
Öncelikli vazife, imana ve Kur'ân'a hizmet olmakla beraber, derecesine göre esasa bakan belki onlarca vazifemiz daha var. Bu işler, zamanının çoğunu aldığında, öncelikli vazifen olan iman ve Kur'ân hizmetini geride bırakmak zorunda kalırsın. Dahası istibdat ve zulmün bir tarafını sürekli söyler, daha başkalarının istibdat, zulüm, yanlışlarını söylemezsen, bu da doğru olmaz. Bir toplumda "meyli istibdat" olduğu müddetçe, birisi gitse bile başkası gelir. "Bir millet hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder;" bu anlaşılmazsa, istibdat devam eder. Bu doğrultuda, Üstadımız mazlumlara bir nevi avukatlık yaparken, belki yüz kerede, insanların imanlarının kurtuluşu için Risale-i Nur'un onlar için manevî bir dava vekili, yani avukatı olabileceğini söylemiştir. "Kıymetli kardeşlerim, Böyle dehşetli bir asırda, insanın en büyük meselesi, imanı kurtarmak veya kaybetmek davasıdır. [...] Elbette böyle muazzam bir davayı, şaşırtıcı ve aldatıcı bir zamanda kazanabilmek için bir dava vekili bulmakta… [...] Bu zamanda, böyle bir dava vekilinin, Risale-i Nur olduğuna Risale-i Nur'la imanlarını kurtaran milyonlarca kimseler şahittir."
Kaynak: Yeni Asya
14 Ocak 2026 01:05
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

İstiğna Mesleği
Bazılarının, İslâm'dan bahsettiğini, Kur'ân okuduğunu görünce tedirgin oluyorsun. Çünkü, İslâm hayata geçirmek için konuşulur, Kur'ân yanlışlardan kurtulmak için okunur; yanlışların üzerini örtmek için değildir. İslâm'dan bahsetmek, Kur'ân okumak önemlidir. Bunun zor olduğunu anlarız; fakat Kur'ân okuyup da tam tersini yapanları anlamak zordur. Yine, Hz. Ömer'i (ra) konuşmak kolaydır; zor olan, Hz. Ömer gibi yaşamaktır. Hz. Ömer gibi yaşamanın zor olduğunu anlarız; fakat Hz. Ömer'i konuşup tam tersini yaşamanın izahı yoktur. Anlatılan İslâm, okunan Kur'ân yaşanılırsa topluma etki eder. Geçmişte büyük bir âlim, bir şeyler almak için bir dükkâna girdiğinde, onu tanıyan, dükkân sahibine, "Bu büyük âlim falancadır, ona alacağını ucuza ver." der. Bunu duyan âlim zat, "Ben buraya paramla alışverişe geldim, dinimle değil." der. Menfaati için, yapılan yanlışları örtmek için dinden bahsedenler, sorgulamayan toplumlarda taraftar toplasa da bunları gören birçok kişi ise, "Din buysa..." diyerek dinden uzaklaşmakta.
13 Temmuz 2026 00:22

Allah Bu Millete Yardım Ede
Bir ilahiyat profesörü "Allah benim kiminle evleneceğimi bilmez. Bunu söyleyen ben değilim, bunu söyleyen Allah'tır. Sonucu önceden belli olan imtihan olur mu?" demiş. Kader ve Allah'ın her şeyi bildiği ile alâkalı onlarca ayet vardır. Allah, Kur'ân'da "Yaratan bilmez mi?" diyor; bunlar ise bilmez diyor. Bu meseleyi hakkıyla izah eden Risale-i Nur'dan istifade edilmese, kader ve insanın iradesinin birlikte izahı zordur. Yani insanın tercihleri, yaptıkları, hatta Cennetlik veya Cehennemlik olması dahi yazılmıştır. Diğer kısım kader ise irade ve sorumluluk taşıyanların kaderidir ki bunu da yazan yine Allah'tır. Fakat Allah yazdığı için insan tercih etmiyor; tam tersine, insanın neyi tercih edeceğini zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah ezelden gördüğü ve bildiği için yazmıştır. İnsanın her şeyinin yazıldığı bu kader, insanın iradesini ortadan kaldırmaz. Yoksa bu, Allah'ın adaletine sığmazdı. İnsanın iradesi elinden alınmış olsaydı, Kur'ân'da yüzlerce yerde geçen "yapın" veya "yapmayın" şeklindeki emirler de olmazdı.
17 Haziran 2026 00:38

Kur'ân'ın Aydınlık Yolu
Bunlardan birisi, "Kur'ân'ı bir lamba olarak görürdüm; nereye tutarsam aydınlatır sanıyordum. İlk başta biraz aydınlatır gibi oldu fakat sonrasında, nereye tuttuysam orası karardı. Ömrüm, inanmış bir adam olarak geçti. Eskiden inandıklarıma artık inanamıyorum" diyor. "Kendisine ayetlerimizi(delillerimizi) verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat." Elbette durup dururken Allah bir insanı ilim üzerine saptırmaz. Bundan dolayı bu gibiler, o kibirle "Kur'ân'ı … nereye tuttuysam orası karardı." diyebiliyor. Halbuki imanın, Allah'ı bilmenin delilleri farklıdır. "[...] bazı bürhanlar suya benziyor; bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya gibidir. Binaenaleyh, bu gibi bürhanları gayet latif ve dikkatli ince bir fikirle arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın." (Mesnevî-i Nuriye, s. 76) "[Su gibi olanlar] görünür, hissedilir, lakin parmaklarla tutulmaz. […] Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez... [Hava gibi olanlar] hissedilir, fakat ne görünür ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın[...] [Nur gibi olanlar,] görünür, fakat ne hissedilir ne de tutulur. Öyleyse sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir[...]" (Lem'alar, s. 224.) İmanî meselelere, inkârla, inatla, eleştiri maksadıyla yaklaştığında, ondaki hakikatleri görme ihtimalin azalır. Yani, uçağın varlığının delilleri ayrıdır, onun nasıl çalıştığının delilleri farklıdır.
07 Haziran 2026 00:46

Felsefedeki Mantık Hatası
Bir programda, Dücane Cündioğlu ile felsefe profesörü Ahmet Aslan; inancın hakikati tekeline alıp sahiplendiğini, felsefenin ise hakikatin arayıcısı olduğunu ifade ettiler. Hâlbuki insan, neye inanacağına akıl ve delil ile karar verir. Dücane gibi felsefecilerin bunu bilmeleri gerekir. Oysa akıl, Allah'ın ayetlerini anlamada önemli bir vasıtadır. Fakat bunun ötesine geçip, "tarafsızlık" iddiasıyla ayetlere bir insan sözü gibi yaklaşmak, inanç açısından farklı bir zemine geçildiğini gösterir. Gelelim, inancın; yani Kur'ân'ın hakikati tekeline aldığı iddiasına... Şöyle denilse daha anlaşılır olmaz mıydı: "Eğer bir Yaratıcı varsa, her şeyi bilmesi gerekir; çünkü yaratmak bunu gerektirir. O hâlde önce bir Yaratıcı var mı yok mu, bunu konuşmalıyız." Bir mesele anlaşılamıyorsa, çoğu zaman ondan önceki temel mesele yeterince anlaşılmamış demektir. Bu delillerle Kur'ân'a bakıldığında, onun Allah'ın kelamı olduğuna dair pek çok işaret ve delil görüldüğü ifade edilir.
24 Mayıs 2026 00:24

Üstadımın Yanında Olmak
23 Mart 1960, Bediüzzaman Said Nursî'nin vefat yıldönümüdür. İslâm'ı, iman Kur'ân hakikatlerini, bu yolda tebliğ ve davetin nasıl yapılacağını, içtimaî ve siyasî meseleleri Risale-i Nur ile öğrendiğim için Allah'a sonsuz şükürler olsun. Diğer şekilde benim gibi birisinin, çağı ve hadiseleri doğru okuyamayan, öncelikleri karıştıran, dost ve düşmanı ayırt edemeyen, yanlış metodlar ile hareket edip, dini dünyaya ve siyasete alet eden, akıl ve kalp dengesini yitirmiş bazı kesimler ile, "siyasal İslâmcılar" veya "siyasetli cemaatler" ile doğru İslâm'a ulaşması çok zor olurdu. Bu yolda yürürken, onun ortaya koyduğu davasını, eserlerini başka yanlış akımlara, menfaatlere, bilhassa "siyasetli cemaatlere" ve "siyasal İslâmcılara" alet etmeden, onların gölgesinde kalmadan, onun davasını net, berrak, doğru olarak ortaya koymaktır.
28 Mart 2026 00:40