×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Faydalı Tâtil: Yaz Kur'an Kursları

Tâtil anlayışımızın da gözden geçirilmesi lâzım aslında. Şu hâlde hepimizin şuur altına işlenen günümüz tâtil anlayışını gözden geçirmekte ve kendimize uygun bir tâtil anlayışı geliştirmekte fayda var. Birçok âile deniz, plaj, müzik, eğlence dolu bir tâtil hayâli kurarken bir kısım âileler de okullarda bir türlü doyurucu bir şekilde verilemeyen dînî bilgileri çocuklarına aldırma derdine düşüyor. Din dersleri hem sayı olarak hem de keyfiyet olarak yetersiz. "Çocuklarımız dinden uzaklaşıyor; ateist, deist oluyor." sızlanmalarının en mühim sebeplerinden birisi budur. Bilhassa çocuklar için. Yukarıda dediğimiz gibi tâtil, mutlak olarak "boş" geçirilmesi gereken bir zaman dilimi değildir. Tâtile faydalı faaliyetler de konulmalıdır. Yaz Kur'an kursları da bunlardan biridir. Yorgunluğun üstüne verilecek dersler ilgi çekici ve dinlendirici olmalıdır. Çocuklarımızı teslîm edeceğimiz eller böyle eller olmalıdır. Aslında en ideali sayı, müfredât ve öğretmen bakımından okullardaki din derslerinin bir Müslümanın dînini sevebileceği ve yaşayabileceği bir hâle getirilmesi ve bu işin de diğer dersler gibi okul mevsiminde bitirilmesidir. En güzeli, vatandaşı, daha yeterli bir din dersi için yaz tatiline mecbûr etmemek, din derslerinin okullardan yaz tâtiline itelenmemesini sağlamaktır. Bütün çocuklarımıza ve âilelerine güzel ve faydalı bir yaz tâtili dilerim. Yaz Kur'an kurslarına gidecek çocuklarımıza da verimli dersler diler bu fedâkârlıklarını tebrîk ederim.

Ahmet Tâlib Çelen

Kaynak: Yeni Akit

13 Temmuz 2026 02:05

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Ahmet Tâlib Çelen

Yeni Nesle Dînin Ciddî Bir Mesele Olduğunu Anlatmalıyız

Bir ara din dersi öğretmenimizin girebileceği ders sayısı dolu olduğu için seçmeli "Hazret-i Muhammed'in Hayâtı" dersi bana verildi. 6. veya 7. sınıflar idi zannediyorum. Birisi böyle bir söz söylüyor, ben de "Bak oğlum/kızım, öyle söylersek dinden çıkarız." dediğimde muhâtabıma çok ilginç geliyor ve aynı sözü bir daha söyleyerek "Ben şimdi Müslümanlıktan çıktım mı?" diye kıkırdıyor. "Hocam hocam, şöyle söylesem dinden çıkar mıyım?" diyor ve o sözü söylüyor. Hiçbir zaman dinle oynamayı düşünmedim. Dinden çıkmak hepimiz için ürpertici bir hâdise idi. Çocuklar dîni ciddîye almıyorlar, oyun-eğlence görüyorlardı. Zannediyorum talebelerimin ekseriyeti nezdinde iyi bir mesâfe aldım. Dinle, dînî değerlerle alay etmek sâdece bugünün hastalığı değil. Kur'ân-ı Kerîm'de birçok âyette Allah'ın dîniyle alay edenlerden ve onların âkıbetlerinden bahsedilir. Birkaç örnek: "Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin." (Mâide, 57) "Siz ezan okuyup namaza dâvette bulunduğunuz zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Çünkü onlar, akletmeyen ve gerçeği anlamayan bir topluluktur." (Mâide, 58) "Ey Muhammed! Andolsun, senden önceki topluluklara da peygamber gönderdik. Onlar kendilerine gelen her peygamberle alay ediyorlardı." (Hicr, 10-11) Kendilerine niçin alay ettiklerini sorsan, mutlaka: "Biz öylesine lafa dalmış, eğleşiyorduk!" derler. De ki: "Demek siz Allah ile, O'nun âyetleriyle ve O'nun Rasûlüyle eğleniyorsunuz, öyle mi?" (Tevbe, 65) "Onlar iman edenlerle alay ediyorlar." (Bakara, 212) "İman edenlerle karşılaştıkları zaman, "inandık" derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, "Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz" derler." (Bakara, 14) Âyetlerde dinle, dînî değerlerle alay edenlerin hep kâfirler, münâfıklar olduğunu görüyoruz.

29 Haziran 2026 02:26

Ahmet Tâlib Çelen

Algoritmaya Karşı Hadîsler

Dindarlığımız, siyâsî görüşlerimiz, psikolojimiz, huylarımız, âile hayâtımız, dostlarımızla münâsebetlerimiz sürekli olarak bu dijital dünyâ içinde çalkalanıp durmakta ve devamlı değişmektedir. (Tersi de vâkîdir) Bu değişimimizi hür irâdemizle gerçekleştirdiğimizi zannediyoruz ama kazın ayağı öyle değil. Sosyal medya bizim ve en çok etkileşimde bulunduğumuz kişilerin ve bütün toplumun paylaşımlarını analiz ederek bize sormadan bizi bir bilgi ve görüntü bombardımanına mâruz bırakıyor. Hür irâdemizle köleleşiyoruz. Ama bir gün örtülü bir başın altında daracık kot pantolonları görüverdik. Hem de sâdece gençlerde kalmadı, yaşı 50'yi geçmiş birçok "tesettürlü" hanım da bu yeni trende kolayca uyum sağlayıverdi. Bunlar kişinin kendine "hür irâdesiyle" gerçekleşmiş gibi geldi tabiî. Oysa sosyal medya ve algoritma vardı işin temelinde. Ersin Çelik kardeşimiz fecâati "Paçozluğun Zaferi" başlıklı yazısında pek güzel resmetmiş. Ben de "Gösteri Çağı" başlıklı yazımda bu kanayan yaraya dikkat çekmeye çalışmıştım. *Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "İşlediği günahları açığa vuranlar dışında, ümmetimin tamâmı affedilmiştir. Bir adamın, gece kötü bir iş yapıp, Allah onu örttüğü hâlde, sabahleyin kalkıp: Ey falan! Ben dün gece şöyle şöyle yaptım", demesi, açık günahlardandır. Ben dün gece şöyle şöyle yaptım", demesi, açık günahlardandır. Oysa o kişi, Rabbi kendisinin kötülüğünü örttüğü hâlde geceyi geçirmişti. Fakat o, Allah'ın örttüğünü açarak sabahlıyor." 1-Kişinin, gizli olarak işlediği bir günahı açığa vurmaması, Allah'ın onu affetmesine vesîle olur.

22 Haziran 2026 01:51

Ahmet Tâlib Çelen

Şahsiyet Sahibi Olmak Mühim Meseledir

Düny âda en zor işlerden birisi başkalarının piyonu olmak. İnsanın şu dünyâda en büyük başarılarından birisi "kendisi olmak"tır. Her iki hâlde de insan kendisi olamayacak ve Allah'ın verdiği ömür nîmetini rol yaparak harcayacaktır. İslâm'ın en büyük devrimlerinden biri, hiçbir hakkı ve şahsiyeti olmayan gariban insanlara hak ve şahsiyet bahşetmesidir. Câhil bir topluluktan tek tek şerefli ve şahsiyetli insanlar çıkarmıştır İslâm. Psikolojide "kendini gerçekleştirmek" diye bir tâbir var. Bu duygu o kadar güçlüdür ki bunu meşrû yollardan başaramazsa gayr-i meşrû yollara tevessülden çekinmez. Normal ve meşrû yollardan kendini gerçekleştirme kâbiliyeti olmayan veyâ buna imkân ve fırsat bulamamış çocukların bir de yanlış odakların eline düşmesiyle bu güdünün felâketini yaşıyoruz. Devletin bir vazîfesi de bütün vatandaşlarına normal ve meşrû yollardan kendini gerçekleştirme imkân ve fırsatlarını sunması, yanlış yolları tıkamasıdır. Onlar da en az yanlış yollardan kendini gerçekleştirenler kadar felâkettir. Kendini gerçekleştiremeyenlerin örneklerini de bolca görüyoruz. Siyâsette söz sâhibi olanlar çevrelerine alacakları insanları seçerken bunların daha önce ne yaptıklarına bakmalı ve herhangi bir alanda meşrû yoldan kendilerini gerçekleştirmiş ve bir şahsiyet doyumuna ulaşmış olduklarını mutlakâ görmeliler. Böylece size de millete de faydalı olurlar. Millet böylesi kendini gerçekleştirememiş tiplere "ergen" diyor. Bu onu daha büyük streslere sokuyor. Özel olmaya, yani kendin olmaya izin vermiyorlar. Ne yapacaksanız yapın; ama önce meşrû bir yoldan kendinizi gerçekleştirin, şahsiyet olun ve hayâlini kurduğunuz mevkî ve makamlara hazırlanın.

08 Haziran 2026 02:55

Ahmet Tâlib Çelen

Kurban Kesmek-kurban Olmak

Allah sevgisinin zirvesi de Allah'ın sevgi ve rızâsını kazanmak uğruna gerektiği zaman canını verebilmektir. Allah sevgisi zirvede olanların gözü en büyük ticârettedir. Onlar verdiklerinin karşılığında Allah'ın sevgi ve rızâsını ve Allah'ın sevgi ve rızâsının mekânı olan cenneti kazanacaklardır. Bu yüzden olsa gerek Aliya İzzetbegoviç, "Teslîmiyet, sen ne güzelsin!" demiştir. Canını fedâ edeni sorgu suâl ile muhâtap kılmıyor Allah. Kurban kelimesinin her iki mânâsında da "kurban". Hem Allah yolunda canını vermiş, hem de Allah'a yaklaşmış. Hz. İbrâhim'in, oğlu İsmâil'i kurban etme hâdisesi kurban kesmenin ve hangi cins hayvan kesmenin gösterildiği bir sahneden ziyâde bizzat "kurban olma"nın gösterildiği bir hâdisedir. Nitekim "Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Sizden Allah'a ulaşacak olan tek şey takvânızdır." (Hac, 37) Öyleyse, Kurban Bayramı'nı bir yardımlaşma, dayanışma, garibanlara et yedirme bayramına çevirmemek gerekir. Bunları en güzel şekilde yine yapalım ama işin bu tarafına aşırı yüklenmek "kurban"ın mânâsını da aşındırıyor ve biz işin aslından uzaklaşıp gidiyoruz. Bu derneklerin en büyük ilgisi de "kurban"a. İşin içinde "para" varsa oraya müthiş bir ilgi de oluyor. Son söz: Kurban Bayramı, "kurban kesme"nin değil, "kurban olma" şuurunun tavan yaptığı bir bayram olmalıdır. "Kurban kesme", "kurban olma" şuurunu ne kadar besler ve ne kadar hayâta katabilirse amacına o kadar ulaşmış olacaktır. "Kurban olma şuuru", Allah'ın dîni için yârdan, anadan, serden; dünyâ sevgisinden hattâ candan geçebilme îman ve tavrıdır. Ama bu hay huy içinde "kurban olma" şuurunu kaybetmeyelim.

25 Mayıs 2026 01:53

Ahmet Tâlib Çelen

Âcil İhtiyaç: Mânevî Çelik Kubbe Savunma Sistemi

Türkiye ASELSAN, ROKETSAN, BAYKAR ve TUSAŞ önderliğinde Bayraktar TB2/TB3/Akıncı SİHA'lar, KAAN Milli Muharip Uçak, Hürjet, Hürkuş, T129 Atak helikopteri, Altay tankı, MİLGEM gemileri ve Çelik Kubbe hava savunma sistemi gibi yerli/millî İHA/SİHA, hava, kara ve deniz platformları ile radar/elektronik harp sistemlerinde küresel bir güç hâline geldi. En son 6 bin kilometre menzilli Yıldırımhan füzesi mutluluğunu yaşadık. Bütün bunlar iyi de, iyi gitmeyen işler de var. Geçen gün Ak Parti'nin eski bir millî eğitim bakanı "İktidara kim gelirse gelsin, eğitimin temeli kemalizmdir." dedi. 6284 sayılı -güyâ kadını koruma amaçlı- kânun bir kısım şuursuz kadın tarafından kocasını evden kovma yasası hâline getirilmiş. Hukuk "Kadının beyânı esastır." deyince erkekler resmen negatif ayrımcılığa tâbî tutulmuş. Evlilik yaşı 40'lara yaklaşmış. Hükûmet kötü gidişâtı fark ederek önümüzdeki 10 yılı "Âile 10 Yılı" îlân etmiş. Bir taraftan kadınlarımız doğurmuyor, bu gidişle 2050'yi göremeyiz diye feryat edeceksiniz, öbür taraftan kadınları çılgınca iş hayâtına iteceksiniz. En belirgin gösterge olarak da "TIR şoförü kadın" peşinde koşturuyorsunuz. Haberlerin ana mevzûu belediye başkanlarının gayr-ı ahlâkî ilişkileri olmuş. Bütün bunlar da ahlâkî çürüme manzarasını kesifleştiriyor. Kendisi tesettürlü olmayan bazı ünlüler bile "Bu açıklık değil, düpedüz çıplaklık" diyerek vaziyete isyân ediyor. "Ben Atatürkçüyüm" diyen bu hanımın çıldırmış gibi "Ben din istemiyorum!" deyişini gören "Ne olmuş bu millete?" demekten kendini alamaz. Her gün bir "sürü" içeri alınıyor bunlardan. Bu manzara karşısında düşmanın SİHA, dron, uçak ve füzelerinden koruyacak "Çelik Kubbe"nin bize yetmeyeceği ortaya çıkıyor. Bize, düşmanın maddî saldırılarından koruyacak Çelik Kubbe ile eş zamanlı ve eş değerli, hattâ daha ehem olarak dînî-mânevî-ahlâkî saldırılardan koruyacak çökmez ve delinmez bir Çelik Kubbe Savunma Sistemi lâzım.

18 Mayıs 2026 01:52

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Ahmet Tâlib Çelen

"Trajik Başarı-türk Dil Reformu" Üzerine Notlar (14)

(Tercüme eden: Mehmet Fatih Uslu, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2004) Bugünkü notlarımızdan: Atatürk'ün aslında bütün dillerin Türkçeden doğduğuna inanmadığı, Kamâl ismini nasıl aldığı ve kendi yol açtığı dil devriminden çektiği çile. Şubat 1935"te çare bulunmaz biçimde Arapça olan Mustafa ve Kemal isimlerini bıraktı ve kısa bir süre imzasını Kamâl şeklinde attı. Bu alışılmamış ismin kökeni resmi haber ajansı olan Anadolu Ajansı tarafından yayınlanan bir bildiride açıklandı: İstihbaratımıza nazaran Atatürk"ün taşıdığı "Kamâl' adı Arapça bir kelime olmadığı gibi Arapça'Kemal' (olgunluk) kelimesinin delâlet ettiği mânâda değildir. Atatürk'ün muhafaza edilen öz adı, Türkçe'ordu ve kale' mânâsına gelen 'Kamâl'dir. Son'a' üstündeki tahfif işareti 'l' harfini yumuşattığı için telaffuz hemen hemen Arapça'Kemal' telaffuzuna yaklaşır. Benzeyiş bundan ibarettir. (Cumhuriyet, 5 Şub. 1935, alıntılandığı yer: Bozgeyik 1995: 15). Tarama Dergisi (1934) kamal sözcüğünün manasını "tahkimat, kale, ordu, kalkan" olarak göstermektedir. Fakat bu diğeriyle ilgili bir kelime değildir, çünkü kamâl ile kamal aynı şey değildir (Lewis 1988: 6-7; 2000: 6-7).24 Son hecenin dışında kemaldeki e harfinin a ile değiştirilmesi ilk sessiz harfin okunuşunu /k/den /k/ya dönüştürmektedir. Fakat açıktır ki değişikliğin amacı ismin telaffuzuna dokunmak değil, sadece yazımını Arapça'ya daha az benzer bir hale getirmektir. Mustafa Kemal'Kamâl' isminde ısrarcı olmamış ama imzasını alışıldığı üzere K. Atatürk şeklinde atmıştır. 1935 ilkbaharında gazeteler Arapça ve Farsça sözcükler yerine önerilen sözcüklerin listesini yayınlamaya başlamış ve okurları bunlar hakkında fikir bildirmeye davet etmiştir. Bu yılın ertesinde sonuçlar, Ağustos 1934'teki ikinci Kurultay'da planlandığı üzere, halka küçük bir Cep Kılavuzu'nda (1935) sunulmuştur. Plânın hızlı uygulanışı bizzat Atatürk'ün faal ilgisinin bir sonucudur, fakat yayına hazırlayanların kılavuz için harcayacak daha fazla zaman bulamamaları acınacak bir durumdur. Buna dair iki örnek: Eğitim sözcüğü eski bir fiil olan eğitmek sözcüğünden türetilmiş bir isim olarak düşünülmektedir. Fakat aslında eğitmek diye bir fiil asla var olmamıştır, bu sadece '(insanları ya da hayvanları) beslemek' anlamına gelen igidmek sözcüğünün yanlış okunmasıdır. Millet sözcüğü içinse Tarama Dergisi aralarında uluş ve ulus un da bulunduğu sekiz öneriyle gelmiştir. Cep Kılavuzu'nun derleyicileri ise yanlış ata oynayıp ulus sözcüğünü seçmişlerdir. Bu, Türkçe uluş (devlet) kelimesinin Moğolca telaffuzudur. Sözcük, Moğolca'ya erken dönemlerde geçmiş ve onlar tarafından 'halklar birliği (konfederas-yonu)' anlamında kullanılmıştır (Claudson 1972: 152). 14. yüzyıl itibariyle Türkler sözcüğü geri almışlar ve 17. yüzyıla kadar Moğolca'da kullanıldığı biçimiyle, ulus olarak kullanmışlardır. Şimdi de yine aynı şekilde kullanmaktalar. Nihai ürün ise söylendiğine göre Atatürk'ün sevilen 'öz Türk dilimiz' ifadesinden türemiş bir terim olan Öz Türkçe' dir 25. Öz hem saf anlamına gelmekte hem de sahiplik bildirmektedir. Yeni sözcükler Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda dolaşıma sokulmuş, bunun yanında bunların halka tanıtımı yapılmış ve gazetelerde kullanılmıştır. Atatürk halihazırda Öztürkçe kullanımında uzun bir yol katetmişti. İşin en uç noktasına ise 3 Ekim 1934'te İsveç Prensi ve Prensesi onuruna verilen ziyafette yaptığı konuşmada ulaşır. Bu konuşmaya Türkler tarafından 'baysal utkulu nutuk' denmektedir ve bu ifade hepsinin içinde en tuhaf olanıdır. Konuşmada üç Fransızca sözcük Altes, Ruvayâl ve Prenses kullanılırken, sadece iki Arapça sözcük, tarih ve tüm 26 kullanılmıştır. Ayrıca bazı garip yeni sözcükler de içermektedir. Burada konuşmadan bir parça aktaralım (tüm metin ve sözlük Levend'te [1972]: 424-6 mevcuttur): "Avrupanın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bugün, en güzel utkuyu kazanmıya anıklanıyorlar: baysal utkusu." Tankut (1963: 125) konuşmanın Arapça ve Farsça sözcüklerle hazırlandığını sonra bunların yeni sözcüklerle değiştirildiğini söylemektedir. Yine Tankut'un anlattığına göre Atatürk konuşmasını 'okumaya yeni başlamış öğrencilerin acemiliğiyle' yapmıştır. Atatürk gururlu bir insan ve kendi dilinin ustası bir kişi olarak bu kendi kendini kanatan yaradan rahatsız olmuş olmalıdır. O, Osmanlıca'da, az bulunur bir doğaçlama kabiliyetiyle, diğerlerinin hazırlamak için saatler harcayacağı, upuzun konuşmaları hazırlıksız yapar. Açık sözlü ve çoğunlukla renkli bir konuşma diline aşinadır ve bunu sohbetleriyle gayri resmi konuşmalarında kullanır. 1 Kasım 1934'te Büyük Millet Meclisi'nin yeni döneminin açılışında yaptığı konuşma ise, İsveç Prensi'nin tercümanının becerisini, asıl Osmanlıca metne göz atmasına izin verilmemiş olsa, bir ay öncesinden sınayacak kadar çok sayıda ve tuhaf Öztürkçe sözcük içermektedir. 1935'in sonuna doğru, öyle görünüyor ki Atatürk çok iyi kullanabildiği bu aracı daha fazla yok saymamaya karar vermiştir. Bunun kanıtı, göreceğimiz gibi, daha sonraları halk içinde sarfettiği sözlerde kullandığı dildir. Dil reformu için harcadığı onca çabadan sonra, reformun içine düştüğü durum dolayısıyla ne kadar çile çektiği tahmin edilebilir. Bunun sonrasında -ki bu sonraki dönem onun için büyük bir hayal kırıklığı ve duygusal arayış dönemi olmuş olmalı- ortaya bir deus ex machina çıkar: Kvergić * sahnededir. (s. 75-77) deus ex machina: Popüler manada Matrix filminde her şeyi kontrol eden yapay zekanın adı olan Latince terim. * Hermann Feodor Kvergić: Atatürk'le yaptığı görüşme neticesinde Güneş Dil Teorisi' ni ortaya atan/kuran Avusturyalı bilim insanıdır. Geoffrey Lewis'in "Trajik Başarı-Türk Dil Reformu" eserinden notlara devâm ediyoruz. (Tercüme eden: Mehmet Fatih Uslu, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2004) Bugünkü notlarımızdan: Atatürk'ün aslında bütün dillerin Türkçeden doğduğuna inanmadığı, Kamâl ismini nasıl aldığı ve kendi yol açtığı dil devriminden çektiği çile. *** Atatürk, tüm dillerin Türkçe'den türemiş olduğunu öne sürenlere aldanmayacak kadar zekiydi. Bu tarz bir inancın mantıksal sonucu tüm Arapça ve Farsça unsurların dilde kalması olacaktı ki bu onun maksadının tam tersiydi. Bu yüzden, sınırlı bir süre için de olsa, reformcular tarafından üretilen Öztürkçe sözcükleri sahiplendi, bunları konuşmaları ve mektuplarında kullandı. Şubat 1935"te çare bulunmaz biçimde Arapça olan Mustafa ve Kemal isimlerini bıraktı ve kısa bir süre imzasını Kamâl şeklinde attı.

11 Mayıs 2026 01:41

Ahmet Tâlib Çelen

Eğitimde Müsilaj

Son olarak 14 yaşında bir çocuğun babasının silahlarını kuşanarak kendi okulunu basması ve bir öğretmen ve 9 talebeyi öldürmesi felâketin artık saklanamaz hâle geldiğini gösteriyor. Bu ahlâkî bozgun üç günde gerçekleşmez. Birilerinin şu andaki Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'i istifâya çağırması bu yüzden yersiz ve mânâsızdır. Evet, Ak Parti hükûmetinin 25 yıllık iktidarında da ihmâller ve yanlışların payı vardır ama bütün kabâhati bu hükûmete yüklemek haksızlık olur. Cumhurbaşkanımızın ve Ak Parti iktidârının eğitimde iyi işler yapmayı istediğinden emînim. Burada lâfı uzatıp gereksiz tartışmalara girmeyelim. Müfredâtından ders kitaplarına ve hocalarına kadar müthiş bir süpürme harekâtı oldu eğitim. Amaç İslâm'sız yeni bir millet "yaratmak"tır. Kimi zâten kendisi de bu zihniyette olduğundan, kimi de iktidar olduğu hâlde muktedir olamadığından. Yeni nesillerde kahrolarak gördüğümüz ahlâkî ve mânevî çürüyüşü "müsilaj"a benzetiyorum. Bir de "yapışkan", silip atamıyorsun. Eğitimde de kemalist-pozitivist zihniyet eğitim hayâtını kaplayarak "ışık ve oksijen geçişini engellemiş, millet hayatının canlılığını boğmuştur. Millet olarak varlığımız can çekişecek derekeye inmiştir. Çâre, derhâl başta eğitim olmak üzere millet hayâtımızda mâneviyât ve ahlâkın hâkimiyetini gerçekleştirerek eğitime ve millet hayâtına "ışık ve oksijen geçişini" sağlamaktır. Boğulmak üzereyiz, zaman daralmaktadır. Toplum ahlâkında çürüme, eğitim işlerimizin iyi gitmediğini gözlere sokuyor. Son olarak 14 yaşında bir çocuğun babasının silahlarını kuşanarak kendi okulunu basması ve bir öğretmen ve 9 talebeyi öldürmesi felâketin artık saklanamaz hâle geldiğini gösteriyor. Bu ahlâkî bozgun üç günde gerçekleşmez. Bir îman, bir kültür ve ahlâkî yapı yüz yıllarda yerleşir ve ortadan kaldırılması da zaman alır. Birilerinin şu andaki Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'i istifâya çağırması bu yüzden yersiz ve mânâsızdır. Evet, Ak Parti hükûmetinin 25 yıllık iktidarında da ihmâller ve yanlışların payı vardır ama bütün kabâhati bu hükûmete yüklemek haksızlık olur. Cumhurbaşkanımızın ve Ak Parti iktidârının eğitimde iyi işler yapmayı istediğinden emînim. Ama bu alanda bir türlü dişe değer bir başarının gösterilememesinin bir sebebi tam olarak adamının bulunamaması, adamını ararken de kemalistleri de ürkütmemek kaygısı ise asıl sebebi bütün iyileştirme çabalarında kemalist şirretliğinden çekinilmesidir. Hülâsa ettiğimiz bu manzara içinde neler olmuştur? Osmanlı yıkılmış ve Osmanlı'nın temsîl ettiği bütün değerler de devrimlerle tek tek ortadan kaldırılmak istenmiştir. Devrimlerin bir listesini yapınız, her devrimin karşısına Osmanlı'nın temsîl ettiği bir değeri yazabilirsiniz. Yok edilmek üzere tabiî. Burada lâfı uzatıp gereksiz tartışmalara girmeyelim. Maksadı anlayan anladı. Osmanlı'sız ve İslâm'sız bir hayat ve düzenin tam olarak yerleştirilebileceği alan da elbette eğitim alanıdır. Bütün devrimlerin en açık ve sert yansımalarını eğitim hayâtında gördük. Müfredâtından ders kitaplarına ve hocalarına kadar müthiş bir süpürme harekâtı oldu eğitim. Millet hayâtından İslâm'ın ve Osmanlı'nın tamâmen süpürülmesi harekâtı… Hedef dili, dîni, kültürü, târihi, geleneği ile köklerinden tamâmen kopmuş, Batı'yı ve materyalızmi baş tâcı etmiş bir nesil yetiştirmek… Amaç İslâm'sız yeni bir millet "yaratmak"tır. On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan. Mesele budur. Çocuklarımız yüz yıldır böyle bir zihniyetin elinde yetişmektedir. Milletimiz çok partili hayâta geçtikten sonra CHP zihniyetine hiçbir zaman iktidar vermemiştir ama eğitimde iktidar hep CHP zihniyetinde kalmıştır. Sözde CHP muhâlifi birçok parti iktidâra gelmiş ama eğitimdeki CHP ve kemalist iktidârı yok edememişlerdir. Kimi zâten kendisi de bu zihniyette olduğundan, kimi de iktidar olduğu hâlde muktedir olamadığından. Eğitimde kemalist zihniyet bir dip akıntısı olarak dâimâ devâm etmiş ve eğitim sisteminin ana istikâmeti buna göre belirlenmiştir. Yusuf Tekin bir miktar ciddî olarak millîleşme mücâdelesine başlamıştır. CHP'lilerin ona en gıcık, en yobaz bakan diye diş gıcırdatmalarının sebebi budur. Ama eğitimdeki bozgun öyle üç-beş senede düzelecek gibi değildir. Yüz yılın biriktirdiği bir mâneviyâtsızlık ve ahlâkî çöküş birkaç yılda düzelemez. Yeni nesillerde kahrolarak gördüğümüz ahlâkî ve mânevî çürüyüşü "müsilaj"a benzetiyorum. Müsilaj, denizleri yıllarca pislikle, yabancı atıkla doldurduktan sonra denizin âdetâ kusması. Bakınız müsilaj neymiş? Müsilaj (deniz salyası), denizlerdeki sıcaklık artışı, durgunluk ve kirlilik (azot/fosfor) nedeniyle fitoplankton adı verilen mikroorganizmaların aşırı çoğalarak salgıladığı, yapışkan, jelimsi ve organik bir maddedir. Oluşum Nedeni: Temel tetikleyiciler arasında sanayi/evsel atıkların denize deşarjı, deniz suyunun ısınması ve durağan hava koşulları yer alır. Etkileri: Deniz yüzeyini kaplayarak ışık ve oksijen geçişini engeller, dip canlılarını boğar, kötü kokuya sebep olur ve balıkçılık gibi faaliyetleri olumsuz etkiler. (Google'a bakılabilir) "Kirlilik sebebiyle mikroorganizmaların aşırı çoğalması ile salgıladığı 'yapışkan' bir madde…" Daha ne olsun? Eğitim hayatımızın aynısı. Eğitim hayâtımız da milletimize ters bir gâye ile kirli bilgilerin yüz yıldır doldurulması netîcesi mikropların aşırı çoğalması felâketini yaşamıyor mu? Bir de "yapışkan", silip atamıyorsun. Denizi bozan sanâyî ve ev atıklarının denizi doldurmasına tabîatın, fıtratın verdiği bir tepki… Tıpkı bunun gibi Müslüman milletimizin diline, dînine, millî-mânevî, ahlâkî değerlerine yabancı bilgi ve malzemelerin çocuklarımıza her türlü vâsıta ile boca edilmesi. İnsan fıtratı bir gün bu pislik birikimini kusacaktı elbette; kustu. Sen yıllarca okullarda materyalist, âhiretsiz, inançsız bir eğitim ver. Televizyon dizileri ve gündüz kuşağı programlarıyla ahlâkı ayaklar altına al. Üstüne dünyâ şeytan imparatorluğunun dijital saldırılarına karşı gençliği müdâfaasız bırak. Sonunda uyuşturucu kullanma yaşı 12'lere insin, bir ortaokul talebesi okulunu basıp 10 kişiyi hayattan koparsın. Kaçınılmaz netîce… Müsilajın etkilerine bakınız: Deniz yüzeyini kaplayarak ışık ve oksijen geçişini engeller, dip canlılarını boğar… Eğitimde de kemalist-pozitivist zihniyet eğitim hayâtını kaplayarak "ışık ve oksijen geçişini engellemiş, millet hayatının canlılığını boğmuştur.

04 Mayıs 2026 01:43

Ahmet Tâlib Çelen

Kendimizi Kandıralım!

"Kendini kandırmak" umûmiyetle menfî mânâda kullanılan bir deyim. "Kendini kandırıyorsun" diyen kişi, muhâtabını kendince gerçeklere çekmek istiyordur. Öyleyse zaman zaman "kendimizi kandırmak"ta çok da bir sakınca yoktur. "Kendimizi kandırmak", bir ümit dünyâsı kurmaktır. Peygamber Efendimiz'in "Rüyâları iyimser tâbîr edin" tavsiyesinin hikmeti de bu olsa gerektir. "Ümitsizlik haramdır." buyurulmuştur. Bir hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ben, kulumun benim hakkımdaki zannı nasılsa öyleyim." Ben Allah'ın affediciliği husûsunda kendimi iknâ etmek isterim. Çünkü yüce yaratıcı, çok açık bir şekilde, " Ben, kulumun beni düşündüğü gibiyim, ona benden beklediği şekilde tecellî ederim" buyurmak sûretiyle herkesin, Allah'tan kendisi hakkında nasıl muâmele etmesini istiyorsa, Allah'ı öyle bulacağını hatırlatmaktadır. Nitekim bir başka hadîs-i kudsîde, "Kulum, kendisini sorgulayacak ve günahları bağışlayacak bir Rabbi olduğuna kesin kanâat getirdiği, bu gerçeği bildiği zaman, ben onu bağışlarım" buyurulmaktadır. Görüldüğü gibi müspet yönde zan sâhibi olmak, yâni "kendimizi kandırmak/iknâ etmek" kötü bir şey değildir. Nüfus artış hızını yeniden %3'lere 5'lere getirecek, işsizlik ortadan kalkacak, gençler geleceğe ümitle bakacaklardır. Eğitim sistemi tamâmen İslâmî ve millî hâle gelecek, öğretmenler seçilirken baraj kriter îman ve ahlâk olacak, beş yıl içinde eğitim hayâtımız öğretmeninden müfredâtına ve ders kitaplarına kadar tam olarak millîleşecek ve artık sistem "süzme CHP'li yetiştirmek"ten kurtarılacaktır. 5816 kalkacak, kemalizm örtülü din olmaktan çıkacak. Kim bilir, belki de bu hayâller sırf "kendimizi kandırmak" değildir. Allah "Ben kulumun zannı üzereyim." buyuruyor, bizim zan ve ümîdimiz de bunları bize nasîp edeceğidir.

27 Nisan 2026 01:31

Ahmet Tâlib Çelen

Seküler Torna: Melekten Şeytan Yontmak!

Kahramanmaraş'ta bir 8. Sınıf öğrencisinin emniyet müdürü olan babasının silahlarıyla biri öğretmen olmak üzere 10 kişiyi öldürmesi bütün Türkiye'yi irkiltti. CHP ve ideolojik olarak aynı kulvarda bulunan kesimler bir anda işi Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'i istifâya dâvete kadar götürdüler. Bunlara göre Yusuf Tekin'in elindeki eğitim, radikal İslâm'cı yetiştiriyormuş ve netîce bu olmuş. Böyle bir tipin cinâyetini bile "Radikal İslâm'cı yetiştirilmesi gayreti"ne bağlayabilen bir kafa nasıl bir kafadır, anlamak mümkün değil. Ama eğitim sistemi temel olarak dâimâ CHP zihniyeti üzere işlemiştir. 25 yıllık Ak Parti iktidarı bile birçok sâhada onca başarısına rağmen eğitim sisteminin bu temel zihniyetini dağıtamamıştır. Yusuf Kaplan'ın "Eğitim sistemi süzme CHP'li yetiştiriyor." sözü meseleyi en özlü biçimde ifâde ediyor. Yusuf Tekin Hoca'nın "Türkiye Yüzyılı Maârif Modeli" adını verdiği proje de aslında tam ve köklü bir neşter değildir. Böyle bir eğitim sistemi içinde ve kemalist, aydın, seküler bir âile ortamında bir çocuk yetişiyor ve daha 14 yaşında babasının silahlarını kuşanarak okuluna geliyor, biri öğretmen olmak üzere 10 kişiyi katlediyor, bunun suçunu da çocuklarımız böyle olmasın diye uğraşan bir bakana yıkıyorsunuz; olacak iş değil. Olan biteni biz söyleyelim: Yüz yıllık İslâm düşmanı, kemalist, seküler eğitim sistemi en uç meyvelerini vermeye başladı. Eğer dînî, millî, mânevî eğitim sistemi kuramaz ve böyle bir sistemi başarılı kılamazsak daha bunlar iyi günlerimizdir. Daha önce de paylaştığımız merhum Nurettin Topçu'nun "Çocuklar" yazısını yeniden okumanın tam zamanıdır: Biz günahkârız; meyvası nûr olacak ruh tarlasını harâbe yaptık. (Var olmak, Dergâh Yay. s.97; Şûle, sayı: 4, Ekim 1962) NOT: Talebelerine siper olurken şehit olan Ayla Kara Hocahanım'a ve diğer 9 yavrumuza Allah'tan rahmet dilerim.

20 Nisan 2026 01:48

Ahmet Tâlib Çelen

"Trajik Başarı-türk Dil Reformu" Üzerine Notlar (13)

(Tercüme eden: Mehmet Fatih Uslu, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2004) "Psikoloji" kelimesinin köken olarak Türkçe olduğuna dâir gayretli bir konuşmadan alınmış pasajla başlayalım: İbrahim Necmi, ikinci Dil Bayramı münasebetiyle yaptığı ve Tarama Dergisi' nden bahsettiği konuşmasında, vurdumduymaz bir cehalet sergilemektedir: Dergideki sözler, öz dilimizin hem zenginliğini, hem de başka dillere kaynaklığını gösterecek değerdedir. (Türk Dili, 10 (1934), 23-4) Daha sonra başka bir örnek olarak ise tünel (İstanbul halkı sözcüğe İstiklâl Caddesi'nin sonundan Haliç'e giden yeraltı yolunun ismi olması nedeniyle aşinadır) sözcüğünü verir. "Herkes'in bildiği, bu sözcüğü bizim Fransızlardan aldığımızdır." dedikten sonra ise yakınlarda çıkmış bir Fransızca etimoloji sözlüğünün, bu sözcüğün Fransızca'ya İngilizce tonnel kelimesinden geçmiş olduğunu belirttiğini söyler ve devam eder: "Şimdi Dergiyi açınız: 'Tün' sözünün 'gece, karanlık' demeye geldiğini görürsünüz. Buna'Kural, kaval, çakal, sakal, güzel...' sözlerinin sonunda görülen 'al-el' ekini katarsanız 'Tünel'in 'karanlık yer' demeye gelen öz Türkçe bir söz olduğu ortaya çıkar." Bu son paragrafla birlikte, psikoz ('psychosis') ve psyché sözcüklerini birbirine karıştırması ve Arapça nefes sözcüğün ikinci hecesini pıs (Tarama Dergisi'ne [1934] göre Kırgızca kökenli ve 'zayıf nefes' anlamında) sözcüğüyle aynileştirmesi bir arada ele alındığında, en hafif tabiriyle bu kişi filolojik yetkinlik bakımından eksiktir diye değerlendirilebilir. Fakat bu, onun Dil Kurumu'ndaki kariyerine zarar vermemiş ve 1934 ile 1945 arasında Kurum'daki Genel Sekreterlik görevini devam ettirmiştir. Tarama Dergisi' nin yayınını takip eden dilbilimsel kaos sırasında Atatürk, Atay'a şu yazılanlara benzer bir şey söylemiştir: "Çocuğum beni dinle," dedi. "Türkçenin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar. Biz de çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız." Atay'ın bundan sonra yazdıkları ise daha önemlidir: "Fakat bir noktada ısrar etti. Türkçe'de kalacak kelimelerin aslında Türkçe olduğu izah edilmeliydi." Yakıştırmacılık ilminin temeli atılıyor! Ben onlara Türkçe kökenler bulabilirim,' dedi. Gerisi kolaydı: "ük" artı "üm" zamanla "hüküm" olmuştu. "Uydurma" demiyeyim de "yakıştırmacılık" ilminin temelini atmıştık. 72-74) Malatya Milletvekili Dr. Hilmi Oytaç tarafından yazılan Kurultay Marşı ile bitirelim: Selâm sana Atatürk bizden sana bin okkay (s. 72) NOT: 1-Anlamadığınız kelimelerin "öztürkçe" olduğunu unutmayınız.

13 Nisan 2026 02:07

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Ahmet Tâlib Çelen

Yeni Bir Liyâkat Anlayışı Lâzım

(Nîsâ, 58) Bir iş, ehil olmayana verilirse kıyâmeti bekleyin. "İş verme" mes'ûliyetini taşıyanlar -başta bütün ülkeyi yöneten iktidarlar ve mahallî olarak belediyeler- bu yüzden hedef tahtasıdır. Liyâkatin "işi bilme" ile alâkası inkâr edilemez. Netîcede ortada yapılması gereken bir iş vardır ve bunun lâyıkınca yapılması "işi bilmek"le mümkün olacaktır. Bu durumda liyâkat için "teknik bilgi ve beceri"den fazla bir şey gerekmektedir: Dürüstlük ve ahlâk… Bu yüzden bu mevzû ile alâkalı olarak yazdığımız her yazıda liyâkat için iki şart ileri sürüyoruz: Îman ve ahlâk. Birileri derhâl atılacak ve "Îmanlı dediğiniz insanların da ahlâksızları var" diyecektir. Yapılacak iş alanında teknik bilgi ve beceri ile birlikte kesin olarak îman ve ahlâk da şart olmalıdır. Nurettin Topçu, "Bize iyi adam yetmez; bize kalp adamı lâzım" der. "Kalp adamı", emre ve düzene uyan ve işini yapan adam değildir. Biz buna "İstiklâl Marşı Kriterleri" diyoruz. İstiklâl Marşı'ndan bir liyâkat tablosu çıkarılmalı ve bu tabloya uymayan kişiler eğitim kadrosuna alınmamalıdır. Eğitim kadrosunu teşekkül ettirirken "îman ve ahlâk" baraj olmalı ve ancak bu barajı geçenler arasında işini iyi bilme bakımından bir imtihan yapılarak kadrolar seçilmeli. "Îman ve ahlâk insanın yüzünde yazmaz; nasıl bileceğiz îmanlı ve ahlâklı olanı?" denebilir. Aslında kamu vazîfelerinin hepsinde îman ve ahlâk baraj olmalıdır. İmam alımında ne kadar güzel Kur'an okusa, Arapça bilse de ateist birisinin imam kadrosuna alınmaması nasıl adâletsizlik değilse öğretmen alımında da "îmanlı ve ahlâklı" olma şartı adâletsizlik değildir. Yeni nesillere iyi ders anlatmasının yanında "örnek" olacak şahsiyetler lâzım.

06 Nisan 2026 02:06

Ahmet Tâlib Çelen

Yine Yarıldık Yahu!

"Burası laik bir ülke, başörtülü okumak isteyenler Arabistan'a gitsin." diyordu bir cumhurbaşkanı. "Ben bu ülkede çarşaflı birisini görmek istemiyorum; bu ülke bizim, gitsinler!" diyor yaşlı bir laik abla. Bir tarafın hayat-memat meselesi gördüğü Kur'an kurslarını öbür taraf geriliğimizin kaynağı diye görüyor ve "İktidâra gelirsek hepsini kapatıp yerine bale kursu açacağız." diyebiliyor. Ömrü İslam düşmanlığı ile geçmiş bir prof. kadın "Biz esasız, bu ülkede bizden izinsiz bir şey olamaz, bir ne istersek o olur." diyordu. Millet kelimesinin târîfinde "dil, din, ideal birliği ve ortak yaşama şuuru" da vardır. Hâl-i hazırda "bir millet" husûsiyetini kaybettiğimiz görülüyor âdetâ. Mehmed Âkif, "Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz/Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz" derken bize bir el değmiş ve kendimiz millet olmaktan çıkmış, bırakınız dünyâyı, kendi nesillerimize bile "milliyet"in ne olduğunu öğretememişiz. İsrail-ABD ve İran arasında çıkan savaş sebebiyle yeni bir "yarılma" mevzûu daha bulduk. Bir grup bu savaşa "Kâfir-Müslüman savaşı" olarak baktı ve doğrudan İran tarafını tuttu. Başka bir grup da İran'ın Şii yayılmacılığını ve geçmişteki Sünnî katliâmlarını göz önünde tutarak savaşı şimdilik bir "zâlim-mazlum savaşı" olarak değerlendirip temkinli olarak İran'ın yanında olmak gerektiğini ifâde etti. Savaşın daha başında İsrail-ABD'nin İran'ın Minab kentinde bir kız okulunu vurması ile 170 kız çocuğunun vefâtına üzülmek için Şii olmamız gerekmez. Ebûbekir Sifil Hoca aşağı yukarı bu mânâya gelen bir açıklama yaptı: Şuraya bir soru bırakacağım ve savaş bitene kadar Şia konusunu bir daha açmayacağım: İslam Dünyası'yla münasebetinin "kendi alanını genişletmek"ten ibaret olduğunu artık sağır sultanın bile çok iyi bildiği İran, bu karanlık savaş bittikten sonra mezhep ihracı propagandasını daha üst seviyeye taşıyacak ve "İslam Dünyası'nda Amerika ve İsrail'e direnen ve şöyle şöyle zararlar veren tek ülke" söylemi üzerine kurgulayacak. Hattâ bir konuşmasında, "İran halkına yapılan zulümlere elbette karşıyım, zâlimlere ben de düşmanım." diyor. Son olarak Aydın Ünal'ın hem "Mazlum İran halkının bu savaştan salimen ve zaferle çıkması en büyük dileğimizdir, samimi duamızdır." dediği hem de "Şia, ehli küfürle savaşmaktan çok Sünnilikle savaşmıştır. Görünen odur ki bu böyle devam edecektir." cümlesinin bulunduğu "İran'ın savaşında tarafımız" (Yeni Şafak) başlıklı yazısının okunmasını tavsiye ederiz.

30 Mart 2026 02:31

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha