
Bir tarafta mahkeme kararları sonrasında yeniden genel başkanlık makamına dönen Kemal Kılıçdaroğlu, diğer tarafta kurultayla seçilmiş genel başkan olduğunu savunan Özgür Özel ve mevcut parti yönetimi bulunuyor. Devlet yönetiminde de siyasi partilerde de yetki ve meşruiyet tartışmalarının uzaması, enerjinin sorun çözmeye değil iç mücadelelere harcanmasına yol açıyor. Bu nedenle CHP'de yaşananlar sadece CHP'nin meselesi değildir. Tam da böyle bir dönemde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın yaptığı açıklama dikkat çekici bir yerde duruyor. CHP'nin kurumsal kimliğinin korunmasının, örgütlerin ve seçmenlerin daha fazla yıpratılmamasının ortak sorumluluk olduğunu vurguladı. Oysa Yavaş, desteklediği çizgiyi savunurken dahi Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi birikimine ve tecrübesine vurgu yapmayı tercih etti. Yavaş'ın yaklaşımı ise farklı bir siyasi refleksi temsil ediyor. CHP'nin kendi iradesiyle çözüm üretmesi gerektiğini, parti içi sorunların demokratik mekanizmalarla aşılmasının önemini ve kurumsal yapının korunması gerektiğini vurguluyor. Mesajın merkezinde tarafsızlık değil sorumluluk bulunuyor. Devlet adamlığı da çoğu zaman burada başlıyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun Mansur Yavaş'ın mesajını alıntılayarak paylaşması da bu açıdan dikkat çekici bir gelişme oldu. Bundan sonra yaşanacaklar CHP'nin kendi iç dinamikleri tarafından belirlenecektir. Fakat kurumları korumaya çalışanlar, siyasi rekabetin ötesine geçen bir sorumluluk duygusunu temsil ederler. Devlet adamlığı da belki en çok böyle zamanlarda ortaya çıkar.
Kaynak: Yeni Çağ
10 Haziran 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Yön Arayışı Mı Rol Paylaşımı Mı?
Devlet Bahçeli'nin son grup toplantısında İran konusunda kullandığı dil, son dönemin en dikkat çekici siyasi mesajlarından biri olarak kayda geçti. Bölgede gerilimin her geçen gün arttığı, İsrail-İran hattındaki çatışmaların küresel güçleri de içine çekme riski taşıdığı bir dönemde Bahçeli, beklenen sert söylemler yerine itidali, sağduyuyu ve bölgesel istikrarı öne çıkaran bir yaklaşım sergiledi. Bu konuşma yalnızca İran'a ilişkin bir değerlendirme değildi; aynı zamanda Türkiye'nin dış politika eksenine dair önemli tartışmaları da yeniden gündeme taşıdı. Kısa süre önce gerçekleştirilen NATO Zirvesi'nde Türkiye'nin Batı ittifakı içindeki konumunu güçlendiren görüntüler verilmiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Batılı liderlerle yaptığı temaslar kamuoyuna geniş şekilde yansımıştı. İran konusunda da benzer bir tablo söz konusu olabilir. Devlet Bahçeli son yıllarda yalnızca İran konusunda değil, Avrupa Birliği ve NATO konusunda da zaman zaman Türkiye'nin yönünü yeniden düşünmesi gerektiğine işaret eden açıklamalar yaptı. Rusya, Çin ve İran gibi aktörlerle ilişkilerin tamamen koparılmaması, enerji güvenliği, savunma sanayi ve bölgesel dengeler açısından Türkiye'nin elini güçlendirecek bir unsur olarak görülüyor. Bununla birlikte bugün için "Cumhur İttifakı'nda ciddi bir çatlak oluştu" sonucuna ulaşmak da mümkün görünmüyor. Bugün hükümetin İran politikasında resmi bir değişiklik bulunmuyor. Bu açıdan bakıldığında Devlet Bahçeli'nin İran konusunda sergilediği itidalli ve tansiyonu düşürmeye çalışan yaklaşımın, Türkiye'nin bölgesel çıkarları açısından doğru bir zemine oturduğu söylenebilir. Çatışmaların büyümesini değil diplomasiyi önceleyen her yaklaşım, bölgenin istikrarı kadar Türkiye'nin güvenliği bakımından da önemlidir.
15 Temmuz 2026 00:01

Medya Yönlendirmesi
Ancak her kulis bilgisi doğru değildir. İddiaya göre çok sayıda CHP'li belediye başkanı, "Mansur Yavaş yüzde 60 oy aldıysa başkası da alır. Adayımız Vahap Seçer olsun." görüşünü dillendiriyormuş. Ancak bugün eldeki tabloya baktığımızda, bu iddianın siyasi mantığı üzerinde durmak gerekiyor. İlk dikkat çeken nokta, "çok sayıda belediye başkanı" ifadesi. Asıl mesele, iddianın kendi içinde taşıdığı çelişki. Varsayalım ki gerçekten belediye başkanları yeni bir aday arayışı içinde olsun. Dolayısıyla "Yavaş yüzde 60 aldıysa başkası da alır." cümlesi, ilk bakışta iddialı görünse de, aslında ispat edilmesi gereken çok büyük bir varsayımdır. Elbette Vahap Seçer başarılı bir belediye başkanıdır. Ancak başarılı bir belediye başkanı olmak ile cumhurbaşkanlığı seçiminde toplumun her kesiminden oy alabilecek aday olmak aynı şey değildir. Tam da bu nedenle, bugün tartışılması gereken konu "Kim aday olsun?" sorusundan önce "Muhalefet ortak aklı nasıl koruyacak?" sorusudur. İlk bakışta Mansur Yavaş'ın alternatifsiz olmadığını anlatmaya çalışıyor gibi görünse de, satır aralarında tam tersini kabul ediyor. Çünkü "Onun aldığı oyu başkası da alır." diyebilmek için önce o oyun gerçekten Mansur Yavaş tarafından alınabildiğini kabul etmek gerekiyor. Belki de bu kulis de onlardan biridir. Çünkü "Yavaş'ın aldığı oyu başkası da alır" cümlesi, farkında olmadan başka bir gerçeği teslim ediyor: Bugün muhalefetin en geniş toplumsal mutabakat oluşturabilecek adaylarından biri hâlâ Mansur Yavaş olarak görülüyor.
13 Temmuz 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

"Şartlı Şurtlu"
Yeni çözüm süreci kamuoyuna anlatılırken en çok tekrar edilen cümlelerden biri şuydu: "Şartsız, koşulsuz silah bırakma." Özellikle iktidar kanadı, devletin herhangi bir pazarlık yürütmediğini, hiçbir siyasi taviz verilmediğini ve sürecin tamamen terörün sona erdirilmesine odaklandığını vurguladı. Bu söylem, toplumun geniş kesimlerinde de karşılık buldu. Temel'in konuşmasına bakıldığında doğrudan "şunlar yapılmazsa süreç devam etmez" şeklinde sert ifadeler kullanılmıyor. "Demokratikleşme", "hukukun üstünlüğü", "eşit yurttaşlık", "yerel demokrasi", "güçlü siyaset", "toplumsal barış", "demokratik dönüşüm" gibi kavramlar peş peşe sıralanıyor. Başlangıçta "şartsız süreç" olarak sunulan bir tablo içerisinde giderek siyasi reform başlıklarının ağırlık kazanmaya başlaması doğal olarak şu soruyu da beraberinde getiriyor: Burada önemli olan "şart" kelimesinin kullanılıp kullanılmaması değildir. Diplomasi ve siyaset tarihinde talepler her zaman "ön koşul" olarak ifade edilmez. Çoğu zaman "kalıcı barış için gerekli adımlar", "demokratikleşmenin tamamlanması", "sürecin ilerleyebilmesi için yapılması gerekenler" gibi daha yumuşak ifadeler tercih edilir. Çünkü "demokratikleşme" başlığı altında istenen düzenlemeler ile toplumun anladığı demokratikleşme aynı şey olmayabilir. "Eşit yurttaşlık" ifadesi herkes için farklı anlamlar taşıyabilir. "Yerel demokrasi" kavramı da idari reformdan federatif yapılara kadar çok geniş bir yelpazeye işaret edebilir. 2013-2015 çözüm sürecinin ilk dönemlerinde de kamuoyuna verilen mesajlar oldukça sınırlıydı. Bugün Tayip Temel'in açıklamalarına bakıldığında görülen tablo, başlangıçta anlatılan "şartsız ve koşulsuz süreç" söyleminden daha geniş bir siyasi çerçeveye işaret ediyor. Ancak o zaman gerçekten "şartsız" denilen bir sürecin ne ölçüde şartsız olduğu sağlıklı biçimde değerlendirilebilir.
10 Temmuz 2026 00:01

Canlı Takip Seviye Atladı
Donald Trump'ın Ankara'ya gelişi sırasında ilginç bir yayıncılık pratiğine tanık olduk. Haritalar açıldı, rotalar gösterildi, "Ankara'ya şu kadar dakika kaldı" yayınları yapıldı. NATO Zirvesi'nin Ankara'da düzenlenmesi ve Trump'ın katılımı gerçekten uluslararası açıdan önemliydi. Yandaş medya, iktidarın uluslararası ağırlığını göstermek isterken aslında psikolojik olarak merkezin Ankara değil Washington olduğunu hissettiriyor. Oysa NATO Zirvesi'nin asıl haber değeri, Trump'ın uçağının nerede olduğu değil; Türkiye'nin savunma sanayii, ittifak içindeki konumu ve Ankara'da yapılacak görüşmelerin olası sonuçları olmalıydı. Eğer bir yabancı liderin uçağı saatlerce canlı yayınlanıyorsa, o yayın ister istemez şu duyguyu üretir: "Beklenen kişi odur." "Merkez odur." "Biz ise onu bekleyen tarafız." Oysa iktidarın vermek istediği mesaj büyük ihtimalle bunun tam tersidir. İşin ilginç tarafı, aynı medya kuruluşları yıllardır "yerli ve milli duruş" söylemini de güçlü biçimde savunuyor. Çünkü sürekli "büyük lider geliyor" atmosferi oluşturmak, ev sahibini büyütmez; misafiri büyütür. Bunun yerine Ankara'nın savunma sanayiindeki ilerlemesi, diplomatik girişimleri, NATO içindeki pazarlık gücü, Türk şirketlerinin uluslararası projelerdeki yeri ya da zirvenin ekonomik etkileri anlatılsaydı, ortaya çok daha özgüvenli bir yayıncılık çıkabilirdi. Batılı bir lider geldiğinde ekran heyecanı bir anda zirveye çıkıyor. Bu refleks, farkında olmadan yıllardır eleştirilen "Batı merkezli bakış açısını" yeniden üretiyor. Sonuç olarak mesele Trump'ın Ankara'ya gelmesi değildir.
08 Temmuz 2026 00:01

"Tek Millet Tek Hikâye"
Her yıl 4 Temmuz'da Amerika Birleşik Devletleri yalnızca bağımsızlığını kutlamaz. Bu yıl Türkiye'deki ABD Büyükelçiliğinin 4 Temmuz dolayısıyla yayımladığı mesaj da tam bu çerçevede dikkat çekiciydi. Paylaşımın ana sloganı oldukça netti: "One Nation. One Story. 250 Years." (Tek Ulus. 250 Yıl.) Bu ifade, ABD'nin 250. kuruluş yıl dönümü kutlamalarının temel söylemi olarak öne çıkarıldı. Ama filmin sonunda hepsi "Amerikan hikâyesinin" parçasıdır. 2025 yılının Mart ayında Başkan Donald Trump tarafından imzalanan başkanlık kararnamesiyle İngilizce ilk kez federal düzeyde Amerika'nın resmî dili olarak ilan edildi. Ortak dil vurgusu yapıyor, ortak tarih anlatısı oluşturuyor, bayrağı öne çıkarıyor, ortak kahramanlar üretiyor, ve "Tek Ulus, Tek Hikâye" sloganını resmî söylem haline getiriyor. Bunların hiçbiri Washington'da "asimilasyon", "çoğulculuğa aykırılık" veya "kimlik inkârı" olarak tartışılmıyor. Elbette burada şu ayrımı yapmak gerekir: ABD'nin Türkiye için resmî politikası "Türkiye bölünsün" şeklinde değildir. Amerika için ortak İngilizce ulusal birlik aracıdır. Türkiye için ortak Türkçe de aynı işlevi görmektedir. Asıl mesele ortak aidiyet oluşturabilmektir. Bağımsızlık Bildirgesi, George Washington, Abraham Lincoln, İç Savaş, Normandiya Çıkarması, Ay'a iniş, 11 Eylül... Hepsi tek bir ulusal anlatının parçaları hâline getiriliyor. Dolayısıyla "Tek Hikâye" yalnızca bir slogan değildir. Ve görünen o ki, Amerika 250. yaşını kutlarken dünyaya hâlâ aynı cümleyi söylemektedir: Türkiye'nin ise kendi ortak hikâyesini nasıl güçlendireceği, önümüzdeki yılların en önemli siyasal tartışmalarından biri olmaya aday görünüyor.
06 Temmuz 2026 00:01

Senegal Direnişi
Futbol bazen sadece futbol değildir. Dün oynanan Belçika-Senegal karşılaşması da böyle bir maçtı. Evet, tarih kitaplarına "Belçika'nın muhteşem geri dönüşü" olarak geçebilir. "Muhteşem geri dönüş", "Belçika pes etmedi", "Lukaku önderliğinde tarihi zafer" başlıkları öne çıktı. Bu nedenle Senegal Milli Takımı sahaya çıktığında yalnızca teknik kapasitesiyle değil, taşıdığı toplumsal hikâyeyle de mücadele ediyor. Bütün bunlara rağmen Belçika'nın, Senegal karşısında uzun süre oyun üstünlüğünü kuramaması da aslında maçın farklı okunabilecek tarafıydı. Oysa Senegal, uzatmanın son saniyesine kadar dünya futbolunun önemli güçlerinden birini elemeye çok yaklaşmıştı. Eleştiriler "linç kültürü" olarak görülüyor. Hiç kimse "sahada yürüdüler" diyemedi. Hiç kimse "ruhlarını ortaya koymadılar" demedi. Belçika ise kazandı. Belki de haberlerin başlığı şöyle olmalıydı: "Senegal, bütün imkânsızlıklara rağmen dünya devini uzatmanın son saniyesine kadar zorladı." Çünkü bazen mağlubiyetler de alkışı hak eder. Senegal bunu, kaybederken gösterdi. Belki de dün gece sahadan mağlup ayrılan Senegal, tam da bunu başardı.
03 Temmuz 2026 00:01

Yazılmayan Kanun
Bir tarafta, iktidara yakın bazı yayın organlarının dile getirdiği "disiplin soruşturmaları nedeniyle istifa etti" iddiası var. Diğer tarafta ise Köse'nin kendi açıklaması bulunuyor. Aslında mesele Ali Osman Köse değildir. Mesele, yıllardır herkesin bildiği ama kimsenin tam anlamıyla konuşmadığı "yazılmamış kanun" dur. Bugün birçok kamu kurumunda konuşulan konu maaşlardan çok, "hangi sendikadasın?" sorusu haline geldi. Çünkü mesele sadece hangi sendikanın güçlü olduğu değildir. Çünkü bir kamu yöneticisinin sendikal baskı nedeniyle görevinden ayrıldığını söylemesi, kamu yönetiminin tarafsızlığı açısından sorgulanması gereken bir durumdur. Elbette bunların tamamı her kurum için geçerli değildir. Ancak oluşan algının kendisi bile kamu yönetimi açısından önemli bir problemdir. Oysa sendika bir amaç değildir. Türkiye'nin artık sendikaların kamu yönetimindeki yerini yeniden konuşması gerekiyor. Çünkü güçlü sendika başka şeydir. Devlet üzerinde belirleyici sendika başka şeydir. Bu soruya verilecek cevap yalnızca Ali Osman Köse meselesini değil, Türkiye'de kamu yönetiminin geleceğini de belirleyecektir. Çünkü devletin yazılı kanunları kadar, toplumun zihninde oluşan "yazılmamış kanunlar" da önemlidir. Ve bugün en çok konuşulan yazılmamış kanunlardan biri şudur: "Devlette yükselmenin yolu sadece mevzuattan değil, sendikal dengelerden de geçiyor." İster doğru olsun ister olmasın, toplumun önemli bir kesiminde oluşan bu algının kendisi bile, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir kamu yönetimi sorunudur.
01 Temmuz 2026 00:01

Bayrağın Siyaseti Değil, Siyasetin Bayrağı
Ankara'da gerçekleştirilen "Bayrak Açıyorum" mitingi de bu açıdan değerlendirildiğinde, sadece bir siyasi organizasyon değil, semboller üzerinden inşa edilmiş bir siyasal dil denemesi olarak okunmayı hak ediyor. Bu tercih, sıradan bir görsel düzenleme değildi. Konuşmasının birçok bölümünde kullandığı dil, sadece İYİ Parti seçmenine hitap eden klasik bir muhalefet dili değildi. Daha geniş bir toplumsal zemine seslenmeye çalışan, ortak hafızaya ve ortak aidiyete vurgu yapan bir üslup tercih edildiği görülüyordu. Aslında bu tercih, Türkiye siyasetinde uzun süredir eksikliği hissedilen bir tartışmayı da yeniden gündeme taşıyor. Siyasi rekabet bu ortak zeminin üzerinde gerçekleşir. "Bayrak Açıyorum" mitinginin belki de en önemli iddiası tam burada ortaya çıkıyor. Türk bayrağını yeniden ortak bir siyasal zemin olarak hatırlatmak. Çünkü bayrak etrafında kurulan dil, "Ben yalnızca kendi seçmenime değil, kendisini bu ülkenin ortak değerlerine bağlı hisseden herkese sesleniyorum." anlamını taşır. Siyaset biliminde buna zaman zaman "kapsayıcı sembol siyaseti" adı verilir. Konuşmada sürekli tekrar edilen "Türkiye" vurgusu, yalnızca coğrafi bir tanımlama değildi. Türkiye'de ortak milli semboller üzerinden yeniden siyaset üretme arayışı giderek daha görünür hâle geliyor. Bayrak, bu ortak ilkelerin en görünür sembollerinden biridir. Belki de "Bayrak Açıyorum" mitinginden geriye kalacak en önemli siyasal tartışma tam da bu olacaktır. Ancak şunu söylemek mümkündür ki, Dervişoğlu'nun konuşması yalnızca mevcut siyasi gündeme ilişkin bir değerlendirme değildi; aynı zamanda siyasetin ortak milli semboller üzerinden yeniden kurulabileceğine dair bir önerme içeriyordu. Fakat Türkiye'de uzun zamandır ilk kez bir siyasi organizasyonun merkezine parti logosu yerine Türk bayrağını koyması, üzerinde düşünülmesi gereken bir siyasal tercih olarak kayda geçmiştir.
29 Haziran 2026 00:01

Matematik
Çünkü siyasette mesele sadece bir milletvekilinin hangi sırada oturduğu ya da hangi partinin grubunda yer aldığı değildir. İlk bakışta birkaç milletvekilinin parti değiştirmesi anayasa değiştirecek veya tek başına yeni bir siyasi dönem başlatacak kadar büyük bir gelişme gibi görünmeyebilir. TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar verebilmesi için 360 milletvekilinin desteği gerekiyor. Uzun süredir siyasi kulislerde iktidarın bazı kritik başlıklarda DEM Parti'nin desteğine ihtiyaç duyduğu yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Özellikle Meclis'teki sayı dengeleri düşünüldüğünde DEM Parti'nin belirli oylamalarda sahip olduğu ağırlık, onu yalnızca bir muhalefet partisi olmaktan çıkarıp zaman zaman denklemin kilit aktörlerinden biri haline getirebiliyor. Ancak siyasette ihtiyaçlar kalıcı değildir. Eğer Cumhur İttifakı çeşitli transferler ve siyasi katılımlarla seçimlerin yenilenmesi konusunda ihtiyaç duyduğu sayıya DEM Parti desteği olmadan ulaşabilecek bir noktaya yaklaşırsa, bu durum yalnızca sayıların değişmesi anlamına gelmeyecektir. Ancak siyasetin matematikten tamamen bağımsız olduğunu söylemek de mümkün değildir. Türkiye siyasi tarihinde bunun örnekleri az değildir. Bu nedenle bugün yaşanan transferleri yalnızca "kim hangi partiye geçti" sorusuyla değerlendirmek eksik kalacaktır. Asıl mesele, bu transferlerin Meclis'teki denklemi nasıl değiştirdiğidir. Ancak şimdiden söylenebilecek bir şey var: Siyasette bazen en önemli gelişmeler kürsülerden yapılan büyük konuşmalarda değil, Meclis sıralarındaki birkaç sandalyenin yer değiştirmesinde saklıdır.
26 Haziran 2026 00:01

Oy Kimin, Makam Kimin?
Siyasette parti değiştirmek yeni bir olay değil. Türkiye'nin siyasi tarihi, bir partiden diğerine geçen milletvekilleri, belediye başkanları ve yöneticilerle dolu. CHP listesinden seçilen Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan'ın CHP'den ayrıldıktan sonra AK Parti'ye katılabileceği konuşuluyor. Benzer şekilde Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı'nın da yeniden AK Parti saflarına dönebileceği yönünde haberler bulunuyor. Burada mesele hangi partinin kazandığı veya kaybettiği değildir. Arkasında bir parti programı, bir siyasi kimlik, bir ideolojik duruş ve bir seçmen kitlesi vardır. Özellikle Türkiye gibi partilerin son derece belirleyici olduğu bir siyasi sistemde insanlar çoğu zaman partiye, liderliğe veya siyasi çizgiye oy verirler. 31 Mart 2024 seçimlerinde CHP'nin kazandığı birçok belediye, yalnızca adayların şahsi popülaritesi sayesinde kazanılmadı. Hukukun yanında bir de siyasi ahlak vardır. Dün sert şekilde eleştirilen bir siyasi hareketin bugün övülmeye başlanması, dün "yanlış" denilen politikaların bugün savunulması toplumda güven erozyonuna yol açıyor. Aslında zarar gören yalnızca parti değildir. "Nasıl olsa seçtiğimiz kişi birkaç ay sonra başka bir partiye geçiyor" duygusu yerleşirse demokratik temsil mekanizması zayıflar. Bugün bir CHP'li belediye başkanının AK Parti'ye geçmesi alkışlanabilir. Hiçbir belediye başkanı, "Bana oy verdiler, istediğim yere götürürüm" anlayışıyla hareket edemez. Vekâlet alan kişi, vekâleti veren adına hareket eder.
24 Haziran 2026 00:01

Siyasal Hafıza Kaybı Ve Tutarlılığın Yalnızlığı
Bunların da önünde gelen daha temel bir sorun vardır: siyasal hafıza eksikliği. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu'na "hain", "iktidarın oyununa gelen siyasetçi" ya da benzeri suçlamalar yönelten bazı isimlerin önemli bir kısmı, henüz birkaç yıl önce onun Cumhurbaşkanı adaylığını Türkiye'nin tek çıkış yolu olarak sunuyordu. O günlerde Kılıçdaroğlu'nun adaylığına itiraz edenler ya susturuluyor ya da muhalefete zarar vermekle suçlanıyordu. Elbette burada bir ayrım yapmak gerekir. Kılıçdaroğlu'nun adaylığına seçim öncesinde de karşı çıkan, bugün de CHP'nin yargı eliyle ya da siyasi mühendisliklerle şekillendirilmesine karşı çıkan insanlar vardır. Bu kişiler aynı görüşte olmak zorunda değildir. Kimisi Kılıçdaroğlu'nun siyasi çizgisini beğenmeyebilir, kimisi Özgür Özel yönetimini destekleyebilir. Demokrasi ve siyasi meşruiyet konusunda pozisyonlarını günlük siyasi hesaplara göre değiştirmezler. Türkiye'de siyaset uzun süredir kişiler üzerinden yürütülüyor, ilkeler üzerinden değil. Bir isim size katıldığında "tecrübeli devlet adamı", sizden ayrıldığında ise "fırsatçı" ya da "hain" ilan edilebiliyor. İktidarı eleştirirken demokrasi isteyenlerin, kendi siyasi çevrelerinde de aynı demokratik hassasiyeti göstermesi gerekir. Çünkü sorun kişiler değil, siyasi kültürdür. Kimin kazandığından ya da kaybettiğinden bağımsız olarak aynı ilkeleri savunabilen, siyasi konjonktüre göre pozisyon değiştirmeyen, dostuna da rakibine de aynı ölçüyü uygulayabilen bir yaklaşım toplumun geleceği açısından çok daha değerlidir.
22 Haziran 2026 00:01

Vekâlet Kimin? Sandığın Mı, Vekilin Mi?
Dün "dürüst, ilkeli ve başarılı" diye anlatılan siyasetçi, bugün "fırsatçı" ya da "ihanet eden" olarak tarif ediliyor. Mesele, seçmenin oyuyla elde edilmiş bir temsil yetkisinin ne kadar kişisel, ne kadar kurumsal olduğu sorusudur. Bir parti programına, bir siyasi kimliğe, bir ideolojik çerçeveye ve bir kadroya oy veriyor. Özellikle parti disiplininin güçlü olduğu parlamenter geleneklerde seçmenin tercihi büyük ölçüde partiler üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle seçmenin verdiği vekâletin tamamen kişisel olduğunu söylemek gerçekçi değil. Bir partinin amblemi altında seçime giriyor, o partinin teşkilatları onun için çalışıyor, o partinin lideri mitinglerde onun adına oy istiyor ve seçmen de büyük ölçüde bu siyasi aidiyet üzerinden tercihte bulunuyor. Seçmen aslında hiç oy vermediği bir partinin milletvekiliyle temsil edilmeye başlanıyor. "Seçmen iradesine ihanet", "siyasi etik eksikliği" ya da "koltuk hesabı" gibi ifadeler havada uçuşuyor. Bu kez "vicdanının sesini dinlediği", "ülke menfaatlerini düşündüğü" ya da "doğru adresi bulduğu" söyleniyor. Belki de yıllardır gözümüzün önünde duran bu soruna artık kurumsal bir çözüm üretmenin zamanı gelmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önünde bugün birçok anayasa ve yasa değişikliği tartışması bulunuyor. Kimseyi istemediği bir siyasi yapının içinde kalmaya zorlamak demokratik olmaz. Ancak seçmenin oy vermediği başka bir siyasi partinin hanesine doğrudan yazılmamalıdır. Öncelikle siyasi transfer pazarlıklarının önemli ölçüde önüne geçilecektir. Bugün parti değiştirmelerin bir kısmı ideolojik gerekçelerden çok siyasi hesaplarla ilişkilendiriliyor. Üçüncü ve belki de en önemli sonuç ise seçmenin iradesine duyulan saygının güçlenmesidir. Sandığın anlamı ise seçmenin tercihinin mümkün olduğunca korunmasıdır. Ve o sadakat, parti değiştirmeyi yasaklamaktan değil, seçmenin emaneti olan temsil yetkisinin sınırlarını doğru tanımlamaktan geçer.
19 Haziran 2026 00:01