
Tartışmalı genel başkan, yerini kaybetmiştir. Bu taraf diyor ki: "Ortada mahkemenin ihtiyati tedbirli mutlak butlan kararı varken kurultay yapamayız. Yaparsak yok hükmünde olur. Bu durum, partiyi aşan meşru bir sebep olduğu için kurultaya dair takvim işlemeyecek ve bir süre zorlaması olmayacaktır…" Ankara'da bunlar yaşanırken İstanbul Erkek Lisesi'nde Türk Millî Eğitimimin değil de Alman Vakıflarının güdümündeki birtakım öğrencilerin okul müdür ve yönetimine karşı gericilik yaptıkları iddiasıyla kazan kaldırmaları, eğitim terbiye ve disiplinini ayaklar altına almaları, tesadüf değildir. Orada "Bâb-ı âli baskını" hayalli bir "Gezi Parkı İsyanı" denemesi yapılmaktadır. Ana muhalefet partisindeki iç kargaşa ve 1970'ler talebe olaylarının tekrar gündeme gelme çabası, şüphe yok ki sinsi bir planın sonucudur. CHP Genel Başkanı, evvela Özgür Özel'i kınadı. "Bir genel başkan, yurt dışına giderek 'bize niye yardım etmiyorsunuz!' diyemez" dedi. Nitekim bu söz, Kemalist ilkelere perçinli Cumhuriyet gazetesi tarafından "sarayın ağzıyla konuşuyor!" sözleriyle sert şekilde manşet yapıldı. Bundan olsa gerektir ki hem MHP Genel Başkanı Sn. Devlet Bahçeli'nin salı günü grubunda ve hem de AK Parti Genel Başkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın çarşamba günü kendi grubunda ve CB sıfatıyla açılışlarda yaptıkları konuşmalar, asla dönüş ve Osmanlı Coğrafyasını kucaklama gayretlerinin hasret terennümleridir. Bu noktadan bakıldığında bir Halk Partilinin, Avrupa başkentlerinde "bize niye yardım etmiyorsunuz?" diye serzeniş göstermesi, çok mânidardır. Böyle bir 6 Ok CHP'sinin de ondan kopanların kuracağı partinin de yaşaması çok zordur. Kemal Bey, bu ülkenin mâsum evlâdlarına "ulan öküz Anadolulu!" diyen zihniyeti partisinden hakkıyla arındırarak CHP'yi mazisiyle yüzleştirirse tarihî bir hizmet yapmış olur. FETÖ'ye dair söyledikleri samimiyet imtihanını kazanırsa Cumhur İttifakı, Kılıçdaroğlu ve partisine "düşmanımın düşmanı dostumdur!" muhabbetiyle bakar.
Kaynak: Türkiye
13 Haziran 2026 02:30
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Kanunî'yi Rüyada Görmek!
7 ve 8 Temmuz 2026 günleri Ankara, bütün dünyanın bakışlarını mıknatıs gibi kendine çekti. 36. NATO Zirvesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin başşehrinde yapılacaktı. Liderler, 7 Temmuz'da gelmeye başladılar. Misafirler, tek tek istikbâl edilirken esas beklenen Sn. Trump'tı. Amerikan Başkanı, Türkiye Cumhurbaşkanının NATO Zirvesine dâvetini kabul ederken daha sonra çok konuşulacak bir söz söylemişti. İlk günkü Erdoğan-Trump basın toplantısında ve sonraki mülakatlarda Donald Trump, CAATSA yaptırımlarının kaldırılacağını, F-35 uçaklarının verileceğini, Türkiye'ye KAAN uçak motorlarını satacaklarını ifade etti. Parasını tahsil ettiği hâlde sattığı savaş gemi veya uçağını teslim etmemek, kiracısı olduğu mülke el koymak Batı'nın hastalığıdır: İngiltere, kendisine ısmarlamış olduğumuz "Sultan Osman-ı Evvel" ve "Reşadiye" zırhlılarını, I. Cihan Harbi patlak verince bize teslim etmediği gibi parayı da iade etmemiş ve 1878'den beri kiracı olduğu Kıbrıs adamızı da harbi fırsat bilerek gasp ve ilhak etmiştir… 36. NATO Zirvesi, aslında, fiilen, "Erdoğan-Trump Zirvesi" ve "NATO Zirvesi" diye iki safhada cereyan etti. Sn. Erdoğan, Sn. Trump'la görüşmelerini şöylece toparladı denebilir: -Türkiye-ABD münasebetlerini tahkim ederek bölge ve dünya barışına birlikte hizmet edeceğiz. Gerek, Erdoğan-Trump Zirvesi, gerek NATO zirvesi, gerekse misafirleri karşılama, ağırlama-uğurlama ve çıkarılan yemek ve ikramlar ile Savunma Sanayii Forumu ve tarihten iz düşümü Mehterli askerlerimizle uçaklarımızın gösterileri, seyredenleri hayran bıraktı. 7/8 Temmuz tarihli NATO Zirvesinde 32 devlet ve hükûmet başkanı ile yüze yakın bakan ve binin çok üstünde bürokrat ağırladık. Trump'ın Erdoğan iltifatı, ikinci gün de devam etti. Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan, Ankara'ya gelmeden Şam'a uğrayıp burada anlaşmalar yapan fakat otelinin karşısında bombalar patlayan "NATO, beyin ölümünü tamamladı!" iddiasının sahibi Sn. Macron'a elbette ki "Sen ki Fransa vilayetinin Cumhurbaşkanısın! Ne ararsın Şam-ı şerifte, işgal yıllarını mı hatırladın?" demedi ama bütün bu olan-bitenler, zirveler, kararlar, kabuller… Çünkü mahcubiyet dolu seneler, çok uzak değil: 1923'ten 1965'e kadar 10 defa ve 16 yıl süreyle Başvekil/Başbakan ve 1950'ye kadar 12 sene Reis-i Cumhur olan İsmet İnönü'nün son Başbakanlığı 27 Mayıs'tan sonradır. Onun için 36. NATO Zirvesini "liderlere mehterli yeniçerili karşılama!" diye haber yapmanın mâsum bir davranış olduğunu düşünmek zor. Kazanılan, büyük bir başarıdır ve o muvaffakiyet herkesin şerefidir: Avrupalıların verdiği ünvanla "Muhteşem Süleyman" Süleymaniye Câmii bahçesindeki mütevazı türbesinde belki de şöyle diyordur: -Berhudar olasız evlâdım, yüzünüz ak ola!
09 Temmuz 2026 02:18

Nato'da Yeni Yapılanma
Şu aralar adına "kentsel dönüşüm" dedikleri bir inşaat ve mimârî dönem yaşamaktayız. NATO-Kuzey Atlantik Paktı Teşkilatı, 4 Nisan 1949'da ABD'nin başkenti Washington, DC'de "Washington Antlaşması"nın imzalanmasıyla kuruldu: İzlanda, Lüksemburg, Belçika, Danimarka, Norveç, Portekiz, İngiltere, ABD, Kanada, Fransa, Hollanda, İtalya 12 kurucu devlettir. Ankara, 11 Mayıs 1950'de CHP iktidarının son 3 gününde Şemsettin Günaltay Başvekil iken NATO'ya üye olmak için müracaat etti. Üyeliğe kabulümüz 18 Nisan 1952'dir. 1914'te kopan I. Dünya Harbi felâketi 4 yıl sürmüş, Birleşik Krallık ve Japonya İmparatorluğu gibi bazı devletler dışındaki imparatorluklar tasfiye olunarak onların yerine "küçük olsun, benim olsun!" mantığıyla millî devletler kurulmuştu. Bu güçler, 1 Eylül 1939'da Nazi Almanya'sının Polonya'yı işgal etmesi üzerine kopan II. Dünya Harbiyle birbirleriyle vuruşmaya başladılar. Antikomünist devletlerin, sosyalizm muhaliflerinin NATO çatısı altında güvenlik ve savunma mimarisi ana fikriyle buluşması üzerine, sosyalist dünya da SSCB öncülüğünde 14 Mayıs 1955'te Polonya'nın başşehri Varşova'da Varşova Paktı'nı imzalandı. Dünya, şimdi "Doğu Bloku" ve "Batı Bloku" diye iki kutba ayrılmış, Avrupa Berlin Duvarı, nâm-ı diğer "Utanç Duvarı"yla bölünmüştü. 1950-1990 arası NATO ve Varşova Paktı'nın zaman zaman diğer devletleri işgalleriyle geçti. Sovyetler Birliği dağılırken 11 Mayıs 1991'de imzalanan "Prag Protokolü"yle Varşova Paktı lağvedildi. Varşova Paktı gibi NATO da vazifesini tamamlamıştı. O aralar İslâm âlemine "İslâmî fundamentalizm" diye bir çamur atılıyor, "yeşil tehlike" diye bir tehditten söz ediliyordu. 3 Temmuz 2013'te Mısır'da Abd'ül Fettah es-Sisi eliyle seçimle işbaşına gelmiş ve Ankara ile çok sıcak ilişkiler içindeki Muhammed Mursi'yi devirdi. 15 Temmuz 2016'daki FETÖ Darbe ve İşgal teşebbüsünün arkasında birtakım NATO üs, asker ve beyin faaliyetlerinin olduğu çok yazılıp konuşuldu. "NATO'ya aidat borçlarınızı ödemiyorsunuz! Amerika, Avrupa'yı savunmak zorunda mı?" diye her vesileyle Avrupa liderlerini azarladı… O NATO, Türkiye, 50 yıl boyunca terörle mücadele ederken ne vazifesini hatırladı ve ne de kılını kıpırdattı. Ankara'da toplanan 36. NATO zirvesi, himâyemiz altında yapılmaktadır.
07 Temmuz 2026 02:18

Bm, Nato, Ab, Türkiye!
Türkiye'nin sırtına yamamak istedikleri "hasta adam!'' çaputu, hep üstümüzde kalsın diye çalıştılar: Bu sebeplerle ve daha birçok sebeple 1960-2016 arasında darbe, kargaşa, anarşi, muhtıra, çoklu vesâyet ve kalemli ve silahlı bölücü teröre destek verdiler… NATO-Kuzey Atlantik Paktı Teşkilatı'na girmek için yaptığımız müracaat tarihiyle AB'ye girmek için yaptığımız müracaat tarihi uzun aralıklı değildir. İlki, 11 Mayıs 1950'de CHP'nin iktidarda 3 gün ömrü kalmışken Şemsettin Günaltay'ın Başvekilliğinde oldu: Mehmetçik, 17 Eylül 1950'de İskenderun'dan Kore'ye hareket etti. SSCB ve Kızıl Çin karşısında zorlanan ABD ve Avrupa kuvvetlerine can kurtarıcı olduk. Eğer, o gün TSK, Kore'de olmasaydı belki de BM kuvvetleri denen Batılı ordular, mağlup olacak ve coğrafyanın tarihi, dünyanın çehresi değişecekti. Biz, o harpte 724 kadar Mehmetçiğimizi şehit verdik. 175 civarında kaybımız oldu. 234 askerimiz esaret yaşadı. 2.147 askerimiz gazilik rütbesine kavuştu. Şehitlerimiz, Kore'nin Busan liman şehrinde medfundur… AB'nin ilk kuruluş adı, II. Cihan Harbi sonrasıdır ve AKÇT-Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğudur. Sonraki isimler, AET-Avrupa Ekonomik Topluluğu, AT-Avrupa Topluluğu ve nihayet Avrupa Birliği oldu. AET'ye girmek için 31 Temmuz 1959'da DP-Demokrat Parti iktidarı döneminde müracaat ettik. Adnan Menderes Başvekil, Fatin Rüşdü Zorlu Hariciye vekiliydi. Merhum Fatin Bey, Yassıada'daki emir kulu mahkeme tarafından idama mahkûm edilip de infâz için İmralı'ya götürülürken gemide bile etrafındaki gardiyan, inzibat gibi kimselere AET'ye müracaat bahsini açtığı söylenir. Türkiye'nin 1959'da yaptığı bu müracaat, 12 Eylül 1963'te Ankara Antlaşması adıyla yenilendi: Eğer; 27 Mayıs 1960 darbesi yapılmamış olsaydı yüzde 6 kalkınma hızını yakalamış bir ülke olarak topluluğa kabul edilmiştik, diye düşünebiliriz. Sonraki yıllarda 1960-2016 arasında maruz kalınan darbe, muhtıra, sokak ve dağ terörü… ile geçtiği için muhataplarımız, 1 sente muhtaç ve böylesine problemli bir memleketi kendilerinden uzak tutmayı yeğlediler. Bu dönemlerde Necmettin Erbakan'ın "AB, bir Hıristiyan kulübüdür!'' sözü, Avrupa'nın ruh röntgenini gösteren doğru teşhisti. 18 Şubat 1952'de NATO'ya resmen kabul edildik. Ayrıca, NATO askerî bir savunma teşkilatıydı. AB ise iktisadi topluluktu. Ankara, bekletilmeye devam edildi ve devam da ediliyor. AB, AP, İsrail'in korkunç siyonist soykırımına gözünü kaparken Türkiye'yi hesaba çekme demek olan "40 katır mı?-40 satır mı'' şartları Ankara tarafından elbette layıkıyla cevaplandırılacaktır… Maslahat icabı, şartlar gereği, devlet aklı rehberliğinde NATO ile de AB ile de münasebetlerimiz olur. İniş-çıkışlar yaşanabilir. Fakat bunlar mes'elenin künhüne vakıf olmamızdan vazgeçmemiz demek değildir. Dünya siyasetinde ebedî dostluk ve düşmanlık olmayacağı düsturu bu pazarda da vakidir. Şunu yazmalıyız; yazmazsak eksik kalır: "NATO'ya hayır!'' diyen solcularımız hain değillerdi. "Gerçekten demokratik, tam bağımsız Türkiye!'' diye caddelerde yürüyen sosyalistlerimiz de hain değillerdi. NATO, emperyalizm ve istiklâl konularında ülkücüler, muhafazakârlar, milliyetçiler ve solcular yahut devrimciler, esas itibarıyla çok farklı düşünmüyorlardı ama bir masa etrafında toplanıp istişare ve müzakere etmelerine yol ve şans verilmedi. Dostluklar engellenip düşmanlıklar körüklendi. O gençler, canlarını verdiler fakat doğru bildiklerinden vazgeçmediler: Bugün "Tam bağımsız Türkiye!'' sözü devleti yönetenlerin dilindedir. BM, NATO, AB öyle tahmin ediyoruz ki 2050'yi zor bulur. 2071 Cihan Devleti Türkiye etrafında toplanacak soydaş, dindaş ve gönüldaşlarımızdan kurulu teşkilatımız, II. Dünya Harbi kurumlarını tasfiye edecektir.
04 Temmuz 2026 02:23

Siyonist Cüret!..
GAZZE CELLADI Binyamin Netanyahu kabinesi, Nisan 1915'te Anadolu'da yaşanmış olan "Ermeni Tehciri"ni "soykırım" olarak tanıdığını duyurdu. İsrail Dışişleri Bakanı Gideor Saar, tanıma teklifini 26 Haziran 2026 günü bakanlar kuruluna getirdi. Vaki kararla, mevcut hükûmet, İsrail Meclisi Knesset'in 2018 yıllındaki red kararına ters düşmüş olmaktadır. Meclis, 2018'deki "tanıma" teklifini kabul etmemişti. İsrail hükûmetinin Türkiye'yi 1 numaralı düşman olarak ilân etmesinin ardından bu kararı almasının sebebi, Gazze Celladı'nın seçim hesaplarıdır. Bu destek, 1492'den 1625'lere kadar süren soykırım sürecinde fâsılalarla devam etti. Kasıtlı olarak "Ermeni Soykırımı" denerek Türkiye'nin başının üstünde sürekli olarak bir kılıç gibi sallandırmak istenen vak'a ise şudur: 1915 Yılındayız... Bu arada İngilizler, Ruslar, Fransızlar, 1821'de Mora Yarımadasında Rumları ayaklandırarak 50 bine yakın Müslümanı katledip sürmeleriyle 10 yıl içinde Yunanistan'ı kurmalarından cesaret alarak şimdi de bu cihan harbi yangınında imparatorluktaki diğer gayrimüslim tebaayı da kışkırtmaktadırlar. Dedelerimizin "Millet-i Sâdıka" dediği Ermeniler de bu oyuna gelerek kanunsuzluklara başlamış, çeteleşmiş olarak köyler basmakta, katliamlar yapmaktadır. Bunun üzerine 27 Mayıs 1915'te "Sevk ve İskân Kanunu" çıkarıldı. Karar, 1 Haziran 1915 tarihli Takvim-i Vekayi'de neşredildi. Daha sonra Ermeni çete elebaşlarının İstanbul'da tevkif edildiği tarih olan 24 Nisan 1915, Ermeniler tarafından tehcirin başlangıcı sayılarak soykırım tarihi ilân edildi… Eli kanlı İsrail Hükûmeti, 26 Haziran'da aldığı kararla 24 Nisan 1915'i Ermeni Soykırımı olarak tanımış oluyor. İsrail Hükûmeti, 1917'den beri işledikleri soykırım vahşetine bakmadan 24 Nisan 1915'i "soykırım" olarak tanıdı. "Pontus'u da soykırım olarak tanı!" diye Netanyahu'dan istekte bulunma zilletine düşmekteler. Onlar, "Pontus soykırımı" diye bir hayalden söz ederken bizim siyasetçilerimiz de "siz önce 50 bin kişinin hayatına mal olan Mora Soykırımının hesabını verin!" diyebilmelidir, mutlaka demelidir. 1- Emperyalistlerin kışkırtmasıyla 1821'de Mora Yarımadasında Payitaht'a isyan ederek Türk ve Müslüman ahaliye korkunç bir soykırım yapan Rumlar, bir asır sonra garbî Anadolu'yu işgal ettiler. Bellidir ki 7 Ekim 2023'te Gazze'de başlayan zalim soykırımın hedefi, 2048'de "Nil'den Fırat'a Büyük İsrail"i kurmuş olmaktır. 3- 2048, 2071 Cihan Devleti Türkiye Kızılelma'sının yolunu kesme tasavvurudur!
02 Temmuz 2026 02:21

Hayat, Dar Gelirliyle Emekliye Azap!..
AK Parti'nin, parti mensuplarıyla Haziran 2026'nın son haftasında Sapanca'da tertiplediği istişare toplantısında milletvekilleri, vatandaştan kendilerine gelen dert, dilek ve şikâyetleri, parti yönetimiyle Bakanlara götürmüşler: Birçok olan taleplerden 3'ü bilhassa dikkatimizi çekti. Muhal farz; bahse konu istişare toplantısında hiçbir şey yapılmamış, hiçbir fayda üretilmemiş olsa bile bu 3 maddenin gereği yerine getirilirse toplantı, maksadına fazlasıyla kavuşturmuş olur. Bu da "istişâre ediniz!" İlâhî emrine uymanın bereketi demektir... Milletvekillerinin seçim bölgelerinde yahut diğer yerlerde seçmenden, vatandaşlardan, dinledikleri ve Sapanca İstişâresinde karar, imza ve mes'uliyet sahiplerine intikal ettirdiklerinden büyük önem taşıyan ve toplumun geçim, ruh ve ictimâî sağlığıyla çok yakından alâkalı mevzubahis 3 madde şunlardır: -Dar gelirli vatandaşların hayat şartlarının iyileştirilmesi. Kısa, öz, çarpıcı hayatî değerde 3 satır. diğer iki maddedir: "Dar gelirli vatandaşın hayat şartlarının iyileştirilmesi" ve "emekli maaşlarının yeniden tanzimi!"… "Orta direk" sözü, Turgut Özal'ın 1983'te Başbakan olmasından sonra hayatımıza girdi. Bugünlerde ve bugünlerdeki Devlet ve Hükûmet kadrolarında şüphesiz ki emeği olan merhum Turgut Özal, toplumun çatırdamaması için orta direğin sağlam olmasına dikkat çekiyordu. Milletin, 17 Nisan 1993'te vedalaşırken kendisine "Sivil, Dindar ve Demokrat Cumhurbaşkanım" diye sevgisini terennüm edeceği Sn. Özal, icranın başına geldiğinde "orta direk" derken "esnaf, ziraat ve küçük ticaret erbabıyla emekli ve dar gelirli"yi kastediyordu. Hayat çok pahalı. Emekli maaşları, bir haftada eriyor. Dar gelirli ve emekli; orta direğin iki ana unsuru için hayat, maalesef azap olmuş vaziyette.
30 Haziran 2026 04:47

Kırmızı Alarm!
BM-Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 7 Aralık 1987'de 42/112 Sayılı kararla 26 Haziran'ı "Dünyada uyuşturucu ve uyuşturucu ticaretiyle mücadele günü" olarak kabul etmişti. Aradan 40 yıla yakın bir zaman geçtiği hâlde devletlerin, bu gün vesilesiyle yurttaşlarını, aileleri cemiyet ve milletleri ve netice itibarıyla insanlığı tehdit eden uyuşturucu zehrinin kökünü kurutmaya dair hatırda kalıcı bir tedbir almalarına rastlanmadı. Kişi, aile, cemiyet, millet yapılanması türlü farklılıklarla bütün yeryüzünde aynıdır. İnsanlık, 1789 Fransız İhtilali'nden itibaren değişik ülke ve coğrafyalarda modern zamanların muhteris dişlilerine kapılmaktan kendini kurtaramadı. Sonuç itibarıyla aile, Siyon-Haçlı iş birliğinin üretimi çağdaşlık büyüsü önünde mağlup olarak ağır yara aldı. Uyuşturucu ağına düşme sebeplerini Türkiye'yi misal alarak düşünürsek uzak-yakın acı ve tahrip edici gerçekleri, bir kez daha tekrar etmiş olarak şöylece sıralayabiliriz: -Geç evlenme. -Gayrimeşruluğun adına "aşk" denmesi. -Çocuğun, anne şefkat ve kokusundan mahrum kalması. den oluşan geniş ailenin dağılmasıyla karı-koca ve tek çocuktan ibaret "çekirdek aile"nin yeni hayat tarzı olması. -Mâruz kalınan bu ithal aile modeliyle büyük aile, akraba, hısım, hatta anne-baba muhabbet, şefkat ve fedakârlığından mahrum yetişen çocuk, genç… Bu tehlikeli yöneliş, alkol, kumar ve uyuşturucu pazarlarını doğurdu. Bu gidişat, kırmızı alarmdır; bu gidişat silahlı terörden beter dolaylı terördür.
27 Haziran 2026 02:21

Yaz Kursları
"Oğlum hayrsız çıktı!", "kızım hayrsız çıktı"… 1950'lere kadar köylü toplu idik. Bizim medeniyet geleneğimizde eğitim; doğan bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okuyarak başlar, helâl süt ve helâl lokma hassasiyetiyle devam eder, çocuk 4 yaş 4 ay 4 günlük olunca hoca eliyle Kur'ân-ı kerîm öğretilir, ardından "Ana Mektebi", Sıbyan mektebi diye o eğitim, Medrese denen üniversiteye kadar giderdi. "Sanayi inkılâbını kaçırmamız, bir Cihan Devletini, imparatorluğumuzu kaybetmemize sebep oldu!" Bu sözü, çok söyledik ve çok yazdık. Mânevî hayatsa, çöküşte. Güya örtülü; Kur'ân-ı kerîmin ifadesiyle "örtülü çıplaklar" derdi de var. Bakınız 2026 yılının yaz ayına girdik. Edebiyle deniz, tatil, kır, spor… yapılsın; fakat, koskoca yaz ayı bunlarla ve gün 24 saat cep telefonu ekranıyla havailikler ve ergenlik savurganlıklarıyla geçmesin: Diyanet, vakıflar, dernekler, her yaz ve her hafta sonu Kur'ân kursları, dînî eğitim-öğretim yapmaktalar. Bunlar camilerde ve uygun mekânlarda olmakta. Çocuklar, gençler bir düzen ve tertip ve devamlılık içinde bu kurslara devam ederek Elifbasını, Kur'ân'ını, İlmihâl bilgilerini, İslâm ahlâkını, namaz surelerini öğrenmelidir. Ebeveynler bu ihtiyacı görmeli, Kanaat Önderleri de teşvik etmelidir. Bu imân ve ahlâka sahip oldukları için teknoloji, onları mağlup edemedi!.. İçinde bulunduğumuz bu sosyolojik dönemdeki şu gidişatla anası-babası öldüğünde onların cenâze namazına katılmayan veya hazır bulunsa bile nasıl namaz kılacağını bilmeyen, ölüsünün arakasından bir Fatiha, bir Yasîn okuyamayan nesillerin artarak çoğalacağı gün gibi ortada. Farkında olunsa da olunmasa da o bir sözde yabancı aydındır!.. Eğer sen, kendi çocuğunun kalbine millî şuuru ve İslâm aşkını nakşetmezsen, elin İngiliz'i gelir, Sarıyer'deki Türk okulunu sahiplenerek senin çocuklarını devşirir, beyinlerini yıkar; o çocuklar, İngiliz kıyafetiyle İngiliz dükünün önünde İngiliz millî marşını söyler, çocuğu devşirilmiş gafil velilerse bununla iftihar ederler.
25 Haziran 2026 02:40

Ösym'ye Çağrı!
"Üniversiteye Giriş İmtihanı" demek olan "YKS-Yüksek Öğretim Kurumları Sınavı", 20 ve 21 Haziran 2026 tarihlerinde bütün yurtta ve Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yapıldı: Bu imtihan, "AYT-Alan Yeterlik Testi" ve "YDT-Yabancı Dil Testi" diye ikiye ayrılmakta. Bunların toplamına da "TYT-Temel Yeterlik Testi" denmekte. İki günde yapılan bu imtihanlara müracaat eden talebe sayısı 2 milyon 425 bin 560. Bunun 1 milyon 324 bin 487'si kadın, 1 milyon 101 bin 73'ü erkek. AYT-Alan Yeterlik Testi'ne 1 milyon 627 bin 960, YDT-Yabancı Dil Testi'ne ise 203 bin 639 aday girdi. Bu imtihanları, "ÖSYM-Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi" deruhte etmekte. Bu sayı, aileleriyle birlikte 10 milyonu bulur. ÖSYM, öğrencilerle velilerin heyecanla bekledikleri imtihan sonuçlarını 22 Temmuz 2026 tarihinde açıklayacak. Aldığı puanı belli olan talebe de yeni bir heyecan fırtınasında hangi dal ve hangi üniversiteyi tercih ettiğine dair seçme yapacak: Hayatı, "iş seçme ve eş seçme" diye iki kısma ayırmak mümkündür. Meâlen şöyledir: "Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Kim bir insanı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur." Bu yol haritası, insana şunu haber veriyor olmalı. O değeri, Yunus Emre hassasiyetiyle "yaradılmışı severiz, yaradandan ötürü!" diyerek baş tâcı ederiz. Bir "hayır", bir "buyur", bir güler yüz, bir çatık kaş, sıradan olaylar değildir. Yukarıda belirttik: "2026'da üniversite imtihanına girenlerin sayısı 2 buçuk milyon dolayında. Aileleri de eklenirse bu sayı 10 milyonu bulur" dedik. Yunus'un şiiriyle "zehirle pişmiş aşı yemeğe kimler gelir?" diye sorar. Bu imtihanlara hazırlananların yüzde 90'ının üstündekiler, daha 18-20 yaşlarındadır. İmtihanlar, sabah saat 10.00'da oldu. Motosikletli polisler, imtihana geç kalanları yetiştirmek için rüzgârla yarışırken 10 saniye ve 1 dakika geç kaldı diye daha imtihan başlamadan kapıya gelmiş gözyaşı döken gençleri içeri almalılardı. İnsan, kelimesi "nisyan" unutma kelimesinden gelir. Bu sayı, ister 10 isterse 100 veya bin kişi olsun. Hadis-i şerîfi hatırlayalım: "Ölümden başka her şeyin çâresi vardır…" Bir yakınımızın mağdur olduğunu ve bundan dolayı mürekkep tükettiğimizi lütfen kimse düşünmesin.
23 Haziran 2026 02:39

Diplomanın İflası
diploma iftiharıyla onlara kavuşturmuş. Böylece yetişen nesiller, makam sahibi olmuşlar, imkân sahibi olmuşlar, ünvan sahibi olmuşlar, yetki sahibi olmuşlar… Ellerini tutan mânevî yaptırım kalmamış. Karşı karşıya olduğumuz bu hazin vak'a ve manzaraya "diplomanın iflası!" denebilir. "Aydın ihaneti!" de denebilir. Bu haberlerle karşılaşan öbür memleket vatandaşları, herhâlde alkış tutmuyor "Türkiye'de ne kadar dolandırıcı, hırsız, arsız, ahlâksız var!" diyorlardır. Şu gün 24 saat dinleyip seyretme azabı yaşadığımız utanç verici o haberlerin tercümesi şudur: -Diploma, iflas etmiştir! Şöyle de denebilir: -Türkiye, aydın ihanetine uğramıştır! Hâl bu iken akademisyenin, diplomalıyı koruma maksadıyla "eli tornavida tutan, diplomalıdan 5 kat fazla para kazanıyor!" demesi, doğru olsa bile isabetli bir bakış değildir. Mülkün temeli, diploma değil, adalettir. Bizden yıllar öncesinde okuyup, işitmiş olabileceğiniz o tezimizi bir defa daha tekrarlayacağız: -Bir asırdır diploma sahibine irfan, irfan sahibine diploma veremedik!..
18 Haziran 2026 02:31

Hangi Barış!
100 gün kadar evvel 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail, İran'a taarruz ettiklerinde ortada "Hürmüz Boğazı" diye bir ihtilaf yoktu. Saldırı yapılmadan evvel ve yapıldıktan sonra ABD Başkanı Trump şunu iddia ediyordu: -İran'ın elinde 400 kg kadar işlenmiş uranyum bulunuyor. İran'ın nükleer enerjiye mâlik olması, İsrail için tehlikedir. İran, istenene riayet etmeyerek "oturup konuşalım" dedi ve böyle söylemeye devam etti. Bunun üzerin ABD-İsrail ittifakı, önce muhtelif İran şehir ve askerî tesislerini vurdular. Tehlike saydığı devlete diyordu ki: "Ya dediklerime uyarsın veya İran'ı haritadan silerim!!!" Tahran, buna rağmen teslim olmadı. Trump öyle kibirliydi ki İran'ı birkaç gün değil, birkaç saat içinde teslim alacaklarını ileri sürüyordu. Bu kendini beğenmişlikle ABD, hava unsurları, Tahran'da bir kız ilkokuluna saldırarak 180 kız çocuğunun canına kıydılar. İran dinî lideri Ali Hamaney öldürüldü. Pentagon, İran'ın teslim olmamasına hayret ediyordu. Bu arada İran'da hükûmet, ağır bir kusur işledi! Türkiye, araya girmişti. "Arz-ı mev'ud" şovenizmiyle azgınlaşarak Beyrut şehrini de Gazze gibi enkaza çevirdi. Hakikaten de vurdular. Süreç, inişli-çıkışlı, yer yer savaşçılık oyunu, yer yer mafya bıçkınlığı görünümünde zaman ve insan kaybıyla yaşanmaya devam ederken Sulh Akdini temin için devreye Pakistan girmişti. Ankara, "ne hâliniz varsa görün!" demedi. İran da "zafer!" diyor. Çünkü; 12 Gün Savaşları ve devamındaki ABD/İsrail-İran çatışmaları, İran ordusuyla müttefik düşman ordusu arasında değil, Devrim Muhafızlarıyla karşı kuvvetler arasında cereyan etti. Lakin; İran, Lübnan'ı bir parçası olarak görmekte. İran-Lübnan ilişkisi, uzun vâdede Türkiye'yi de alâkadar eder.
16 Haziran 2026 02:32

Hipokrat Yeminiyle Bu Kadar Oluyor!
3 Mayıs 1944'te Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesindeyken talebe hâdiseleri yaşandı. İddianamede isnad edilen suç, "Türkçülük Turancılık yapmak"tı... Bu tavır, bir zaman sonra "aşırı sağa da, aşırı sola da karşıyız!" diye bir meşruiyet arayışına sığınacaktır. Vali, karşında vakarla ayakta duran bir Anadolu gencine hışımla şöyle bağırdı: -Ulan öküz Anadolulu! Vali Bey, bu sözleriyle Adliye Vekili olamadı ama Ankara'da bir yere "Nevzat Tandoğan" ismi verildi. Çok yıllar sonra 2015'te burası "Anadolu Meydanı" yapıldı. Kaynak, 1930'lu 40'lı yıllarda Kadıköyü'nde hekimlik yapan jinekolog Mahmut Ata'nın hatıralarıdır. Çarşaflı, peçeli olduğu yazılan, aslındaysa ahlâksız olduğu iddia edilen kadın, kitapta "kadın" kocası "köylü" diye anılmaktadır. Biz, bunları okuyunca Nevzat Tandoğan'ı hatırladık: Eski Ankara Valisinin "ulan öküz Anadolulu!" diye aşağılamasıyla bu kitapta kullanılan "köylü" kelimesi, aynı zihniyetin bakışıdır. Bir hasta ile eşi bir muayenehaneye gelmişlerse onlardan "hasta ve eşi" yahut "hasta ve beyi" diye söz edilebilirdi. Jinekolog doktor, muayene için gelen kadını tasvir ederken, kocasından sadece "köylü" diye söz etmektedir. "Köylü", Koç versiyonunda "Kürt" olmuş. Onların gözünde "öküz" olan Anadolu insanı, bu hâldeyken bir yerlerde gamsızlık bu raddededir. "Köylü" diyerek de aşağılanıyor. Bunlar olunca da sosyal medyada bugün kimin kiminle evlendiği gibi malumatlar dökülmeye başladı. Şu tasvir edilen vak'ada o "köylü"nün öyle bir ünlü jinekoloğa eşini muayene için götürmesi bize inandırıcı gelmiyor. Demek oluyor ki "Hipokrat Yemini"yle bu kadar oluyor.
11 Haziran 2026 02:32

Koç Holding'e Tavsiye
Şu mübarek Anadolu topraklarının mübarek anaları, hangi aidiyetten gelirse gelsin; hepsinin müşterek vasfı, "Müslüman kadın" olmasıdır. Bugün "Terörsüz Türkiye" şafağına varmışsak; bu zaferin bir numaralı kahramanı, o analar, bacılardır. Atalar, "latife latif gerek" demişler. Rahmi Koç, her aidiyetten her vatandaşın nefret ve tepkisine yol açan o hastalıklı şakayla Koç Holding'e ziyan verdi. Bu yapılan, Sadberk Hanım Müzesinin kurucusu ve Rahmi Koç'un vâlidesi merhume Sadberk Hanım'ın, o değerli kadının kemiklerini sızlatmıştır. Rahmi Koç, devirdiği bu çamla 90 milyonun kalbini kırdı. Fakat hem Sn. Rahmi Koç'un ve hem de O'na destek verecek olan Koç Holding'in edâ ile mükellef oldukları mutlak borçları vardır. Rahmi Koç ve Koç Holding, Millî Eğitim Bakanlığıyla bir mukavele yaparak 10 (on) bin yoksul Türk çocuğunun ve 10 (on bin) bin yoksul Kürt çocuğunun anaokulundan üniversite mezuniyetine kadar bütün masraflarını üstüne alarak samimiyetle fiilî tövbe ve fiilî özür göstermelidir. Yoksa "benim oğullarımın adı da Mustafa'dır, Ali'dir!" gibi savunmalar cılız kalır. Sıkışınca "benim babam da hacı!" demeye veya 28 Şubat icracılarından İst. Üni. Rektörü Kemal Alemdaroğlu'nun karşımızda acze düşüp "benim anam da örtülü!" demesine benziyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "iç cepheyi tahkim etmeliyiz!" teklifi, böylece ete ve kemiğe bürünmüş oldu. Devlet Beyin de bizim de derdimiz, Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge'yi âcilen gerçek ve muhkem hâle getirmektir. Özür, fazilettir, tövbe ferdîdir fakat üçüncü kişilerin mağduriyetini telâfi için yetmez: -Rahmi Koç ve Koç Holding 20 bin fakir gencin tahsil masrafını yüklenmelidir. Koç, Koç Holding'in Şeref Başkanlığından da ayrılsa iyi eder.
09 Haziran 2026 02:34