindeki dağınıklığı Allah'a yaklaştırmak, parçalanmış benliğini bir bütünlüğe emanet etmek ister. Her türlü zorluğa rağmen, Allah'a yaklaşmak insanın anlamdan vazgeçmemesidir. Evet, kırılmalar, yarım kalmış hayatlar vardır. Fakat bütün bunların yanında, varlığını hâlâ sürdüren bir şey daha vardır: Yeryüzü ne kadar kırılırsa kırılsın, insan ruhunun yeniden aydınlığa yönelebilme kudreti vardır. Karanlığı hisseder fakat karanlığın tek gerçeklik olmadığını da sezer. Belki de bu yüzden Kurban Bayramı, bize en çok şunu hatırlatır: Allah'a yakınlaşmak… Zira her dua, aynı zamanda geleceğe bırakılan bir izdir. Biz inanırız ki Allah varsa, imkân vardır. Hepinizin bayramı mübarek olsun.
27 Mayıs 2026 00:00

Trump–xi Görüşmesi Ve "Ortadoğu"nun Tarihi Tercihi
Bu nedenle iki süper gücün attığı her adım, Avrupa'dan Afrika'ya, Asya'dan "Ortadoğu" ya kadar birçok bölgenin siyasal ve ekonomik geleceğini doğrudan etkilemektedir. Özellikle enerji kaynakları, ticaret yolları ve jeostratejik konumu sebebiyle "Ortadoğu", bu küresel rekabetin merkezinde yer alan bölgelerden biridir. Ne acıdır ki zengin kaynaklara ve imkânlara rağmen, "Ortadoğu" halkları büyük bir sefalet ve istikrarsızlık yaşamaktadır. Bugün "Ortadoğu"daki siyasi liderler, tarihi bir tercih ile karşı karşıyalar. Daha da önemlisi, "Ortadoğu"nun geleceği yalnızca askerî dengelerle değil, aynı zamanda nasıl bir medeniyet tasavvuru ortaya koyacağıyla da belirlenecektir. Dolayısıyla "Ortadoğu" açısından mesele artık yalnızca bir kalkınma veya dış politika meselesi değil, aynı zamanda tarihsel sorumluluk, medeniyet perspektifi ve jeopolitik zorunluluk meselesidir. "Yiğit düştüğü yerden kalkar" sözünde ifade edildiği gibi, "Ortadoğu" da tarihsel kırılmalar yaşadığı kendi medeniyet havzasından yeniden ayağa kalkabilir.
20 Mayıs 2026 00:00

Tarihin Yönünü Kimler Belirleyecek?
İran'a yönelik geniş çaplı saldırılar, Gazze'de devam eden yıkım, Lübnan'daki kırılganlık ve Yemen'de derinleşen çatışmalar; bölgeyi yalnızca yeni bir güvenlik mimarisine değil, aynı zamanda uzun süreli bir istikrarsızlık sarmalına sürüklemektedir. Trump yönetiminin yaklaşımı büyük ölçüde "zorbalıkla düzen kurma" anlayışına dayanmaktadır. Ancak tarihsel tecrübeler, askerî kapasitenin tek başına siyasal meşruiyet üretemediğini defalarca göstermiştir. Afganistan'dan Irak'a uzanan süreç, yıkılan devletlerin yerine istikrarlı siyasal bir düzen kurmamıştır. "İbrahim Anlaşmaları" ile bölgesel normalleşmenin sağlanacağı iddia edilmişti. Lübnan ve Yemen örnekleri de bu gerçeği açık biçimde göstermektedir. Bugün gelinen noktada asıl mesele, "Ortadoğu"nun dış müdahalelerle nasıl "yeniden dizayn edileceği" değil, bölge halklarının kendi siyasal geleceklerini belirleme iradesinin kabul edilip edilmeyeceğidir. "Ortadoğu" bugün yalnızca askerî bir hesaplaşmanın değil, aynı zamanda irade ile tahakküm arasındaki büyük mücadelenin merkezindedir.
13 Mayıs 2026 18:14

Barbarlık İsrail'i Asla Güvenli Kılmayacak!
Zira uluslararası hukukun temel ilkeleri olan "ayrım gözetme" ve "orantılılık", savaşın en sert koşullarında bile sivillerin korunmasını zorunlu kılar. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kuruluşların uyarıları, sadece teknik hukuk tartışmaları değil, aynı zamanda temel insani değerlerinin çiğnendiğini gösteriyor. Mevcut İsrail yönetimi, Hizbullah'ı bahane ederek askeri alt yapıyı hedef aldığını iddia etse de, ortada geniş çaplı bir yıkım var. Nitekim Chicago'da bizzat şahit olduğum Yahudi kökenli bir hanımefendinin sohet ortamındaki şu sözleri bu durumun insani boyutunu çarpıcı şekilde ortaya koyuyor: "İsrail'in bu saldırgan tutumu nedeniyle Yahudi olduğumu söylemekten hem çekiniyorum hem de utanıyorum." Bu, yalnızca bireysel bir rahatsızlık değil, aynı zamanda İsrail saldırganlığının Yahudi kimliğiyle nasıl özdeşleştiğini gösteren ahlaki bir sorgulamaya yol açıyor. Elbette eleştirimiz herhangi bir kimliğe değil, doğrudan İsrail'in saldırgan tutumuna yöneliktir. Hukukun, insan haklarının ve vicdanın ortak dili, sivillerin korunmasını ve hesap verebilirliği zorunlu kılar.
06 Mayıs 2026 10:49