
Geçen aralık ayında Rodrigo Paz yönetiminin ABD destekli kemer sıkma rotasını "yeni bir Milei vakası" olarak tarif etmiş, bu hattın ülkeyi sert bir toplumsal çatışmaya sürükleyeceğini öngörmüştük. Krizin kökeninde Paz'ın "herkes için kapitalizm" vaadi var. Bunun sonucunda mazot ve benzin bir gecede pahalanmış, dizelde %83, gıdada %100'e varan artışlardan söz edilmeye başlanmıştı. Resmî hedefte yüzde 14 olan enflasyon bağımsız tahminlerde yüzde 20'yi aştı. Nisan'da çıkarılmak istenen 1720 sayılı yasa, küçük toprak sahiplerinin parsellerini bir dilekçeyle "orta ölçekli" mülke dönüştürüp bankaya teminat göstermesinin yolunu açıyordu. Yürüyüş, yol kesme eylemleri ve grevler sonunda hükümet 13 Mayıs'ta geri adım attı. Zira bunların üstüne bir de 11 Mayıs'ta eski Devlet Başkanı Evo Morales hakkında şaibeli bir yakalama kararı çıkarıldı. Savcılık Morales için 20 yıl hapis istiyor. Morales de kendisini hedef alan bu yargısal kuşatmayı, halkın elindeki siyasi araçları yok etmeyi ve ülkenin doğal kaynaklarını uluslararası sermayeye teslim etmeyi amaçlayan "yeni-sömürgeci (neocolonialist), neoliberal ve faşist bir saldırı" olarak tanımlıyor. Aynı sebeple bugün 6. gününe giren yürüyüşün temel talebi de hükümetin istifası olarak keskinleşmiş durumda.
Kaynak: Birgün
19 Mayıs 2026 05:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Güvensizlik, Kâr Ve Refah Talebi Arasında
Washington'ın taahhütlerine dair derin güvensizlikler ve üye ülkelerin nerede duracağına dair soru işaretleri "ittifak yolda nasıl devam edecek, bir kopuş mu yaşanacak?" sorusunu kamuoyu tartışmalarının merkezine yerleştirmiş görünüyor. Financial Times'ın analizine göre NATO'nun asıl kırılganlığı bütçe rakamlarından çok siyasi güvendeki çöküşte: ABD'nin müttefiklerini koruyacağına dair inanç büyük ölçüde sarsılmış durumda. FT'ye göre Fransa ve İngiltere gibi ülkeler ilan edilen yüzde 3,5'lik savunma harcaması hedefine güvenilir bir yol bulamadıkça ittifak içindeki ağırlıkları küçülecek. Vankovska'ya göre, NATO'nun "NATO 3.0" olarak pazarladığı bu yeni evre, Rutte'nin "daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa" formülü aslında iflasın gerektirdiği bir mutabakatı işaret ediyor. NATO 3.0'ı öncekilerden ayıran şey, kalıcı kapitalizm uğruna kamu kaynaklarının doğrudan özel şirketlere aktarılması; güvenlik, sanayi, teknoloji ve sermaye birikiminin tek potada eridiği bu yapı, Batı ekonomilerini kalıcı bir savaş sanayisine hapseden, Rusya ile yeni bir çatışmayı adeta tarihî misyon edinmiş bir "Askeri-Endüstriyel Yatırım Fonu"nu temsil ediyor. ABD'de yeniden hortlayan "komünizm" korkusu bu açıdan çarpıcı bir başka örnek. Trump son olarak Bağımsızlık Günü kutlamalarında komünizmi yeniden Amerikan özgürlüğüne yönelik en ölümcül tehdit ilan etti. Dışarıda büyük bir düşman algısı yaratıp trilyonluk askerî bütçeleri savunmak, içeride büyüyen ilerici muhalefetleri "ulusal güvenlik" kılıfı altında bastırmanın bir yolu haline geliyor.
07 Temmuz 2026 05:00

Starmer Gidiyor, Peki Ya Sonra?
22 Haziran'da Keir Starmer, İşçi Partisi liderliğinden ve başbakanlıktan istifa etti. 2024'te partisini iktidara taşıyan Starmer'ın iki yıl dolmadan koltuğu bırakması, kişisel bir başarısızlığın yadsınamayacağı; ama bunun çok ötesinde bir sistemik krize işaret ediyor. Onlarca konseyin ve yaklaşık 1.500 koltuğun kaybı, Galler'de yüz yıllık hâkimiyetin sona ermesi partide alarm zillerini çaldırdı. Bunun için de İşçi Partili vekili Josh Simons kolları sıvadı ve 14 Mayıs'ta koltuğunu Burnham'a açmak için istifa etti. Bölge vekilliği için yeniden seçim yapıldı ve Burnham bu seçimi 9.200'ü aşan farkla kazandı. Bu sonuç Burnham lehine "Reform'u yenebilecek tek isim" anlatısını besledi. Keza LibDem ve Yeşil seçmenin oyunu taktik biçimde Burnham'a kaydırmasıyla yerel bir anti-Reform "ittifakının" devreye girdiği de belirtiliyor. Medya Burnham'ı "yumuşak sol" diye etiketliyor ve onu Starmer'ın solunda, Corbyn'in sağında olarak tarifliyor. Burnham'ın Blair, Brown ve Corbyn dönemlerinde de görev almış olması nedeniyle her kalıba giren bir "bukalemun" olarak görüldüğünü de not edelim. Parti'nin halkın gerçek değişim umudunu boşa harcadığı tespitinden yola çıkan sosyalistler, durumun ciddiyetini şu ifadelerle ortaya koyuyor: "İşçi Partisi hızla rotasını değiştirmezse, sadece partinin varlığı tehlikeye girmekle kalmayacak, aynı zamanda Trump tarzı bir aşırı sağcı hükümetin önünü açma riskiyle de karşı karşıya kalacağız." Starmer dönemi İşçi Partisi'nin çöküş sebebi de kendisini bu politikalardan ayrıştırmamasıydı zaten.
30 Haziran 2026 05:00

Kolombiya'dan Kıtaya Neofaşist Kuşatma
Yüzde 63.5 gibi tarihi bir katılım oranıyla gerçekleşen seçimin verilerine göre De la Espriella oyların yüzde 49.66'sını alırken, Cepeda yüzde 48.70 civarında kaldı. Bu sırada ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, De la Espriella'yı zaferi için tebrik ederek bir tür "atı alan Üsküdar'ı geçti" havası yaratmış durumda. Diğer yandan seçimler yalnızca Kolombiya'nın kendi iç dinamiklerini değil, Batı Yarımküre olarak tarif edilen Latin Amerika coğrafyasının tamamı için de hayati bir dönüm noktası niteliğinde. Ancak De la Espriella'nın olası başkanlığı, ülkeyi anında ABD'nin arka bahçe hezeyanlarının ve 21. yüzyıla uyarlanmış yeni bir Monroe Doktrini'nin koçbaşına dönüştürecektir. 3 Ocak 2026'da ABD askeri bir baskınla Maduro'yu kaçırıp narkoterörizm suçlamasıyla New York'a götürmüş ve yardımcısı Delcy Rodríguez, ABD onayıyla geçici başkanlığa getirilmişti. Olası bir Espriella iktidarında Kolombiya, Küba'ya yönelik her türlü düşmanca politikasını, insanlık dışı ablukasını ve hatta olası doğrudan müdahalelerini gözü kapalı destekleyecek bir Amerikan garnizonu işlevi göreceği öngörülüyor. Küba'yı yıllarca Kolombiya barış görüşmelerine (ELN/FARC) ev sahipliğiyle tanıyan, Petro'nun dost tuttuğu bir yönetim yerine, ABD'nin bölgesel baskısını destekleyecek bir lider gelirse tek teselli, uzmanların hatırlattığı fark "Küba'da bir Delcy yok". Espriella yönetimi, ABD ordusunun Karayipler ve Doğu Pasifik'teki militarist operasyonlarına topraklarını açabileceği sinyalini veriyor. Kısacası De la Espriella'nın yönetime geçmesiyle Kolombiya'nın bir gecede ABD emperyalizminin kıtadaki agresif bir vekiline dönüşmesi beklenmektedir. YERALTI ZENGİNLİKLERİ Kolombiya seçimlerinin ardındaki kavga, yalnızca ideolojik bir kutuplaşmadan ya da güvenlik doktrinlerinden ibaret değil. ABD da bu bağımlılığı kırmak istiyor ve Trump yönetimi kritik mineralleri yeniden bir "ulusal güvenlik önceliği" olarak çerçeveliyor. Latin Amerika tam bu yüzden hayati. Latin Amerika petrolün yanı sıra altın, lityum, bakır ve en önemlisi 21. yüzyılın küresel teknolojik rekabetinin temelini oluşturan nadir toprak elementleri ve kritik mineraller açısından muazzam bir jeolojik potansiyele sahip. ABD açısından müttefik bir Kolombiya, hem kritik mineral erişimi hem Çin'i bölgeden dışlama, hem de Venezuela'nın minerallerine yakın bir dayanak noktası demek. Bu bağlamda, De la Espriella için sıklıkla yapılan "El Salvador'un Bukele'si" veya "Arjantin'in Milei'si" benzetmeleri, sadece popülist bir tarzın kopyalanmasından ibaret değil. Bu şablon gerçekte sosyal adaletin, müzakerenin ve eşitliğin yerine, mega hapishaneler ve "demir yumruk" fantezileriyle bezenmiş bir cezalandırıcı popülizm öneriyor. "Kaplan" lakabıyla ve Bolsonaro misali milli formayla miting yapan, geçmişte acımasız paramiliterleri savunmuş neo-faşist milyoner Abelardo de la Espriella; toksik erkeklik şovları yapan hastalıklı bir figür.
23 Haziran 2026 05:50

Fiyat Böyle Düşer Mi?
Meselenin arka planında, fiyat artışından bağımsız ele alınamayacak bir alım gücü sorunu yatıyor. Enflasyonun hanehalkı bütçelerini yıllardır sistematik biçimde aşındırdığı bu ortamda beyaz et, uzun süre kırmızı etin "uygun fiyatlı alternatifi" olarak işlev gördü. Bu işlevin de sorgulanır hale gelmesi, salt bir sektörel fiyat sorununu değil daha derin bir erişim krizini işaret ediyor. Süreç, beyaz et üretiminde faaliyet gösteren üreticilerin "kartelleşme" ve fiyat manipülasyonu iddialarıyla mercek altına alınmasıyla başladı. Rekabet Kurumu'nun geçmişteki cezai yaptırımlarının ötesine geçilerek, bu kez meselenin ticari bir ihlalden ziyade "suç örgütü" faaliyeti olarak kodlanması dalgayı büyüttü. Kaldı ki Türkiye beyaz et sektöründeki yoğunlaşma başlı başına bir tartışma konusu. Kaldı ki ortada beyaz etten büyük ve kronikleşmiş bir finansallaşmış tarım-gıda sistemi sorunu var. Bu açıdan üretim planlaması, girdi destekleri veya gümrük politikaları gibi onlarca araç varken, işi "örgüt suçlamasına" vardırmak, tarımdaki mutlak politikasızlığın da itirafı niteliğinde. Bu açıdan beyaz et operasyonu, tam da bu "halkın gerçek sorunlarından kaçılıyor" algısını kırmak istemiş gibi duruyor. Zira gıda enflasyonu verileri incelendiğinde, beyaz et fiyatlarındaki artış oranının gıda sepetinin genel ortalamasından çok da radikal bir şekilde sapmadığı görülüyor.
16 Haziran 2026 05:00

Düzenin'gen-z Sosyalizmi' Paniği
The Economist bu hafta "sosyalist gençleri" doğrudan hedef tahtasına oturtmuştu. Derginin 6-12 Haziran haftasındaki kapağında, parlak sarı bir zemin üzerinde bir telefon ve hemen yanında boncuklu bir bileklik yer alıyor. Telefon kılıfındaki yapıştırmalarda New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ve Birleşik Krallık Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski'nin fotoğraflarıyla birlikte "Kapitalizmin işi bitmiştir" ve "Kiraları dondurun" sloganları yazılı. Zannediyorum ki burada New York merkezli sosyalist bir yayın olan Jacobin'in bahar 2026 sayısı olarak çıkardığı "Teen J" başlıklı ve temelde günümüz gençlerine konuşmayı hedefleyen sayısına bir gönderme de yapıyor. The Economist'in kavramsallaştırmasıyla "TikTok çağı" ürünü bu siyaset, "baştan çıkarıcı" ve "paylaşılabilir mesajlar"dan oluşuyor ve "refaha bir tehdit" oluşturuyor. Bu kadar gürültü koparılan Gen-Z sosyalizmi nedir derseniz; Gen-Z dedikleri kısmı "TikTok'un yüzeysel slogan çağıyla", sosyalizm kısmını ise "kira kontrolü, servet vergisi ve kamulaştırma" gibi somut ekonomik taleplerle kodladıkları bir siyaset olarak çerçeveliyorlar. Yazıdan not etmeye değer önemli iki nokta daha var: Birincisi Gazze'nin unutulmamış olması, Gen-Z "Gazze öfkesiyle güçlenen" bir nesil olarak da tarif edilmiş. 180 yıllık liberal bir amiral gemisinin, kira kontrolü isteyen gençleri "refah tehdidi" ilan etmesi göründüklerinden çok daha çaresiz olduklarını kanıtlıyor. The Economist gerçeği görüyor, biliyor ve tam da bu yüzden korkuyor.
09 Haziran 2026 06:00

Emperyalizme Kafa Tutmanın Bedeli
Trumpizmin küresel ölçekte yükselişi ve küresel militarist dalganın İsrail - İran gerilimi üzerinden tüm bölgeyi ateşe atmasıyla derinleşen jeopolitik sorunlar, İspanya 'da yerleşik düzenin sınırlarını zorlayan bir ideolojik çatışma zeminini açığa çıkardı. *** Sánchez'in küresel jeopolitikte hedef tahtasına oturtulmasının yapı taşları, ABD -İsrail emperyalizmine karşı itirazıyla döşendi. Sánchez bunlarla da yetinmedi. Bu açıdan Sánchez'in AB'nin ikircikli dış politika geleneklerine karşı, insan hakları zemininde kritik bir turnusol kağıdına dönüştüğünü söylemek mümkün. ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri operasyonlarının ve Hürmüz Boğazı krizinin gölgesinde İspanya, Batı dünyasında bir ilke imza atarak Tahran Büyükelçiliği'ni yeniden açan ilk Batılı ülke oldu. Trump'ın tehditkar dış politikasına ve bölgeyi ateşe veren askeri stratejilerine boyun eğmeyen Sánchez, bu duruşuyla uluslararası basında adeta "Trump karşıtı küresel bir ikon" olarak konumlandırılmış durumda. Fransız L'Humanité gazetesinde yayımlanan analizlerde vurgulandığı üzere, İspanya'daki sağ gruplar (Vox ve Halk Partisi'nin radikal kanadı), Sánchez hükümetini devirebilmek için sistematik bir dezenformasyon mekanizmasını devreye sokmuş durumda. MADALYONUN DİĞER YÜZÜ Sánchez'e yönelik bu abluka akıllara Brezilya'da Lula da Silva, Arjantin'de Cristina Kirchner gibi ilerici figürlere karşı uygulanan yargı eliyle tasfiye etmeyi amaçlayan yargı savaşı (lawfare) süreçlerini de getiriyor. Kaldı ki Sánchez'e atfedilen "ilerici ikon" yakıştırması belki de onun radikal bir yapısal kopuşu temsil etmesinden değil, Avrupa'daki diğer merkez sol ve sosyal demokrat partilerin (örneğin İngiltere'deki İşçi Partisi'nin) tamamen sağa kayması ve emperyalist militarizme koşulsuz teslim olmasından kaynaklanıyor. Şunu da hatırlayalım: Brezilya'da Lula, Bolsonaro'ya karşı "cehennemin kapılarını kapamak" amacıyla yola çıktığında arkasında sadece bir siyasi partiler koalisyonu yoktu. Gümrük tarifesi tehditlerinden Venezuela krizindeki askeri müdahale dayatmalarına kadar Trump doktrinine uzun süredir kafa tutan Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro'nun dönemi anayasal sınırları gereği sona ererken gerçekleşen seçimler adeta bir jeopolitik hesaplaşmaya dönüşmüş durumda. Sol ittifak Tarihsel Pakt'ın (Pacto Histórico) adayı Iván Cepeda ise Petro'nun dahi oy oranını aşarak sol tarihinin en büyük başarısına imza attı ve oyların yüzde 41,13'ünü alarak ikinci tura adını yazdırdı. Petro, ilk tur seçim sonuçlarının ardından yaptığı açıklamada, eski devlet başkanı Uribe'nin de desteğini arkasına alan aşırı sağcı projenin ilericiliği tamamen ezmek ve hapsetmek üzerine kurulduğunu ifade etti. Petro, bu yapıyı "mafya faşizmi" olarak tanımladı ve tüm kesimleri, halkı ve gençleri gelecek için "Yaşam İttifakı"na çağırdı.
03 Haziran 2026 05:00

Paris Komünü'nün Canlı Geçmişi
Quentin Deluermoz'un yakın zamanda David Broder tarafından İngilizceye çevrilen Paris Komünü: Küresel Bir Tarih (The Paris Commune: A Global History) adlı kitabı. Yazar, bu canlanmanın somut izlerini 2016'da Fransa'da ortaya çıkan "Nuit debout" hareketinin République Meydanı'nı işgal ederek adını "Paris Komünü Meydanı" olarak yeniden adlandırması; 2018'de öğrenci protestolarında çeşitli üniversite kampüslerinde komünler kurulması ve Fransa'nın ötesinde 2010'ların meydan hareketleri, İspanya'nın indignados'undan ABD'nin Occupy hareketine farklı toplumsal ayaklanmalarla örneklendiriyor. *** Bugüne gelirsek, yazara göre giderek standartlaşan ekonomik ve siyasi yönetim biçimleri ile en tutucu milliyetçiliklerin eş zamanlı yükselişiyle örülmüş günümüz dünyasında, Paris Komünü'ne yapılan göndermeler "yatay" ve "lidersiz" bir demokrasiye yönelik büyüyen bir arzuyu ifade ediyor. Oysa 21. yüzyılın başında, Komün artık bu özdeşleşmeden koparak daha belirgin biçimde "aşağıdan demokrasiyi yeniden sahiplenme" ile bağdaşmaya başlar. Yazarın da kabul ettiği üzere kendi okuması da bu anlam üretiminden muaf değildir "Kendi tarihsel anımızdan kaçamayız." der ve kitabın sonlarında şu tahlile varır: "Devrim olarak Komün, belki de her şeyden önce olasılığın tarihsel bir ifadesidir" ve "herkes bunu dilediği gibi küçültebilir ya da büyütebilir, ya da kendi görüşüne göre yorumlayabilir." Deluermoz'un Paris Komünü literatürünü takip ederek de gösterdiği üzere, 1871 sonrasında Komün sözcüğü salt bir tarihsel olayın adından çıkıp bağımsız bir kavramsal kategoriye dönüşür. Geçtiğimiz hafta hem Paris Komünü'nün 155. yılını hem de Gezi direnişinin 13. yılını geride bıraktık. Deluermoz'dan ödünçle her ikisi de "olasılığın tarihsel bir ifadesi" olarak yaşamaya devam ediyor.
02 Haziran 2026 05:00

Anti-emperyalizmin Görünmez Cephesi
7-8 Temmuz'da Türkiye'de gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi emperyalizm karşıtı gündemi yeniden sol siyasetin merkezine taşımış durumda. Bugün örneğin gıda ve tarımda yaşanan sorunların büyük bölümü IMF dayatmaları, Dünya Bankası projeleri ve DTÖ anlaşmalarının ürünü. Türkiye'nin tarımsal üretimi 1948'den itibaren emperyalizme hizalanmaya başlıyor. Marshall yardımlarıyla başlayan ve 1980'deki 24 Ocak kararları ile hızlanan bu hizalanma sürecinde sübvansiyonlar kısıldı ve devlet tarımdan adım adım çekildi. 1999'dan itibaren IMF ile imzalanan niyet mektupları ve Dünya Bankası'nın doğrudan finansman koşulu olarak dayattığı Tarım Reformu Uygulama Projesi gibi adımlar ise bu dönüşümü tamamlayıcı hamleler oldu. Bu nedenle Altınoluk'taki SOL Parti yürüyüşünde taşınan "IMF Dünya Bankası DTÖ Tarımdan Elini Çek" ve "Şirketlere Değil Çiftçilere Destek" pankartlarının ayrı bir önemi olduğunu söylemek gerek. Tarımda emperyalizm meselesi Türkiye solunun gündeminde yer aldığı kadar üreticilerin kendi gündemine giremiyor. Halbuki gündelik ile yapısal arasındaki bağı politikleştirmek, toplumsal muhalefetin en güçlü itici gücünü oluşturuyor. Bolivya'da koka üreticilerinin 1990'lardan itibaren ABD'nin uyuşturucu karşıtı politikalarına karşı örgütlenmesinin zamanla neoliberal tarım politikalarına, ardından maden şirketlerine ve ABD emperyalizmine uzanan bir mücadeleye dönüşmesi, bu süreci anlatan en güncel örneklerden biri.
26 Mayıs 2026 05:00

Anti-emperyalist Mücadele, Hemen Şimdi!
Anti-emperyalizm, tarihsel olarak solun ya da aydın çevrelerinin tartışma gündeminde yer tutan bir mesele olarak algılansa da bugün emperyalizmin şiddetinin artmasıyla, sıradan insanların gündelik yaşamını derinden etkileyen somut bir çatışmaya dönüşmesiyle birlikte anti emperyalist mücadele de toplumun geniş kesimlerine yayılıyor. Tam da mücadelenin toplumsallaştığı bu tarihsel eşikte, geçtiğimiz hafta Pakistan'ın Lahor kentinde düzenlenen 1. Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans, bu yeni dönemin kodlarını çözmek üzere bir araya geldi. Buna göre İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzenin "uzlaşmacı" maskesi artık tamamen parçalandı. Ocak 2026'da Maduro'nun kaçırılması ve Amerikan petrol şirketlerinin Venezuela'nın rezervlerine el koymaya hazırlanması, Şubat sonunda barış müzakereleri sürerken İran'a açılan savaş, emperyalizmin artık görünüşü kurtarma ihtiyacı bile duymadığı bir fetih stratejisine yöneldiğini kanıtlıyordu. Emperyalizmin bu kriz evresinde daha da saldırganlaşarak gündelik hayatın her hücresine nüfuz etmesi, anti-emperyalizmi emeğin, geçim koşullarının ve onurun savunulduğu toplumsallaşmış, kitlesel bir siyasal hat haline getiriyor. Bu nedenle gerçek bir bağımsızlık, toplumsal birikimlerin uluslararası sermayenin değil, halkın gereksinimlerine göre yönetildiği bir kamuculuğu zorunlu kılıyor. Anti-emperyalizmin sokaktaki insanın mutfağına, faturalarına ve geleceksizliğine değen toplumsallaşmış bir karakter kazanması, meseleyi akademik bir kürsüden çıkarıp sokağın diliyle buluşturmayı zorunlu kılıyor.
10 Mayıs 2026 07:52

Britanya'da İki Partili Düzen Çözülüyor
Toplumun alternatif arayışını milliyetçi ve göçmen karşıtı bir zemine kanalize eden aşırı sağcı Nigel Farage liderliğindeki Reform UK'in en büyük kazanan olduğu seçimlerde, Yeşiller ve Liberal Demokratlar da kazanımlar elde ederken, Muhafazakârlar yaklaşık 500, İşçi Partisi ise 1300'den fazla koltuk kaybetti. İskoçya'da ise İskoç Ulusal Partisi (SNP) beşinci kez seçimlerden birinci çıktı. BBC Newscast Youtube kanalında açıklanan bir hespalamaya göre eğer bu seçimler tek bir genel seçim olsaydı oy dağılımı şu şekilde olacaktı: Reform yüzde 26, Yeşiller yüzde 18, İşçi Partisi ile Muhafazakârlar kafa kafaya yüzde 17 ve Liberal Demokratlar da yüzde 16. İŞÇİ PARTİSİ'NİN ÇÖKÜŞÜ: "İŞÇİ SINIFI TERK EDİLDİ VE KARARINI VERDİ" Genelde her seçimde en çok kazananın zaferi üzerinde durulsa da burada ilgi daha ziyade kaybeden İşçi Partisi'nin çöküşüne odaklanmış durumda. Birleşik Krallık'taki en büyük sendikalardan biri olan Unite the Union'ın genel sekreteri Sharon Graham, sonuçları İşçi Partisi ve Starmer için "sonun başlangıcı" olarak tanımladı ve sınıf siyasetinin terk edilmesine bağladı. Yeşiller bugün kimi yerlerde Reform'dan sonra ikinci sırada ve "Reform'u ancak Yeşiller yenebilir" biçiminde kutlamalar yaparak kendilerini ana akım bir alternatif olarak ortaya koyuyorlar. İSKOÇYA VE GALLER: 100 YILLIK HAKİMİYETE SON "Merkez sol milliyetçi" olarak tanımlanan Plaid Cymru, Galler Senedd seçimlerini kazanarak İşçi Partisi'nin bölgedeki 100 yıllık hakimiyetine son verdi. Plaid Cymru 43, Reform UK 34, İşçi Partisi 9, Muhafazakârlar 7, Yeşiller 2 ve Liberal Demokratlar 1 sandalye aldılar. *** SİZİN PARTİNİZ'İN İLK SINAVI: "GERÇEK DEĞİŞİM TOPLUMSAL DÜZEYDE BAŞLAR" Jeremy Corbyn ve Zarah Sultana öncülüğünde kurulan Sizin Partiniz (Your Party) için 7 Mayıs seçimleri ilk büyük sınav niteliğindeydi. Parti, sadece kendi adaylarını çıkarmak yerine, değerleriyle örtüşen bağımsız grupları da kapsayan "250 Aday" stratejisini benimsedi. Parti başarısını şu sözlerle duyurarak taban örgütlenmesine verdiği önemin altını bir kez daha çizdi: "Gerçek değişim toplumsal düzeyde başlar. Ülkemizi azınlık değil, çoğunluğun yararına dönüştürmenin tek yolu, tabandan başlayarak hareket etmektir. Henüz yolun başındayız." Dahası, kimi bölgelerde bağımsızlar, sosyalistler ve Yeşiller ile yapılabilecek olası işbirlikleri, yeni bir yerel yönetim modelinin ilk işaretlerini taşıması bakımından dikkatle takip ediliyor olacak. Bazı konseylerde "üçte bir seçimi" uygulanıyor. Bugün ise İşçi Partisi yüzde 20 civarında. *** İŞÇİ PARTİSİ'NDE SANDIK DEPREMİ: STARMER'A İSTİFA BASKISI ARTIYOR Yerel seçimdeki hezimetin ardından Başbakan Keir Starmer'a yönelik istifa çağrıları artarken, İşçi Partisi üyelerinin büyük çoğunluğunun parti liderliğinde Büyük Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham'i görmek istediği belirtildi. Guardian'ın haberine göre seçimlerden kısa süre önce İngiltere, Galler ve İskoçya'da 1000'den fazla İşçi Partisi üyesiyle yapılan ankete göre katılımcıların %72'si, Burnham'i partinin bir sonraki lideri olarak görmek istiyor. Ankete katılanların %51'i Starmer'ın mevcut siyasi tabloyu tersine çevirerek aşırı sağcı Reform UK'i yenemeyeceğine inanırken %49'u, Starmer ile birlikte hükümetinin seçimlerdeki "vahim sonuçtan" sorumlu olduğunu söylüyor.
10 Mayıs 2026 05:00

Geçimden Kopuş: Tarladan Madene Kırsalın Emek Rejimi
Bugün Türkiye kırsalında farklı bölgelerde, farklı sektörlerde ve birbirinden bağımsızmış gibi görünen formlarda patlak veren emek-sermaye çatışmaları, aslında aynı sürecin farklı yüzlerini oluşturuyor: Kendi toprağında üretim yapan bağımsız üreticinin, üretim araçlarından koparılarak, aynı sermaye ağının içinde öğütülen ucuz, güvencesiz ve hakları gasp edilmiş bir işçiye dönüştürülmesi. Direniş zaferle sonuçlanırken, Bağımsız Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır'ın kurduğu şu cümleler, meselenin topyekûn bir toplumsal yıkım olduğunu bütün açıklığıyla özetliyordu: "Bir yeri maden sahası ilan edip, orada tarımla geçinen çiftçiyi-köylüyü, maden işçisi olmaya mecbur bırakıyorlar. Köylerimizden okullarımızı aldılar, kahvemizi aldılar, sonra şehre getirdiler ve maden ruhsatları verdikleri şirketlerin kölesi yaptılar. Şimdi köye de gidemiyoruz, maaş da alamıyoruz." Bu sözler bir köyün maden sahası ilan edilmesiyle başlayan, toprağından koparılan üreticinin başka hiçbir yaşam alternatifi bırakılmaksızın yerin metrelerce altında çalışmaya mahkûm edildiği tam anlamıyla bir rehin alınma halini ifade ediyordu. Ancak sanılmasın ki bu kuşatma yalnızca maden sahalarıyla sınırlı. KAMUSAL HAYATIN ÇÖZÜLÜŞÜ Mülksüzleştirme ve proleterleşme, liberal aklın varsaydığı gibi sanayi devriminde kalmış arkaik kavramlar değil, tam aksine 21. yüzyıl Türkiye'sinde kırsal emek rejiminin en güncel yapı taşlarıdır. Yani bu dönüşüm elbette bir gecede olmadı. Son 15 yılda 386 bin maden ruhsatının verilmiş olması, her yerin santim santim sermayeye satıldığının en net kanıtı. Bugün kırsalda "doğa savunusu" ile "emek mücadelesi" birbirinden ayrı, farklı toplumsal kesimlerin ilgilendiği bağımsız kulvarlar değildir. Bunlar, aynı sermaye birikimi sürecinin yarattığı yıkıma karşı verilen mücadelenin farklı cepheleridir.
03 Mayıs 2026 11:04

Kır Emekçilerinin 1 Mayıs'ı
Tarımsal üretim, üreticinin kendi toprağı üzerindeki söz hakkını giderek yitirdiği, ekonomik ve siyasal bir kuşatma altında sıkıştığı bir süreçten geçiyor. Bu sebeple 1 Mayıs'ı, işçinin ve emekçinin bayramını karşılarken kırsalın içinde bulunduğu derin krizi, kır emekçilerinin durumunu görmek gerekiyor. Kırsalda ter döken milyonlar için 1 Mayıs, üretim araçlarından, topraktan koparılma, şirketlerin emrinde güvencesizleşme, fabrikalarda, madenlerde ağır koşullarda köleleşme ya da kentlerde büyüyen işsizler ordusuna katılma tehdidine karşı bir duruş anlamına geliyor. Doruk Madencilik işçilerinin hakları için sürdürdüğü direniş, kırsaldan koparılan emeğin ne denli ağır koşullara mahkûm edildiğinin somut örneklerinden biri. Tarımsal emeğin en yakıcı sorunlarından biri, üreticinin bağımsızlığını kaybedip borç ve piyasa ilişkilerine bağımlı hale gelmesi. Dahası, tütün, çay ve fındık gibi ürünlerde yaşanan daralma, aynı zamanda kuşaklar boyunca birikmiş üretim bilgisinin ve kültürünün çözülmesi anlamına geliyor. Kırsalda yükselen her itiraz, aslında onurlu bir yaşam talebinin, emeğin ve üretim iradesinin savunusudur. 1 Mayıs, tarlada ter dökenlerin, emeği banka faizlerine ve şirket karlarına kurban edilenlerin mücadele günüdür. Toprağın ve onu işleyenlerin kurtuluşu, emeğin birleşik mücadelesinden ve üreticinin kendi kaderini eline almasından geçiyor.
28 Nisan 2026 05:00