×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

İklim Değişir Akdeniz Ölür!

Kemal Burkay'ın yazıp Arto Tunçboyacıyan'ın bestelediği ve Sezen Aksu'nun o müthiş yorumuyla seslendirdiği "Gülümse" şarkısındaki hepimizin hafızasında yer eden o mısrayı anımsarsınız; "İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse." Hüznü, yalnızlığı, kimsesizliği, "Bir kedim bile yok anlıyor musun?" sözcükleriyle anlatan o güzel şiir, "Belki kente bir film gelir, bir güzel orman olur anılarda, iklim değişir, Akdeniz olur, gülümse..." diye devam eder ve her şeye rağmen umutla biter. Her ne kadar bizde, yanlış bir özne seçiminden öte, alttan alta reformlarla-iyileştirmelerle, fosil yakıtları yasaklamakla vs. bu sistemin (kapitalizmin) ilelebet devam edeceğine olan inanç ya da başka bir dünyaya inançsızlıkla iklimi değiştirenlere sistemlerini de değiştirmeleri için yapılan "İklimi değil sistemi değiştir" çağrısının o cenahta hiçbir karşılığı yok! Ülke olarak içinde yer aldığımız Akdeniz Havzası iklim değişikliğinin en yoğun hissedildiği yerlerin başında geliyor. Sadece 22-28 Haziran 2026 haftasında Avrupa genelinde aşırı sıcaklara bağlı olarak tam 20 bin 390 kişinin yaşamını kaybettiği kayıtlara geçti. Daha öncesinde, mayıs ayında da normallerin 10 derece üzerine çıkan ani "ısı sıçramaları" yaşandı ve insanların bu duruma bedensel uyum sağlamasına fırsat tanımadan ölümlere yol açtı. Krizin merkez üssü: Can çekişen Akdeniz Havzası Avrupa'daki bu ölümcül sıcakların asıl kalıcı yankısını "iklim değişikliğinin sıcak noktası" olarak tanımlanan Akdeniz Havzası'nda hissediyoruz. Deniz suları ise 1980'lerden bu yana her on yılda ortalama 0.29 ile 0.44 derece gibi korkutucu bir hızla ısınıyor. Meteoroloji verilerine baktığımızda, 2025 yılının 15.1 derece ortalamayla son 55 yılın en sıcak beşinci yılı olarak kayıtlara geçtiğini görüyoruz. Eğer termometrede bir bozukluk yoksa aslında bu sayı Silopi'de ölçülen ve kayıtlara "Türkiye rekoru" olarak geçen 50.5 dereceden 0.5 derece daha yüksek! Eğer iklim değişikliğine karşı çok acil, "radikal" ve somut adımlar atmazsak, "İklim değişir Akdeniz olur" dizesindeki o tatlı umut, yerini tamamen "İklim değişir Akdeniz ölür" hüznüne bırakacak.

Özer Akdemir

Kaynak: Evrensel

06 Temmuz 2026 00:04

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Özer Akdemir

Avrupa'daki Aşırı Sıcaklar Türkiye İçin Bir Erken Uyarı Alarmı Mı?

Tehlikenin asıl kaynağı ise Kuzey Afrika'dan gelen sıcak havanın yüksek basınç sistemi tarafından kıtanın üzerine adeta bir kapak gibi oturtulmasını ifade eden "ısı kubbesi" olarak gösteriliyor. Bununla birlikte atmosferde oluşan kalıcı ve geniş bir yüksek basınç sistemini tanımlamakta kullanılan "omega blokajı" da bu atmosferik olayda etkili olan etmenlerden birisi olarak değerlendiriliyor. Ayrıca, Avrupa'nın hava kirliliğine karşı yürüttüğü başarılı mücadele ironik bir yan etki yaratarak gökyüzünü temizledi; azalan aerosoller nedeniyle yüzeye ulaşan güneş enerjisi arttı ve "güneşlenme parlaması" denilen bu olgu, sıcakların şiddetini daha da artırdı. İklim değişikliği, Avrupa'daki sıcak hava dalgalarını 2 ila 4 derece daha sıcak hale getirdi. Uzmanların bu konudaki görüşleri oldukça net: Imperial College London'dan Dr. Theodore Keeping, bu olayın Avrupa'da bugüne kadar görülen en şiddetli ve yaygın sıcak hava dalgası olduğunu belirterek, "Son 50 yılda gezegenin 1.1 derece ısındığı bu dönemde, iklim değişikliği olmadan haziran ayında böyle bir olayın yaşanması imkansızdı. Gelecek yazların daha serin geçmesini beklemek tamamen gerçek dışı" uyarısında bulunuyor. Yine Imperial College London'da Üniversitesinin Çevre Politikaları Merkezinde iklim bilimi hocası olarak çalışan Prof. Dr. Friederike Otto ise "Bilim insanları olarak artık bozuk plak gibi aynı şeyleri tekrarlıyoruz: Evet bu iklim değişikliği, evet bunu biz yapıyoruz, evet çözümlerimiz var ve hayır, bunları yeterince hızlı uygulamıyoruz" diyerek acil eylem çağrısı yapıyor. Şehir planlamasından, sağlık sistemlerinin ve erken uyarı mekanizmalarının bu yeni iklim gerçeğine göre acilen uyarlanması artık bir tercih değil, yaşama tutunma meselesi iken "Evet, çözümler var ve hayır bunu yetirince hızlı yapamıyoruz." İnsanlık, kapitalist sistemin yarattığı krizi sistem içinde çözmenin olanaksızlığını anladığında kendi türü dahil dünya üzerindeki canlıların yaşama tutunması için doğada bozduğu dengeyi düzeltmenin yolunu da bulacaktır... Makalede bu risk, "Ege, Akdeniz ve Marmara kıyılarında nem yüksek olduğu için, hissedilen sıcaklık ve yaş termometre değeri, kuru iç bölgelere göre çok daha tehlikeli seviyelere ulaşabilir; İzmir, Aydın, Muğla, Antalya, Mersin, Hatay gibi kıyı kentleri bu açıdan en hassas bölgelerimiz" diye sıralanıyor.

29 Haziran 2026 00:07

Özer Akdemir

Irgat

Haziran sonu sıcağında, hem de güneşin bulutsuz gökyüzünde alıcı kuş gibi dönüp durduğu bir öğle vakti, çekişi gittikçe düşen otomobilin hararet ibresinin kırmızı bölgenin dibini zorlamaya başladığını gördüğümde durumun ciddiyetini anladım. AkçanSA çimento fabrikasını geçtikten sonra Mecidiye Köyü tarafından gelen yolla birleşerek Pınarbaşı köyüne doğru devam eden yol, düz ovanın ortasında keskin virajlarla zigzag çizmeye başlayınca "ne oluyoruz" diye bir şaşırırsınız. Yörede yaşayanların "Ayran virajı", "kuzu virajı, "oğlak virajı" gibi isimler taktıkları bu virajların her birinin birbirinden ilginç ve gülünç öyküleri vardı. Rivayet muhtelif ama, güya, tarlasının kıyısına kadar gelen yol çalışmasına ayran götüren bir köylünün yolun tarlasının hemen yanından kıvrılması ricasının kırılmaması "Ayran Virajı"nı oluşturmuştu. Düz gelen yol, tarlanın kıyısına gelince hafifçe sağa meyledip küçük bir viraj yaparak tarlayı geçtikten sonra tekrar düz bir şekilde devam etmişti. Oğlak virajı için ise köylünün yol çalışanlarının başlarındaki amirlere bir gece tandırda nar gibi kızarmış oğlak ve rakılı ziyafet çekmesi gerekmişti. Batak Ovasının ortasından, Karamenderes nehrine doğru dümdüz gitmesi gereken yol, akşam oğlak tandır, rakı ziyafeti sofrasından sendeleyerek kalkmış sarhoş bir adam gibi tarlanın etrafını dolanarak geniş, keskin bir dönemeç oluşturmuş, tam ucunda üzerinde bir leylek yuvasının bulunduğu elektrik direğinin kıyısına kadar dönen viraj tarlayı geçince tekrar kendine gelerek düz yolu doğrultmuştu. Yöre halkının gülerek anlattığı bu öykülerin gerçekliği nedir bilinmez ama dümdüz gitmesi gereken yolun virajlarla zigzag çizmesinin mantıklı bir açıklamasını bendeniz bugüne kadar bulabilmiş değilim. Tek açıklama eskiden, toprak bağ bahçe arasında at-eşek arabaları geçsin diye yapılan yollar olduğu gibi korunmuş, yeni yol yapımı sürecinde de istimlakla, para pulla uğraşmak istemeyen karayolları yolu kısaltmak, düz bir hatta daha güvenli hale getirmek yerine bu eski yolu imar etmekte çareyi bulmuştu. Dediğim gibi; rivayet muhtelif... Kaz Dağı'ndan doğup, Araplar Boğazı'nı geçerken, Troya'nın bahçeleri arasında sarhoş bir adam gibi yalpalaya kıvrıla ilerleyen Skamender (Karamenderes) nehrinin aktığı Batak Ovası'nda, yine nehir gibi sarhoşçasına kıvrılarak ilerleyen yolun kıyısında aracımın motorunun soğumasını beklerken, tam karşımdaki tarlanın ortasında çalışan köylüler gözüme çarptı. Sarısıcağın alnında, görebildiğim kadarıyla domates toplayan köylülerin başlarında bura insanının giyimlerine özgü sarı, mor, gri renkli dolamalar vardı. Çoğu iki büklüm, bazıları toprağa bağdaş kurmuş oturarak hızlı hızlı çalışan grubun içindekiler de eğildikleri tarladan arada başlarını kaldırıp benim bulunduğum yere doğru bakıyorlardı. Öğle sıcağında, hava belki de 40 derecenin üzerinde iken çalışmak zorunda kalan köylüler için benim bulunduğum ardıç ağacının gölgesi nasıl da imrenilecek bir yer geliyordur kim bilir. Ancak, bu durum beni ferahlatmak yerine rahatsız etti, ne yalan söyleyeyim. Motorun soğuması için en az bir yarım saat beklemem gerektiğini hesap ederek, başıma şapkamı takıp ardıcın korunaklı gölgesinden çıktım, onlara doğru yürüdüm. Bunu gören ırgatların bu sıcakta o koyu gölgeden çıkmamı yadırgadıklarına, hatta kınadıklarına, "bu adamda da hiç akıl fikir yok" diye düşündüklerine eminim. Her biri küçük bir bebek başı kadar irileşmiş kıpkırmızı yerli Çanakkale domateslerini toplayıp kasalara dolduran on kişilik grup kadın erkek karışıktı. Aralarında yaşı ellinin üzerinde gösterenler de vardı, genç, lise çağında delikanlılar da. Selam verip, kolay gelsin diyerek yanlarına vardığımda hepsi işlerini bir dakikalığına bırakıp merhabalaştılar benle. Aracın hararet yaptığını, yarım saat kadar motorun soğumasını bekleyeceğimi, bu sırada izin verirlerse kendilerine yardım etmek istediğimi söyledim. "Sıcakta zahmet etmeseydiniz keşke" diyenlere kulak asmadan çömelip domates toplamaya başladım ben de. On beş yirmi dakika kadar, onlarla domates toplayarak sohbet ettim. Pınarbaşı köyünden, tarlaya ırgat olarak gelmişler. Sabah gün doğumu ile başladıkları tarlanın akşama kadar biteceğine emindiler. Ovanın ortasındaki tarlada güneşin altında çalışmanın zor olduğunu ancak aslanın ağzından midesine giden ekmeğe de başka türlü ulaşamadıklarını söylediler. Sıcakların önümüzdeki günlerde çok daha fazla artacağını, Pasifik Okyanusu'ndaki yüzey sularının normalden daha fazla ısınmasıyla ortaya çıkan ve aşırı sıcaklara yol açan o "küçük velet"i, El Nino'yu anlattım ben de onlara. Alnımdan ve kulunçlarımdan fışkıran tere aldırmadan, havadan, sudan, En Nino'dan, aslanın midesindeki ekmekten, oğlak ve ayran virajlarından konuşarak yaptığımız yarenlik sonrası vedalaşıp aracıma dönerken kucağım, zorla tıkıştırdıkları iri iri Çanakkale domatesleriyle doluydu.

22 Haziran 2026 00:10

Özer Akdemir

Kiraz Mevsimi

Her bir yanı ayrı bir güzellik taşıyan "tanrıların dağı İda"nın, Kaz Dağı'nın en güzel yerlerinden birisi olan Ayazma Tabiat Parkı'na geçtiğimiz günlerde, bir öğle sonrası gittik. Geyikli Dalyan'dan bir saatlik bir sürüşün ardından Ayazma Pınarı Tabiat Parkı'nın giriş kapısına geldik. Kapıdaki 20-25 yaşlarında gösteren genç görevli de bu köylülerden birisiydi. Yemek yediğimiz yerden on beş dakikalık yürüyüş mesafesinden sonra çıktığımız düzlüğün girişinde bulunan tabela burasının "kamp-karavan" alanı olduğunu gösteriyordu. "Köyde düğün var, ona yetişeceğim" dedi. "Püeehhhh" deyip elini salladı. "Kirazlar dalda kaldı. Alan eden yok" dedi, şehla gözlerini devirerek. Şaşırdım, bizim pazarda 150-200 lira vererek aldığımız kirazları toptancı 30-40 TL verip almak istemiyormuş. "Valla bilmiyorum abi, kiraz mevsimi böyle giderse halimiz duman bu sene" dedi ellerini iki yana açıp. Yaklaşık 7 yıl önce, 300-400 bin ağacın katledilmesinin ardından ortaya çıkan o korkunç fotoğraf sonrası on binlerin ağaya kalkması, ülkede Gezi eylemlerini andıran tepkilere neden olmuştu. Bu davanın sonuçlanmasına yakın, altıncı şirket Kaz Dağı sınırları içinde bulunan Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt sahalarını Nurol Holdinge ait TÜMAD şirketine 470 milyon dolara satarak Türkiye'den ayrılırken, bunun karşılığında da tahkim davasını geri çekmişti. O günlerde, on binlerin tepkisini yatıştırmak için Kirazlı'daki o korkunç ekolojik yıkım görüntülerinin olduğu sahanın "rehabilite edileceği" sözünü veren Orman Genel Müdürlüğü yıllarca bu sözünün üzerine yatmış, bölgede rehabilitasyon namına tek bir adım atmamıştı. Kanadalıların Doğu Biga Madencilik'inin adını "Altınkale" olarak değiştirip, yeni ÇED süreci bile başlatmaya gerek görmeden apar topar işe giriştiler. Çanakkale kent merkezine 20 kilometre uzaklıkta bulunan Kirazlı köyü, maden buralara gelmeden önce şifalı suları ve kütür kütür tatlı kirazları ile gündeme gelirdi kiraz mevsiminde. Ayazma'da "Kirazlar dalda kaldı" diye kederlenen Evciler köylüsü İsmail, Kirazlı'daki talanı, tahribatı görse, "Püeehhhh, bizimki de dert miymiş" der, şehla gözlerini belertirdi.

15 Haziran 2026 00:10

Özer Akdemir

Çiçek-böcek Seviciliğinden Ekolojik Yıkım Gerçeğine

Yerel yönetimler ve resmi kurumlar tarafından hazırlanan 2026 Çevre Haftası programları, "dünya bize emanet" ve "sıfır atık" temaları etrafında şekillenerek kentsel peyzaj, konserler ve atık toplama etkinliklerine indirgenmiş durumda. Çevre Gaftası programı: Step/aerobik etkinliği, sıfır atık ve kompost atölyesi, "Atkı Çözgü" tekstil sergisi, tişört dönüştürme atölyesi, yat limanında deniz temizliği ve uçurtma şenliği yapılıyor. Gizlenen çevre sorunu: Kaz Dağları yöresinin yüzde 79'u (yaklaşık 1 milyon 294 bin hektar) maden ruhsatlarıyla kapatılmış halde. Çevre Haftası programı: Çocuk gelişim merkezi öğrencileriyle 100 adet zeytin ağacı dikimi ve çocukların atık malzemelerden ürettiği kıyafetlerle kırmızı halıda yapılan "Geri Dönüşüm Defilesi" düzenleniyor. Gizlenen çevre sorunu: Taşınmaz Komisyonu eliyle ilde 118 adet maden ruhsatı ihalesiz olarak şirketlere satılmış durumda ve 95 maden projesi ÇED sürecinde ilerliyor. Çevre Haftası programı: "Geleceğe Yatırım: Sıfır Atık Eğitimi", çocuk tiyatrosu gösterimi, bando ekipleri eşliğinde "büyük çevre yürüyüşü" ve ödüllü sıfır atık yarışması gerçekleştiriliyor. Gizlenen çevre sorunu: Gümüşhane'de 54 adet maden projesi ÇED sürecinde bulunurken, 42 ayrı ruhsat sahası maden şirketlerine satılmış halde. Çevre Haftası programı: Okullarda atık pil toplama kampanyası ödül töreni, çocuklara yönelik kompost atölyeleri ve çiftçilere "Kırsalda Sıfır Atık" eğitimleri veriliyor. Çevre Haftası programı: Botanik parkta sergiler, "Denizlerde Plastik Avı" konulu fotoğraf sergisi, atık defilesi ve atık su arıtma tesisine teknik gezi yapılıyor. Parklarda kompost atölyeleri, atık toplama yarışmaları, "atıksız mutfak" panelleri ve sahillerde sembolik deniz dibi temizlikleri gerçekleştiriliyor. Malatya ve Erzincan hattı: Çevre Haftası programı: Deprem sonrası imar faaliyetlerinde "yeşil alan" vurgulu peyzaj çalışmaları, okullarda atık pil toplama kampanyaları ve belediye binalarında sıfır atık stantları kuruluyor. 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde Türk Toraks Derneği, Aydın Tabip Odası ve Çine Yaşam Platformu öncülüğünde bilim insanlarının katılımıyla "Çine'de kuvars/feldspat madenlerinin çevre ve işçi sağlığına etkilerinin değerlendirilmesi" toplantısı bunlardan birisi idi. Nehirlerin Kardeşliği şiarıyla 6 Haziran'da, 100. Yıl Meydanı'nda çok sayıda emek ve meslek örgütü ile çevre platformunun katılımıyla "Büyük Gediz Buluşması" düzenlenerek su varlıklarının sanayi ve maden eliyle yok edilmesine karşı direniş çağrısı yapıldı. Belediyenin aerobik ve kompost etkinliklerine alternatif olarak, Çanakkale Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri 5 Haziran Cuma günü kordon boyunda "Çanakkale'nin ekolojik haklar bağlamında sorunları ve önerileri" başlıklı halka açık bir forum düzenleyerek kentin etrafını saran altın madenlerini, siyanür tehlikesini ve yaşam alanlarının gasbını yüksek sesle tartıştı.

08 Haziran 2026 00:04

Özer Akdemir

Demokrasi Askıda, Doğa Kuşatmada

"Mahkeme bir iktidar organıdır. Liberaller bunu bazen unuturlar, ama bir Marksistin bunu unutması affedilmez bir suçtur."* Türkiye'nin son çeyrek asırlık ekonomi-politik serüveni, sadece bir hükümet etme biçiminin değil; devletin, hukukun, coğrafyanın ve toplumsal muhalefetin baştan aşağı yeniden dizayn edildiği yapısal bir dönüşümün hikayesidir. Hikayenin geldiği noktada, seçilmiş yerel yönetimlerin sistematik olarak devlet tarafından atanan kayyımlarla değiştirilmesi ve ana muhalefet partisi CHP'nin liderliğinin "mutlak butlan" adlı bir "hukuk garabeti" ile iptal edilmesi gibi iki temel gelişme kendini gösteriyor. Türkiye'de siyasi muhalefet ve yerel demokrasi, adli ve idari mekanizmaların birer baskı aracına dönüştürülmesiyle tasfiye ediliyor. CHP'nin 38. Olağan Kurultayının Ankara Bölge Adliye Mahkemesi tarafından "mutlak butlan" gerekçesiyle iptal edilmesi ve mevcut yönetimin görevden uzaklaştırılarak eski yönetimin tedbiren başa getirilmesi, rejimin demokratik süreçleri içeriden boşaltmak için kullandığı bir otoriter rejim uygulaması olarak nitelendiriliyor. Bu kararın, siyasal rekabeti mahkeme salonlarında dizayn etme çabası ve "seçilmiş" iradenin yerine "atanmış" bir yapının getirilmesi anlamına geldiğine yönelik hükümet kanadı dışında toplumun çok büyük bir kesiminde genel bir kanı oluşmuş durumda. Cengiz Holdingin Hacıbekirler köyü yakınlarındaki Halilağa bakır ve altın madeni projesi için devasa ormanlık alanların yok edilmesi ve yörenin su kaynaklarının kuruma tehlikesiyle baş başa kalması; keza Nurol Holdinge ait TÜMAD'ın siyanürlü altın madeninin kapasite artışının yarattığı kirlilik ve ekolojik baskı, siyasal iktidarın doğayı salt bir sömürü aracı olarak görmesinin sonuçları arasında sayılabilir. Madran Dağı'nda Seferler köylülerinin fıstık çamlarını kesen, asırlardır kullandıkları yaylaları tapuları kaydırarak ellerinden alan şirketin sahibi CHP'den milletvekilliği ve iki dönem Çine belediye başkanlığı yapan Osman Aydın. Halkın iradesinin "mutlak butlan" veya "kayyım" kararlarıyla gasbedildiği bir düzende, Kaz Dağlarını veya Madran'ı savunacak hukuki ve siyasi kalkanlar da devlet şiddetiyle parçalanıyor. İktidar, çevre direnişlerini ve yerel hareketleri "devlet düşmanı" veya "ulusal güvenlik tehdidi" olarak damgalayarak, maden ve enerji projelerini protesto eden vatandaşlara karşı polis şiddetini meşrulaştırıyor. CHP'ye yönelik mutlak butlan kararı ile yaratılan siyasi belirsizlik, belediyelere atanan kayyımlar ve Kaz Dağlarından Madran'a kadar uzanan doğa talanı aynı otoriter rejimin farklı yüzleridir.

01 Haziran 2026 00:39

Özer Akdemir

İklimimiz Çölleşirken Demokrasimiz Nasıl Kurudu?

İklim değişikliği, çevre felaketleri, tarım, deniz biyolojisi, sivil güvenlik gibi alanlarda veri sağlamak için Avrupa Birliği tarafından yönetilen ve uydu ile yerel sensör verilerini kullanarak dünyayı inceleyen gözlem programı olan Copernicus verilerinin de ortaya koyduğu gibi, son on yılda toprağın sadece yaz dönemindeki nem kaybı yüzde 23'ü aşmış durumda. Yani o yağan şiddetli yağmurlar sadece yüzeyi ıslatıp geçiyor; ekosistemimiz ne yazık ki kalıcı kuraklık girdabına çoktan kapılmış ve derin bir "kuraklık rejimi" içine hapsolmuş durumda. Dr. Ekberzade bu noktada çok çarpıcı bir kavramdan, "kuraklık hafızası"ndan bahsediyor. Memleketin toplumsal ve siyasal zemini de tıpkı o çatlayan topraklar gibi çok ağır bir siyasi-demokratik kuraklık yaşıyor. Düşünün ki; son yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkan ana muhalefet partisi CHP'nin 38. Olağan Kurultayı, Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin verdiği tek bir kararla, "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) denilerek bir kalemde yok sayıldı. YSK, aralarında Türkiye Barolar Birliği ve ülkedeki baroların çok büyük bir kısmı tarafından "kendisini inkar eden", yok sayan" bir karara imza atarak "mutlak butlan" kararını onayladı. Ekonomik krize çözüm üretemeyen, bu nedenle de her gün gittikçe eriyen siyasi iktidar, ömrünü uzatabilmek için ele geçirdiği baskı aygıtını ve yargı sopasını sonuna kadar kullanmakta, siyaseti bu sopa yardımı ile benzeri darbe dönemlerinde görüleceği şekilde dizayn etmeye soyunmakta. YSK; Ankara Bölge Asliye Hukuk Mahkemesinin verdiği 'mutlak butlan' kararını tanımakla da yetinmeyerek, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve yönetimini görevden uzaklaştırıp partinin direksiyonunu tekrar Eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'na verdi. Daha önce CHP Genel Başkanlığı koltuğunda (14 yıl) oturduğu süreçte, aldığı pasif tutum, iktidarın ömrünü uzatan tercihler (Ekmelettin tercihi, mühürsüz oylara itiraz edilmemesi, dokunulmazlıkların kaldırılmasına verilen destek vb.) gibi çokça eleştirilen, ancak bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından "CHP'nin başında bu beyefendi olduğu sürece ben de halimize hamdediyorum. İşimiz kolay" diye memnuniyetle yad edilen "Bay Kemal" yeniden CHP Genel Başkanı koltuğuna oturtulmak isteniyor. CHP'nin delegeler tarafından seçilen Genel Başkanı Özgür Özel'in deyimiyle "AKP yargı kolları" tarafından koltuğa oturtulan Kılıçdaroğlu'na ne partisinden ne toplumdan elle tutulur bir destek yok ve kendisine edilen sözler bu dünyada onurlu bir insanın yiyip yutacağı türden değil ama her zaman "soğukkanlı" olmakla tanınan Kılıçdaroğlu bu sefer de kendisine yönelen tepkiler karşısında sessiz, hissiz! Yüzüne yapışan her ıslaklık karşısında 'yarabbi şükür' diyor adeta! Siyasi iktidarın, ele geçirdiği yargı ve CHP'nin içindeki iş birlikçileri ile uygulamak istediği bu adım, 24 yıldır ülkeyi demir yumrukla yöneten otokratik, tek adam rejiminin, kendi bekasını korumak adına zaten kuruyup çatlamış olan o cılız demokratik kanalları tamamen tıkaması anlamına geliyor. Yargı eliyle gerçekleştirilen bu müdahale, düpedüz Saray rejiminin faşizm inşasına doğru attığı devasa ve planlı bir adımdır. Faşizmin inşası, kitleleri korkuyla teslim almak, sendikaları işlevsizleştirmek ve yargıyı bir sopa gibi kullanarak muhalefeti tasfiye etmek üzerinden ilerliyor. İnsan Hakları İzleme Örgütünün (HRW) de belirttiği gibi, mahkemenin bu kararı Erdoğan hükümetinin ana siyasi muhalefeti saf dışı bırakmak için attığı siyasi adımların bir parçasıdır. Kurulan bu yeni devlet düzeninde, siyasi partilerin devleti dönüştürme iddiası taşıması istenmemekte; aksine, muhalefetin iktidara itaat eden "yerli ve milli" bir aparata dönüştürülmesi amaçlanmaktadır. İklim değişikliğini inceleyen Ekberzade'nin yukarıda bahsettiğimiz araştırmalarında geçen "Karbondioksit paradoksu" diye bir gerçek var. Artan karbondioksit, bitkileri bir süreliğine daha yeşil ve gür gösteriyor ama o sahte yeşillik aslında su stresi yüzünden içten içe kuruyarak devasa bir yangın yakıtına dönüşüyor. Yakın geçmişte Bursa, Bilecik ve Eskişehir çevresinde yaşanan can kayıplı büyük orman yangınları, bu tehlikenin en somut ve yıkıcı örneği olarak verilebilir. Siyaset sahnemizde, iktidarın kaybettiği, ana muhalefet başta olmak üzere muhalefetin kazandığı yerel seçimler sonrası estirilen "normalleşme" rüzgarları ya da sandıktan çıkan geçici zafer sevinçleri de tam olarak bu paradoksa benziyor.

25 Mayıs 2026 08:13

Özer Akdemir

Gezegenin Ateşi Çıkarken Biz Ne İzliyoruz?

Mevsimsel tahmin modelleri, bu yılın sonlarına doğru 1997-1998 ve 2015-2016 yıllarındaki rekorları bile aşabilecek bir "Süper El Niño" olasılığını masaya koyuyor. Uzmanlar, bu dalganın dünyayı geçici de olsa 1,5°C ısınma sınırının çok üzerine taşıyacağı, 2026 sonu ile 2027 yılının küresel sıcaklık rekorlarını aşacağı konusunda uyarıyor. Mersin sahillerinden Antalya zirvesine: Sıfır atık masalları Ülkemiz ve dünyaya "sıfır atık" masalları anlatanların önce bir gidip Mersin'in Tece ve Davultepe sahillerindeki mikroplastik istilasını görmesi gerekiyor. Bırakın süslü "sıfır atık" hikayeleri ve planları ile ülkemizdeki atıkların minimuma düşürülmesi ya da uygun teknolojilerle bertarafı Avrupa'dan alınan 12 milyon tonu aşan atıkların da bir sonucu Mersin sahillerine vuran kirlilik. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) 6. Değerlendirme Raporu'na bakanların gözünden kaçmayan acı bir detay var: Dünyanın kuraklık haritasında Türkiye, kuraklığın giderek daha da kötüleşmesinin beklendiği o endişe verici "kahverengi" kuşakta yer alıyor. Üstelik Türkiye'nin kendi resmi iklim raporları bile, yine IPCC verilerine dayanarak, bulunduğumuz Akdeniz Havzası'nın aşırı sıcaklar, giderek azalan yağışlar ve büyüyen su kriziyle bir "iklim değişikliği sıcak noktası" olduğunu itiraf ediyor. Uzmanlara göre El Niño'nun Türkiye üzerinde, Pasifik kıyılarında olduğu gibi doğrudan bir "ya kuraklık ya sel" etkisi yok; ülkemizin yağış rejimini daha çok Kuzey Atlantik Salınımı ve Akdeniz basınç sistemleri belirliyor. Ahi Evran Üniversitesi'nden Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, El Nino'nun Türkiye'deki etkilerine dair şu uyarılarda bulunuyor; "Eğer 2026 sonu-2027 başında öngörülen küresel ısınma ivmesi gerçekleşirse, Türkiye'de uzun süreli sıcak hava dalgalarının yaşanması, gece sıcaklıklarının yüksek seyretmesi, orman yangını sezonunun uzaması ve tarımsal su talebinin artması gibi sonuçlar doğurabilecek hassas bir döneme girilir. Bu açıdan en hassas bölgeler, Akdeniz, Ege ve Güneydoğu Anadolu,''. Çankırı Karatekin Üniversitesi'nden Doç. Dr. Okan Ürker ise bu sene yangın riskinin Türkiye'de de yüksek olduğuna dikkat çekerek; "Aşırı yağışlı geçen kış aylarından sonra diri örtü çok hızlı gelişiyor. Bu nedenle frekansı ya da şiddeti yüksek yangınların sayısında artış öngörülüyor" diyor. Ürker, bunun önüne geçmek veya riski azaltmanın ancak yanıcı madde yönetimi ile mümkün olabileceğini, riskli sezon başlamadan evvel, orman-maki gibi doğal peyzajlarda yoğun bir mekanik mücadelenin gerektiğini dile getiriyor. IPCC'nin kuraklık haritasında kahverengiye boyanan Türkiye, yaklaşan Süper El Niño'nun küresel ateşiyle birleştiğinde çok daha sıcak, çok daha susuz ve yangınlarla amansız bir mücadele vereceğimiz günlerin eşiğinde duruyor. Bu tablo, bize Antalya'da yapılacak zirvelerin süslü salonlarından çok, sahada acil ve gerçek bir hazırlığa ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Doğa bizimle pazarlık yapmıyor, sadece sonuçları önümüze koyuyor. El Niño gibi doğal olgular, kapitalizmin yarattığı iklim değişikliğinin çarpan etkisiyle birleşerek birer yıkım makinesine dönüşmüş durumda. COP31 veya benzeri zirveler; kömürden çıkışı reddeden, fosil yakıtlara halel getirecek cümle kurmayı bile agresif lobi faaliyetleri sonrası zirvelerin sonuç bildirgelerine yazdırmayan, şirketlerin kâr hırsını dizginleyemeyen ve doğayı sadece bir kaynak olarak gören bu sömürü sistemini kökünden sarsmadığı sürece birer "ön alma tiyatrosundan" öteye gidemeyecektir.

18 Mayıs 2026 00:08

Özer Akdemir

Madran Dağı'nın İnce Memed'i

"Belki 100 yıllık. Köyden sürüsü ile yaylaya çıktıklarında kalırlarmış. Babam burada doğmuş. Dedem ölünce bir süre daha kullanılmış, sonra yıkılmış". İşimi bitirip yanına geldiğimde evin bulunduğu arazi ile ilgili başlarına gelen olayları anlattı: "Bizim bu tapulu arazilerimizi yukarıdaki sit alanına doğru kaydırmış şirket. Dedemin evinin kalıntılarının bulunduğu arazi kaya mezarlarının bulunduğu Havutlu Tepe olarak görünüyor şimdi." Cep telefonundan gösterdiği tapu kayıt sisteminde harita üzerinde seçili görünen dikdörtgenin üzerinde tapu kayıt rakamı vardı. Gördüğünüz gibi evin kalıntılarının yanındayız şu an. Oysa bizim tapuyu kaya mezarlarının olduğu sit alanına kaydırmışlar". Güneşte parlayan cep telefonunun ekranından kırmızı bir çerçeve içine alınmış dikdörtgeni parmağı ile göstererek, "Arazimizi burdan 300-400 metre öteye kaydırmışlar. Başındaki 8 köşeli şapkası hop indi hop kalktı! "Sizin tapu kaymış diyorlar, tapu kayar mı memur bey? Bizim tapu kaya mezarlarının orada çıkıyor. Sit alanı çünkü orası, kesim yapamayacakları için bizim tapuları oraya kaydırmışlar. Aslında memur beyim, kesilen yerlerin hepsi sit alanı. Dünya kadar yıkıklık, örenlik vardı orada. Beşikler vardı, arı kovanları vardı kayaların tepesinde. Eskiden ayı çokmuş da ayı yemesin diye kovanları o kaya yükseklerine koyuyorlarmış, kütük kovanları. Muğla tapu başmüdürüne gittim. Ben devlete de millete de işlek konuşurum. Başmüdüre, "Siz" dedim "bizim arazilerimizi elden alıyorsunuz, beraber yiyorsunuz madencilerle" dedim. "Siz yağın balın içinde yüzün, yiyin, bizim malı, atadan dededen kalan malımızı... "Biz" dedim "Aç yaşayalım orada" dedim. "Bak" dedim "Bir gün gelecek gazeteler yazar" dedim. "Muğla canavarı şu kadar can almıştır, şu kadar araza vermiştir diye" dedim. "Kafaya koydum" dedim. "Oraya geleni, sererim" dedim. "Hepinizi kırarım orada" dedim. "Bizimle alakası yok" diyor. Diyor da diyor... "Köylünün işi yok. Köylünün yatağı yok, fakirin yatağı yok. Geçen gün orada mühendise; "Allah bir tane mi, yoksa iki tane mi?" dedim. "Bir tane" diyor. "Bir taneyse" dedim "Neden bazı lüks yaşıyor da bazı aç yaşıyor?" dedim. "Onu bilmem" diyor. "Memur beyim, bir fıstık çamı 100 kilo künar verir hiç vermese, 150 kilo veren de olur, 200 kilo veren de olur.

11 Mayıs 2026 00:04

Özer Akdemir

Zivania'dan Darağacı'na

Konferansta 1913 -1974 yılları arasında Lefke'de faaliyet gösteren Amerikan madencilik şirketi CMC'nin geride bıraktığı atıkların yarattığı çevre sorunları ve çözüm önerileri tartışılıyor. Amfinin kat kat yükselen basamaklı sıralarında 35-40 kadar bilim insanı ve konuya dair uzmanın içerisinde, Türkiye'den gelen ekipteki tek gazeteci olarak, kürsüyü ve herkesi rahatça görebileceğim bir yere, amfinin en üst sıralarından birine oturup anlatılanları not etmeye çalışıyorum. Tartışmanın konusu; "zivania mı rakı mı daha güzel!" Ziraat ve çevre konusunda Türkiye'nin en önemli uzmanlarından olan Ümit Hoca'nın uzman olduğu bir diğer konu ise içkiler! İkinci teklifte bırakıveriyordum nazlanmayı; "Sağlığınıza o halde hocam!" Konferansın ikinci gününde, üniversite amfisinde, bir yandan Lefke'deki milyonlarca tonu bulan maden atıklarının nasıl bertaraf edilebileceği, edilip edilemeyeceği, kirliliğin bölgeye, narenciyeye, denize, toprağa etkilerini dinlerken, diğer yandan Ümit Hoca ile Senih ağabeyin, tadımını da yapıp (Küçük yassı bir şişedeki renksiz, 45 derece alkollü Rum içkisi zivaniayı sırayla yudumluyorlardı) tartışmalarındaki komik durumda onlardan çok kendime gülüyordum. Türkiye'den gelen tek gazeteci olarak halkımız ve tabii ki gazetem benden konferansla ilgili haberler beklerken benim kulağım "zivania mı rakı mı?" tartışmasına gidiyordu. Neyse ki "zivania mı rakı mı" atışması, iş zıvanadan çıkmadan tatlıya bağlandı; "öğlene zivania, akşam üstü rakı, yatmadan önce bira, cila niyetine!.." Ümit Erdem ve Senih Özay'dan oluşan bu "muhteşem ikili" ile (Aralarına Ertuğrul Barka'yı da alıyorlardı bazen) daha sonraları da birçok yerde birlikte olma, onların verdikleri bilgi-belgelerle haberler yapma olanağı buldum. Yazıya, "Bergama köylülerinin avukatı" olarak tanıdığım, çok önemli bir haber kaynağından öte, 26 yıldır dostluğunu, ağabeyliğini hep hissettiğim Senih Özay'ın 52 yıllık meslek yaşamından derlediği serginin açılışını anlatmak için başlamıştım, Ümit hocadan öteye gidemedim. Senih Ağabey ise, Prof. Dr. Doğan Kantarcı hocayla birlikte, "az rakı"nın insan sağlığı ve zihinsel dinçlik bakımından ne kadar önemli ve hatta gerekli olduğunun yaşayan örneği bugün. 2007 yılında Kıbrıs'ta, yüksek tavanlı amfilerin ciddi atmosferinde başlayan not tutma çabam, Ümit Erdem Hoca ile Senih Özay'ın fısıltılarına mağlup olduğunda anlamıştım; hayat bazen en önemli raporlardan değil, en içten tartışmalardan ibarettir. Ümit Erdem, ziraatın ve toprağın deryası olmasının ötesinde, neşesi bıyıklarına sığmayan, sesiyle odayı dolduran bir "hayat ustası"ydı. Umurbey Mahallesi 1332 Sokak No: 12 Darağaç, Alsancak.

04 Mayıs 2026 00:08

Özer Akdemir

Kül Ve Şakayık

Günler ve geceler boyunca yağdı yağmur. Baharın ilk günlerinde, koyunların ve keçilerin kuzulamaya başladığı dönemde geldi kara haber Çan'ın Kulfal köyüne. Kimi muhtara koştu, "Yandık muhtar! Ne yapacağız şimdi?" diye, kimi telefona sarılıp eşine dostuna yetiştirdi kara haberi. Kimi, "yahu durun hele, daha ortada fol yok yumurta yok. Resmi yazı geçti mi elinize?" dedi, rahatlatmaya çalıştı köylüleri. Gün aşırı bir saatlik yolu tepip gittikleri, artık gide gele merdivenlerini aşındırdıkları devlet dairelerindeki memurlar, bürokratlar da hep aynı cümleyi tekrarladılar; "Resmi bir yazı yok daha." Günler, haftalar geçtikçe yaka silker oldular bu durumdan memurlar, müdürler. "Bilgim yok, yetkim yok"tan başka cümle gelmedi dillerine. Oysa, "Henüz resmi bir tebligat gelmedi bize" denmesi bile içlerindeki kederi bir nebze de olsa hafifletiyordu köylülerin. Gene Çanakkale'de Valiliği'nin, gene TEİAŞ'ın, gene Çevre İl Müdürlüğü'nün yolunu tuttular. Bir çare bekledi biçareler, günler ve haftalar boyunca... *** Birgün telefon geldi muhtara, acilen Ankara'ya TEİAŞ Genel Müdürlüğüne çağrılıyordu, azalarından iki kişi ile birlikte. TEİAŞ Genel Müdürlüğü'nün uğultulu koridorlarından geçerek girdikleri geniş odada kendilerini bekleyen müdür beyin söylediği kahvelerden henüz bir yudum almışlardı ki Atatürk ve Erdoğan fotoğraflarının önünde, gerinerek yaslandığı kocaman koltuğunun içinde küçücük kalan şişman, tıknaz adam, "Kararname çıktı, haritalar netleşti. Sizin köy istimlak edilecek muhtar bey" dedi ve kahvesini höpürdetti. İkinci yuduma elleri gitmedi köylülerin. "Yahu arkadaşlar bu kadar üzülmeyin. Devlet sizi evsiz barksız, yuvasız yurtsuz bırakacak değil elbet. Köyünüzün yerinden daha iyi bir yer gösterir, evinizden çok daha modern evler yapar. Hiçbiriniz aç açıkta kalmazsınız evelallah! Hem ne demişler tebdili mekanda ferahlık vardır. Değil mi?" Kimse tek söz etmedi bu söylenenlere. "Köyümüzün tamamı mı kamulaştırılacak?" diye sordu. "Tamamı" dedi müdür. "Ya tarlalarımız, meralarımız, mezarlarımız?" dedi muhtar, kendinin bile zor duyduğu bir fısıltı gibi çıkıyordu sesi. Boğazını temizledi, birkaç saniyelik duraksamanın ardından hiç uzatmadı; "onlar da" dedi. "İyi de biz nereye gideceğiz, köyümüz nereye taşınacak? Köyümüzün dört bir yanı kömür madeni. Yakınlarda gidecek bir yerimiz de yok. Yeni ev, cami, ahır, çeşme diyorsunuz, onlar nereye ne zaman yapılacak?" diye sordu muhtar. "Orasını bilemem hemşehrim. Ben sadece özelleştirme, istimlak kısmı ile ilgileniyorum kurum olarak. Köyün geleceği ile ilgili her şeyi Çevre Bakanlığı ile halledeceksiniz". Kurumun soğuk beton binasından çıktıklarında daha saat 10 bile değildi. Asmalı köy bir avuç kişi ile direnmeye çalıştı. Bugün, bir şakayık koparana 557 bin lira ceza yazan devlet, 500-600 yıllık köyleri kökünden söküp atıyor.

27 Nisan 2026 00:07

Özer Akdemir

Su Kanunu Taslağına Ulaştık: Suyu Koruma Yasası Mı, Sermayeye 'Tahsis' Kalkanı Mı?

2013-2014 yıllarında TBMM'ye getirilen özellikle havza yönetimi, suyun mülkiyeti ve kullanımı konularındaki tartışmalar nedeniyle yasalaşamayan su kanunu taslağı, 2019'da güncellenmiş ancak TBMM'ye sunulmamıştı. Aralık 2023'te taslak yeniden ele alınırken Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, 2025 yılı sonunda yaptığı açıklamalarda su kanununun 2026 yılında yasalaşmasının hedeflendiğini belirtmişti. "Bu son taslakta neler var?" sorusunu 2013 yılında Meclise getirilen ve o dönem çokça tartışılan su kanunu taslağı ile önümüzdeki günlerde TBMM'ye getirilmesi beklenen taslak arasındaki farklara ve benzerliklere bakarak yanıt arayalım. 2013 yılındaki taslakta "asgari su akışı" gibi çokça tartışılan kavramlara karşın TBMM gibi konunun uzmanları ekosistemin su ihtiyacının birinci sırada olması gerektiğini savunurken, güncel taslakta su tahsisinde bir öncelik sırası oluşturulmuş; birinci sıraya içme ve kullanma suyu, ikinci sıraya ise "çevresel akış ihtiyacı" yerleştirilmiş. Güncel taslağın genel esaslarında "Her canlının sağlıklı ve yeterli suya erişimi" ve su kaynaklarının "Ekosistem esaslı korunması" ilkelerine yer verilmiş. Benzerliklere gelecek olursak; TMMOB, 2013 taslağını temel bir su kanunu olmaktan ziyade suyun özel sektöre devrini düzenleyen bir "su tahsis kanunu" olarak nitelendirmişti. Güncel taslakta da suyun yönetimi büyük ölçüde "su tahsis belgeleri" üzerinden kurgulanmış, su tahsisi yapma yetkisi tek elden DSİ'ye verilmiş. Güncel taslak her ne kadar ekosistem temelli bir yaklaşım benimsediğini iddia etse de, suyu halen bir "su kaynağı" olarak tanımlarken ve tahsis/kiralama rejimini bu kavram üzerinden yürütüyor. Güncel taslakta, doğal haliyle veya işlenerek satılmak üzere çıkarılan yer altı suları ile sanayide kullanılan sular "ticari su" olarak tanımlanıyor. Su kaynaklarını koruyacağını iddia eden devletin bir başka kurumu, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), aynı günlerde 317 No'lu ihale ile 67 ilde toplam 485 devasa sahayı maden şirketlerine sattı. Balıkesir Bigadiç'teki aktif bir maden sahasının çevresindeki içme suyu kaynaklarını inceleyen araştırmacılar madenin hemen yakınındaki (0-5 km) sularda arsenik oranının, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve USEPA sınır değerlerini tam 125 kat aştığını tespit ediyorlar!

20 Nisan 2026 00:05

Özer Akdemir

Madencilik Değil Ekstraktivizm: Sermayenin Doğaya El Koymasına Karşı Sınıf Mücadelesi

Gazetemizde günlerdir Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğünün (MAPEG) maden ihaleleri haberlerine yer veriyoruz. Birçok kez manşetten verdiğimiz bu haberlerde yüz binlerce hektarlık bir alanın maden şirketlerine devredildiği görülüyor. Kamuoyu tarafından da ciddi tepki ve tartışmalarla karşılanan bu ihalelere dair Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) açıklama yaparak, satılan ruhsat alanları yerine kazı yapılan maden sahalarının istatistiki verilerini (Türkiye yüz ölçümünün binde 1.8'i) paylaşarak güya haberleri yalanladı. Polen Ekoloji Kolektifi Üyesi Levent Büyükbozkırlı, MAPEG tarafından yapılan maden ihalelerinin yanı sıra, ülkemizdeki madencilik faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreçlerini ve Taşınmaz Komisyonu kararı ile adrese teslim verilen ihalelerin izini sürdü. Kolektif, ayrıca geçtiğimiz günlerde "Türkiye'de ekstaktivizmle mücadele" ve Adana'dan Zonguldak'a "Türkiye'de ekstarktivizm - kentler" raporlarını yayımladı. Polen Ekoloji olarak ekstraktivizm üzerine yürüttüğümüz çalışmalar, 13 Şubat 2024'teki İliç Katliamı'ndan sonra yoğunlaştı. "Yaşam altından değerlidir" kampanyasının ardından, 2025 baharında MAPEG ihalelerini incelemeye başladık. İkinci olarak, bu bölgeler sanki yüzyıllardır içinde canlı yaşamayan "boş alanlar" gibi görülüyor; yerel halka hiçbir bilgi verilmiyor ve köylüye iş makinelerini görmenin şoku yaşatılıyor. Komisyonun son 4 yılda 10 binden fazla sahaya ihalesiz devir yapması, halkın süreçten dışlandığını ve bunun sınıfsal bir mesele olduğunu gösteriyor. Ekstraktivizm, yol açtığı tahribatı "kalkınma ve istihdam" gibi yanıltıcı söylemlerle meşrulaştırmaya çalışır; oysa bu bir üretim değil, tam anlamıyla 'el koyma' tarzıdır. Akademisyenler, meslek uzmanları, sendikalar ve aktivistlerin "Madenciliğin Yıkımlarına Karşı Mücadele" Platformunda birleşip sahada örgütlenmesi kritik önemdedir.

13 Nisan 2026 00:05

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha