×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Huylu Huyundan Vazgeçer Mi? Tek Parti Devri Yolsuzlukları

Cumhuriyet devrinin makbul gazetecisi Falih Rıfkı Atay der ki: "Atatürk'ün basit itaatçılar dışında iki türlü takımı olmuştur: İnkılâpçı idealistler, insani ve siyasi zaaflarını haksızlık veya menfaati için sömürmekten başka bir şey düşünmeyen türediler!" (Çankaya, 386) Falih Rıfkı, bunların bilhassa Ankara'nın kuruluşu esnasında yaptıkları arsa spekülasyonlarını kitabında Bir Şehir Yapmak başlıklı müstakil bir bahiste anlatır. Lord Kinross, Gazi'nin yarıresmî biyografisinde der ki: "Atatürk'ün çevresindeki bazı sefahat düşkünü ve ekseri ahlaksız adamlar sadece iki şey peşinde koşarlardı: Para ve mevki. O da ağızlarını kapatmak için, kendilerini inşaat işlerinde serbest bırakır, sanayi teşebbüslerinde biraz çalıp çırpmalarına göz yumar ve ortada bir skandal tehlikesi belirmedikçe, varlıklarını hangi yoldan edindiklerini inceden inceye araştırmazdı." (Bir Milletin Yeniden Doğuşu, 730-731) Ali Fuat Cebesoy hatıralarında, başşehir Ankara'nın şehre elverişli olmayan ve belediye hizmetlerinin çok güç yapılabileceği bir arazi üzerinde yayıldığını, inşaat malzemesinin şehir civarında imaline ehemmiyet verilmediğini, bunun da hem memleket iktisadiyatını sarstığını hem de spekülasyonlara yol açtığını söyler. (Siyasi Hatıralar, II/202) CHF katib-i umumisi (genel sekreteri) Saffet Arıkan ve Gazi'nin en yakın arkadaşı Nuri Conker 1921 Mart'ında orduya silah ve mühimmat satın almak üzere Almanya'ya gönderilmişti. Ama "kötü niyetli olmadıkları" nazara alınarak kendilerinden şüphe edilmemiştir. Bunların mottosu, "işin zahmetini biz çektik, nimetini de biz yemeliyiz" idi. Artık siyasi nüfuzunu kullanarak iş takibi yapan herkese "aferist" dendi. İnönü "Devleti aferistlere yedirmeyeceğim" dedi. Astsubay, İttihatçı ve İstiklal Mahkemelerinin dehşetli azası Kılıç Ali anlatır: "Atatürk'ün çevresinde halka teşkil eden insanların bir kısmı, yine Atatürk'ün tasvibiyle, çeşitli banka ve şirketlerde yönetim kurulu üyeliklerine tayin edilmişlerdi. Bunların eline milletvekilliği maaşıyla birlikte ayda birkaç bin lira geçerdi. Atatürk gece-gündüz birlikte olduğu arkadaşlarının kimseye muhtaç vaziyete düşmemelerine [belki yolsuzluğa bulaşmamalarına] bilhassa ehemmiyet verirdi. [Mesela Kılıç Ali İş Bankası, yaver Salih Bozok ise İstanbul Liman Şirketi'nde yönetim kurulu üyesiydi.] Fakat Başvekil İsmet, 'Bunların elinden bütün üyelikleri alacağım' diyordu. Nitekim, İş Bankası Yönetim Kurulu seçimleri sırasında Siirt Milletvekili Mahmut Bey'i çağırarak Nuri Conker'in yönetime alınmamasını istedi. Mahmut Bey vaziyeti Atatürk'e bildirdi. Atatürk önce ses çıkarmadı. Sonra reaksiyonunu göstermekte gecikmedi." (Kılıç Ali'nin Anıları, 260) Servetin güç olduğunu bilen ve kimsenin zengin olduğunu istemeyen İsmet Paşa, Nuri Conker gibi reisicumhurun en yakınına çatınca durdurulmuştu. Nihat Erim, 1950'de bakanlıktan ayrılınca, İnönü kendisine para yardımı yapmayı teklif etmiş; o ise örtülü ödenekten diye reddetmişti: "Reddedince İnönü bir tuhaf oldu. Ben de şaşırmıştım. Çünki beklemiyordum. İnönü ile aramızda bu türlü bir konuşma ilk defa oluyordu. Atatürk zamanında yakınların böyle yardım görmeleri, hatta kendilerinin istemeleri âdet imiş. İnönü 1937'de başbakanlıktan çekildikten sonra Atatürk'ün ona her ay yardım ettiğini de duymuştum. Mesela Numan Menemencioğlu hariciye umumi katipliği zamanından beri ve hâlâ örtülü ödeneğe musallattır." (Günlükler, I/426) İstanbul'da liman amelesini korumak, hastalarına bakmak, muhtaçlarına yardım etmek için kurulan ve amelenin ücretlerinden %5 kesinti yapılan cemiyete Halk Fırkası çökmüştür. Ameleden toplanan %5'ler, maaşlara bile yetişmediğinden, yardım işini mecburen liman şirketi kendi üzerine almış, cemiyet sadece bir "yiyinti" yeri olmuştur. Cemiyetin 70 lira maaşlı bir kâtib-i umumisi, 40 lira maaşlı bir kâtibi, 50 lira maaşlı bir muhasibi vardır. (Mete Tunçay, Tek Parti, 285) 1926-1938 yılları arasında 13 seneye yakın, İstanbul'da belediye başkanlığı, valilik, iktidar partisinin il başkanlığı gibi memuriyetleri aynı anda uhdesinde bulunduran Muhittin Üstündağ, hakkında en çok yolsuzluk ve suistimal iddiası dillendirilmiş şahsiyetlerdendir. Tek partinin kalemşoru Yunus Nadi ile sosyalist gazeteci Arif Oruç arasında yaşanan polemik esnasında, Arif Oruç, kendisine vatan haini denmesi üzerine, 25 Temmuz 1932 tarihli Yarın'da, Romanya Pazarcık'tan keresteci Süleyman Hoca Dursun'un bir mektubunu neşretti. Buna göre, Yunus Nadi mütareke devrinde mektup sahibine "işgal sayesinde keselerimiz altınla dolacak" diyordu. Bunun üzerine 1939 yılında İtalya aleyhine yazılar yazınca, Baron Aloisi kızmış ve şurada, burada "Bizden para istedi, vermedik. Vesikalar elimizde, neşredeceğim" diye söylenmeye başlamıştı. "Sizin malumatınız altında İtalyanlara müracaat ettim diye bir tebliğ çıkarın" demişti. İnönü "Böyle bir şeyi nasıl yaptın?" diye sorunca; Yunus Nadi, "Cinayet, fakat oldu bir kere. Beni kurtar. Para almadım" diye cevap vermişti. İnönü, "Ne yolda bir tebliğ istiyorsan yaz getir" demişti.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Kaynak: Türkiye

15 Haziran 2026 02:24

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Tbıbb-ı Nebevî Ve Modern Tıp

Roma İmparatoru Heraklius'un Medine'ye gönderdiği hediyeler arasında bir de tabip vardı. Peygamberimizin tıbba dair yapıp buyurdukları, "tıbb-ı nebevî" adıyla bilinir. "İlim, beden ve din bilgisi olmak üzere iki tanedir" sözü de hadis-i şeriftir. Bugün de modern tıbbın, hijyen ve terapi olmak üzere iki kısmı vardır. Zira tıbb-ı nebevîde geçmeyen pek çok hastalık vardır. O ise, temizliğe ve az yemeye dikkat edenin, kolay hastalanmayacağını söyledi. Tıbb-ı nebevî, Cenab-ı Peygamberin hastalıklar, tedavi metotları, sağlıkla alakalı ve hayat tarzı üzerine yaptığı tavsiyeleri ihtiva eder. Bir âyet-i kerimede mealen der ki: "Balda insanlar için şifa vardır." (Nahl, 16-69) Hadis-i şeriflerde tıbb-ı nebevîye dair nice tavsiyeler vardır: "Üç şeyde şifa vardır: Bal, hacamat ve dağlama!" "Çörek otunda ölümden başka her hastalığa şifa vardır." "Sirke ne güzel katıktır." "Kim sabah aç karnına Medine hurmasından yedi tane yerse, o gün ona ne sihir ne de zehir zarar verir." [Zehrin zarar vermemesi antioksidan olmasındandır. Niyeti tam halis olursa Allah her şeyden korur.] "Bir yerde salgın olduğunu işittiğiniz zaman oraya girmeyin. Bulunduğunuz yerde salgın çıkarsa oradan çıkmayın." "Temizlik imanın yarısıdır." "Bıyıklarınızı kısaltın." "Ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her abdest alışta misvak kullanmalarını emrederdim." "Hiçbir kap mide kadar kötü doldurulmamıştır." "Ey Allah'ın kulları, tedavi olunuz! Çünkü Allah, yaşlılık dışında her hastalık için bir şifa yaratmıştır." "Sağ yanınıza yatınız!" Ancak bu sahayı değerlendirirken hem dinî, hem de ilmî perspektiften bakıp anlamak icap eder. Ey Allah'ın kulları! "Tekmil-i sınaat telâhuk-i efkâr iledir" sözü meşhurdur. "Ey Allahın kulları tedavi olunuz!" hadis-i şerifine uymamaktır. Avrupa'da Razes diye bilinen Müslüman tabip Ebu Bekr er-Râzî (864-925), Bağdad'da tıp tahsil etti. Sükeyne, muhtemelen şimdikilerden daha ihlaslı olduğu hâlde, tıbb-ı nebevîde yok diye ameliyattan kaçınmamış, "Hacamat olurum, hurma yemem, gözüm geçer" dememiştir. "Salgın hastalık olan yere girmeyin ve çıkmayın" tavsiyesi, yani karantina, modern epidemiyoloji prensipleriyle bire bir örtüşmektedir. Aynı zamanda eczacı olan âlim Hüseyin Hilmi Işık Efendi der ki: "Damardan kan aldırmanın faydası vardır. Niyet edilirse hacamat yerine geçer ve sevap hasıl olur. Sıcak memleketlerdeki şartları başka yerde tatbik etmek mecburiyeti yoktur. Bu, ibadet değil, âdettir. İlaçların çoğunun aslı, tıbb-ı nebevîde tavsiye edilmiş maddelerin sentetik hâlidir. Aspirinin her gün yeni bir faydası ortaya çıkmaktadır. Aslı salisilik asittir ki, tıbb-ı nebevîde övülmüş olan sirke ile müşterektir." Kendisinde bulunan kitaplardan bu ilme dair Derviş Nidaî'nin Menâfiü'n-Nâs'ı bana hediye etmişti. 986/1578 senesine ait 376 sayfalık el yazması bu kitapta mesela diyor ki: "Baş ağrısı deva ile gitmezse, Bakara suresinin (baş ağrısı kelimesinin geçtiği) 196. âyetini, femen'den ev-nüsük'e kadar yazıp başında gezdirse, biiznillah şifa bulur. Başına besmele ve sonuna üskün lillah yazılır." İbrahim Ezrak'ın Arapça Teshîlü'l-Menâfi kitabını ise Hakikat Kitabevi vasıtasıyla basıp yaymışlardı. Bugün bazı kişiler, hiçbir ilmî mesned olmadan, sadece tıbb-ı nebevî adına şifa iddialarıyla mamuller pazarlamakta veya "alternatif tıp" adı altında yanıltıcı bilgiler yaymaktadır. Fayda ihtimali vardır. Nitekim "Ölümden başka her hastalığın ilacı vardır" buyuruldu. Zafiyetten şikâyet eden birine, "Et ye, süt iç!" buyurdu. Hazreti Ali'nin gözü ağrıdığı zaman da taze hurma yememesini, pancar yaprağı ve pişmiş arpa yemesini söyledi. Suheyb Rumi'yi hurma yerken görünce, "Gözün ağrıdığı hâlde hurma yiyorsun" buyurdu. "Ağrı olmayan tarafta çiğniyorum" demiş ve Resulullah bu cevaba gülmüş idi.

08 Haziran 2026 02:22

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Siyasi Partilerin Kör Topal Yolculuğu

* Dünya, tek parti Türkiye'sini "Şeklen Batılı; hakikatte Doğulu" diyerek küçümsüyordu. Türkiye'deki partiler, geçirilen siyasi devirlere uygun olarak kurulup faaliyet göstermişlerdir. 1934'e kadar parti kelimesi yerine, 'cemiyet' ve 'fırka' tabirleri kullanılırdı. Bu illegal parti büyük bir darbeyle 1908'de fiilen ve ardından resmen iktidara gelmiştir. Bu modern manada ilk siyasi parti sayılabilir. Parti işleri gizli yürütülürdü. Ayrı bir siyasi partiler kanunu olmadığı için, 1909 tarihli Cemiyetler Kanunu'nun "siyasi cemiyetler" tasnifine göre faaliyet gösterirdi. 31 Mart Vakası bahanesiyle 1910'da kapatıldı. Bu sefer İTF'nin siyasi suçlarına dayanamayanlar ayrılıp 1910'da Ahali Fırkası'nı kurdu. 1911'de İTF muhaliflerinin toplandığı gelenekçi/liberal Hürriyet ve İtilaf Fırkası kuruldu. İTF, 1912 ve 1914 seçimlerinde muhalif partileri baskı altına alarak ve harbi bahane ederek askerî diktatörlük kurdu. 1908-1918 devresi siyasi kargaşa ve millî felâketler devri oldu. Bu devrede siyasi partiler kuruldu. Bir ihtilal hareketi olarak Ankara'da toplanan 1920 Meclisi, mensupları sonradan Halk Fırkası adını alacak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin gönderdiği kişilerden müteşekkil olsa da İkinci Grup adıyla anılan muayyen bir muhalefete sahiptir. 1922'deki sene başında riyaset divanı seçilirken yapılan seçimlerde, muhaliflerden ikinci grubun başı olan Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey 148 rey aldı. "Beni Meclis seçmiştir, o ıskat eder" dedi. Hem Ankara'ya yardım eden Sovyetlere şirin görünmek, hem Halk Fırkası içindeki Yeşil Ordu taraftarı komünistleri tasfiye, hem Mustafa Suphi liderliğindeki hakiki komünist parti ile siyasi emeller peşindeki Enver Paşa'nın kurduğu komünist partinin önünü kesmek için 18/X/1920'de kurulmuştur. Yeşil Orducular bu sefer 7/XII/1920'de Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası'nı kurduysa da Ekim 1922'de kapatıldı. (İştirakiyun, sosyalizm demektir.) "Bugünkü manzaramız…" Zaferden sonra M. Kemal'in partili reisicumhur sıfatıyla devletin ve hükûmetin, fiilen de meclisin başında bulunması, rejimin giderek otoriterleştiğini düşünen bazılarını demokrasi, bazılarını ise iktidar hırsı ile harekete geçirdi. O bunu şiddetle reddetti ve Birinci Grup'u, 1923'te Halk Fırkası adıyla bir siyasi partiye dönüştürdü. O zamanki ABD sefiri Grew'in de işaret ettiği üzere, dünya Türkiye'yi, tek parti sistemi sebebiyle "Şeklen Garplı; hakikatte Şarklı" diye küçük görüyordu. Reisicumhur da "Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatörlük manzarasıdır" itirafında bulunmuştu. Reisicumhurun yakın arkadaşı Fethi (Okyar) Bey'in riyasetinde 1930'da bir muvazaa (danışıklı dövüş) partisi olarak Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Siyasi sistemdeki tıkanmalar, ekonomik ve sosyal buhranlar, öte taraftan II. Cihan Harbi sonrasında dünya konjonktüründe ortaya çıkan demokrasi trendi, yalnız kalmak endişesindeki tek parti hükûmetini geri adım atmaya mecbur etmiş, 1945'te muhalefet partilerinin kurulmasına izin verilmiştir. İlk kurulan parti Nuri Demirağ'ın Millî Kalkınma Partisi'dir. 1950'de Demokrat Parti'nin zaferiyle birlikte, CHP ilk kez muhalefete düştü. 27 Mayıs 1960 darbesi üzerine DP kapatıldı. Derin güçler, parti içi muhalefeti tahrik edip AP'yi bölerek, Kemalist (Demokratik Parti), İslamcı (Millî Selamet Partisi) ve Türkçü (Milliyetçi Hareket Partisi) üç parti daha çıkararak AP'nin tek başına iktidar olmasını önledi. 12 Eylül 1980 darbesi 1961'den farklı olarak bütün partileri kapattı ve mal varlıklarına el koydu. 1957'de kurulan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, 1969'da Milliyetçi Hareket Partisi'ne dönüştü. Laikliğe aykırı faaliyetleri gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinin kapattığı parti, daha sonra Millî Selamet Partisi adını aldı. DP, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın; AP, DP'nin; DYP de AP'nin devamı idi. 1984'te bölücü teröre mukabil legal platformda mücadele eden Kürtçü partiler kuruldu. "Ben kendi midemi düşünürüm" derken, aslında particiliğin de ne manaya geldiğine işaret ediyordu. Ama siyasi partiden evvel demokrat olmak icap eder. Kur'ân-ı kerîmde mealen, "Allahın ipine sımsıkı sarılın, sakın fırkalara ayrılmayın" buyurulur. İlk halife seçiminde Ensar ve Kureyş'i; Emevî ve Abbasîler zamanında ise Haşimîleri birer legal/illegal siyasi parti olarak görenler vardır. Muayyen bir siyasi ve iktisadi doktrini, ya da pratik bir devlet idaresi sistemini kabul edenlerin bir araya gelerek, bir program etrafında meydana getirdikleri topluluğa siyasi parti denir. Parti mefhumu, dört esasa dayanır: 1-Teşkilat: İdare edilenlerin devlet idaresine iştirakini mümkün kılacak bir teşkilatlanma zarureti vardır. 2-Sosyal Zemin: Parti kuruluşu için, cemiyetteki fikirlerin, menfaatlerin çeşitlenmesi icap eder. Birbirlerinden farklı menfaatler olmadan siyasi parti kurulması için sosyal bir zemin yok demektir. 4-Hürriyet: Parti faaliyetlerinin gelişmesi, parti hayatının dal budak salması, ancak hürriyet sayesinde olur. Bazı ülkelerde iki parti, bazılarında ise daha ziyade parti bulunur.

01 Haziran 2026 02:24

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Hacca Gitmek Yasak!

Tek parti rejimi laiklik sebebiyle ve ekonomik bahanelerle hacca gitmeyi engellemişti. (Emrah Şimşir, Laiklik Teorileri Açısından 1938–1950 Dönemi Türkiye'sinde Laiklik Anlayışı, Antalya 2012, 73, 80.) Bu telakki uzun yıllar itibarını sürdürmüştür. Ben çocukken bile hacca gidenlere, "Pis Araplara para mı yedireceksin?" derlerdi. Bazı kişiler kaçak yollarla veya tüccar pasaportları vasıtasıyla hacca gidebildi. Maddi vaziyeti iyi olmayanlar Suriye vizesiyle hacca giderdi. Dilekçede şu ifadeler geçiyordu: "Türkiye'den bin beş yüz kişi bu sene hacca gitti. Öteden beri muhafazakâr ve eski tabirle mütedeyyin bulunanları çok olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu illeri halkından birçokları daha küçük yaşta iken, hacca gitmeyi kafalarında idealize ederler ve sonra da servetleri buna imkân verdiği gün bu maksatlarının husulüne çalışırlar. Bütün idare amirlerimiz de tasdik ederler ki, inkılabın başından beri bu hâlin önüne geçilememiştir. Daha geçen sene, eski Şer'iye Vekili Konyalı Hoca Vehbi bile bir yolunu bulup, hacca gidip geldi. Halk şöyle düşünüyor; Rusları dinsizlikle itham ediyoruz, fakat Ruslar bile, hacca gidecek Müslümanları tayyareyle getirip tekrar memleketlerine götürmektedirler. Türkiye'den kaçak veya pasaportla Suriye, Hicaz ve Mısır'a gidenlerle bu memleketlerde birtakım şahıslar hemen temasa geçerek onlara türlü kolaylıklar temine çalışırken, komünistlerin de Suriye ve Güney'de geniş propaganda çalışmaları olduğu malumdur. Üstelik dış memleketlerde çeşitli propagandalarla zehirlenip gelenlerin hislerinde husule gelen değişiklik de dikkatle mütalaası gereken bir mevzudur. Mademki hudutlarımızın içinde ve dışında bu hareketi kolaylaştıran elemanlar ve unsurlar vardır ve bunun önüne geçmeye de bugünkü şartlar dâhilinde imkân yoktur, şu hâlde hadiseyi CHP'nin lehine ve sevgisinin artırılmasına olarak halletmek kabil değil midir? Şüphe yoktur ki, zamanla ve nihayet bir müddet sonra belki bu temayüldeki insanlardan da eser kalmayacak, artık ne hacca gidecek ve ne de hacı ortada görülmeyecektir. Şu hâlde bundan nasıl istifade etmek kabil olabilir? Evvela bu vatandaşlara, bu hususta serbest bulunduklarını anlatmak ve sonra hacca gideceklere muayyen miktarda döviz vermek meselesi de bir mevzu olarak mütalaa edilmektedir. Döviz işine gelince, her vakit dış memleketlere lüzumlu lüzumsuz birçok heyetler gidip gelmekte ve bu yüzden hükûmetin ve müesseselerin yüz binlerce, milyonlarca dövizleri harcanmaktadır. Bu hakikat ortada dururken, her yıl memlekette hacca giderek birkaç yüz vatandaştan bir miktar dövizi esirgemek, pek yerinde ve isabetli bir fikir olmasa gerektir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da kendileriyle görüştüğüm bazı insanlar aynen şunları anlattılar: Hükûmet, bize bu hususta gereken kolaylığı ve müsaadeyi göstersin, biz hükümete 500-1000 lira verelim. Hâlbuki, mesela bin lira ile olacak bir işi biz kaçak yoldan bazen soyularak iki üç bin liraya yapıyoruz. Binaenaleyh CHP hesabına bu mevzunun tetkik edilerek partinin sevgi ve muvaffakiyetini, ki böyle bir şey olursa bütün şark vilayetleri halkının topunun birden sevgisini kazanırız. Eğer Demokrat Parti iktidar mevkiine gelirse, vatandaşların bu arzularını uygun bir şekilde halledebilecektir." Kemal Kop dilekçesinde bir yandan hac yasağının komünizm propagandasına yarayacağından beri taraftan da Demokrat Parti'nin önünü açacağından bahsederek kurnazca hükûmeti tahrik ediyordu. O sene neşredilen 28 Haziran 1947 tarihli Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkındaki 13 Sayılı Karara ilişkin tebliğde der ki: "Sağlık sebepleriyle yabancı memleketlere gidecek olanlara gidişlerinde, Amerika için 5000, İngiltere için 3000, İsviçre için 2500, diğer memleketler için 2000 liralık dövizle gidiş ve dönüş bilet bedelleri karşılığı verilir. Sağlık ve ticaret sebeplerinden gayri zaruri sebeplerle yabancı memleketlere gidecekler tarafından yapılan döviz talepleri doğrudan doğruya Maliye Bakanlığınca tetkik ve intaç olunur. Bu suretle seyahat edeceklerin dilekçelerinde seyahat sebeplerini açıklamaları ve icabında kendilerinden istenecek belgeleri tedarik ve ibraz etmeleri lazımdır." Bu muğlak karardan sonra ilk defa hacca gidecek olanlara döviz tahsisine göz yumuldu. Matbuatta yer alan haberlere nazaran ilk defa resmî yollarla 7000 kişi hacca gitti. 1953 tarih ve 531 sayılı "Hac Maksadıyla Suudi Arabistan'a Gidecek Olanların Seyahatlerine Müteallik Esaslar" başlıklı bir kararname çıkarıldı. 1952 senesinde Türkiye'den 11431 kişi hacca gitti. 1960 darbesinden sonra hacca gidiş menedildi ise de Şubat 1963 yılında yasak tamamen kaldırıldı. (Zeynep Özcan, Cumhuriyet Dönemi Dini Hayat, Doktora Tezi, Erzurum 2014, 153) Kemalist ilahiyatçı Neşet Çağatay, hacca izin verilmesini, imam hatip mekteplerinin açılması ve mekteplerde din dersi verilmesi gibi, demokrasiye geçildikten sonra halktan oy alabilmek için CHP'nin verdiği tavizler olarak değerlendirir. (Türkiye'de Gerici Eylemler) Osman Nuri Çerman'ın 60 darbesinden sonra milletvekillerine de dağıttığı Dinde Reform kitabındaki kanun teklifinin bir maddesi şöyledir: "Türk vatandaşlarının hacca gitmesi yasaktır. Hac mevsimi dışında turist sıfatiyle Arabistan'a seyahat serbesttir." Sosyoloji profesörü Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu 1948'de kaleme aldığı gazete yazısında, bir çeyrek asırlık ömrü olan nesil, hacca ve hacılığa dair bir şey bilmezken birdenbire 1947 senesi matbuatındaki hacca gitmeyi serbest bırakan havadis karşısında afalladığını, cumhuriyet hükûmetinin buna nasıl müsaade ettiğine şaştığını, kambiyo dairesinin önü dairenin başka işlerini haftalarca geri bırakacak derecede döviz müsaadesi isteyenlerle dolup taştığını yazıyordu. Buna mukabil Ömer Tunca aynı sene Sebilürreşad'da dövize "Lüks ve fuzuli eşyalara her sene sarf edilen milyonlar çok gözükmüyor, bunlarda tasarruf düşünülmüyor da senede bir defa hacca gidenler çok görülüyor" diyordu. (Ertuğrul Dalmış, 1923-1960 Dönemlerinde Türkiye'den Hacca Gitmek, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Bahar 2025, S. 111, s. 267-308.) Hacca gitmek serbest bırakılınca hükûmet hacılara pasaport ve seyahat hususunda kolaylıklar hasıl etti. Hacıların ekserisi otobüslerle Konya'ya uğrayıp, Şam ve Kudüs üzerinden Hicaz'a giderdi. İran-Irak harbi başlayınca otobüsle hacca gidiş yasaklandı. (Şii meşrepli tarihçiler bunu tahrif ederek Emevileri küfre nispet için kullanır.) Karmatiler diye bilinen aşırı Şia fırkasının fitnesi çıkınca 929'da Abbasi halifesi hacıları hac emîri riyasetinde hacca gönderdi. O sene Irak, Şam ve Yemen'den bir kişi hacca gidemedi, yalnız Mısır hacıları gidebildiler. Tarih boyunca Müslümanlar hac hizmetinin icrası için vakıflar yapmıştır, hacılardan para toplamaya hacet bırakmamıştır.) Sultan III. Selim devrinde Vehhabi eşkıyası Hicaz'ı basıp 7 sene kimseyi hacca bırakmadı. Sultan II. Mahmud'un emri ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın himmetiyle 1812'den itibaren Hicaz eşkıyadan temizlenince tekrar hac yolu açıldı. 1917'de hacca giden kafile harbin kızışması sebebiyle geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Sık sık yaşanan kolera salgını da hacca gitmeyi engelledi. Dedem ikinci defa 1912'de bu sefer trenle hacca gitmişti. Evvelce 80 ila 100 bin kişi hacca gidebilirken, XIX.

25 Mayıs 2026 02:32

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Şehre Feda Edilen Köy: Tek Parti Devrinde Anadolu'da Hayat

* "Cumhuriyet kurulduğunda köylü perişandı, okuma yazma bilen yoktu, evlerde hela yoktu" gibi sözler, inkılap yobazlarının propagandasından ibarettir. * Çarıklı köylü, lastik ayakkabıyı (deri değil) 1950'lerde Adnan Menderes sayesinde gördü. Tek parti devrinde Anadolu köylüsünün yaşadığı ekonomik zorluklar, köy ile şehir arasındaki uçurum, sosyal dışlanmışlık ve dinî baskılar, o devrin resmî tarih retoriğinde çoğu zaman geri planda kalmıştır. "Köylü milletin efendisidir" sözü havada kalmıştır. Şehirli ile köylünün devlet karşısındaki pozisyonu da farklı değildi. Kimsenin devletten yol, su, elektrik, mektep talebi yoktu. Kanuni Sultan Süleyman, "Köylü milletin hakiki velinimetidir. Onlar ziraat işinde huzuru ve dinlenmeyi kendilerine haram ederek bizi nimetlerle doyururlar" buyurmuştur. Sonradan bu söz "Köylü milletin efendisidir" şeklinde başkalarına mal edilmiştir. 1607 sayımında imparatorlukta 553.000 şehir, kasaba ve köy bulunduğu anlaşılmıştır. Rumeli ve Anadolu mamur bir hâlde idi. Anadolu'nun refahı hakkında açık bir fikir vermek için, XVI. hatta XVII. asırda bir Türk köylü ailesine Anadolu'da ortalama 8,5 dönüm ekili arazi düştüğünü söylemek kâfidir. Bu rakam 1948'de bir aile için 2,5 dönümdür. Demek ki XVII. asırda köylü, 1948 köylüsüne göre 3,5 kat daha müreffeh idi. H. Sadi Selen, 16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu'nun köy ve küçük şehir hayatı, III. Üçüncü Türk Tarih Kongresi Zabıtları, 1943, s. 593–598) Umumiyetle harbden kaçtığı için tımarları elinden alınan çoğu Rafızi Türkmen sipahilerin çıkarttığı Celali isyanları gibi huzursuzluklar sebebiyle nizam bozuldu. Hâlbuki 1980 Türkiye'sinde (Turgut Özal'a kadar) köylerin çoğunda hâlâ elektrik, su, yol ve telefon yoktu... İmparatorluk yıkıldıktan sonra Anadolu'da kurulan yeni rejim, kendisini bir halk idaresi olarak vasıflandırırdı. Köylü burada halk mefhumuna dâhil değildi. Bilhassa 1940'lardaki varlık vergisi, toprak mahsulleri vergisi, hayvan vergisi, yol vergisi ve Millî Korunma Kanunu gibi tatbikatlar, köylüyü ekonomik olarak âdeta nefessiz bıraktı. Birçok köylü, elindeki buğdayı devlete satmak mecburiyetinde idi. Bununla beraber "harmanından ekmekli, davarından kurbanlı" köylü kıt kanaat da olsa geçinirdi. Yeni rejim, güya Türk milliyetçiliğini benimseyerek farklı etnik ve dinî grupları dışlamış, bu da Anadolu köylüsüne başka bir dert olmuştur. Resmî ideolojinin bile sevdiği İngiliz tarihçi Bernard Lewis der ki: "Cumhuriyet, Anadolu köylüsüne, onu ülkenin bel kemiği diye överek, fakat onun için en iyi olana kendisi karar vererek ve bunu tatbik için devlet ve parti memurlarını göndererek, daima sözde kalan bir bağlılık gösterdi." Dört sene gibi uzun süren askerlikler köylüyü bezdirmişti. Köylü çocuğu askerde bile tahkir görürdü. (Hâlbuki Osmanlılar zamanında muinsiz, yani bakmakla mükellef ailesi olan askerden muaftı.) Tokat'ta Reşadiye muhtarlarını huzuruna çağıran kaymakam, "Devletimiz fakirdir, köylere mektep yapamaz, siz yapacaksınız!" diye çıkışınca, nasılsa cesarete gelen Südeni köyü muhtarı Ömer Erincik şöyle söylemişti: "Kaymakam Bey, devlet şehirlere mektep yapmaya para buluyor; köye gelince bulamıyor. Ama asker almaya gelince, köyü ayırmıyor!" Harp olmadığı hâlde askerî zayiat yüksekti. Orada şehirli olamadı, köylü de kalamadı. Apartmanlar inşa ettiler... Eskiden doğum tarihi sorulan bazı kişiler hemen ay ve günüyle söyler, "Benim doğum tarihim kati, çünkü ben altıncı çocuğum" derdi. 19/I/1925 tarihli Yol Mükellefiyeti Kanunu mucibince, malul fakirler, talebeler, askerler ve sağ altı çocuğu olanlar dışında, 18-60 yaşları arasındaki bütün erkeklere, yılda 6-12 gün hususi yollarda çalışma mükellefiyeti konulmuştur. Başta 10 lira olan yol vergisi, 1929'da ekonomik kriz sebebiyle 6 liraya düşürülmüş, daha sonra 18 liraya çıkarılmış, nihayet 1950'de büsbütün kaldırılmıştır. Bazen ziraatın en canlı zamanında çıkan yol mükellefiyeti köylünün kendi işinin de geri kalmasına sebep olmuştur. Gazete haberlerinden öğrenildiğine göre, 1925'te Antalya Osmaniye köyünde bir adam yol vergisi ödeyebilmek için çocuğunu (evlatlık vermek üzere) satışa çıkarmıştır. 1929'da Beykoz'da, 1931'de de Mustafakemalpaşa'nın Çaltılıbük köyünde bir adam yol vergisini ödeyemediği için intihar etmiştir.

18 Mayıs 2026 02:24

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Nureddin Zengi: Bir Ömürlük Destan

Sultan Nureddin Zengi, Salahaddin Eyyubi'yi yetiştirmiştir ama onun kadar tanınmaz... Yahya Kemal, hükümdar için şöyle der: "Nureddin Zengi, İslamiyetin en minnettar olması icap eden insanlardandır. Müslümanlığı uyandırdı." Türk-İslâm tarihinde, hadiselerin seyrini değiştiren öyle zatlar vardır ki, adları gür bir seda ile değil, vakarla ve sükûnetle yükselir. Babası 1146'da ölünce Nureddin Haleb'e, ağabeyi Kutbeddin Mevdud da Musul'a atabey oldu. Almanya İmparatoru III. Konrad ile Fransa Kralı VII. Louis tarafından kuşatılan ve tehlikeli anlar yaşayan Şam'a yetişti (1148). İmparator, geri dur! Antakya Prensi Raymond'u yenip öldürdü (1149). Urfa Kontu II. Joscellin'i yenip esir aldı (1151). Kudüs Kralı III. Baudouin'i bozguna uğrattı (1157). Damadı Renaud de Chatillon'u esir aldı ki 17 sene Halep'te esir yaşamıştır. Nureddin de Haleb'e çekildi. Bu esnada Şam'da 56 yaşında boğaz iltihabından vefat etti. Nureddin'in en büyük kusuru, kendisinden faziletçe hiç de geri olmayan Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan ile husumetidir. Sultan II. Kılıçarslan, Anadolu birliğini temin için uğraşırken, ufku daha dar olan Nureddin Zengi, Danişmendlileri Selçuklulara karşı denge unsuru olarak destekliyordu. Nureddin zaman zaman Sultan II. Kılıçarslan'ın rakipleriyle, Ermeni Kralı ve Franklarla ve bilhassa Danişmendlilerle siyasi ittifaklar yaptı. Nureddin Zengi, 1157'de Anadolu'ya sefer tertipleyerek Sultan'ı baskı altına aldı. 1173'te Kayseri'de iki ordu karşı karşıya geldi. Ancak Nureddin'in 1174'te ölümünden sonra Selçuklular Anadolu'da güç kazandı ve (Tokat, Amasya, Sivas, Kayseri gibi) Danişmendli topraklarını ele geçirdi. Bu da ileride Selçukluların Bizans'a karşı daha güçlü hâle gelmesine, bilhassa 1176 Miryokefalon zaferine zemin hazırladı. Yahya Kemal diyor ki: "Rum Selçuklularının rehavete kapılıp güçsüz düştüğü ve Suriye'ye yardım edemediği bir zamanda imdada Zengiler yetişti. Sultan Nureddin, İslamiyetin en minnettar olması icap eden bir insandır. Çok hamiyetli idi. Müslümanlığı uyandırdı. İşin başına geçince bütün Müslümanlara mücadele azmi verdi. Herkes kendisine ümitle bağlandı. Şehit olmadığına hayıflanırdı. (Bu sebeple Nureddin-i Şehid diye tanınır. Zira şehit olmayı samimi isteyen, İslamiyette şehit sayılır.) Nerede ise Kudüs'ü alacaktı. Mısır alınmadan Kudüs'ün alınamayacağını düşünerek Salahaddin'i bu işle vazifelendirdi. Salahaddin Mısır'a hâkim oldu. Beraberce Kudüs'e yürümeye karar verdi. Bazı müfsitler, Sultan Nureddin'in Salahaddin'den şüphelendiği dedikodusunu yaydılar. Salahaddin kendisine pusu kurulduğundan işkillendi, ayak sürüdü. Nureddin de bunu hıyanet olarak gördü. Ama Salahaddin alttan aldı. Tam o sırada Sultan Nureddin vefat etti." (Yahya Kemal'in Dünyası) Bu sefer müfsitler Sultan Nureddin'in küçük yaşta tahta çıkan oğlunu Salahaddin'e karşı kışkırttılar. Nureddin'in emelini gerçekleştirerek Kudüs'ü aldı. Bu sebeple tarihçiler, onun zamanını "Şam'ın adalet ve irfan asrı" diye tavsif eder. Devrin tarihçileri, "Şam'da halk geceleri bile kendini emin hissederdi" diye yazar. Sultan Nureddin'in Salahaddin'e gönderdiği meşhur sözü, devlet telakkisinin ruhunu aksettirir: "Bu devlet bizim değil, Allah'ındır; biz ancak O'nun dinine hizmetkârız." Salahaddin, adalet sevgisini Sultan Nureddin'den öğrenmiştir. Sultan Nureddin üçlerden, Sultan Salahaddin ise kırklardandır, denmiştir. Bu sırada Sultan Nureddin, Şam'da birkaç gece rüyasında Resulullah'ı gördü. Ona, "Nureddin, beni bu iki kişiden halâs eyle" buyurdu. Bir zafer dönüşü methiyeler okunduğunda, "Eğer muvaffakiyet Allah'tansa, ki öyledir, övülmesi gereken ben değil O'dur" diyerek alicenaplığını göstermiştir. Bugün tarih sayfalarında ismi, "Devlet adamlığının ahlâkla birleştiği nadir örneklerden biri" olarak altın harflerle yazılıdır.

11 Mayıs 2026 02:25

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Çok Konuşulan Ziyaretin Kodları: Kral Charles Abd'ye Tarihini Hatırlattı

* Kral Charles'ın ABD ziyareti, bir diplomatik faaliyetten fazlasıydı. İnce mesajlar taşıyan buluşmada belki de en ironik olanı şuydu: Bir zamanlar monarşiden kurtulmak için kurulmuş bir ülke, bugün bir kralın ziyaretini dikkatle takip etti. İngiltere Kralı III. Charles, geçen hafta ABD'yi ziyaret etti. Ziyaret, Amerikan kolonilerinin Kral III. George devrinde artan vergiler ve parlamentoda temsil edilmeme gibi sebeplerle ana vatan İngiltere'ye ayaklanarak 1776'da istiklalini ilan etmesinin üzerinden 2,5 asır geçtikten sonra cereyan etti. İngilizler, denizaşırı hemcinslerini zaman zaman aşağılamalarına rağmen "kuzen" diye anarlar. Amerikan ihtilalinin, "Temsil yoksa vergi de yok!" sloganı, sadece ekonomik bir itiraz değil, aynı zamanda yeni bir siyasî nizamın habercisiydi. ABD bugün bu ananeye dayanan ve İngilizce konuşan bir ülkedir. ABD, 1945'ten sonra kurulan yeni dünya düzeninde, İngiltere'nin aleyhine yükselen süper güç olurken, İngiltere global rolünü yeniden tarif etmek mecburiyetinde kaldı. Bu safhada "hususi münasebet" olarak adlandırılan Anglo-Amerikan iş birliği, diplomatik, askerî ve istihbarî sahalarda derinleşti. Tarih, düşmanlık veya dostlukların kalıcı olmadığını defalarca göstermiştir. Ancak bu kez sahnede yalnızca bir kral yoktu. Bu figürlerin en dikkat çekeni, şüphesiz Donald Trump. Kral'ın ziyareti, aslında iki farklı dünya görüşünün zarif bir karşılaşmasıdır. Bir yanda devamlı değişen, kendini yenileyen bir cumhuriyet; diğer yanda yavaş değişen ama derin kökleri olan bir monarşi. Kral ise ölçülü, yavaş ve filtrelenmiş iletişimi ile bunun tam zıddıdır. Salondaki Amerikalı gazeteciler alışık oldukları "net headline" (manşet) çıkmayınca hafif afallar. Bu bile başlı başına bir ironidir ki, bir tarafta 280 karakterlik siyaset vardır, diğer tarafta birkaç 280 yıllık anane... Trump ise başkanlığı sırasında bu tür protokolleri zaman zaman esnetmesiyle biliniyordu. Amerikan kurulu nizamı, yani müesseseleri, teamülleri ve görünmez dengeleri, dışarıdan bakıldığında güçlüdür, hatta zaman zaman katıdır. "Bizim için oldukça sıcak bir karşılama" gibi sıradan cümleler kullanır. Kral, kongredeki konuşmalarında, ABD'nin kurucu babaları için "cesur ve hayal gücü yüksek asiler" tabirini kullanarak tarihî hakikati, kibarca ortaya koymayı becerdi. Yine aynı konuşmada, ABD'nin 250 senelik tarihine atıfla, "Sizin tarih dediğinize, biz İngiltere'de dün diyoruz" dedi ki bütün meclis bu acınacak hâllerine kahkahayla güldü. Kral altta kalır mı, akşam yemeğinde, Yedi Yıl Harbleri sırasında Britanya'nın Kuzey Amerika'daki Fransız tesirini kırmasına atıfla, "Biz olmasaydık siz de Fransızca konuşuyordunuz" diye cevap verdi. (Macron bunu duyunca, "Şık olurdu" dedi.) Üstelik Kral, başkan ile aynı ismi taşıyan eski bir İngiliz denizaltısının (HSM Trump) çanını hediye etti ve "Eğer bir gün bize ihtiyacınız olursa, çanı çalmanız kâfi!" dedi. Ancak monarşi, aslında tam da bu "seçilmemişlik" üzerinden bir istikrar hasıl eder. Amerikan siyasî sistemi dinamiktir, hatta zaman zaman kaotiktir. Böyle olunca Amerika'ya "siz daha dünkü çocuksunuz" muamelesi çekebiliyor. "Bizim bir babamız var, bu ülkenin sahibi var" telakkisi halka aksetmiş oluyor. O yüzden Trump da devamlı "ben de kralım" diyor. Beyaz Saray resmî hesabından, "İki kralın buluşması" diye tweet atıyor. İngiltere bir asır dünyanın dörtte üçüne hâkimdi.

04 Mayıs 2026 02:15

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Tayyare Yapacaktık, Bırakmadılar!

Tek parti devri, muvaffakiyet, ilerleme ve modernleşme üzerinden takdis edilir (kutsanır). Türkiye, tek parti devrinde ekonomik manada "kendine yeten ama zenginleşemeyen" bir ülke görüntüsü veriyordu. Cumhuriyetin ilk otuz yılı, idealler ile imkânsızlıkların çatıştığı, çetin bir ekonomik imtihandır. 1930'da Serbest Fırka'nın kurulması, bu ekonomik manzaranın perdelenmesi maksadıyladır. Nitekim fırka, hükûmete en ağır tenkitlerini ekonomi üzerinden yapmıştır. Fakat bu "modernleşme" büyük nispette şehir merkezleriyle sınırlı kalmıştır. Hâl böyleyken "çıplak ayaklı çocuklar ayakkabı giydi" gibi ifadeler, sosyal realiteyi yumuşatma ve zafer hikâyesi imal etme gayretlerinden başka bir şey değildir. "Genç Cumhuriyet hiç borç almadı, kendi yağında kavruldu" ifadesi hakikat dışıdır. Bu hâl, devamlı bütçe açığına sebep olabilir. Yatırımların politik tercihlere göre yapılması, ekonomik rasyonaliteyi gölgede bırakır. Devletin her şeye karıştığı bir ekonomi modeli uzun vadede yatırım vasatını da boğar. Çünkü bu devir, resmî ideolojinin temelini oluşturan "kurucu mitos"u barındırır. Evet, bazı muvaffakiyetler vardır. Çoğunda da sadece temel atılmıştır. 1938-1950 arası 11 fabrika kurulmuştur. Fabrika yapmak marifet değildir. Ham madde pahalı ve imalat masraflı ise, tayyare fabrikası da yapsanız, kapatmaya mecbursunuz. Sonra, "tayyare yaptık, ama bırakmadılar" diye hayıflanmak boştur. Ekonomik faaliyetlere kimse mâni olamaz. Küçük imalathane ve atölyeler bu rakama dâhil değildir. *** 1-Ankara fişek fabrikası (1924), 2-Gölcük tersanesi (1924), 3-Şakir Zümre fabrikası (1925), 4-Eskişehir hava tamirhanesi (1925), 5-Alpullu şeker fabrikası (1926), 6-Uşak Şeker Fabrikası (1926), 7-Kırıkkale mühimmat fabrikası (1926), 8-Bünyan dokuma fabrikası (1927), 9-Eskişehir kiremit fabrikası (1927), 10-Kırıkkale elektrik santrali ve çelik fabrikası (1928), 11-Ankara çimento fabrikası (1928), 12. Ankara havagazı fabrikası (1929), 13-İstanbul otomobil montaj fabrikası (1929), 14-Kayaş kapsül fabrikası (1930), 15-Nuri Killigil tabanca, havan ve mühimmat fabrikası (1930), 16-Kırıkkale elektrik santrali ve çelik fabrikası (1931), 17-Eskişehir şeker fabrikası (1934), 18-Turhal şeker fabrikaları (1934), 19-Konya Ereğli bez fabrikası (1934), 20-Bakırköy bez fabrikası (1934), 21-Bursa süt fabrikası (1934), 22-İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1934-temel), 23-Zonguldak Antrasit Fabrikası (1934-temel), 24- Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934), 25-Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934), 26-Isparta Gül Yağı Fabrikası (1934), 27-Ankara, Konya, Eskişehir ve Sivas Buğday Siloları (1934), 28-Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1935), 29-Kayseri Bez Fabrikası (1934-temel), 30-Nazilli Basma Fabrikası (1935-temel), 31-Bursa Merinos Fabrikası (1935-temel), 32-Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935-temel), 33-Zonguldak Taş Kömür Fabrikası (1935), 34-Ankara Çubuk Barajı (1936), 35-Barut, Tüfek ve Top Fabrikası (1936), 36-Nuri Demirağ Uçak Fabrikası (1936), 37-Malatya Sigara Fabrikası (1936), 38-Bitlis Sigara Fabrikası (1936), 39-Malatya Bez Fabrikası (1937-temel), 40-İzmit Kâğıt ve Karton Fabrikası (1934-temel), 41-Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937-temel), 42-İzmir Klor Fabrikası (1938-temel), 43-Sivas Çimento Fabrikası (1938-temel) 44-Sivas demiryolu fabrikası (1939), 45-Malatya iplik fabrikası (1939), 46-Tekirdağ şarap fabrikası (1939), 47-Sivas çimento fabrikası (1943), 48-İzmit klor alkali fabrikası (1944), 49-İzmit selüloz ve kâğıt fabrikası (1944), 50-Adapazarı zirai alet fabrikası (1944), 51-Etimesgut uçak fabrikası (1945-temel), 52-Elâzığ Tekel şarap fabrikası (1945), 53-Rize çay fabrikası (1947), 54-Filyos Sümerbank tuğla fabrikası (1949).

27 Nisan 2026 02:22

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha