
ABD'de işçilerin 8 saatlik iş günü için başlattıkları mücadelenin üzerinden tam 140; II. Enternasyonalin bu günü Uluslararası İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele Ve Dayanışma Günü ilan etmesinin üzerinden de 137 yıl geçti. Bugün dünyanın pek çok ülkesinde 8 saatlik iş günü yasalara girmiş durumda. İşçi sınıfının 8 saatlik çalışma ve insanca yaşayabilecekleri bir ücret için sürekli bir mücadelenin içinde olması, hakları için her gün dişe diş bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Sosyalist bir ülkenin varlığı -1917 ve yaklaşık 1960 arası- koşullarında dünyanın emek ve sermaye dünyası -kapitalizm ve sosyalizm- olarak karşılıklı iki kutba bölündüğü koşullarda, işçi sınıfının hem haklarını alma mücadelesi nedeniyle, hem de sermayenin egemenliğini korumak için bazı sosyal hakları vermeyi zorunlu olarak kabullendiği -eğitimin, sağlığın ücretsiz, kamu sektörünün güçlü olduğu- koşullarda işçi sınıfının hakları daha geniş, mücadele ve örgütlülüğü daha yaygındı. Ama işçi sınıfının sosyalist iktidarının, içerideki ihanet ve emperyalizmin dışarıdan kuşatmasıyla yıkılması ve Gorbaçov tarafından kapitalizme dönüşün alenen kabul edilmesi sonrasında, uluslararası sermaye ve onun devletleri tarafından işçi sınıfı ve kazanımlarına karşı topyekûn bir saldırı başlatıldı. Bu saldırının başlıca malzemelerini kapitalizmin değiştiği, işçi sınıfının artık eskisi gibi olmadığı, emperyalizmin geçmişte kaldığı, işçi sınıfının iktidarı alması ve sosyalizmi kurmasının hayal olduğu, sosyalizmin insan doğasına aykırı olduğu vb. gibi ideolojik saldırılara din, gelenek ve görenek gibi binlerce, yüzlerce yıllık ideolojik saldırılar eklendi. Deniyor ki; işçileri 8 saat yerine 12 saat ve üzeri, üstelik üç kuruşa çalıştırmak insan doğasına uygundur. "Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez". "Uyan artık uykudan uyan, uyan esirler dünyası". 1 Mayıs'ın da çağrısı budur.
Kaynak: Evrensel
01 Mayıs 2026 00:06
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Amerikancılığın Rezil Halleri
NATO zirvesine katılmak için Türkiye'ye gelen Trump'a yapılan karşılama, ondan istenilenlerin listesi, milli savunma bakanının açıkça "ABD'nin vazgeçilmez olduğunu" yüksek sesle bir kez daha ilan etmesi sadece malumun ilanı değil, aynı zamanda göbekten bağımlılığın gelecekte de neden zorunlu olduğunun ilanıdır. Bakan Avrupa'nın "Savunmaya daha güçlü katkı yapmasını memnuniyetle karşılıyor" ama bunun "NATO ile rekabete dönüşmemesi gerektiğini" söylüyor! Bakan bey "NATO ABD'dir" tespitine sıkı sıkıya bağlı! Trump Türkiye'de iken İran'a saldırı emri veriyor ve "sevdiği adama" hedefi gösteriyor. ABD liderliğindeki NATO şeflerinin de "birlik ve beraberlik içinde aile fotoğrafı" verip, aynı masada otururken, masa altında ne kadar birbirlerini tekmelediklerini ayrıntılar ortaya çıktıkça öğreneceğiz. NATO'nun "5. maddesine sadığız, birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır" dendi, ama bir NATO üyesinin topraklarına diğer NATO üyesinin göz dikmesine -Grönland- karşı ne yapılacağı açıkta kaldı! NATO 3.0 çatlakların ve çelişkilerin su yüzüne çıkması ile gündeme gelmişti. Zaten NATO 3.0'ın ortaya atılması da bu gelişmelerin ürünüdür ve birlik ve beraberliği değil, şimdilik zorunlu olarak kabullenilen farklılıkların sineye çekilmiş olduğunu ifade etmektedir. Zirve öncesinde, zirve sırasında halkı uyutmak ve kandırmak için "millilik ve yerlilik" propagandası yapan iktidar ve onun yandaşı basının emperyalizm, NATO ve Amerikan severliğinin vardığı nokta ise ibret vericidir. Ama bu önem: Spekülatör Soros'un sözleri ile ifade edersek "Türkiye'nin en önemli ihraç ürünü ordusudur" politikasına dönmüşse, ülkenin yer altı ve yer üstü zenginlikleri emperyalist tekelleri ve devletlerin soygununa ardına kadar açılmışsa, orada artık bu önemin uşaklık ve bağımlılık için kullanıldığı bir durum söz konusudur. NATO zirvesinin ülkede olmasından dolayı "NATO dağıtılsın, NATO'ya hayır, NATO'dan çıkılsın" sloganları doğal olarak hep birlikte atıldı.
10 Temmuz 2026 00:12

Nato: Karanlık Siyasi Ve Askeri Bir İttifak
Birkaç gün sonra Türkiye'de gerçekleştirilecek olan yeni NATO zirvesi, NATO'ya ilişkin tartışmaları olduğu gibi, yurtsever ve devrimci, bağımsızlık yanlısı güçlerin NATO'dan çıkılması, NATO'nun dağıtılması amaçlı eylemlerini de beraberinde getirdi. NATO ülkelerinde kurulan ve doğrudan CIA ve ABD tarafından yönetilen Gladio gibi kontrgerilla örgütleri, NATO ülkelerinde iç siyasete doğrudan müdahil olmuşlar, cinayetler işleyip, suikastlar düzenlemişler, "komünizme karşı mücadelede" kendi halkları ve işçi sınıfını baş düşman olarak görmüşlerdir. Bütün bunları dikkate alarak söyleyebiliriz ki: NATO ABD emperyalizminin tartışmasız önderliğinde "Soğuk Savaş'ın" politik ve askeri örgütü olmuştur. [1] ABD'nin şefleri bu döneme NATO 1:0 diyorlar. Duvarların yıkılması ile "komünizmin yenildiği" ilan edilmiş, NATO görünüşte "görevsiz" kalmıştır. Çünkü aslında komünizm öcüsü olarak gösterdikleri dünya halklarının her türden bağımsızlık ve sosyal kurtuluş mücadeleleridir ve NATO için bu baş düşman değişmeden yerinde durmakta, "Tarih bitti" denilen yerde, uluslararası işçi sınıfı ve halklar yerli yerinde durmaktadır. Bu dönem aynı zamanda NATO içindeki çelişkilerin açığa çıktığı, başlangıçtaki tartışmasız ABD egemenliğinin sarsılmaya başladığı, diğer Batılı emperyalistlerin toparlandığı, AB'nin kurumsal yapılarının geliştiği ve AB içindeki büyük emperyalist ülkelerin yavaş yavaş kendi emperyalist iddialarını sergiledikleri, Çin'in yükseldiği, Rusya'nın 'Ben buradayım' dediği bir dönemde olmuştur. Bu dönem aynı zamanda gerekçeleri ve kalkış noktaları farklı olsa da emperyalist şeflerin "NATO'nun beyin ölümü gerçekleşti, NATO kağıttan kaplan" nitelemelerini yaptığı bir döneme doğru uzanmıştır. Geride kaldığını söyledikleri bu döneme de NATO 2.0 diyorlar. NATO'nun artık tartışılır olan büyük şefi ABD açısından hedef net ve açıktır: NATO üyelerinin Çin ve Rusya'ya karşı siyasi, ekonomik ve askeri olarak birlikte davranması... Ancak Çin büyük lokma ve ABD'nin NATO'ya giydirmek istediği 3.0 modeli oldukça sorunlu gözüküyor. Bir taraftan "millilik ve yerlilik" demagojileri yapılırken ülkenin askeri birikimi ve insan gücünün bir yandan AB'ye, diğer yandan ABD'ye pazarlandığı, "kilit ülke, merkez ülke" demagojileri ile halkın ikna edilmeye çalışıldığı, üstleneceği saldırgan Amerikancı politikaları "stratejik akıl, devlet aklı" olarak pazarladığı bir dönem yaşanmaktadır.
03 Temmuz 2026 00:12

Hariçten Gazel Mi Okuyoruz?
Bazı çevreler CHP merkezli gibi görünen sorunlar için "bunlar bu partinin iç sorunu" diyorlar ve bu sorun hakkında düşünce açıklayanları bazen 'hariçten gazel okumakla' suçluyor ve onlara size ne oluyor diyebiliyorlar. Önce şu gerçeğin altını çizelim: Eğer partiler, ayrımsız "demokratik yaşamın vazgeçilmez unsurları olarak görülüyorsa, bu yaşamı ihlal eden her türlü anti-demokratik uygulama bu ülkenin tüm yurttaşlarını ilgilendirir. Örneğin partilerin başına kendi genel kurullarında, kongrelerinde seçilen meşru yöneticiler sıradan bir mahkemenin kararı ile görevden alınabiliyor, yerlerine başkaları yönetici olarak atanabiliyorsa o zaman ortada söz konusu partiyi aşan, ülkedeki "demokratik yaşamı" tartışmaya açan çok ciddi bir sorun var demektir. Kuşkusuz işbirlikçi tekelci burjuvazinin kendi aralarında ciddi çelişkiler olabilir ve onlar kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için aralarında kıyasıya bir rekabete ve mücadeleye girişebilir. Ama onların bu mücadelesine temel olan sorun ülkede demokrasi mücadelesinde ayrı tutumlara yönelmiş olmaları değildir. Bugün güncel olarak devam eden AKP, butlan CHP'si, seçilmiş CHP çelişkileri ve mücadelesine yukarıda saydığımız gerekçelerden sadece politik olan damga vurmaktadır. Bu çelişkinin bir yanında Saray Rejimi ve onun destekçisi pozisyonuna gelmiş atanmış butlan CHP'si, diğer tarafta koşullarında zorlaması ile mücadelesini siyasi demokrasi mücadelesine doğru genişletmek zorunda kalan seçilmiş, meşru CHP yönetimi bulunmaktadır.
26 Haziran 2026 00:05

İşçi Sınıfı Ve Politik Mücadele
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin 56. yıl dönümünün üzerinden birkaç gün geçti. Yasanın Meclisten geçmesi üzerine işçi sınıfı tarihinin en büyük politik eylemini gerçekleştirmiş, yüz binlerce işçinin büyük mücadelesi ve direnişi sonucu Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etmek zorunda kalmıştı. O dönemde fiilen kapatılmak istenen DİSK, ülkede 1960'lardan itibaren başlayan işçi sınıfının, gençliğini ve köylülüğün bir kesiminin uyanışı ve mücadelesinin işçi sınıfına yansıması ve sınıfın pek çok eyleminin üzerine kurulan bir sendikaydı. 15-16 Haziran büyük işçi direnişinin belki de bugüne taşınması gereken en büyük dersi, işçi sınıfının saldırılara karşı genel ve politik bir direnişle direnebileceği, sermayenin ve iktidarın saldırısını ancak bu şekilde püskürtebileceğidir. Sonrasında da işçi sınıfı kendisine yönelen her saldırıyı püskürtmek için direniş ve mücadele yolunu tuttu. DGM direnişleri, büyük madenci yürüyüşü ve direnişi, 89 Bahar Eylemleri, Antep'te dokuma işçilerinin büyük mücadeleleri, metal işçilerinin büyük mücadelesi, yine metal işçilerinin grev yasağına rağmen grevlerini devam ettirme kararlılığı vb. gibi pek çok eylem ve direniş o günlerden bugünlere taşınan mücadele geleneğinin uzantıları oldu. 1 Mayıs'ta İstanbul'dan kaçmak en son eylemleri oldu. İşçi sınıfına karşı alınan her kararı büyük bir sessizlikle karşılıyorlar. Onlardan bir inisiyatif beklemek bu ülkenin işçi ve emekçisinin, ezilen ve soyulan halkının hakkı değil mi.
19 Haziran 2026 00:08


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Türk Tipi Diktatörlük
"Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" denilen sisteme geçişle birlikte zaten parlamento etkisiz bir kurum haline gelmişti. Kurulan bu sistem; seçimler olsun ama sonuçları kurulan bu düzene aykırı olmasın, partiler olsun ama dişe dokunur bir muhalefet yapmasın ve yönetimleri mahkeme kararları ile değiştirilebilsin, akıllarına bir gün devleti ve ülkeyi yönetmeyi getirmesinler, parlamento olsun ama görevi denetleme ve sorgulama olmasın, sadece önüne konulan yasaları bir noter gibi onaylasın, yerel yönetimleri halk seçsin ama istendiğinde buralara kayyım atansın, ülkede bir demokrasi görünümü olsun ama demokrasinin kırıntısı bile olmasın anlayışı ve sistemi ile tanımlanır durumda. Ama 19 Mart süreci ile birlikte kurulan bu sistem ve mekanizmanın tüm civataları yalama olmaya başladı ve bu süreç CHP'nin başına kayyım atanması ile doruğa çıktı. Artık uyanma zamanı gelmişti. Bu gidiş ancak halkın birleşik ve genel bir mücadelesi ile önlenebilir, halkın egemen olduğu bir demokrasi kurulabilirdi. Kürt siyasi hareketinde de "süreç" denilen dönemin derin dondurucu ile buzdolabı arasında bir yerlerde bekletme ve oyalama dönemi olduğu kuşkusu güçleniyor ve kitle mücadelesini harekete geçirme belirtileri gösteriyor. Kurdukları rejim çatırdıyor ve sallanıyor. "Yeni Osmanlıcılıkta" buluşan bu üçlü muhalefeti kendi kurdukları düzenin sınırları içinde kalmaya çağırıyorlar. Karanlık bir dönemin katillerinin yeniden hatırlatılması, onların çevrelerinin kayyımcı CHP Genel Merkezinde resim vermelerinin anlamı oldukça derindir. "Devlet aklı" dedikleri baskı ve zorbalığın ulaşabileceği boyutların küçük bir örneği gösterilmektedir.
12 Haziran 2026 00:18

Futbol Ve Satranç
Kimi zaman futbol seyircisinin geri bilinci de futbol eleştirisini içine serpiştirilir, bir zamanların İspanya ve Portekiz diktatörleri olan Franco'dan, Salazar'dan bu yönde sözler aktarılır. Onların uzun yönetimlerinin "sırları olarak açıkladıkları", "Futbol, fado, fiesta" ve "Bana seksen bin kişilik bir uyku tulumu yapın" sözleri hatırlatılır. Stadyumların "uyku tulumu" olabilecekleri gibi, direniş meşalelerinin yakıldığı yerler de olabilecekleri, "Maçları seyircisiz oynatalım" önerilerine yol açacak platformlar olması gibi. Bu konular, yani futbolun ekonomisi ve siyaseti futbolun saha içinde ürettiği, özünden kaynaklanan sorunlar değildir. Futbolun oynanış biçimi ve futbolcunun oyun içindeki konumu, bütün bunların satranç ile karşılaştırılması amaçlanacaktır. Neden satranç sorusunun yanıtı ise şu: Ortalama bir satranç oyuncusunun zekasından, düşünme yeteneğinden, oyun kurma gücünden şüphelenmeyiz. Teknik direktörler ise, arada bir bazılarının dehasından söz edilse de genellikle futbolcudan bir basamak yukarıda kabul edilir ve onların da satranç oyuncusu gibi bir oyun planı vardır. Arada bir "futbol zekasına" sahip oyuncuların varlığı ve onların sergiledikleri yetenekten, futbolun seyir zevkini yükselten etkenler olarak söz edilir. Ne de olsa "Top yuvarlak, saha düzdür ve maç sahada kazanılır, son düdük çalmadan sonuç ilan edilemez." Dahası futbol satranca dönerse çok sıkıcı bir oyun olur. Şah düşerse oyun biter. Top ayağında olan her bir futbolcu ise bol miktarda "pas opsiyonuna sahiptir." Topu yana, ileriye, çapraz, geriye, uzun veya kısa, sert veya yumuşak vb. olarak oynayabilir, önünde engel varsa, satrançta bir tek atın sahip olduğu gibi —o da kısıtlıdır— topun dibine girerek havadan, pek çok rakibin üzerinden arkadaşının önüne atabilir, satrancın tersine, yani sadece hamle yapılan taş hareketli, diğerleri konumlarını koruyan statik bir durumdayken, futbolda her an her futbolcu hareket halinde olmak zorundadır. Bu karar da futbolcunun oyun görüşü, zekası, varlığı önceden kabul edilen belirli bir yeteneğinin etkisi söz konusudur. Ama yetenekli veya bazen vasat kabul edilen bir futbolcu kolektif bir oyun olan futbolda bireysel bir farklılık yaratabilir ve sonuca doğrudan tesir edebilir. Bir teknik direktörün futbolcularını önceden belirlenmiş bir plana doğrultusunda oynatması, onlardan sadece kendisinden beklenenleri yapmasını istemesi, futbolun kolektif bir oyun olması açısından bir gereklilik olarak görülürken, bunun aynı zamanda güç durumlarda çözüm üretme yeteneğini kısıtladığı, bazı teknik direktörlerde bu yeteneğin olmadığı eleştirilerini de beraberinde getirdiği unutulmamalıdır. Bir açığın içeri katetmesi, adam eksiltmesi, bir stoperin bir on numara yeteneğinde pas atması, rastgele bir orta yapılmayıp da asist gibi pas atılması, araya atılan bir pas vb. futbolda "problem çözen" işler olarak görülür. Oyun içinde plan değiştirebilen teknik direktörler diğerlerinden daha yetenekli kabul edilir. Futbolda her yeni pas, oyun içinde oyunun akışını değiştiren bir rol oynar. "En iyi defans hücumdur" dendiğinde bundan beklenen başta forvetler olmak üzere, tüm takımdan rakip üzerinde ve onun sahasında baskı yapması beklenir, top kaybedildiğinde de takımın toplu olarak defans yapması gerekir. Futbolda boş hamle yoktur. Futbolcu bu lükse sahip değildir. Futbolcunun böyle bir hakkı yoktur. Taktik meseleler de her teknik direktörün yeteneğine göre, ama görsel malzemelerin bolluğunda çözülebilen, ya da çözülmesi beklenen sorunlardır. Her futbolcudan bir satranç ustasının yetenekleri elbette beklenemez —bir teknik direktörden beklenebilir— ama ortalama bir satranç oyuncusunun yetenekleri kadar kendini donatmalıdır. Yine de futbol sevilmekte ve izlenmektedir. Son bir not: Bu yazı futbolun satrançtan daha iyi bir oyun olduğunu kanıtlamak için yazılmadı, böyle bir amacı yok.
08 Haziran 2026 00:14

Bu Akıl Kimin?
Greve çıkan işçi, hakkını arayan emekçi, suyunu, ormanını, toprağını savunmak isteyen yerel halk onu "güvenlik gücüne" bürünmüş hali ile hep karşısında bulur. Son zamanlarda bizde de bir 'devlet aklı' tartışması sürdürülüyor. Bu soruya politikayı yakından takip eden hemen herkesin dürüstçe vereceği yanıt 'yoktur' olacaktır. Eğer durum buysa buradan çıkan temel gerçek, bugün devlet denilen aygıtın bütünüyle Saray'ın kontrolüne ve yönetimine girdiği, bunun dışında bağımsız hareket edebilen bir devlet mekanizmasının olmadığıdır. Hükümet devletleşmiş, devlet bütünüyle politikanın emrine girmiştir. Bu durumda artık 'devlet aklı' Saray aklıdır ve tüm sistem adamın iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağımlı hale gelmiştir. Dışişleri Bakanı Fidan'ın açıklamalarına bakılırsa "Bu biçim uygun değildir." Önerdiği; anlaşmanın İslam ülkeleri tarafından yapılması, bazı şartlara uyması halinde İsrail'in buraya katılmasıdır! Saray'da oturan adam bütün bu gelişmelerden kendisi ve üzerinde yükseldiği sistem için azami yarar sağlayacak bir biçimde faydalanmakta, kendisini devlet ve onun aklı olarak konumlandırmakta, kendisi için yakın tehdit olarak gördüğü muhalefeti etkisizleştirmeye ve parçalamaya çalışmakta, bütün bunların ülke ve devlet için gerekli ve zorunlu olduğunu ilan etmektedir. Burada bir belirsizlik, bir karışıklık yoktur. Sonuçta şu oluyor: Saray'ın aklına karşı halkın aklı isyan ediyor! Halkımızın bir sözü var: "Akıl akıldan üstündür" der. Bazı durumlarda da "Aklını peynir ekmekle yemiş" der. İşçi ve emekçi kitleler kendi tarihlerinin de pek çok kez gösterdiği gibi kendi usullerince konuşmaya başladıklarında karşıdakinin aklı da, kurduğu mekanizma da yerle bir olacaktır.
05 Haziran 2026 00:08

İki Mutlakçı Ve Bir Narkozcu!
Kastedilenlerden biri mutlak egemenlik peşinde olan Erdoğan, diğeri ise mutlak butlanla yeniden CHP Genel Başkanı koltuğuna oturtulan Kemal Kılıçdaroğlu. Bahçeli epeyce bir süredir, özellikle "süreç"ten itibaren ülkenin temel meseleleri hakkında "önemli" tespitlerde bulunuyor, "çözüm" önerilerini ortaya koyuyor. En son CHP ile ilgili de Kılıçdaroğlu'nun "feragat etmesi" ile ilgili "önemli" açıklamalar yaptı, sonra defteri "Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı'dır"la kapattı. "CHP sorunu" olarak yaşanan sorun, CHP'nin bir iç sorunu değildir ve içinden kaynaklanmamıştır. 19 Mart'tan itibaren bu sorun Saray rejimi tarafından örgütlenen ve planlanan bir sorun olmuştur. Amacın: Mutlak iktidar peşinde koşan Saray'ın efendisine karşı şimdilik tek iktidar alternatifi olan CHP'yi kargaşaya atmak ve etkisizleştirmek olduğunu olayların gelişimi açıkça kanıtlamıştır. Bu nedenle ona mahkeme kararıyla CHP'nin başından uzaklaştırılmış Özgür Özel'in ve CHP'nin seçilmiş yönetiminin, işlerin kargaşa yaratılmadan yoluna koyulmasına yönelik yapacağı her çağrı sadece yanıtsız kalmayacak, karşı hamle ile yanıtlanacaktır. Bu gerçek bilinmeden ve kabul edilmeden CHP sorununa yaklaşmak ve onu anlamak olanaklı değildir. Bunun anlamı şudur: iktidar olmadan CHP'yi geri alamazlar. Bu yolla geri almayı başarabilirlerse o CHP de artık eski CHP olmayacaktır. Binlerin, on binlerin, yüz binler ve milyonlar halinde harekete geçmesi durumunda bunu engelleyebilecek hiçbir güç yoktur. Bu halk artık kendilerini pasif destekçi muamelesi yapan "çivi, nal, at, bir yiğit" hikayelerini bir daha duymak istemiyor.
29 Mayıs 2026 00:20

Halk Demokrasi İstemiyor Mu?
Öncelikle şu vurgulanabilir; halkın durumu bir gerçeği ifade etmektedir ve bu sorunun çözümü, politik ve ekonomik mücadelenin birlikte verilmesidir. Bugün ülkede politik bir mücadele verilmektedir. Yani Saray rejimine karşı verilen mücadele. Bu mücadeleye katılan tüm kesimler aynı amacı taşımasa da, bu amacı taşıyanların hedefi, bu mücadelenin Kürtlerin eşitlik, demokrasi ve barış taleplerini de içeren demokrasi ve özgürlükleri elde etme mücadelesine doğru genişlemesidir. Burada şu söylenebilir: Halk kitleleri, seçimi ve sandığı merkeze koyan -bunların önemsiz olduğu anlaşılmasın, ama bu biçimiyle yürütülen bir mücadele ile bu hedeflere demokratik koşulları sağlayarak ulaşmanın zorluğuna dikkat çekmek gerekir- ve politik mücadelenin hedeflerini ve amacını daraltan bir politik mücadeleye yeterince ilgi göstermemektedir. Şık Makas işçileri halen direnişte. Türk-İş, Hak-İş gibi büyük konfederasyonların yöneticilerinin bu mücadeleleri engelleme ve dağıtma çabalarının 1 Mayıs'ta da sürdüğünü gördük. Biz ancak bu mücadelenin ekonomik ve politik taleplerle, bunun birleşik ve genel bir mücadeleye doğru ilerlemesi gerektiğini, bazı temel kazanımların ancak böyle elde edilebileceğini belirtebiliriz. Ama bunun olmadığı koşullarda da ekonomik ve politik -sendikalaşma özgürlüğü, örgütlenme ve basın özgürlüğü, politik baskıların son bulması gibi- kazanımlar için mücadele etmek son derece önemlidir ve zaten bu mücadele verilmeden, onun içinde tecrübe kazanılmadan daha ileriye gitmek, iktidar hedefli bir mücadele yürütebilmek olanaklı değildir. Son söz şu olabilir: Sorun halkta değil; halkı mücadelenin içine çekecek, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin politik ve ekonomik mücadelenin bilinçli özneleri olarak hareket etmesini sağlayacak olanların yetenek ve becerilerini yeterince harekete geçirip geçirmediğindedir.
22 Mayıs 2026 00:12

Trç Değil, Atib Mi?
Basından öğrendiğimiz kadarıyla "Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi… Erdoğan, BAE'nin egemenliği ve güvenliğine yönelik Türkiye'nin tam desteğinin süreceğini vurguladı." Bu görüşmenin BAE'nin kendi başına İran'a yönelik bir hava saldırısı düzenlediği iddiasının tartışıldığı bir dönemde yapılması dikkat çekti. Ve yine hatırlanacaktır ki BAE, iktidar ve yandaşları tarafından Türkiye'deki 15—16 Temmuz 2016 darbe girişiminin ana destekçilerinden biri ilan edilmişti. Daha sonra iktidarın para dilenmek için Körfez turuna çıktığı süreçte ilişkilerin "düzeltildiği" söylendi. BAE'nin ikinci bir özelliği de ABD emperyalizmi tarafından İsrail'e "güvenlik ve meşruiyet" sağlayan "İbrahim Anlaşması'nı" imzalayan ilk ülkelerden biri olması ve İsrail'le çok yakın bir ilişki içinde bulunması. Buna ABD Büyükelçisi Tom Barrack'ın, Türkiye ile İsrail arasındaki sözlü atışmanın "retorikten ibaret" olduğu açıklaması eklendiğinde tablo daha da netleşiyor. Barrack daha önceki bir açıklamasında Ortadoğu'da bazı "yerel güçlere" inisiyatif verileceği, bölgenin ABD adına bunlar tarafından kontrol edileceğine varan açıklamalar yapmıştı. Türkiye "ziyaretlerinin" de, özellikle harp malzemelerine olan ilgi temelinde yoğunlaştığı bir dönem yaşanıyor. Kısa zaman önce Kanada Başbakanı, ABD ve NATO'nun durumundan dolayı "Orta büyüklükteki güçlerin iş birliği yapması" çağrısında bulunmuştu. Ama şimdi ne ABD eski ABD, ne de NATO eski NATO! Tercih ve benimsenen rol: ABD patronluğunda bölgesel ve uluslararası bir rol!
15 Mayıs 2026 00:08

Faşizmin Yenilgisi Ve Sonrası
Tıpkı bir 8 Mayıs'ta olanlar gibi. 8 Mayıs 1945 dünyayı kana bulayan Nazi Almanya'sının kayıtsız şartsız teslim olduğu tarih. Bugün saat farkı nedeniyle Rusya'da 9 Mayıs'a denk geliyor. Ama bazı temel gerçekleri hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor: Stalin 3 Temmuz 1941'de yaptığı radyo konuşmasında faşist saldırganlığın büyüklüğünü tüm Sovyet halklarına anlatıp, onları kanlarının son damlasına kadar ana vatanı savunmaya çağırmıştı. Stalin şöyle diyordu: "Yurdumuzun karşı karşıya kaldığı bu tehlikeyi gidermek için neler gerekmektedir, düşmanı ezmek için alınacak önlemler nelerdir? Her şeyden önce Sovyet insanımız, Sovyet ülkesinin kadın ve erkekleri, ülkemizi tehdit eden tehlikenin büyüklüğünü kavramak ve savaş öncesi dönemde çok anlaşılır olan; ama şimdi savaş, mevcut durumu tamamen değiştirdiği için, son derece bozucu etki yapan kayıtsız rahatlığa ve barışçıl insanın şekillendirdiği haline son vermek zorundadır. Düşman vahşi ve acımasızdır. Alın terimizle ıslanmış toprağımızı işgal etmeyi, tahılımıza, petrolümüze, emeğimizin bütün ürünlerine el koymayı amaçlıyor. Toprak ağalarının iktidarını yeniden kurmayı, çarlığı yeniden getirmeyi, Rus, Ukraynalı, Beyaz Rus, Litvanyalı, Letonyalı, Estonyalı, Özbek, Tatar, Moldovyalı, Gürcü, Ermeni, Azeri ve Sovyetler Birliği'nin öteki özgür halkların ulusal kültürlerini ve ulusal devletlerini yok etmeyi, bu halkları Cermenleştirmeyi, bu halkları Alman prens ve baronlarının köleleri yapmayı amaçlıyor. Demek ki bu Sovyet devletlerinin ölüm kalım meselesidir, Sovyetler Birliği halklarının ölüm kalım meselesidir…" Stalin bunları söylemekle yetinmiyor, Sovyet halklarının önüne bu savaşta enternasyonalist nitelikte uluslararası bir görev de koyuyordu: "…Faşist Almanya'ya karşı savaş sıradan bir savaş olarak değerlendirilmemelidir. Bu savaş sadece iki ordu arasındaki bir savaş değildir. Bu, aynı zamanda, bütün Sovyet halkının faşist Alman birliklerine karşı büyük savaşıdır. Faşist zalimlere karşı ana vatanı savunmak için verilen bu halk savaşının amacı, sadece ülkemizin üzerindeki tehlikeyi ortadan kaldırmak değil aynı zamanda Alman faşizminin boyunduruğu altında inleyen Avrupa'nın bütün halklarına da yardım etmektir." Bu yardım ve bunun sonucu olarak Avrupa halklarının faşizm esaretinden kurtulması, gerçeklerin çarpıtılması ve inkar edilmesi üzerinden reddediliyor. Son olarak Trump, İngiltere kralına şöyle diyordu: "Biz olmasak Almanca konuşuyor olacaktınız." Oysa Sovyetlerin tüm isteğine ve zorlamasına karşın Avrupa'da Alman faşistlerine karşı karada ikinci bir cephe açılmadı. Kızıl Ordu, 1943 başından itibaren Alman ordularını bozguna uğratmaya başlamış, onları önüne katarak kovalamaya başlamış, Stalingrad'da bütün bir Alman ordusunu teslim almıştı. Savaştan önce emperyalist devletler Hitler'i Sovyetler üzerine sürmek için el birliği ile çalışmışlar, onun Sovyetleri yenilgiye uğratacağı, "kızıl tehlikeyi" ortadan kaldıracağı beklentisi ile hareket etmişlerdi. Emperyalistlerin beklentisi zaten; "Zulüm altında ve kurtarılmayı bekleyen halklar" Nazilerin ilk saldırında onların tarafına geçecekti!
08 Mayıs 2026 00:06

Savaş Ve Düzen Üzerine
Gazetelerde, ya da günlük konuşmalarda 'ABD, İsrail- İran savaşı' nitelemesiyle cümleler kurmak pek çok insana doğalmış gibi gelebilir. Savaşa daha dikkatli bakan gözler ise cümleyi şöyle de kurabilir: 'ABD ve İsrail'in İran'a karşı saldırısıyla başlayan savaş.' Oysa her iki durumda da bugünkü savaş üzerine olan gerçeği doğru bir biçimde ifade etmemiş oluruz. Çünkü buna ABD, İsrail, İran arasındaki savaş desek, durumu birbirine savaş açan güçler olarak eşit sorumlulukta tanımlamış oluruz. Cümleyi'ABD ve İsrail'in İran'a karşı saldırısıyla başlayan savaş' desek, bu kez aralarında sorun bulunan ülkelerin birisinin veya birkaçının bu sorunları savaş yöntemiyle çözmeye karar verdiğini ve saldırdığını ifade etmiş oluruz. Burada ilk cümleden farklı olarak saldırganın kim olduğunu üzerine bir fikir edinmiş oluruz. Ama örneğin cümleyi şöyle kurduğumuzda bugünün dünyasını ve onun üzerindeki savaş gerçeğini daha açıklıkla ifade etmiş oluruz: Yani'ABD ve İsrail'in İran'a karşı başlattığı emperyalist saldırı… vb.' Burada sadece saldırganlar tarif edilmemiş, saldırıyı gerçekleştirenlerin niteliği de tarif edilmiş, savaşın emperyalist politikaların bir sonucu ve devamı olduğu, İran'ın bu saldırıya karşı kendini savunma ve karşı saldırıya geçme hakkını da bir biçimde ifade etmiş oluruz. İşini yapan gazeteci, Türkmen gibi işçiyi savunan sendikacı, kendilerine yönelik haksızlığa isyan eden işçi, benim geleceğimi karartıyorsunuz diyen genç, emekliliği bana zehir ettiniz diyen emekli, eşitlik isteyen kadın, demokrasi ve özgürlük isteyen Türk ve Kürt, çocukluğunu yaşamak isteyen çocuk, ben ülkeyi sizden daha iyi yönetirim iddiasındaki muhalefet partisi de onlar için düşman kategorisindedir. Bu nedenle savaş ve mücadele her yerde ve her zeminde var.
24 Nisan 2026 00:12