
İş dünyasında bu yaklaşım daha çok "ÇSY" yani "Çevresel, Sosyal ve Yönetişim" kavramı ile bilinir. ÇSY, İngilizce'deki "ESG – Environmental, Social and Governance" kavramının Türkçe karşılığıdır. Kavram, 2004 yılında BM Genel Sekreteri Kofi Annan liderliğinde hazırlanan "Who Cares Wins (Önemseyen Kazanır)" raporuyla kurumsal bir çerçeveye kavuştu. Bununla birlikte felsefi kökleri 1960 ve 1970'lerdeki "Sosyal Sorumluluk Yatırımları" yaklaşımına, 1990'lardaki "Kurumsal Sosyal Sorumluluk" uygulamalarına kadar uzanır. Ancak önceki yaklaşımlar daha çok "bağış" ve "itibar yönetimi" eksenindeyken, 2004 sonrasında ÇSY anlayışı giderek ölçülebilir, denetlenebilir ve risk odaklı bir yapıya dönüştü. "Fedakârlık temelli sürdürülebilirlik" yaklaşımına verilen destek zayıfladı. Morningstar Sustainalytics verilerine göre büyük ABD'li varlık yöneticilerinin çevresel ve sosyal hissedar önerilerine destek oranı 2021'de yüzde 54 iken 2024'te yüzde 31'e düştü. Ayrıca genç yatırımcılar, çevresel ve sosyal gelişmeler sağlanabilmesi için yatırım getirilerinde yüzde 6 ila 10 arasında kaybı kabul edebileceklerini ifade ediyorlardı (1). Bugün daha yaşlı yatırımcıların yaklaşık yüzde 38'i, genç yatırımcıların ise yüzde 45'i çevresel ve sosyal sorunlar konusunda kaygı duyduklarını ifade ediyor. Günümüzde ortalama genç yatırımcı çevresel amaçlar için yatırım servetinin yaklaşık yüzde 4'ünden vazgeçmeye razıyken, yaşlı yatırımcılarda bu oran yaklaşık yüzde 3 seviyesinde bulunuyor (1). Bu sebeple yöneticiler, yönetim kurulları ve varlık yöneticileri açısından sonuç oldukça açık: Yatırımcının "fedakârlık yapmaya hazır olduğu" varsayımı üzerine kurulan ÇSY stratejileri kırılgan hale geliyor. Muhtemelen geleceğin ÇSY yaklaşımı: "ölçülebilir dayanıklılık yönetimi" anlayışına dayanacak.
Kaynak: Karar
25 Mayıs 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Belirsizlikte Uyum Sağlayan Liderlik
Geçmişte başarılı olmuş olmak artık tek başına yeterli değil; önemli olan, değişen koşullarda da yeni başarılar ortaya koyabilecek potansiyele sahip olduğunu gösterebilmektir (1). Uyum becerisini görünür kılan davranışlardan bazıları şunlardır: 1.Değişim karşısında sakin kalmak Paniği sakinliğe dönüştürerek, öngörülemezliğe yönetilecek bir süreç olarak baktığınızı gösterin. "Biz bunu hep böyle yaptık" demek yerine "Bunu yeniden düşünsek ne kazanabiliriz?" ya da "Bugün sıfırdan başlasaydık bu nasıl görünürdü?" gibi sorular sormak entelektüel çevikliğinizi gösterir. Büyük ya da küçük olduğu fark etmeksizin, dönüşüm odaklı girişimlerde gönüllü olarak rol almak da uyum sağlayabilen bir lider olduğunuzu gösterir (1). 2.Empati gösterirken sorumluluktan vazgeçmemek Empati ile hesap verebilirlik birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. "Bu değişimin zor olduğunu biliyorum ve bu süreçte size destek olmak için buradayım." diyebilen; aynı zamanda hedeflerden kopmadan ilerleyebilen liderler hem psikolojik güveni hem de performans istikrarını birlikte sağlayabilirler (1). 3.Öğrenmeye ve gelişime açık olmak. Etkili liderler yalnızca yeni bilgileri öğrenmekle yetinmez; bunların ekipleri ve organizasyonları üzerindeki etkilerini anlamaya çalışır ve bu öğrenme sürecini görünür kılarlar (1). 4.Karar değişikliklerinin gerekçesini açıklamak Uyum sağlayan liderler zaman zaman kararlarını değiştirmek zorunda kalırlar. 5.Farklı görüşleri teşvik etmek ve geri bildirime göre hareket etmek Uyum sağlama kapasitesinin önemli göstergelerinden biri, liderin kendi bakış açısına meydan okunmasına izin vermesidir. (1) Marlo Lyons. Uyum Sağlayabilir Olmak Yeterli Değil: Bunu Göstermeniz Gerekiyor.
06 Temmuz 2026 00:01

Çalışan Memnuniyeti, Çalışan Bağlılığı Ve Performans
Memnuniyet yüksek diye performans otomatik olarak yükselmez. Aynı şekilde, performansı yüksek organizasyonlarda çalışan memnuniyetinin otomatik olarak çok düşük veya yüksek olması da beklenmez. Hatta yüksek performanslı bazı şirketlerde; ağır iş yükü, yüksek rekabet ve yoğun stres etkisiyle memnuniyet seviyesi düşük de olabilir. Farklı ülkelerde ve sektörlerde yapılan araştırmalar, memnuniyet ile bağlılık arasında orta-yüksek düzeyde bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Örgütsel bağlılık, "çalışanların şirkete duygusal ve psikolojik olarak bağlanması, şirkette kalmak istemesi" olarak tanımlanabilir. Davranışsal bağlılık, bağlılığın çalışanın davranışlarında ortaya çıkmasıdır. Aile şirketlerinde çalışanların şirkette uzun süre kalması çoğu zaman "yüksek bağlılık" olarak yorumlanır. Bu kişiler, "Burada çalışmaktan memnunum; ancak şirketin başarısı için ekstra çaba göstermeme gerek yok" anlayışıyla hareket ederler. Yönetim bunu yüksek bağlılık olarak yorumlayabilir. Böyle durumlarda ortaya çıkan tablo yüksek bağlılık değil, yüksek memnuniyetle birlikte düşük katkı düzeyidir. Performans seviyelerine göre çalışanların motivasyon ve bağlılık algıları da farklılaşabilmektedir. Bu durum, bireylerin kendi yeterliliklerini olduğundan yüksek değerlendirebildiklerini ortaya koyan Dunning-Kruger etkisiyle de uyumludur. Buna karşılık yüksek performanslı çalışanlar: Daha ağır yük taşımakta, Düşük performanslıların hatalarını telafi etmekte, Yeterince takdir edilmediklerini düşünmekte, Performans farklılıklarının ödüllendirilmediğine inanmakta, Kariyerlerinin kendi kontrollerinde olmadığı hissine kapılmaktadır. Memnuniyet, bağlılık ve performans arasında ilişki olsa da ilişkinin seviyesi değişmekte ve bazen tersine görüntüler de oluşabilmektedir.
29 Haziran 2026 00:01

Fikir Ayrılıklarını Yönetmek
Fikir ayrılıklarının önemli faydalar sağladığını genel olarak kabul ediyoruz. Fikir ayrılıkları kendi başlarına ne olumlu ne de olumsuzdur. İyi yönetilmeyen fikir ayrılıkları çeşitli olumsuz sonuçlara yol açabilir: Taraflar arasında güven kaybı oluşabilir, çalışan bağlılığı zayıflayabilir. Kısacası, iyi yönetilemeyen fikir ayrılıkları yalnızca ilişkileri değil, kurumların performansını da olumsuz etkileyebilir. Akademisyenler, danışmanlar, yönetim guruları fikir ayrılıklarının nasıl daha yapıcı biçimde yönetilebileceğine ilişkin sayısız öneriler sundular. Klasik önerilerden bazıları (1): "Kendini onun yerine koy", "şefkatli ve empatik ol", "yargılamak yerine anlamaya çalış", "açıklayıcı sorular sor", "sen değil, ben dilini kullan", "açık beden diliyle netlik, yakınlık ve etkileşime istekli olduğunu göster." Bu tavsiyeler elbette doğrudur ve geçerliliklerini korumaktadır. Bunun sebeplerinden biri, fikir ayrılıklarının çoğu zaman görüş farklılıklarından değil, iletişim sırasında ortaya çıkan bazı sistematik hatalardan kaynaklanmasıdır. Bununla birlikte birçok çatışma ve müzakere uzmanı, fikir ayrılıklarının olumsuz sonuçlar doğurmasına yol açabilecek iki temel soruna dikkat çekmektedir: Niyet–davranış boşluğu ve davranış–algı boşluğu (1). Kişinin niyeti yapıcı olsa da davranışı olumsuz etkiye yol açabilir. Yapıcı biçimde fikir ayrılığı yaşayabilen insanları işe alıp terfi ettirin. Asıl belirleyici unsur, fikir ayrılığının nasıl yönetildiğidir. Ancak kişilerarası mücadeleye dönüştüğünde güven kaybına, kutuplaşmaya, yetenek kaybına ve ciddi finansal maliyetlere yol açabilir. Başarılı kurumlar fikir ayrılıklarını ortadan kaldırmaya değil, onları yapıcı biçimde yönetmeye çalışırlar. (1) Julia A. Minson, Hanne K. Collins, Michael Yeomans. Fikir Ayrılığını Akıllıca Yönetmek.
22 Haziran 2026 00:01

Özgüvensiz Liderlerle İlişkiler
Yönetim yazını açısından "özgüven"; bireyin belirli bir görevi, rolü veya sorumluluğu başarıyla yerine getirebileceğine ilişkin inancı ve bu inancın davranışlarına yansımasıdır. Bireyin kendi yetkinliği, kararları veya etkisi konusunda duyduğu şüphenin iş performansını ve yönetsel davranışlarını olumsuz etkileyecek düzeye ulaşması ise "özgüvensizlik" olarak tanımlanabilir. Bireysel olarak ne kadar başarılı olursak olalım, iş hayatının bizi çoğu zaman hazırlıksız yakalayan bir yönü vardır: Özgüven problemi yaşayan bir lider veya iş arkadaşıyla ilişkileri yönetmek (1). Korn Ferry'nin Haziran 2024'te duyurduğu Workforce 2024 Global Insights Report kapsamında, altı ülkede 10.000 profesyonel ile yapılan araştırmada: ABD'deki CEO'ların %71'inin, Diğer üst düzey yöneticilerin %65'inin Özgüvensizliğin bir çeşidi olarak tanımlanabilecek "sahtekârlık sendromu" belirtileri gösterdiği bulgusuna ulaşılmıştır. Araştırmanın belirli ülkeler ve katılımcılarla sınırlı olduğu dikkate alınarak bu oranlara ihtiyatla yaklaşmak gerekir. İnsan ilişkilerindeki bağlanma biçimleri ile özgüvensizlik arasında da belirli ilişkiler bulunmaktadır. Psikolog John Bowlby ve Mary Ainsworth tarafından geliştirilen bağlanma kuramına göre dört farklı bağlanma tarzından söz edilebilir: 1.Güvenli bağlanma: Kişi kendisini değerli görür, başkalarına güvenebilir ve sağlıklı yakınlıklar kurabilir. Bu modelde kişi şu inanca sahiptir: "Ben yeterince iyi değilim, insanlar beni terk edebilir." 3.Kaçıngan bağlanma: Kişi yakın ilişkilerden kaçınır, yardım istemez ve duygusal bağımlılığı zayıflık olarak görür. Bu modelde kişi şu inanca sahiptir: "İnsanlara güvenilmez, kendime yetmeliyim." 4.Korkulu-kaçıngan (dağınık) bağlanma: Kişi hem yakınlık ister hem yakınlıktan korkar. Bu modelde kişi şu inanca sahiptir: "İnsanlara ihtiyacım var ama onlardan zarar görebilirim." Bağlanma biçimleri büyük ölçüde erken dönem yaşam deneyimleri tarafından şekillenir ve stres altında daha görünür hâle gelir. Araştırmalar iş yaşamında kaygılı ve kaçıngan bağlanma örüntülerine daha sık rastlandığını göstermektedir (1). 4.Psikolojik analiz yapmak: "Senin sorunun özgüvensizlik." "Çocukluk travmalarından dolayı böylesin." "Bağlanma problemin var" gibi yorumlar çoğu zaman ilişkiyi iyileştirmek yerine bozar. Uzmanlar özgüvensizlik davranışı sergileyen kişilerle daha sağlıklı ilişkiler kurulması için çeşitli önerilerde bulunmaktadır. Düzenleme (regulate): Özgüvensiz lider tehdit altında hissediyorsa önce o tehdit algısını azaltmak gerekir. Örneğin "Bu süreç tamamen yanlış" demek yerine "Sistemin güçlü yanlarını koruyarak bazı iyileştirmeler yapabiliriz" yaklaşımı savunma refleksinin kontrol altına alınmasını sağlar. Aslında "özgüvenli" ve "özgüvensiz" ayrımına pratik olarak ihtiyaç da olmayabilir.
15 Haziran 2026 00:01

Yetenek Kıtlığı Mı Perspektif Kıtlığı Mı?
Doğru yeteneklere ulaşmaya çalışan şirketlerin çoğu yıllardır benzer cümleleri kuruyor: "Piyasada doğru yetenek yok" veya "İhtiyacımız olan nitelikli işgücünü bir türlü bulamıyoruz." McKinsey araştırmalarına göre şirketlerin büyük çoğunluğu mevcut veya gelecekte ortaya çıkacak yetkinlik açıklarıyla karşı karşıya olduklarını düşünüyor. Araştırmalardan birinde katılımcıların yüzde 87'si bugün veya önümüzdeki yıllarda beceri açığı yaşayacağını ifade ediyor. Dolayısıyla birçok şirketin yaşadığı sorun, gerçekten "yetenek yokluğu" değil; yeteneği arama biçiminin eski olması olabilir. Bu sebeple "çalışan modeli tamamen bitti" demek yerine "işgücü mimarisinin" çeşitlendiğini kabul etmeliyiz. Bu ortamda, çoğu kurumun zihinsel modelinin 2000'lerin başında takılı kaldığını fark edemiyoruz (1). Bu yaklaşım "her işi dış kaynaklara verelim" anlamına gelmiyor. Asıl mesele çalışan sayısı değil, farklı kapasite kaynaklarının etkili biçimde eşgüdümüdür (1). Bu yaklaşım, "yetenek sahibi olma" fikrinden, "yeteneğe ihtiyaç duyduğunda, doğru kombinasyonla ve ihtiyaç duyulan kadar süreyle erişebilme ve birlikte çalışma" anlayışına geçişi ifade ediyor. Boston Consulting Group'un 2024 araştırmaları, çevik ve çok disiplinli ürün ekiplerinin geleneksel yapılara göre dijital ürünleri pazara yaklaşık %40 daha hızlı sunduğunu ve oyun değiştirici ürün geliştirme ihtimallerinin %60 daha yüksek olduğunu göstermektedir. Değişen iş ortamında şirketler şu adımları değerlendirebilir: "Pozisyon" yerine "ihtiyaç" odaklı düşünmek. Belki de bugün birçok şirketin karşı karşıya olduğu sorun, yetenek kıtlığından çok perspektif kıtlığıdır (1). (1)Zeynep Bilgiç, Nuri Demirci Lopez. Yetenek Bolluğunu Görememek Stratejik Körlüğün Bedeli.
08 Haziran 2026 00:01

Deneyim Ve Başarı İlişkisi
Deneyim her kademede önemlidir; ancak yönetim kademelerinde çok daha belirleyici hâle gelir. Uzmanlık alanına göre değişmekle birlikte, yaklaşık 3-5 yıllık deneyim güçlü bir mesleki yetkinlik oluşturabilir. Sektöre, işletmenin büyüklüğüne ve kişinin gelişim kapasitesine bağlı olmakla birlikte, yaklaşık 5-10 yıllık deneyim yönetsel olgunluk için önemli bir eşik sayılabilir. Fakat bir eşikten sonra "yıl sayısı" tek başına başarıyı açıklamaz. Fazla deneyimli kişilerde zaman zaman şu eğilimler görülebiliyor: "Ben bunu zaten biliyorum" hissi güçlenebiliyor. Deneyimli lider: Daha önce işe yarayan yöntemleri yeniden kullanır, Yeni durumları geçmişte yaşanmış olayların bir benzeri olarak yorumlar, Değişen koşulları yeterince sorgulamadan hızlı sonuca ulaşabilir (1). Psikolojideki "gelişim zihniyeti" ve bilişsel psikolojideki "onaylama yanlılığı" yaklaşımları, fazla deneyimin neden bazı riskler üretebildiğini kısmen açıklıyor. Carol Dweck'in geliştirdiği "gelişim zihniyeti" yaklaşımında tanımlanan "sabit zihniyet" özellikli kişiler; yetkin görünmeye, haklı çıkmaya, hata yapmamaya, uzman imajını korumaya daha fazla odaklanırlar. Özellikle deneyimli liderlerde şu düşünceler risk oluşturabilir: "Ben bunu yıllardır yapıyorum" "Bu sektörü çok iyi biliyorum" "İnsanları okurum" "Bu filmi daha önce gördüm" gibi düşünceler alternatif görüşlerin değerlendirilmesini zorlaştırabilir. Kararlar alınır; ancak düşünsel çeşitlilik daralır (1). Başarılı liderleri "çok deneyimli" yapan şey yalnızca yılların sayısı değildir. Bu sebeple: Karar organlarının çeşitlendirilmesi, Farklı kuşakların sürece katılması, Bağımsız üyelerin varlığı, Farklı görüşlerin korunması giderek daha önemli hâle geliyor. Öğrenme devam ettikçe deneyimin değeri artıyor; öğrenme durduğunda ise deneyim bazen "erken kesinlik" riskine dönüşebiliyor. (1) Aslıhan Ozan.
01 Haziran 2026 00:01

Sessizlik, Sahte Uyum Ve Gürültülü Aidiyet
Çalışan bağlılığı alanında, pandemi sonrasındaki dönemde önce "sessiz istifa" kavramı tartışılmış, son dönemde ise "gürültülü aidiyet" ve "yanılsamalı bağlılık" kavramları gündeme gelmeye başlamıştır. Gallup'un "State of the Global Workplace 2026" raporu verilerine göre (1): Küresel çalışan bağlılığı, 2020'den bu yana sürekli gerileyerek %23'ten %20'ye düştü. Sessizliğin bir diğer biçimi ise "sahte uyum"dur. Sessizlik kültüründen ters yönde ayrılan "gürültülü aidiyet" yaklaşımının ise sağlıklı ve sağlıksız iki farklı versiyonu bulunuyor. Bu yaklaşımda çalışanlar: Sürekli pozitif görünme, Yüksek enerji sergileme, Kurumsal sloganları tekrar etme, Aidiyetini görünür biçimde kanıtlama, "Coşkulu çalışan" rolü oynama baskısı hissedebiliyor. Sonuçta ortaya yeniden "sahte uyum" çıkıyor. "Gürültülü Aidiyet", çalışanın organizasyon içindeki varlığını sadece görev tanımlarıyla değil; fikirleri, itirazları ve özgün duruşuyla yüksek sesle ifade edebilmesidir. Bu çerçevede "gürültülü aidiyet" çalışanın görünür olması, fikir üretmesi, itiraz edebilmesi, soru sorabilmesi, kimliğini saklamaması, psikolojik olarak oyunda olması anlamına geliyor. Amy Edmondson'ın "Psikolojik Güvenlik" yaklaşımı "insanların cezalandırılma veya küçük düşürülme korkusu yaşamadan fikirlerini" söyleyebilmesidir. Sağlıklı aidiyetin temel formülü muhtemelen şudur: "Sessizlik korkudan kaynaklanmamalı; görünürlük de zorunlu performansa dönüşmemelidir." (1) https://www.gallup.com/workplace/349484/state-of-the-global-workplace.aspx (3) İrem Salhon.
18 Mayıs 2026 00:01

Eleştirilme Korkusu
Siz ise sessiz kalmaya devam edersiniz (1). Herkesin birbirini tarttığı, hatanın tolere edilmediği ortamlarda kişi zamanla şu inancı geliştirir: "Görünür olursam hedef olurum." Böyle ortamlarda en güvenli strateji geri planda kalmaktır. İş eleştirildiğinde bunu "ben yetersizim" şeklinde algılar. İnsan beyni, eleştiriyi bazen "gruptan dışlanma sinyali" olarak algılar. Hata yapmayı tolere edemeyen zihin yapısı, eleştiriyi bir "kusurun ifşası" olarak görür. "Eleştirilme korkusu" işletmeler ve kurumlar için, bireysel değil, doğrudan organizasyonel bir meseledir. · İstişareye dayalı katılımcı yönetim kültürü oluşturmak: "Bin bilsen de bir bilene danış" anlayışı, fikirlerin ifade edilmesini kolaylaştırır. Değişim, "cesur ol" demekle değil, korkunun arkasındaki anlamı görmekle başlar (1): 1.Korkuyu cümleye dönüştürerek belirsizliği netleştirin İlk adım, bilişsel davranışçı terapinin otomatik düşünceleri görünür kılma yaklaşımını kullanarak korkuyu yakalayıp "Eleştirilirsem tam olarak ne olacağını düşünüyorum?" ve "Bunun beni neden bu kadar tehdit hissettirdiği yer neresi?" sorularına cevap vererek onu cümleye dökmektir. 2.Eleştiriyi yeniden çerçeveleyin Eleştiri çoğunlukla bir "yargı" değil bir veridir. 3.Kimlik-performans ayrımı yapın "Bu iş kötü oldu" ile "ben kötüyüm" arasındaki farkı bilinçli şekilde ayırmak oldukça faydalıdır. 4. İç sesi dönüştürün Olumsuz değerlendirilme korkusunda iç ses genellikle rezalet olacak, yanlış anlaşılacağım, beni ciddiye almayacaklar şeklinde konuşur. 5.Görünürlüğü küçük adımlarla kademeli artırın Ya hep ya hiç görünürlük yerine küçük adımlarla başlamak önemlidir. 6.Hata yapabileceğinizi kabullenin Sizin de zaman zaman hata yapabileceğinizi, hatanın öğrenmenin zorunlu bir parçası olduğunu içselleştirmek eleştirileri tolere etmenize yardımcı olur. 9.Güvenli bir ilişki alanı kurun. Ama hangi yol seçilirse seçilsin, gerçek olan şudur: Potansiyelimizi gizlemeden, fikirlerimizi ortaya koyarak bu dünyadaki varoluş amacımızı oluşturmak en önemli ihtiyaçlarımızdan biridir. (1) Ayça Demiran. 6 Mart 2026.
11 Mayıs 2026 00:01

"Ağaç" Organizasyondan "Ahtapot" Organizasyona
Araştırmalar, dönüşümlerin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sinin sürdürülebilir performans artışı sağladığını gösteriyor (1). Değişen koşullara uyum sağlayamayan organizasyonlar kimi zaman "Teneke Adam" metaforuyla tanımlanır. Bu sebeple literatürde zaman zaman "ağaç tipi organizasyon" benzetmesi yapılır. Son dönemde ise bu yapıların tıkandığı noktalara karşılık, daha esnek ve dağıtık bir modeli anlatmak için "ahtapot organizasyon" metaforu öne çıkıyor. "Ahtapot organizasyon" tek bir akademisyene ait, standart bir teori değildir. Bir ahtapotun biyolojik özellikleri üzerinden düşündüğümüzde, bu modelin temel unsurları daha somut hale gelir: 1.Dağıtık zekâ (merkezsiz karar alma) Ahtapotun sinir sisteminin önemli bir kısmı kollarında bulunur; her kol belirli ölçüde bağımsız hareket edebilir. Bu özellik yerinde karar ve bütünsel uyum sağlar. 4.Kamuflaj ve adaptasyon (çevresel uyum) Ahtapot, bulunduğu ortama göre renk ve doku değiştirerek kendini kamufle eder. 7.Deneyimsel öğrenme Ahtapot çevresini "dokunarak" öğrenir. Organizasyonda deneyerek öğrenme kültürü, hızlı geri bildirim döngüleri, "planla-uygula-öğren" yaklaşımı esastır. 1.Zemin hazırlığı "Önce düzen, sonra özgürlük." Rol ve sorumluluklar netleştirilir, süreçler tanımlanır, performans ölçümü ve finansal şeffaflık sağlanır. 2.Çekirdek–çevre ayrımı Merkez; her işi yapan yapı olmaktan çıkar, yön veren bir çekirdeğe dönüşür. 3.Pilot kollar Tüm organizasyonu dönüştürmek yerine küçük ölçekli otonomi denemeleri yapılır. 7.Kültürün yerleşmesi Güven, hesap verebilirlik ve öğrenme kültürü oluşmadan yapı sürdürülebilir olmaz. Ancak her model gibi bu da bir "mucize çözüm" değildir. (1) Jana Werner, Phil Le-Brun.
04 Mayıs 2026 00:01

Güçsüzlük Yozlaştırır Mı?
Lord Acton'a ait olduğu bilinen "güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır" sözü, günlük yaşamda sıkça kullanılan bir özdeyiş haline gelmiştir. Ancak son dönemde buna karşılık şu görüş de dile getirilmektedir: "Güç yozlaştırır, ancak güçsüzlük de yozlaştırır." Bu ikinci ifade klasik bir kaynağa dayanmaz; daha çok Acton'un tezine karşı geliştirilmiş modern bir yorumdur. Friedrich Nietzsche'nin "ressentiment" kavramı, güçsüz bireyin doğrudan hareket edemediğinde kin, kıskançlık ve bastırılmış öfke üretebildiğini ortaya koyar. Aung San Suu Kyi de benzer şekilde, yozlaşmanın kaynağını güçten ziyade "gücü kaybetme" korkusunda görür. Aile şirketlerinde sıkça karşılaşılan "yetkili görünüp yetkisiz olan yöneticiler" sorunu, güçsüzlüğün kurumsal bir örneğidir. Kısa ve net bir cevap vermek gerekirse: Suç örgütlerinin eleman temininde en elverişli zemin "fakirlikten çok kırılganlıktır." Fakirlik bu kırılganlığı artırdığı için daha yaygın bir risk alanı oluşturur; ancak zenginlik de farklı kanallardan istismara açık bir zemin üretir. Nitekim Hz. Peygamber'in (sav) fakirlikten Allah'a sığındığına dair rivayetler, fakirliğin ciddi bir risk alanı olarak görüldüğünü göstermektedir (1). "Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır" sözü gibi "güç yozlaştırır, ancak güçsüzlük de yozlaştırır" sözü de gerçeğin sadece bir kısmını ifade eder. Fakirlikle kamusal alanda "sosyal devlet", özel alanda "sosyal sorumluluk" ilkeleri ile mücadele edilmelidir.
27 Nisan 2026 00:01

Şirketlerin Büyüme Stratejileri
Bu noktada kritik bir ayrım yapmak gerekir: Şirketler için asıl hedef büyümek değil, sürdürülebilir olmaktır. Bu tür kararlar "geri adım" olarak değil, "stratejik yeniden konumlanma" olarak görülmelidir. Büyüme, doğru yönetilmediğinde önemli riskler barındırır. Özellikle şu yaklaşımlar riskleri katlayarak artırır: "Ciro büyüsün de nasıl büyürse büyüsün" yaklaşımı, Kârsız iş alarak büyüme, Sırf rakipler büyüyor diye büyüme, Kurumsallaşmadan ölçek büyütme, Patron merkezli yapıdan çıkmadan büyüme. Küresel ölçekte yapılan araştırmalar, hızlı büyüyen şirketlerin bazı ortak özelliklere sahip olduğunu gösteriyor (1): Güçlü merkezi liderlik: Büyümeden sorumlu C seviye liderler, yetkinliklerini hayata geçirebilecekleri yetkiye de sahiptir. Merkezi büyüme sorumluluğu: Tek bir "büyüme lideri" olan şirketlerde daha yüksek netlik ve daha güçlü uygulama görülür. Araştırmalar, büyüme için şu yapısal adımların önemine işaret ediyor (1): Tek bir "büyüme sorumlusu" belirlemek, CEO liderliğinde bir büyüme konseyi oluşturmak, Ortak hedef ve öncelikleri netleştirmek, Uzun vadeli büyüme planlaması ve stratejiye yeterli zaman ayırmak, Odaklı ve iyi yönetilen bir mükemmeliyet merkezi oluşturmak, İşbirliğini de gelir kadar disiplinli biçimde ölçmek. Şirketler büyümeyi farklı yollarla gerçekleştirebilir (2): 1.Satış odaklı büyüme Mevcut müşterilere daha fazla satış, yeni müşteri kazanımı ve yeni pazarlara açılma. 4.Kaynak tahsisi Kaynakları en hızlı büyüme potansiyeli olan alanlara yönlendirme. 5.İş modellerini yenilemek Sadece satışları değil, iş yapış biçimini değiştirerek büyüme sağlama. Bu Kuzey Yıldızı'nı gözetmek, en başarılı şirketleri diğerlerinden ayıran temel farktır (1). Nisan 2026. Ulrich PIdun, Adam Job, Valentín Szekasy.
20 Nisan 2026 00:01

Adalette Ceza Ve Merhamet Dengesi
Bu yüzden "kanunsuz ceza olmaz" ilkesi hukuk devletinin temelidir. "Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür; ama kim bağışlar ve düzeltirse onun mükâfatı Allah'a aittir." (Şûrâ, 40) Bu ilke, adalet ile merhamet arasında kurulan hassas dengeyi ifade eder. Caydırıcılık ilkesinin sağlanması için, kötülüğü yapan kişi o eylemin kötülüğünü kendisine hissettirecek nitelikte ve ona denk bir karşılık görmelidir (2). Kurallar işler, fakat kalpler ıslah olmaz. Yönetim alanında "güç zehirlenmesi" riskinden sıkça bahsedilir. Denge ve denetim mekanizmalarıyla kontrol altına alınmayan "güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır." Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Hz. Peygamber'in, "İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez" ve "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" şeklindeki uyarıları, bu değerin İslam ahlakındaki merkezi yerini açıkça ortaya koyar (3). Kur'an'da kısas hükmünün ardından affın teşvik edilmesi ve bunun "bir hafifletme ve rahmet" olarak nitelendirilmesi de aynı dengeye işaret eder (Bakara, 178). (1, 4) Merhamet soyut bir kavramdan ibaret değildir. Bedir Savaşı'nda esir alınanlara, son derece insani, şefkatli ve adil davranılması, esirlerin Müslümanlar arasında paylaştırılarak aç bırakılmamış, giydirilmiş ve iyi muamele görmüş olmaları, fidye karşılığı veya 10 Müslümana okuma-yazma öğretme şartıyla serbest bırakılmaları devrine göre, hatta günümüze göre olağanüstü güzellikte bir merhamet göstergesidir. "Şefkat toplumu" ideali, adaletle dengelenmezse zamanla güçlülerin lehine işler. Ceza ve merhamet dengesinin kurulması için, "merhamet mi ceza mı?" sorusundan ziyade, "Hangi durumda hangisi öne çıkmalı?" sorusunu sormalıyız. (2) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C5%9E%C3%BBr%C3%A2-suresi/4312/40-43-ayet-tefsiri (3)Mustafa Çağrıcı.
13 Nisan 2026 00:01