×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Bu Chp'den Ana Muhalefet Olmaz

Bugün Türkiye siyasetinde en dikkat çekici olgulardan biri, ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi içerisindeki tartışmaların artık ideolojik düzlemi aşarak güven, meşruiyet ve ahlaki temsil krizine dönüşmesidir. Birincisi; kurumsal direnç geliştirip ideolojik omurgayı güçlendirmek, ikincisi ise "iktidara ulaşma arzusu" uğruna ilkesel savrulmalar yaşamaktır. Çünkü parti içerisindeki iddialar artık klasik hizip mücadelesinin ötesine geçmiş, kamuoyunda "çıkar ağları", "finans ilişkileri" ve "güç kümeleri" üzerinden okunmaya başlanmıştır. Özellikle para trafiği, gayriresmî ilişkiler ve "talimatla yürüyen finansal süreçler" iddiaları, modern siyasetin en kritik kavramlarından biri olan kurumsal şeffaflığı doğrudan tartışmaya açmaktadır. Bu durum literatürde "partizan körlük" ya da "kimlik temelli siyasal sadakat" olarak tanımlanır. Bu yüzden bugün Türkiye'de yalnızca iktidar-muhalefet çatışması yaşanmıyor; aynı zamanda "gerçeklik algısı" üzerinden bir siyasal mücadele yaşanıyor. Bir kesim ortaya çıkan her belgeyi kesin hüküm sayarken, diğer kesim en ağır ithamları bile "siyasi operasyon" başlığı altında değerlendirebiliyor. "Hukukun temel ilkelerinden biri, kişilerin suçluluğu kesinleşinceye kadar masum sayılmasıdır." "Ceza hukukunun evrensel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesi gereğince, bir kişinin suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşinceye kadar o kişi suçsuz kabul edilir." İktidar ve onun sosyolojik tabanı, bu evrensel ilke ışığında hareket etmelidir. Bu durum, muhalefetin "alternatif iktidar" olma iddiasını zayıflatmaktadır.

Abdullah Şanlıdağ

Kaynak: Yeni Akit

18 Mayıs 2026 01:49

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Abdullah Şanlıdağ

Nato Zirvesinin İslami Ve Jeopolitik Açıdan Değerlendirilmesi

Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu'da yaşanan krizler, enerji güvenliği, düzensiz göç ve terör tehdidi, NATO'nun önemini yeniden artırmıştır. Bu konum, Türkiye'yi uluslararası güvenlik denkleminin vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline getirmektedir.. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği"nin Türkiye üzerindeki baskıları bunun en önemli örneklerinden biridir. 1945 yılında Sovyet yönetiminin Boğazlar üzerinde ortak savunma talebi ve doğu sınırlarına ilişkin talepleri, Türkiye"nin güvenlik arayışını hızlandırmış ve bu süreç 1952 yılında NATO üyeliğiyle sonuçlanmıştır. Klasik İslam hukukunda "zarurat-ı hamse" olarak ifade edilen bu esaslar, kamu düzeninin temelini oluşturur. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır: "Ey iman edenler! Kuvvetiniz yettiği kadar onlara karşı güç hazırlayın." (Enfâl Suresi, 60) Bu ayet, devletlerin güvenlik tedbirleri almasının meşruiyetine işaret etmektedir. "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş." (Enfâl Suresi, 61) buyrularak diplomasi ve barış arayışının da İslam'ın temel ilkeleri arasında bulunduğu belirtilmektedir. Son yıllarda yerli savunma sanayindeki gelişmeler, Türkiye"nin NATO içerisindeki teknik katkısını artırmıştır. Üçüncü olarak terörle mücadele konusunda Türkiye"nin tezlerini müttefiklerine daha güçlü biçimde anlatabilmesi açısından önemli bir diplomatik platform oluşmaktadır. Bu nedenle Türkiye'nin hem NATO üyeliğini sürdürmesi hem de İslam dünyasıyla güçlü ilişkilerini koruması hassas bir diplomatik denge gerektirmektedir.

13 Temmuz 2026 02:03

Abdullah Şanlıdağ

Aile Yapımıza Ve Çocuklarımıza Sahip Çıkalım

"En güzel yatırım, insana yapılan yatırımdır." Aile, insanın dünyaya gözlerini açtığı, ilk değerlerini kazandığı ve kişiliğinin şekillendiği en temel sosyal kurumdur. Toplumların geleceği, güçlü aile yapıları ve sağlıklı bireylerin yetiştirilmesine bağlıdır. Bu nedenle aile içerisinde karşılıklı saygı, sevgi ve anlayışın güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Çocuklara yapılan her yatırım, aslında toplumun geleceğine yapılan yatırımdır. Aile kurumunun güçlendirilmesi için ekonomik desteklerin artırılması, ebeveyn eğitim programlarının yaygınlaştırılması, çocuk haklarının etkin biçimde korunması ve eğitim sisteminin aile ile iş birliği içinde yürütülmesi büyük önem taşımaktadır. Sonuç olarak aile, toplumun temel taşıdır; çocuklar ise geleceğin en değerli emanetidir.

06 Temmuz 2026 01:42

Abdullah Şanlıdağ

Türkiye'nin Kırmızı Çizgileri

İsrail-İran gerilimi her geçen gün yeni bir boyut kazanırken, bölgedeki etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden yürütülen senaryolar da yeniden tartışılıyor. Anlaşılan, kısa vadede bölgede huzur ve istikrar gözükmüyor. Son dönemde uluslararası basında ve İsrail siyasetinde yer alan bazı değerlendirmeler, İran içinde faaliyet gösteren Kürt grupların yeni bir cephe olarak kullanılmasının gündeme geldiği yönünde yorumlara neden oldu. İsrail muhalefetinden gelen bazı açıklamalarda da Türkiye"nin bölgesel etkisine dikkat çekilmiş, Ankara'nın göz ardı edilmesinin stratejik hata olduğu yönünde eleştiriler dile getirilmiştir. Ancak bu açıklamalar, tek başına belirli bir operasyonun Türkiye tarafından engellendiğini kanıtlamamaktadır. Bugün gelinen noktada Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan Gazze'deki insani dramın sona ermesi için uluslararası platformlarda yoğun diplomasi yürütürken, diğer yandan Türkiye'nin güvenlik çıkarlarını önceleyen dış politika çizgisini sürdürmektedir. Ankara, bölgenin yeni çatışma alanlarına sürüklenmesini istemediğini her fırsatta vurgulamakta; terör örgütlerinin vekil güç olarak kullanılmasına karşı olduğunu açık şekilde ifade etmektedir. Ortadoğu'da kalıcı barışın yolu, etnik grupları birbirine karşı kullanmaktan değil; uluslararası hukuk, diplomasi ve devletlerin egemenlik haklarına saygıdan geçmektedir. Türkiye'nin son yıllarda ortaya koyduğu politika da, kendi güvenliğini korumanın yanı sıra bölgesel istikrarın sağlanmasına yönelik bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Önümüzdeki süreçte de Ankara'nın hem diplomatik girişimlerini hem de güvenlik hassasiyetlerini aynı kararlılıkla sürdürmesi beklenmektedir. Bölgedeki gelişmeler ne yönde ilerlerse ilerlesin, Türkiye'nin "terör koridoruna izin vermeme" ve "milli güvenliği önceleme" politikası dış politikanın temel unsurlarından biri olmayı sürdürecektir. Özetle; Ortadoğu'daki gelişmeler birçok aktörün kararlarına bağlıdır. Ancak mevcut tabloya bakıldığında birkaç olası senaryo öne çıkıyor: Türkiye, sınırlarında yeni bir silahlı yapılanma veya terör örgütlerinin güç kazanmasına izin vermemek için diplomatik ve gerektiğinde askeri tedbirlerini sürdürmeye çalışacaktır. İsrail ve İran arasındaki rekabet tamamen sona ermiş değil. Doğrudan çatışmalar azalsa bile istihbarat faaliyetleri, siber saldırılar ve vekil güçler üzerinden rekabetin devam etmesi olası görülüyor. ABD, bölgede hem İsrail'i desteklerken hem de daha geniş çaplı bir bölgesel savaşın önüne geçmeye çalışabilir. Bu iki hedef zaman zaman birbiriyle çelişebiliyor. Kürt silahlı grupları konusunda ise her ülkenin farklı politikası bulunuyor. Türkiye, PKK ve bağlantılı gördüğü yapılara karşı tavrını sürdürürken, diğer aktörlerin yaklaşımları çıkarlarına göre değişebiliyor. Türkiye açısından bakıldığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son yıllardaki açıklamaları ve uyguladığı politika, sınır güvenliği, terörle mücadele ve bölgesel istikrarı öncelik haline getirdiğini gösteriyor. Bu çizginin kısa vadede değişmesi beklenmiyor. Ortadoğu, uzun yıllardır küresel güçlerin hesaplaşma sahası olmaya devam ediyor. İsrail-İran gerilimi her geçen gün yeni bir boyut kazanırken, bölgedeki etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden yürütülen senaryolar da yeniden tartışılıyor. Anlaşılan, kısa vadede bölgede huzur ve istikrar gözükmüyor. Son dönemde uluslararası basında ve İsrail siyasetinde yer alan bazı değerlendirmeler, İran içinde faaliyet gösteren Kürt grupların yeni bir cephe olarak kullanılmasının gündeme geldiği yönünde yorumlara neden oldu. Ancak bu iddiaların resmi makamlar tarafından doğrulanmadığını da özellikle belirtmek gerekir. Namuslu ve şerefli bir gazeteci, hiçbir zaman asparagas haber peşinde olmadığı gibi, algı operasyonu da yapmaz. Lakin içimizdeki İsrail severler olduğu müddetçe bunun pratikteki yansıması hayli zor oluyor. Kalemini satan veya kan damlatan, sözde gazeteciler… Türkiye açısından ise mesele nettir. Ankara, sınır güvenliğini tehdit edecek, terör örgütlerine alan açacak veya bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracak hiçbir girişime sıcak bakmadığını yıllardır açık biçimde ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde izlenen güvenlik politikalarının temelinde de bu anlayış yer almaktadır. Türkiye, Suriye'nin kuzeyinden Irak'ın kuzeyine kadar yürüttüğü operasyonlarla terör koridoruna izin vermeyeceğini defalarca göstermiştir. Aynı kararlı duruşun, İran sınırını da etkileyecek olası senaryolar konusunda diplomatik temaslarda dile getirildiği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. İsrail muhalefetinden gelen bazı açıklamalarda da Türkiye"nin bölgesel etkisine dikkat çekilmiş, Ankara'nın göz ardı edilmesinin stratejik hata olduğu yönünde eleştiriler dile getirilmiştir.

29 Haziran 2026 02:23

Abdullah Şanlıdağ

Edebiyatın Başkenti Kahramanmaraş

6 Şubat depremiyle yıkılan şehrin yeniden ayağa kalkması, şehrin imar ve ihyası ile kültürel anlamda da düştüğü yerden kalkması, takdire şayandır. 75 bin hak sahibinin olduğu kentte 68 bin depremzede, yeni konutlarına yerleştirildi. Konut devrimini tamamlamak üzere olan Kahramanmaraş, edebiyat ve kültürel devrime başladı. 6 Şubat felaketinin ardından ise bambaşka bir anlam kazandı. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen tanıtım programında, Kahramanmaraş'ın Türkiye'de UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı'nda "Edebiyat Şehri" unvanını alan ilk kent olarak uluslararası alanda tanıtılması beni son derece gururlandırdı. Kahramanmaraş'ın dünyaya "Edebiyat Şehri" olarak tanıtılması, bu yönüyle moral veren ve geleceğe güvenle bakmayı sağlayan önemli bir adımdır. Özellikle şehrin kültürel kimliğinin ulusal ve uluslararası platformlarda görünür hâle gelmesi için yürütülen çalışmalara öncülük eden Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanı Fırat Görgel ve katkı sunan tüm paydaşlar takdiri hak etmektedir.

22 Haziran 2026 01:49

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Abdullah Şanlıdağ

İslam Dünyasının Medeniyet Tasavvuru

Son iki asırdır İslam dünyasının karşı karşıya olduğu en temel meselelerden biri, fikri üretim ve medeniyet tasavvuru alanında yaşanan derin krizdir. 20. Yüzyılda Seyyid Kutub, Ebu'l A'lâ Mevdudi, Said Havva ve Hasan el-Benna gibi isimler, sadece kitap yazan akademisyenler değildi. Onlar aynı zamanda toplumun sorunlarına çözüm arayan, insanları harekete geçiren ve İslam'ın çağdaş dünyada nasıl bir medeniyet iddiası ortaya koyabileceğini tartışan öncü şahsiyetlerdi. Bu dönüşümün sonucu olarak İslam dünyasında ortak bir gelecek tasavvuru oluşturmak zorlaşmıştır. Oysa İslam medeniyeti tarih boyunca yalnızca ibadet eksenli değil; ilim, sanat, ahlak, adalet ve insanlığın ortak sorunlarına çözüm üretme iddiası taşıyan bir medeniyet olarak varlık göstermiştir. İslam dünyasının yeniden yükselişi, yeni nesil mütefekkirlerin yetişmesi, üniversitelerin özgür düşünce üretmesi, gençlerin okumaya yönelmesi ve çağın sorunlarına İslami bir perspektiften cevap verebilecek entelektüel birikimin oluşmasıyla mümkün olacaktır. İslam dünyasının yeni düşünürlere, akademisyenlere, bilim insanlarına ve sanatçılara ihtiyacı vardır. İslam dünyasının en büyük sorunlarından biri parçalanmışlıktır. Tarih göstermektedir ki Müslüman toplumlar güçlü olduklarında bunun temelinde servetten önce bilgi, adalet ve üretim vardır.

15 Haziran 2026 02:05

Abdullah Şanlıdağ

Üretici Tüccara Boğdurulmasın

Tarım ekonomisi açısından değerlendirildiğinde, bir ürünün nihai tüketiciye ulaşıncaya kadar geçtiği tedarik zincirinde en yüksek katma değeri; genellikle depolama, paketleme ve pazarlama aşamalarını kontrol eden aktörler elde etmektedir. Hasat döneminde sarımsağını nakit ihtiyacı nedeniyle satmak zorunda kalan üretici, tarla başında ürününü kilogram başına 30-40 TL gibi düşük fiyatlardan tüccara vermektedir. Buna karşılık aynı ürün, uygun depolama koşullarında muhafaza edilerek yıl içerisinde 100-150 TL arasında değişen fiyatlarla piyasaya sürülmektedir. Üretici yüksek girdi maliyetleri altında ezilirken, tüketici de ürünü pahalıya satın almak zorunda kalmaktadır. Böylece üretimin tüm riskini üstlenen çiftçi yeterli gelire ulaşamazken, aracılar ve tüccarlar daha yüksek kazanç elde etmektedir. Sonuç olarak Narlı Ovası'nda sarımsak üretiminin sürdürülebilirliği, yalnızca üretim miktarının artırılmasıyla değil, üreticinin pazardaki konumunun güçlendirilmesiyle mümkün olacaktır. Aksi hâlde üretici kazanmamaya, tüketici pahalı ürün almaya ve aradaki aracılar yüksek kâr elde etmeye devam edecektir. Sarımsağı 30-40 liraya satan çiftçi maliyetlerini karşılayamazken, aynı ürünün birkaç ay sonra 150 liraya satılması, zincirdeki değer paylaşımının dengeli olmadığını göstermektedir. Oysa üretici makul bir gelir elde etmeli, tüccar yaptığı hizmetin karşılığını almalı ve tüketici de ürüne ulaşılabilir fiyatlarla erişebilmelidir. Narlı Ovası'nda üretici birlikleri, kooperatifler ve ortak depolama tesisleri kurulabilirse çiftçi ürününü hasat döneminde mecburen elden çıkarmak zorunda kalmayacak, pazarlık gücü artacaktır.

08 Haziran 2026 02:17

Abdullah Şanlıdağ

Mutlak Butlan Ve Chp'nin Geldiği Nokta

CHP'nin 38. Kurultayı hakkında verilen "mutlak butlan" kararıyla birlikte mahkeme, kurultayın geçersiz olduğuna hükmetti ve önceki yönetimin göreve dönmesine karar verdi. Ne Kemal Kılıçdaroğlu'nun tam olarak sahipleniyorlar, ne de Özgür Özel'i büsbütün dışlıyorlar. Buna karşılık CHP içindeki birçok isim ve parti avukatları bunun siyasi parti iradesine yargı müdahalesi olduğunu savunuyor. Daha büyük görünen bir kesim ise özellikle 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında değişim talep etmişti ve Özgür Özel yönetimini destekliyordu. Bir başka kesim ise parti içi kavganın büyümesinden rahatsız ve CHP'nin kendi içinde bölünmesinden endişe ediyor. Özellikle genç kuşaklar arasında siyasi tercihlerin kimlikten çok demokrasi, ekonomi, özgürlükler ve parti içi değişim talepleri üzerinden şekillendiği görülüyor. Dolayısıyla "Aleviler şöyle düşünüyor" şeklinde kesin bir hüküm vermek doğru olmaz. Dolayısıyla Müslümanların yaklaşımı "CHP kazansın" veya "CHP kaybetsin" şeklinde değil; "adalet, hukuk ve millet iradesi gerçekten korunuyor mu?" sorusu üzerinden olmalıdır.

01 Haziran 2026 01:32

Abdullah Şanlıdağ

Z Kuşağı, Sosyal İzolasyon Ve Yatak Çürümesi

Bunlardan biri "ev genci", diğeri ise sosyal medya kültürüyle bağlantılı olarak ortaya çıkan "yatak çürümesi" (bed rotting) davranışıdır. Bugün birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de "NEET" olarak tanımlanan, yani "ne eğitimde ne istihdamda bulunan gençler" önemli bir toplumsal mesele haline gelmiştir. Özellikle Z kuşağının bir kısmında görülen "yatak çürümesi" davranışı bunun somut örneğidir. Başlangıçta dinlenme veya kaçış davranışı gibi görünen bu durum zamanla sosyal izolasyona, depresyona, dikkat bozukluğuna ve yaşam enerjisinin kaybına yol açmaktadır. Saygı, sorumluluk, çalışma disiplini ve toplumsal aidiyet gibi kavramlar aile içinde öğreniliyordu. Sorun yalnızca "gençlerin değişmesi" değil, aynı zamanda yetişkin dünyanın da dönüşmesidir. Sosyal medya platformları gençlere sürekli olarak "eğlen", "rahatla", "anlık yaşa", "kendini ödüllendir" mesajı vermektedir. 1. Dijital Okuryazarlık Eğitimi: Çocuklara erken yaşta teknolojiyi bilinçli kullanma alışkanlığı kazandırılmalıdır. 2. Aile İçi İletişimin Güçlendirilmesi: Aileler çocuklarıyla daha fazla vakit geçirmeli, ortak aktiviteler artırılmalı ve dijital cihazsız zaman dilimleri oluşturulmalıdır. 3. Spor ve Sosyal Faaliyetlerin Teşviki: Gençlerin fiziksel ve sosyal hayata katılımını sağlayacak spor, sanat ve kültürel faaliyetler yaygınlaştırılmalıdır. 4. Eğitim ve İstihdam Politikaları: Gençlerin geleceğe dair umutlarını artıracak eğitim ve iş imkânları oluşturulmalıdır. 5. Manevi ve Kültürel Değerlerin Yeniden İnşası: Toplumsal aidiyet, sorumluluk, saygı ve dayanışma gibi değerlerin yeniden güçlendirilmesi gerekmektedir. "Ev genci" olgusu ve "yatak çürümesi" davranışı, dijital çağın gençlik üzerindeki etkilerini gösteren önemli toplumsal belirtilerdir.

25 Mayıs 2026 01:51

Abdullah Şanlıdağ

Cami Merkezli Bir Toplum

Hatırlarsak, Sezai Karakoç üstadımız, 12 Ağustos 1968 tarihinde inkârcı bir terörist grubun İzmir'deki Hisar Camii'nin şadırvanına bomba koyarak, tam da kalabalığın namaz kılmak üzere toplandığı bir sırada patlatmaları üzerine söz konusu yazısını kaleme almış ve şu umut verici temennilerini dile getirmişti: "… Ve camilerden yeni, dipdiri İslâm gençleri gözüktü. Tahanın Kitabı nda da dememiş miydik: Bir Taha geliyordu camilerden / Bir daha geliyordu …" Bugün de yine Sezai Karakoç üstadın, "Camilerin Canlanışı" başlıklı önceki yazısının devamı ve mütemmimi mahiyetinde 1968 senesinde kaleme aldığı "Cami ve Halk" başlıklı yazısına yer veriyoruz: "Cami, yalnız duvarlardan ve kubbeden ibaret değildir. İçinde topladığı müminler de caminin ayrılmaz bir parçasıdır. Cami, mümin ve Müslüman kalplerin birbirine kaynaşmasından doğan bir kutsal varlık, kutlu bir bütündür. Duvarlar ve kubbeler, bu bütünü Allah'la baş başa kalma anında eşyadan seçen, ayıran bir örtüdür. Cami, müminleri estetik örtülerin en yürek çarptıranına bürüyerek Allah'a yöneltir. Saf bağlamış Müslümanların, her secdeye gidiş ve her secdeden kalkışlarında kıvrım kıvrım dalgalanan harmanisidir cami. Cami, mihrabıyla bir tapınak, minberiyle bir toplum ve bir devlet, kürsüsüyle bir okuldur. İslâm ülkesinde halkla cami iç içedir. Camiler halkın etine kemiğine kaynamıştır. Halkın ruhu her zaman, caminin içinde gözcü ve bekçidir. Camiye konan bombayı gerçekte haber veren, ne şu, ne bu, halkın ruhudur. Halk namazda toplu halde miraç halindedir. O anda toprağa miraç gözüyle bakmaktadır. O anda öbür insanların göremediği ve göremeyeceği nice şeyi onların görmesi olağandır. Cami, bir emme-basma tulumba gibi halkın içinden müminleri toplar, sonra onları yine yerine dağıtır. Böylece halkın imanı tazelenir ve her zaman dipdiri kalır. Camiler, halk ruhunun sağlığını koruyan ilahi kuruluşlardır. Bu yüzden halk da camilerini gözbebekleri gibi korur. Her Müslüman camiden bir iz, alnında bir secde izi taşır. Cami, halkın hayatına kök salmış ulu bir çınardır. Cami köktür, halk, Müslüman halk, caminin gövdesidir. Cami, kıyamete kadar ezanlarıyla bütün insanlığı Allah'a çağıracak, namazıyla Müslümanı Allah"ın katına yükseltecek, hutbesiyle üstün insanlık düzenini tebliğ edecek, doğruluklara doğrultacak, eğriliklerden çevirecek, vaazıyla ilim ve ahlâk, marifet ve hikmet dersini verecektir. Cami, hakikatin köprüsüdür. Onun için, kıldan ince ve kılıçtan keskindir Camiler, kentlerde, evlerle çarşı arasına ilahi bir terazi gibi kurulmuştur. Bir Süleymaniye Camii, bir Sultanahmet Camii olan millet ölmez." (Sezai Karakoç, Sütun II, s. 715-717.) Hakikat şu ki; dağınık bir manzara arz eden Müslüman fert ve toplumlar ancak cami ve mescid lerde bir araya gelip, namaza sarılarak yeniden ayağa kalkabilir, yine cami ve mescidlerle ayakta kalabilirler. Diyanet, Milli Eğitim ve Gençlik Spor Bakanlığı'nın "Camide Şenlik Var" çalışmasının yegâne amacı da bu olmalıdır. 14 Nisan 2026 tarihli yazımızda, Müslümanların yeniden toparlanıp dirilmelerinin ancak "cami merkezli" bir uyanış ve canlanışla gerçekleşebileceğini vurgulamak bağlamında üstat Sezai Karakoç'un 1968 yılında kaleme aldığı ve 1969 senesinde Diriliş Yayınları tarafından yayınlanan "Sütun II" isimli kitabı içinde de yer alan "Camilerin Canlanışı" başlıklı heyecan verici ve diriltici makalesini iktibas etmiştik. Hatırlarsak, Sezai Karakoç üstadımız, 12 Ağustos 1968 tarihinde inkârcı bir terörist grubun İzmir'deki Hisar Camii'nin şadırvanına bomba koyarak, tam da kalabalığın namaz kılmak üzere toplandığı bir sırada patlatmaları üzerine söz konusu yazısını kaleme almış ve şu umut verici temennilerini dile getirmişti: "… Ve camilerden yeni, dipdiri İslâm gençleri gözüktü. Cami, kıyamete kadar ezanlarıyla bütün insanlığı Allah'a çağıracak, namazıyla Müslümanı Allah"ın katına yükseltecek, hutbesiyle üstün insanlık düzenini tebliğ edecek, doğruluklara doğrultacak, eğriliklerden çevirecek, vaazıyla ilim ve ahlâk, marifet ve hikmet dersini verecektir. Cami, bu dünyada sırat köprüsünün eşi, Hak'la halk arasına kurulmuş bir köprüdür. Cami, hakikatin köprüsüdür. Onun için, kıldan ince ve kılıçtan keskindir Camiler, kentlerde, evlerle çarşı arasına ilahi bir terazi gibi kurulmuştur. Tartısında eksiklik fazlalık olmayan terazilerdir onlar. Güneş saati nasıl vakti göstermekte aldanmazsa camiler de bu tartıda asla şaşırmazlar. Kim bilir, belki de eski insanlar bu duyguyla güneş saatlerini cami avlularına yerleştirmişlerdir. Camilerin minareleri halkın göğe kalkmış şehadet parmakları, şadırvanları da yüz akıdır. Sezen ruhlar için cami içleri cennetten bir bölümdür. Camiler bu dünyada öte dünyanın en gerçek şahidi, en sağlam belgesi, cennet çizgilerinin yansıdığı sulardır. Camiler milletin kalbinden fışkırmışlardır. O ruhtan beslenirler. Besinleri Müslümanların gönlündedir. Müslümanların tükenmez gönül peteğindedir. Cami, toplumun kalbidir. Oraya dokunulamaz. Caminin aldığı bir yara, kalbin aldığı bir yaradan farksızdır. Camilerimizle ayakta duruyoruz. Bunun farkında değil miyiz? Bir Süleymaniye Camii, bir Sultanahmet Camii olan millet ölmez." (Sezai Karakoç, Sütun II, s. 715-717.) Hakikat şu ki; dağınık bir manzara arz eden Müslüman fert ve toplumlar ancak cami ve mescid lerde bir araya gelip, namaza sarılarak yeniden ayağa kalkabilir, yine cami ve mescidlerle ayakta kalabilirler.

12 Mayıs 2026 03:18

Abdullah Şanlıdağ

Deprem, Yerel Yönetimler Ve Siyasal Rekabet

Cumhuriyet Halk Partisi'nin yerel seçimlerde elde ettiği başarı sonrasında ortaya çıkan tablo, seçmenin önemli bir kısmının ideolojik bir tercihten ziyade "emanet oy" davranışı sergilediğini düşündürmektedir. Türkiye'de seçmen davranışını belirleyen temel unsurlardan biri "hizmet üretme kapasitesi"dir. Çünkü Türkiye'de seçmen yalnızca eleştiren değil, aynı zamanda "iş yapan" bir siyasal aktör görmek istemektedir. 6 Şubat depremleri sonrasında 11 ilde yürütülen yeniden inşa sürecinde yüz binlerce bağımsız bölümün hak sahiplerine teslim edilmesi, devlet kapasitesi ve organizasyon kabiliyeti açısından iktidarın elini güçlendiren bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Hatay, Kahramanmaraş, Adıyaman, Malatya ve İskenderun gibi ağır yıkım yaşayan şehirlerde gerçekleştirilen konut teslimleri, iktidarın "yapabilme kapasitesi" söylemini besleyen önemli bir unsur olmuştur. Muhalefetin "Bu zaten devletin görevi" eleştirisi ise teknik olarak doğru olsa da siyasal iletişim açısından yeterince etkili olamamaktadır. Türkiye'de uzun yıllardır iktidarın en güçlü siyasi avantajlarından biri, tam da bu "inşa siyaseti" algısıdır. Özellikle CHP'nin uzun yıllardır belirli bir seçmen tabanına sıkışmış görüntüsü, partiye yönelik, "iktidar olamaz ama güçlü muhalefet yapar" algısını pekiştirmiştir. Bu nedenle Türkiye'nin yalnızca güçlü bir iktidara değil, aynı zamanda nitelikli ve proje üreten bir muhalefete de ihtiyacı vardır.

11 Mayıs 2026 01:24

Abdullah Şanlıdağ

Çevrimiçi Toplum Ve İnsanın Dönüşümü

Yazının icadından önce resimle iletişim kurulurdu. Telgraf, daktilo, faks makinesi, ahizeli-çevirmeli telefon, radyo, televizyon derken ilk bilgisayar 1947 yılında ABD'li bilim insanları tarafından bulunmuştur. Bize 90'larda girmeye başlayan cep telefonu 1973 yılında Martin Cooper tarafından geliştirilmiştir. Bugün saniyeler içinde gerçekleşen iletişim, geçmişin sabırla örülmüş ilişkilerinin yerini hızın ve anlık tepkinin belirlediği bir toplumsal forma bırakmıştır. Geleneksel toplumda iletişim, bir anlam üretme süreciydi. Oysa günümüz çevrimiçi toplumunda iletişim, hızın tahakkümü altına girmiştir. Bu durum, anlamın yerini enformasyona, düşüncenin yerini tepkiye bıraktığı bir dönüşüme işaret eder. Teknolojik ilerleme yalnızca iletişimi değil, ulaşımı ve üretimi de radikal biçimde dönüştürmüştür. Modern öncesi düşüncede akıl, "iyi", "doğru" ve "adil" olanın ne olduğunu araştıran bir rehberdi. Bu durum, insanın üretim sürecindeki rolünü de dönüştürmüştür. Günümüzde ise akademisyen, giderek sistemin belirlediği performans kriterlerine bağlı bir "bilgi işçisi"ne dönüşmektedir. İnsan, hızın ve makinenin değil; anlamın ve değerin merkezinde kaldığı sürece, bu dönüşüm bir ilerleme olarak değerlendirilebilir.

04 Mayıs 2026 01:38

Abdullah Şanlıdağ

İslam Dünyasında Birlik Meselesi

Son dönemde İslam dünyasında yaşanan jeopolitik gerilimler, entelektüel ve mezhebi tartışmalar üzerinden yeniden üretilmektedir. Bırakın Gazali'nin yaşadığı dönemi, 21 yüzyıldaki Ortadoğu'num çeviri eserlerini ve İslami hareketini dahi Türkiye'de uyarlayamazsınız. Dolayısıyla 11. yüzyılın mezhebi tartışmalarıyla 21. yüzyılın jeopolitiğini aynı düzlemde okumak, analitik berraklıktan ziyade kavramsal bulanıklık üretir. İran, özellikle ABD ve İsrail karşısındaki konumlanışıyla, birçok Müslüman toplum nezdinde "direniş ekseni"nin bir parçası olarak algılanmaktadır. İsrail'in Filistin topraklarındaki işgal politikaları, uluslararası hukuk açısından geniş bir kesim tarafından eleştirilirken; İran'ın politikaları daha çok bölgesel nüfuz mücadelesi bağlamında tartışılmaktadır. Bu iki aktörü "aynı oyunun parçaları" olarak tanımlamak, farklı bağlamları ve güç asimetrilerini göz ardı eden bir genelleme olarak değerlendirilebilir. İran'ın politikaları elbette eleştirilebilir ve eleştirilmelidir.

27 Nisan 2026 01:29

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha