
Hâzırûnun tensibiyle, Emirdağ Lâhikası'ndaki dört parti bahsi işleniyor: "Bu vatanda şimdilik dört parti var. Biri Halk Partisi, biri Demokrat, biri Millet, diğeri İttihad-ı İslâm'dır." Maksat, "a'zam-ı şer"den (şerrin en büyüğünden) muhafaza olmaktı. Siyasetin bizzat kendisi "şer" kategorisindeydi. Karşımıza çıkan satırlar, hakikati yüzümüze vuruyordu: "Kur'ân'ın elmas gibi hakikatlerini, ehl-i gaflet nazarında cam parçalarına indirmemek ve kıymettar hakikatlere ihanet etmemek..." "...şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete alet etmeye mecbur olacağından..." Anlıyorduk ki, yeryüzündeki hiçbir zarar, dinin kudsî elmaslarının, siyaset pazarında cam parçası fiyatına düşürülmesinden daha büyük olamazdı. Bu zihniyetin doğuracağı dehşetli tahribat nazara veriliyordu: "Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvâlarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâm'ın en şedid hasmıdır ki, hançerini İslâm'ın ciğerine saplamıştır." Toplum "ne yapıldığına" ve "sonuçlara" odaklanırken, Risaleler işin "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" gereği "nasıl yapıldığına" ve "istikamete" bakıyordu. Herkesin malı olan mukaddes dini, sadece kendi partisinin tekelindeymiş gibi sunup muhaliflerde dine karşı aleyhtarlık fikri oluşturmak, o elmasları siyaset pazarında cam parçası hükmüne indirmek; Haşrin mizanının tartabileceği bir kebîre olduğundan failleri, isabet de etse, mes'uldür." hükmüne mâsadak oluyorlar. Müzakerede, "şeytandan ve siyasetten" Allah'a sığınmanın hikmetini anladık: Hayır işlediğini sanarak şerrin gayyâsında debelenmekten kurtulmak!
Kaynak: Yeni Asya
10 Temmuz 2026 00:56
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Mağaranın Sırrı Ve Asrımızın Sığınakları
"Rusya'da esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamürrâhimîn, bana Barla'yı o mağara yaptı, mağara faydasını verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zayıf vücuduma yüklemedi." Bu sözler, "mağara"nın fıtratımızdaki ve tarihteki o kudsî yerini hatırlattı. Hira, Sevr... Ve bilhassa, çürümüş bir cemiyetin şerrinden dinlerini ve imanlarını korumak için bir mağaranın sinesine sığınan, asırları aşan bir dirilişin sembolü Ashab-ı Kehf... Mesnevî-i Nuriye'de bu durum şu cümlelerle dile getirilir: "İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Küre-i Arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefîhe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve kezâ, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur." Amerikan tavukları misali lüzumsuz malumatlar ve asrın câzibedar fantezileri kendi ellimizle bize hücum ediyor. Metinde geçen "Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba mâruz o dağdaki inzivayı emniyetli, ihlâslı, Barla dağlarındaki halvete çevirdi." ifadesi sadece kendini kurtarmaya odaklı ferdî bir inzivayı ifade etmiyor. Onlar; Hira'da, Tur'da veya Sevr'de enfüsî tefekkürle, İlâhî nurlarla dolduktan sonra yeniden "çarşıya", yani cemiyetin o karmaşık dünyasına inmişlerdir. Kalplerinde taşıdıkları "şefkat" cihetiyle, asrın hastalıklarıyla boğuşan insanların imanlarını kurtarmayı kendilerine en büyük vazife bilmişlerdir.
08 Temmuz 2026 09:57

Kâinatın Kalbinde "Trend" Olmak
Bu cümle zihnimizde dijital dünyada kitleleri peşinden sürükleyen bir güç olan "Trend Topic (TT) olmak" kavramını hatırlattı. Tıpkı cephedeki bir ordunun tek bir kumandanın emriyle "Allah Allah!" nidâlarıyla hücuma kalkması gibi; ehl-i iman da tek bir merkezden idare edilen o muazzam cemaat nizamının neferi olduğunu fıtraten hisseder ve kâinata ilan eder. Arafat meydanında, bayram namazında, milyonlarca kalbin aynı anda "Allahu Ekber" nidasında birleşmesi, aslında yeryüzünün semavata karşı durup Arş'ı titreten seslenişini hissettirir. İslâm'ın, şahsî farzlardan bile kıymetli olan bu muazzam şeâiri, kâinatın en hakiki "Trend"idir. Vaktinde kıldığımız her namazın ardından, O'nun (asm) serzâkirliği etrafında, "Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber" kelimeleriyle örülen o sonsuz halkayı tamamladığımızı fark ettirir. İnsanoğlu bir anlık "TT" olabilmek, kalabalıklar içinde kendi cılız sesini duyurabilmek için debelenirken; kâinatın en büyük, hakikî ve ebedî gündeminin bir âzâsı olarak mü'minlerin, küre-i arzın nidâsına ortak olduğunu fark etmesi ne muazzam bir devlettir.
01 Temmuz 2026 00:48

Her Kalp Atımı Bir Ölümdür
O an meclisteki kardeşlerden biri duraksadı ve hepimizin içindeki o gizli çelişkiyi masanın ortasına bıraktı: "İyi ama, biz ecele inanmıyor muyuz ki Üstad bilhassa "ecele inanan adam" diye bir ayrım yapıyor?" Çarpıcı bir hakikatle yüzleştik: Evet, dilde "ölümlü dünya" diyorduk ama aslında ölümü hep uzak, meçhul bir gelecekte, yolun sonundaki bir durak olarak kurguluyorduk. EKG ritminde önce küçük bir "P" dalgası, ardından kalbin o asıl güçlü vuruşunu yapan "QRS" kompleksi ve nihayet kalbin istirahate çekildiğini bildiren "T" dalgası belirir. Sonrası "izoelektrik hat" dediğimiz o düz çizgidir. Eğer o düz hat biraz uzar da ardından yeni bir dalga gelmezse, cihaz acı bir sesle "exitus", yani ölüm ânını ilan eder. EKG şeridindeki o düz çizgiye manâ-yı harfî nazarıyla bakmak, ölümün, uzak gelecekte bekleyen bir "meçhul" değil, her "T" dalgasının bitiminde bizzat yüz yüze geldiğimiz "hakikat" olduğunu gösterir. "Her nefis ölümü tadıcıdır."
26 Haziran 2026 00:36

Cennet-âsâ Bir Bahar Ve Yeşermeyi Bekleyen Çekirdekler
Ama nazarlarda "falanın bahçesi" olarak bilinir ve umum ondan istifade edemez. "Saadet odur ki, umuma, lâakal eksere saadet ola." düsturuna uygundur. Fakat insanın, "...şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip sanatlarını ve lâtif cilvelerini bilerek, hayatınla teşhir ve izhâr etmektir" sırrınca taklitçilikten kurtulup orijinalitesini ortaya koyması ancak istibdadın kırıldığı hürriyet zemininde mümkündür. Kendi elleriyle suladıkları mahdut alanları nazara verip "Bakın bahçemize nasıl da güzel baktık!" diyerek insanları sadece kendi övünç sahalarını seyretmeye davet edenler, aslında fıtrî inkişafa set çeken bir tekelciliğin mümessilidirler. Çiçekler bir aracıya veya şahsın lütfuna ihtiyaç duymadan, doğrudan güneşten istifade ederler. Cemiyette hakikî bahar anlayışının yerleşip yerleşmediğinin göstergesi; yapılanları ve başarıları şişirilmiş şahısların vitrinine koymak değil, "Dicle kenarında kuzuyu kurt kapsa, hesabı Ömer'den sorulur" hassasiyetiyle, yeşermeyen tek bir çekirdeğin bile mesuliyetini, büyükletilen şahsın omuzlarına yüklemektir. Böylesi bir baharda âtıl kalmış tek bir istidat dahi varsa, şahs-ı manevî şuuru övünmeyi bırakır: "Acaba biz onun önüne hangi gölgeyi düşürdük? Güneşten doğrudan istifade etmesine hangi istibdatla mani olduk?" diyerek başarıları değil, perdelenen hataları konuşur. Bediüzzaman'ın, "Ben acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz" müjdesi; birkaç idarecinin zoraki yeşerttiği dar bahçeler değil, her ferdin güneşten doğrudan beslenip kendi orijinal rengiyle çiçek açtığı şahs-ı manevî ortamı içindir.
18 Haziran 2026 00:56