
Ne Rusya ne de Ukrayna, kendisini "Dünyanın kralı" ilan eden Trump'a güvendi. Olup bitenlere bakıldığında Ukrayna'barış süreci'nde, ABD ve Trump'ın eli öncesine göre zayıflamış, Avrupa'nın güçlenmiş durumda denebilir. Trump'ın buna karşı ciddi bir alternatifi de bulunmuyor. Bütün bunlar, ABD ve Trump'ın Ukrayna savaşının bitirilmesi konusundaki inisiyatifinin kırıldığını, eskisi kadar güçlü olmadığını gösteriyor. 28 Şubat'ta dört hafta içinde İran'ı yerle bir edeceği yemini eden Trump, dört ay sonra adeta pes etmek zorunda kaldı. İmzalanan 14 maddelik barış anlaşması açıkça ABD-İsrail'in yenilgisini tescil ediyor. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nı resmi olarak bitiren ve 28 Haziran 1919'da İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan Versay Anlaşması, Almanya'ya ağır şartlar dayatmıştı. Aynı salonda, Prusya liderliğinde 18 Ocak 1871'de Almanya'yı savaşa sürükleyen Alman İmparatorluğu (Deutsche Reich) kurulmuştu. Trump'ın Versay Sarayı'nda imzaladığı ABD-İran mutabakat zaptı, ABD'nin sonunu getirmezse bile emperyalist piramitteki yerini sorgulama konusunda bir dönemeç olma özelliği taşıyor. "Tek belirleyen" ABD artık her şeyi belirleyebilecek durumda değil.
Kaynak: Evrensel
19 Haziran 2026 00:09
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Nato 3.0: Avrupa'nın Yeni Militarist Misyonu
NATO'nun 3.0 versiyonunun rotasının, Avrupa'yı 'Rusya tehdidi'ni kullanarak rekor düzeyde silahlandırmak ve silah tekellerinin ortak üretimini güçlendirmek olduğu Ankara zirvesinin sonuç bildirisinde belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Alman Savunma Bakanlığı bugüne kadar görülmemiş rekor siparişin politik anlamını şu şekilde ifade etti: "Arktik ve Kuzey Atlantik'in jeopolitik önemi hızla artıyor. Erimeye başlayan buz tabakaları yeni deniz yollarının açılmasını mümkün kılmakta ve bu durum, fırsatların yanı sıra güvenlik politikası açısından yeni zorluklar da yaratmaktadır." (bmvg.de) Dolayısıyla bu siparişle, Atlantik'in diğer yakasındaki Kanada'nın Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olarak hareket etmesi gerektiğine dair bir adım atıldı. ABD, kuzey kutbunun kontrolü ve Rusya ile mücadelede Avrupa merkezli yeni bir askeri ittifak anlamına gelen NATO 3.0'ın tepesinde durmaya devam edecek. Maksat, Berlin'den Ankara'ya "Biz hazırız" mesajı göndermekti. Bu yüzden Başbakan Merz, her fırsatta NATO'nun geçen yıl belirlediği yüzde 3.5 şartını, 2035'i beklemeden 2029'da yerine getireceklerini söylüyor. Askeri harcamalar için kullanılan kredilerin payı, 2030 yılına kadar yüzde 70'e yükselecek. de) Sadece 2025 ve 2026 bütçeleri arasında bir kıyaslama yapıldığında, askeri harcamalar yüzde 32.7 artarken, sağlık harcamaları yüzde 34.2 azalmış. Avrupa'da GSYİH'ye oranla askeri harcamalarda başı çeken ülkeler Litvanya (yüzde 5.33), Estonya (yüzde 5.10), Letonya (yüzde 4.92) ve Polonya (yüzde 4.68). Yüzde 5 dayatmasında bulunan ABD'de ise askeri harcamaların 2026'da yüzde 3.17'ye ulaşması bekleniyor. Ankara zirvesinin sonuç bildirisinin 5. maddesinde belirtilen "Daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa ve modernize edilmiş bir ittifak" şeklindeki tanımlama önümüzdeki dönemde Avrupa ülkelerinin temel stratejisi olacak gibi görünüyor. İkincisi: Avrupa; Kanada ve Türkiye'nin aralarında olduğu ülkelerle kuracağı "stratejik ortaklıkla" kendi güvenliğini sağlayıp, askeri-sanayi kompleksini büyüttükçe ABD'den ayrı davranma, kendi çıkarlarını merkeze almayı deneyecektir.
10 Temmuz 2026 00:09

Almanya Nato'da Liderliğe Mi Hazırlanıyor?
NATO zirvesi öncesinde, Avrupa ülkelerinin birlikte hareket etmesi adına Almanya'nın merkezinde olduğu diplomasi trafiği devam ediyor. Geçen hafta Berlin'de Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Polonya liderleri "E5" grubu adı altında bir araya gelerek Ankara'da ABD'ye karşı nasıl hareket edeceklerini ele almışlardı. Birincisi: NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin Berlin'de Savunma Bakanlığındaki "U-Boot" (Denizaltı) salonunda yapılan bakanlar toplantısına katılması. Ankara zirvesi öncesinde "E5" ülkelerinin "ABD'siz NATO" senaryosu üzerinde durduğu basına yansımıştı. "U-Boot"taki toplantıdan sonra düzenlenen ortak basın toplantısında Rutte, Almanya'nın son yıllarda yaptığı askeri harcamaları övdü, ancak bunun NATO'nun mali yükünü taşımaya yetmediğini ifade etti. Aynı ortak basın toplantısında Başbakan Friedrich Merz ise, Almanya'nın NATO'nun geçen yıl 2035'e kadar belirlediği yüzde 3.5'lik şartını 2029'da gerçekleştireceğini söyledi. Rutte'nin de olduğu ortak basın toplantısında Merz, hiç dolandırmadan, "Avrupalılar olarak NATO'da daha fazla sorumluluk almaya hazırız" dedi. Bu aynı zamanda Almanya'nın Avrupa'nın askeri liderliğine oynayarak "NATO'yu Avrupalılaştırma"yı hedeflediğini gösteriyor. İkincisi: "U-Boot" salonunda ayrıca Almanya'nın Avrupa'nın en büyük konvansiyonel ordusu olma konusunda önemli yeni kararlar alındı. "B3+1" adı verilen bu toplantıya Letonya, Estonya ve Litvanya liderleri katılacak. Merz bu buluşmanın amacını "NATO zirvesi öncesinde, Avrupa olarak birlik ve güç mesajı" olarak basına açıkladı. *Daha önce NATO'dan bağımsız Avrupa ordusu kurmayı planlayan ve bazı adımlar atan Avrupa ülkeleri, şimdi emellerine "NATO'yu Avrupalılaştırarak" varmak istiyor.
03 Temmuz 2026 00:09

Ankara Zirvesi Öncesinde Önemli Hamle: 'Avrupa Nato'su Mu?
7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde ev sahibi Türkiye'de güçlü bir protestonun olmaması için NATO karşıtlarına yönelik gözaltı ve tutuklamalar gerçekleştiriliyor. Türkiye, resmi rakamlara göre 2002'de 248 milyon dolar olan silah ihracatını geçen yıl 10 milyar dolara çıkardı. En son Fransa'daki G7 Zirvesi'nde göstermiş olduğu "uyum" pek çok kesimi şaşırtmıştı. Çarşamba günü Berlin'de başbakanlıkta yapılan "E5" (Europa 5) toplantısında Ankara zirvesindeki hedefler beş madde şeklinde sıralandı. "E5" toplantısında Ankara Zirvesi için belirlenen beş hedef Merz tarafından düzenlenen basın toplantısında şu şekilde sıralandı: 1- Güçlü ve birleşik bir NATO için ortak tutum. 2- NATO'nun "Avrupa ayağını" güçlendirmek için "E5" ülkeleri savunma alanında büyük yatırımlar yapmaya devam etmesi. Bu temelde hızla silahlanan Avrupa ülkeleri, birinci maddede yer aldığı gibi "güçlü bir NATO'dan yana olduğunu ilan ediyor. Dolayısıyla Trump'ın NATO'yu zayıflatma hamlelerine karşı çıkılıyor. Üçüncü maddede ise açık olarak üye ülkelerin tek başına hareket etmesi eleştiriliyor ve bunun önlenmesi isteniyor. Bundan tam olarak neyin kast edildiği ifade edilmemekle birlikte, örneğin ABD'nin İsrail ile birlikte İran'a saldırmasına bir itiraz olarak okunabilir. Gelecekte bir NATO üyesinin benzer şekilde savaşlara katılarak, ittifakın tümünü doğrudan ya da dolaylı etkileyecek tutumlardan kaçınılması hedefleniyor. Dolayısıyla, girilecek savaşlara NATO ülkelerinin birlikte karar vermesi amaçlanıyor. Hatırlanacağı gibi, E5 ülkeleri başta olmak üzere, çok sayıda NATO üyesi ülke İran savaşına karşı çıkmış, İspanya ve İtalya ABD'ye üsleri kullandırmamıştı. Görünen o ki; Trump'ın Ukrayna ve İran'daki başarısızlıkları Avrupa ülkelerinin elini NATO içerisinde güçlendirdi. Bu havayla Ankara'da pazarlık masasına oturacaklar. Türkiye ise Avrupa ile ABD arasında NATO düzleminde yaşanan gelişmelere göre tutum almanın, aracılık yapmanın hesabını yapıyor. İran'da E5'e, Ukrayna'da ABD'ye yakın bir politika izleyen Erdoğan'ın bölge üzerindeki güç çatışmalarının ortasında kaldığı söylenebilir. Avrupa'nın Ortadoğu'da aradığı güvenli bir partner olma konusunda verdiği mesajlar, Almanya ile yeniden canlandırılan "Stratejik Diyalog Mekanizması" ve kusursuz ev sahibi hazırlıkları bir planın parçası olarak okunabilir.
26 Haziran 2026 00:09

Sosyal Yıkıma Karşı Birleşik Mücadele Zamanı
Son 4 yıl içinde askeri harcamalarını rekor düzeyde arttırarak, Avrupa'nın en büyük askeri gücü olma yolunda ilerleyen Almanya'da, işbaşındaki Hristiyan Demokrat-Sosyal Demokrat (CDU/CSU-SPD) koalisyon hükümeti, bütçe açığını gerekçe göstererek işçi sınıfı ve emekçilerin kazanılmış sosyal haklarına karşı geniş kapsamlı sosyal yıkım "reformları" başlattı. Yeni düzenlemeler arasında ilaç ve hastane katkı payının artırılması, 8 saatlik iş gününün kaldırılması, emekli maaşının düşürülmesi, emeklilik yaşının 67'den 70'e çıkarılması gibi uzun bir liste var. Denilebilir ki; mart 2003'te Dönemin Başbakanı Gerhard Schröder tarafından ilan edilen ve Ajanda 2010 olarak adlandırılan sosyal yıkım planından yarım kalan uygulamalar, şimdi Başbakan Friedrich Merz tarafından gerçekleştirilmek isteniyor. Çarşamba günü "sosyal partnerlik" adı altında koalisyon ortakları, sendikalar ve sermaye örgütleri arasında Başbakanlıkta yapılan üç buçuk saatlik toplantı da, bu planın bir parçası. Toplantıya katılan Alman Sendikalar Birliği (DGB) Başkanı Yasmin Fahimi, IG Metall Başkanı Christiane Benner, Verdi Genel Başkanı Frank Werneker ve Kimya Sendikası IGBCE Başkanı Michael Vassiliadis yaptıkları ortak yazılı açıklamada "Her şeyin bittiği" sunucu tam olarak çıkmıyor. Hükümet ise zaman kaybetmeden sosyal yıkım anlamına gelen "reformları" hayata geçirmeye niyetli. Sendikalar "reform" planlarını tam olarak reddetmese de özellikle 8 saatlik iş gününün kaldırılması, emeklilik yaşının yükseltilmesi gibi konularda taviz vermek istemiyor. Ancak, sendikaların tabanından başlayarak geniş bir toplumsal kesim, sosyal hakların gasbı anlamına gelen "reform" planlarına tepkili ve bu temelde gösteriler başladı.
12 Haziran 2026 00:09

Mülteciler İçin 'Demir Perde Avrupa' Dönemi
Pazartesi günü Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler arasında üzerinde anlaşmaya varılan Avrupa Ortak Sığınma Sistemi Paktı (GEAS), AB'de iltica hakkında vurulmuş en önemli darbelerden biri olma özelliği taşıyor. Anlaşmayla birlikte paktın 12 Haziran'da yürürlüğe girmesinin önündeki bütün engeller kalkmış oldu. AB'ye iltica başvurusunda bulunan herhangi bir ülkenin vatandaşı doğrudan yurttaşı olduğu ülkeye değil, hiç tanımadığı "üçüncü ülkeye" gönderilebilecek. Paktta kastedilen "üçüncü ülke", mültecilerin daha önce hiç gitmediği, görmediği ülkeler... Mart sonunda, Avrupa Parlamentosundaki muhafazakar Avrupa Halk Partisi (EVP), aşırı sağcı gruplarla ittifak kurarak "Geri Gönderme Yönetmeliği" için çoğunluk sağlamıştı. "Üçüncü ülkeler"de mültecilerin hangi haklara sahip olacakları veya hangi koşullarda kamplarda tutulacakları genel ifadelerle geçiştirildi. Yani, "Avrupa'dan uzaklaştıralım, ne olacaksa bizi ilgilendirmez" anlayışı kazandı. Ayrıntılara bakıldığında AB'nin bu insanlık dışı mülteciler politikası birkaç açıdan önem kazanıyor: 1- İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra temel insan hakları arasında yer alan "iltica hakkı" böylece resmen rafa kaldırılıyor. 2- "Üçüncü ülke" kuralında asıl hedef, mültecileri geldikleri ilk AB ülkesine göndermekten ziyade AB dışında kamplar kurmaktır. Anlaşma, bir taraftan Afrika'dan Avrupa'ya doğru yola çıkan mültecileri bu kamplara yönlendirirken, diğer tarafta İngiltere'ye ulaşan mültecilerin bu kamplara gönderilmesini öngörüyordu. 2024'te Başbakan Keir Starmer anlaşmayı "caydırıcı olmayan bir hile" olarak nitelendirerek yürürlüğe girmeden lağvetmişti. Avrupa Komisyonu verilerine göre, 2025'te AB'den ayrılması gereken mültecilerin yüzde 28'i sınır dışı edildi. 12 Haziran'da yürürlüğe girecek Avrupa Ortak Sığınma Paktı'nın savunucuları bunun "Düzensiz göçü azaltacağını" ileri sürse de gelişmeler, asıl maksadın insanlığın tarihsel bir kazanımı olan hümanist iltica hakkını yok etmek olduğunu gösteriyor.
05 Haziran 2026 00:27

Türkiye, Avrupa Ve Otoriter Rejimlerin Normalleşmesi
18 Mayıs'ta 12 yıl aradan sonra toplanan "stratejik diyalog mekanizması" toplantıları kapsamında Türk-Alman ilişkilerini canlandırmak üzerine verilen mesajların arka planında, değişen dünya koşullarında iki ülkenin birbirine duyduğu ihtiyaç vardı. Ve aynen şöyle demişti: "Eğer Türkiye AB'ye katılmak istiyorsa, Almanya'da dostane ve güvenilir bir ortak bulacaktır." (zeit. Bunu, Erdoğan'ın Trump ile kurduğu "iyi ilişki"yle açıklıyor. Batı'dan Erdoğan'a verilen uluslararası destek, 7-8 Temmuz'daki NATO zirvesinde bir kez daha, hem de görülür şekilde yenilenecek. Buna rağmen basın, Türkiye'yi, "otoriter rejimler" arasında saymaya devam ediyor. Macaristan'da 16 yıl boyunca iktidarda kalan aşırı sağcı Orban, 12 Nisan'da yapılan seçimleri kaybetti ve iktidarı rakibine teslim etti. Thumann, Erdoğan ile Putin arasında paralellikleri "Çökmekte olan ekonomiyi ya da devletteki kayırmacılığı değil, muhalefeti yeniden yapılandırma" olarak özetliyor. Seçimle işbaşına gelen ve Erdoğan'ın da sahip çıkarak iç politikada kullandığı Müslüman Kardeşleri darbeyle görevden uzaklaştıran, liderlerini katleden General Abdülfettah Sisi, kendi iktidarı için tehlike oluşturmayacak bir "yapıcı muhalefet" oluşturdu. Thumann'ın yazısında Alman tarihiyle paralellik kurarak, "İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu Almanya'da SPD ve KPD'nin Sovyetlerin isteği üzerine zorunlu birleşmesi"yle başlayan "otoriter sistem" anlatısı ise ne bugünkü Türkiye'de olanlara benziyor ne de tarihsel gerçeklikle örtüşüyor. Eğer, bugün Türkiye'de olanlara Alman tarihinde bir yer aranıyorsa, o da 27 Şubat 1933'teki Reichstag yangını komplosu ve ardından siyasi partilerden başlayarak siyasi ve toplumsal muhalefeti yok etmeye başlayan baskı dönemidir.
29 Mayıs 2026 00:08

Emperyalist Diplomasideki Trafik Neyi İfade Ediyor?
ABD Başkanı Donald Trump'ın 14-15 Mayıs'ta Çin'e yaptığı ziyaret uzun süre daha uluslararası diplomasinin tartışma konusu olmaya devam edecek. Ve tabii ki, Trump'tan bir hafta sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 19-20 Mayıs'ta Çin'e yaptığı ziyaret de tartışılıyor. Rusya-Çin ticareti 2021'den bu yana iki katına çıktı. İktidarda bulunduğu süre zarfında 25 kez Çin'i ziyaret eden Putin, enerji başta olmak üzere değişik alanlarda imzaladığı anlaşmalarla Moskova'ya dönerken, ABD ve Avrupa'nın yaptırımları karşısında elini güçlendirdi. Bu nedenle bir süredir sıkça dile getirilen "çok kutupluluk" olup bitenleri tam olarak ifade etmiyor. Bugünkü veriler üzerinden baktığımızda, Rusya'nın Çin'e, Avrupa'nın ABD'ye yakın olduğu, Hindistan'ın ise denge gözeterek ilişkileri geliştirmeyi esas aldığı söylenebilir. Örneğin Die Zeit'ten Johan Roth kaleme aldığı yazıda şunları ifade ediyor: "Avrupa yalnız olabilir, ancak güçsüz değil. Çıkarlarını, özellikle Çin'e karşı, daha kararlı ve öz güvenli savunmaktan başka bir seçeneği yoktur. Trump-Şi zirvesi ve değişen güç dengesi, bunun en son kanıtıdır." (zeit. Modi'nin Avrupa ziyaretinin İsveç ayağında konuşan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu yılın sonunda yürürlüğe girmesi planlanan Hindistan-AB Ticaret Anlaşmasını "anlaşmaların anası" ilan ederek, Avrupa ile Hindistan arasında "yeni bir devrin" başladığını söyledi. Anlaşmaya göre, Hindistan, AB'den alınan malların yüzde 96.6'sına, AB de yedi yıl içinde Hint mallarının yüzde 99.5'ine uygulanan gümrük vergilerini kaldırmayı planlıyor. Gelişmeler, Avrupa'nın Çin'den uzaklaşarak Hindistan'a yakınlaşma eğilimi içinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda Hindistan'ın, AB ile birlikte genel olarak ABD'nin merkezinde olduğu bloka daha yakın durarak, bölgede Çin'in en önemli rakibi olmaya aday olmak istediği söylenebilir. ABD ve Rusya İran ve Ukrayna savaşıyla öncesine göre güç ve itibar kaybederken, Çin güç kazanmış görünüyor.
22 Mayıs 2026 00:09

Trump'ın Çin Ziyareti Ve Tukidides Tuzağı
ABD Başkanı Donald Trump'ın bugün sona erecek Çin ziyareti dünya kamuoyunda yakından takip ediliyor. 2017'den bu yana ilk kez bir devlet başkanı Çin'i ziyaret ediyor. Dünyanın bir yol ayrımında olduğunu, her iki ülkenin iyi ilişkiler sürdürmesi gerektiğini ifade eden Şi ise, iki büyük güç olan Çin ve ABD'nin "yeni bir ilişkiler modelini" bulması gerektiğini ifade ederken, Antik Yunan tarihindeki "Tukidides Tuzağı"na dikkat çekti. Tukidides'in tespitleri siyasal bilgilerde ve uluslararası ilişkilerde "Tukidides Tuzağı" olarak tanımlanıyor. Günümüzde ise ABD'li Siyaset Bilimci Graham Allison de bu kavramı ABD-Çin ilişkileri için kullanıyor. Son 500 yılda benzer 16 durumu inceleyen Allison, bunların 12'sinin savaşla sonuçlandığını, dördünün savaşa dönüşmediğini aktarıyor. Şi'nin bu önemli ziyarette Trump'a "Tukidides Tuzağı"nı hatırlatması ve "İlişkilerde yeni bir model önermesi" emperyalist devletlerin barış içerisinde bir arada yaşayabileceği tezinin tekrarından ibaret görünüyor. Gazetenin yazdığına göre "ABD hükümetindeki Çin uzmanları aylardır bu görüşmeden endişeli. Trump'ın bir avuç soya fasulyesi karşılığında Amerikan çıkarlarını Şi'ye satması ve basit manşetler uğruna kötü bir anlaşmaya razı olduğunu söylüyor." (Handelsblatt, 13.05.2026) Trump'ın "manşetlik açıklamalar" yapmayı sevdiği doğru. Ancak bu uğurda ABD'nin çıkarlarını bir yana bırakarak, hem de bir tüccar olarak, "kötü anlaşmaya" imza atma olasılığı zayıf. Trump'ın Pekin ziyareti öncesinde Afrika kıtasındaki 54 ülkeden 53'üne sıfır gümrük vergisi dönemi başlattı. Tayvan ve Güney Çin Denizi başta olmak üzere, değişik alanlar üzerinde ABD ile Çin arasındaki rekabet ise bu ziyarette hangi mesajların verileceğinden bağımsız olarak sertleşecek. Çin'in kazanacağı bir savaş, ABD'nin "dünya liderliği"nin sonu anlamına gelecektir.
15 Mayıs 2026 00:09

8 Mayıs 1945'ten Bugüne Düşen
81 yıl önce bugün Berlin'de, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nın sonunu getiren, faşist Alman ordusu Wehrmacht'ın yenilgiyi kabul edip Sovyet Kızıl Ordu'nun zaferini tescilleyen anlaşmanın altına imzalar atıldığında, insanlığın en büyük dileği bir kez daha asla aynı yıkımların, kıyımların yaşanmaması idi. Çünkü, Hitler faşizminin Polonya'ya saldırmasıyla başlayan ve altı yıl süren emperyalist savaş, 50 milyondan fazla insanın canını aldı, kentleri ve köyleri yok etti, toplama kamplarının kurulmasına yol açtı. Bu savaştan sonra en çok sarf edilen söz "Nie wieder!" (Bir daha asla!) oldu. 8 Mayıs'ın insanlık için bir "dönüm noktası" olması temenni edildi. 8 Mayıs'ı 9 Mayıs'a bağlayan gece Wehrmacht'ın kayıtsız şartsız yenilgiyi kabul ettiği imzaların atıldığı Berlin-Karlshorst'taki kışla, bu tarih unutulmasın diye müze haline getirildi. Bunu en çok da 8-9 Mayıs 1945'te Karlshorst'ta İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesi için imza atan, el sıkışan devletlerin devamcıları için söylememiz gerekiyor. 81 yıl önce kayıtsız-şartsız yenilgiyi kabul eden Almanya, bugün yeniden Avrupa'nın en büyük ordusu olmak için adım adım ilerliyor. 24 Şubat 2022'de Ukrayna'ya saldıran Rusya da kısa sürede Kiev'i ele geçirip, rejimi teslim alacağını umuyordu. Bugüne dair tek olumlu olan, Rusya ve Ukrayna'nın 8-9 Mayıs 1945'in hatırına iki günlük ateşkes ilan etmesi. Halbuki ABD Başkanı Trump ve kurmayları "2-3 hafta" diye süre de vermişti. 8 Mayıs 1945'den sonraki dünya tarihini bir film şeridi gibi hızlıca gözümüzün önünden geçirdiğimizde görünen çıplak gerçek ise emperyalizm ile savaş arasındaki kopmaz bağdır.
08 Mayıs 2026 00:09

Almanya'da 1 Mayıs Ve Yeni Saldırılar
Avrupa'da en fazla üyeye sahip Alman Sendikalar Birliği (DGB), işçi sınıfı ve emekçilere yönelik kapsamlı saldırıların planlandığı bir dönemde, bugün ülkenin dört bir yanında 1 Mayıs'ı "Önce bizim işimiz, sonra sizin kârlarınız" sloganıyla kutluyor. Bugün 5.6 milyon üye ile "Avrupa'nın en büyük sendikal örgütlenmesi" olmakla övünen DGB de izlediği uzlaşmacı, iş birlikçi ve savunmacı anlayış nedeniyle güç kaybına uğramış durumda. 1980'de 7.8 milyon üyeye sahip iken bu rakam iki Almanya'nın birleşmesinden sonra, 1991'de 11.8 milyona kadar çıktı. Sonraki yıllar zirveden hızlı düşüş dönemi oldu: 2000'de 7.7 milyon, 2010 yılında 6.1 milyon, 2020 yılında 5.8 milyon. Aşırı sağcılar birçok işletmede öncesine kıyasla daha fazla işçi temsilciliği kazanırken, bugün de ırkçı-faşistler "ulusal emek günü" adı altında mitingler organize ediyorlar. 2026'nın 1 Mayıs'ında Almanya'dan başlayarak dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı asıl olarak tarihsel kazanımlarını ve mevzilerini elde tutmanın mücadelesini veriyor. Kapitalistler ise, Almanya'da da olduğu gibi, 1 Mayıs'ın ortaya çıkmasının temel talebi olan 8 saatlik iş gününü de hedefe koymuş durumda. 8 saatlik iş günü, uğruna verilen büyük mücadelelerin ardından ilk olarak 1917'de Rusya'da gerçekleşen Ekim Devrimi ve 1918'de Almanya'da gerçekleşen Kasım Devrimi ile hayat bulmuştu. Bu tarihsel kazanımın üzerinden varlıklarını sürdüren Almanya'daki sendikalar bu yılki 1 Mayıs'ın önemli talepleri arasına bu nedenle 8 saatlik iş gününü korumayı da aldılar.
01 Mayıs 2026 00:09

Ab'nin Türkiye'ye Bakışı Değişiyor Mu?
Türkiye kamuoyu ve basını, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in, pazar günü Hamburg'da düzenlenen Die Zeit gazetesinin 80. kuruluş yıl dönümü etkinliğinde sarf ettiği sözleri yoğun şekilde tartışıyor. Von der Leyen, konuşmasında şu cümleyi kullandı: "Avrupa kıtasını, Rus, Türk veya Çin etkisine girmemesi için tamamen birleştirmeyi başarmalıyız. Daha büyük ve jeopolitik bir bakış açısıyla düşünmeliyiz." (Zeit. Birçok gazete ve haber portalında asıl olarak von der Leyen'in "Avrupa yeniden yapılandırılmalı" çağrısı önde çıkarıldı. Konuşmanın Türkiye basınında üzerinde pek durulmayan bu bölümünde von der Leyen şöyle diyor: "Uzun süredir rekabet gücümüzün temelini oluşturan model, çok basit şekilde şöyleydi: Rusya'dan ucuz enerji, Çin'den ucuz işgücü, ABD'den ucuz güvenlik garantisi. Bu artık geride kaldı." Dolayısıyla Avrupa'nın emperyalist hegemonya mücadelesinde ayrı bir güç olmak istemesi, Avrupa kıtası içinde yer alan Ukrayna ve Batı Balkan ülkelerine tam üyelik perspektifinin somutlaştırılarak, rakip güçlerin kıtadaki ekonomik ve politik etkisinin azaltılması hedefleniyor. Güney Kıbrıs'ta dün başlayan AB Zirvesi'nin en önemli gündemlerinden birisi bu nedenle "genişleme" oldu. AB Komisyonu yetkilileri ise von der Leyen'in sözlerinin "bağlamından koparıldığını" ileri sürerek, Türkiye'nin AB için önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar. Konuşmanın içeriğine bütünlüklü bakıldığında, Türkiye'nin, Balkanlarda "aday üye "den çok "rakip" olarak görüldüğü için Rusya ve Çin ile aynı cümlede bilinçli olarak kullanıldığı görülüyor. Von der Leyen'in kendisinin bugüne kadar sözleriyle ilgili bir düzeltmede bulunmamış olması da Türkiye'ye "rakiplik" üzerinden sarf ettiği sözlerin arkasında olduğuna inanmasından kaynaklanıyor. Bu bağlamda, üye olmayan Türkiye de izlediği "bölgesel aktör olma" çabası nedeniyle müttefik değil, rakip olarak gruplandırılıyor. AB'nin Türkiye'ye yaklaşımı ise uzun süredir "tam üye olacak bir ülke" yaklaşımı değil.
24 Nisan 2026 00:09

Avrupa'nın Abd'siz Hürmüz Planı Tutar Mı?
ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a karşı başlattığı savaşa bugüne kadar doğrudan müdahil olmayan, ABD Başkanı Donald Trump'ın yardım çağrılarını reddederek, "Bu bizim savaşımız değil" diyen Avrupa ülkeleri, bugün Fransa'nın davetiyle Paris'te bir araya geliyor. Süddeutsche Zeitung'da yer alan yazıda ABD'siz buluşmanın amacı "Temelde siyasi bir mutabakat sağlamak" olarak ifade edildi. Günlük net ithalat 66 bin varile gerilerken, ihracat 5.2 milyon varile yükseldi. Ham petrol ihracatının yüzde 47'si Avrupa'ya, yüzde 37'si Asya'ya yapıldı. En önemli alıcılar arasında Almanya, Hollanda, Japonya, Fransa ve Güney Kore başta geliyor. Trump bir taraftan Avrupa'yı Hürmüz Boğazı'nın kontrol edilmesi için yardıma çağırırken, diğer taraftan NATO üyesi Avrupa ülkelerini gelmedikleri için sert şekilde eleştirmiş ve gerektiğinde ABD'nin NATO'dan çekileceği tehdidinde bulunmuştu. Trump'ın, İran'da barış çağrısı yapan ABD vatandaşı Papa 14. Gücünü ırkçılık, milliyetçilik ve Katolik değerlerden alan Meloni, "yakın dostum" dediği Trump'ın bu tutumu karşısında sessiz kalmayarak, eleştirilerde bulunup rotayı Avrupa'ya çevirdi. Avrupa'nın Hürmüz Boğazı'na askeri çıkarma yapmasına açıktan destek vermesi -Macaristan'da da Orban'ın seçimlerde ağır yenilgi almasıyla- Avrupa'da ABD etkisinin zayıflamasını hızlandırabilir. Yapılan hesapların, öngörülen planların Paris'teki toplantıda kabul edilmesi durumunda, bunun ABD tarafından nasıl karşılanacağı en büyük belirsizlik. İran ise doğrudan ABD yerine Avrupa'ya daha fazla şans tanıyabilir.
17 Nisan 2026 00:09