
Çünkü alın teri kutsaldır. Televizyon ekranlarında ekonomik başarı hikâyeleri anlatılırken, birçok işçi hakkını almak için fabrika önlerinde, meydanlarda ve mahkeme koridorlarında, yollarda başkentimiz Ankara'da hatta işçi hakkını korumak üzere teşkilatlanan devlet kurumu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde mücadele etmek zorunda kalıyorsa ortada bir büyük haksızlık ve hukuksuzluk var demektir. İşçi de işveren de Allah'ın kuludur. Peygamber Efendimiz(sav): "İşçinin ücretini alın teri kurumadan veriniz.", diye buyururken yalnızca güzel bir ahlak tavsiyesinde bulunmamış, açık bir hak tesliminin de emrini vermiştir. Aylarca maaşını alamayan işçinin, kıdem tazminatı için kapı kapı dolaşan emekçinin, fazla mesaisinin karşılığını alamayan çalışanın, asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonların, yıllarca devletine sadakatle hizmet etmiş emeklinin haklarının üzerine yatmak ya da inkâr etmek vicdan sahibi herkesi rahatsız etmelidir. Peygamber Efendimiz: "Ben kıyamet günü ücretle işçi tutup işini gördüren ve ücretini vermeyen kişinin hasmıyım.", buyurmaktadır. Kur'an-ı Kerim: "Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.", buyurmaktadır. Çünkü devletin temel görevi; "güçlü olanı korumak değil, haklı olanı korumaktır." Bir işçi hakkını almak için günlerce yürümek zorunda kalıyorsa... Sendikal hakkını kullandığı için baskı görüyorsa... Hz. Ömer'in adalet anlayışı bugün de önümüzde durmaktadır: "Fırat kıyısında bir koyun kaybolsa hesabı benden sorulur diye korkarım.", diyen Hz. Ömer'in adaletini dilinden düşürmeyen ancak uygulamaya gelince tam tersini yapanlar; ikiyüzlü, günahkâr ve zalimlerdir. Çünkü emek olmadan üretim olmaz. Adalet olmadan da devlet olmaz. O halde Alın terine saygı gösterme işverenin olduğu kadar işçinin hakkını gözetmekle mükellef olan devlet yöneticilerinin de öncelikli görevidir. Unutmayalım ki işçinin alın teri kuruyor ve hak ettiği zamanında ödenmiyorsa toplumun vicdanı da kurumaya başlamış demektir.
Kaynak: İstiklal
08 Haziran 2026 15:31
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

İhanet Neden Çoğaldı?
Bir toplumun en büyük sermayesi ne silah gücü ne altını ne de petroldür. Güven yok olursa ihanet ayrığı kısa sürede toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. İhanet, yalnızca bir insanın eşini aldatması ya da dostunu yarı yolda bırakması değildir. İhanet; emanete sahip çıkmamaktır. Eskiden "hain" denildiğinde milletin ortak vicdanı ayağa kalkardı. Bugün, bireysel ihanetlerin çok ötesinde toplumun her kesimini doğrudan ilgilendiren bir büyük ihanet yumağı ile karşı karşıyayız. Kapılar içeriden açılmış, kaleler içeriden teslim edilmiş, milletler içeriden parçalanmıştır. Cezasızlık duygusu, daha büyük ihanetlere davetiye çıkartır. Çözüm; liyakati esas almak, emaneti ehline vermek, kamu malını yetimin hakkı bilmek ve hesap vermeyi bir yük değil, bir onur saymaktır. Şu bir gerçek ki ihanet bir anda ortaya çıkmaz; uzun yıllar boyunca görmezden gelinen yanlışların büyümesiyle oluşur. Unutmayalım ki bir milleti yıkan sadece düşman orduları değildir. Adaletin zayıfladığı, vicdanın sustuğu, ehliyetin yerini sadakatin aldığı ve güvenin kaybolduğu toplumlar, en büyük yıkımını içeriden yaşarlar.
06 Temmuz 2026 11:27

Onur Satılınca İnsan, İnsan Olarak Kalır Mı?
General onu dikkatle dinledikten sonra; "gel benimle ", der ve subayı bir odaya alır. Odadaki kasadan 50.000 Rupi çıkararak subaya verir: "Bu parayı bugün sana tokat atan Hintliye ver ve ondan özür dile!", der. İngiliz kraliyet subayı sinirlenir: "Zavallı bir Hintli, İngiltere kraliyet subayına vurup hakaret edecek ve karşılığında ondan özür mü dileyeceğim?" General sertçe: "Bu bir emirdir. Soru sormaksızın itaat edeceksin!" Subay çaresiz parayı alır, götürüp Hintli adama verir ve özür diler. Bir gün General tokat yiyen kraliyet subayını yanına çağırır: "Zamanında sana tokat atan Hintliyi hatırlıyor musun?", diye sorar. Subay: "Unutmam mümkün mü efendim!", der. General: "Şimdi intikamını alma vaktidir. Onun mağazasına git, Mağazanın en kalabalık zamanını kolla, sonra da o Hintliye öyle bir tokat at ki herkes görsün!" Subay itiraz eder: "Bu Hintli kimsesiz iken ona vurmama izin vermediniz. Şu an şehrin tanınan, önemli kişilerinden biri olmuşken olacak iş mi bu! Ona vurur vurmaz karşılık verir, etrafındakiler bana saldırırlar efendim!", der. General kendinden emin bir şekilde: "Endişelenecek bir şey yok. Sana dediğimi yap! Bu bir emirdir." İngiliz kraliyet subayı, Hintli adamın mağazasına gider. Kalabalık bir anı bekler ve hiçbir şey söylemeden Hintli adamın suratına öyle bir tokat indirir ki Hintli adam, düşüp yere kapaklanır. Subay, hayretler içerisinde kalır. General: "Seni hem sevinçli ve hem de hayretler içerisinde görüyorum.", der. Subay: "Evet efendim. Emriniz üzerine o Hintlinin mağazasına gittim. Kalabalık içerisinde tokatladım. Yere düştü, hatta bir de tekme attım. O İlk seferinde kimsesiz iken ona vurduğumda sessiz kalmayıp karşılık veren zavallı yoksul Hintli bana karşılık vermeyi bırak, tek kelime dahi söz etmedi! Sevincim aldığım intikamdan", der. General: "İlk sefer ona vurduğunda o yoksul Hintlinin onuru, izzeti nefsi, kendisine göre bir şerefi vardı; bunları onun en büyük sermayesiydi. Onları korumak için sana karşılık verdi. Ama sen onun onur ve gururunu verdiğin para ile satın aldın. Onun için Hintli, "çıkarım tehlikeye girer diye sana karşılık vermeye korktu ve kendini savunamadı.", der. Bu kısadan elbette alınacak çok ders var. İnsan bazen cebini doldururken ruhunu boşaltır. Makam uğruna susar... İhale uğruna eğilir... Koltuk uğruna doğruları inkâr eder, kaybetmemek için haksızlığı alkışlar... Çıkar uğruna zalimin yanında saf tutar... Sonra da bunun adına "akıllılık" der. Hayır! Bu ne akıllılık ne de kurnazlıktır. Bu, insanın onur, gurur ve şerefini ayaklar altına almasıdır. Bugün etrafımıza baktığımızda aynı manzarayı görmüyor muyuz? Dün haksızlığa karşı en önde duranların, bugün menfaatleri söz konusu olunca suskunluğa gömülmesi tesadüf müdür? Dün "Hak!" diye haykıranların, bugün makamları zarar görmesin diye tek kelime edememesi… Borçlandırılan insan itaat eder. İmtiyaz dağıtılan insan sorgulamaz. Menfaat zinciriyle bağlanan insan ise artık kendi iradesinin sahibi değildir. İnsan parasını kaybeder, yeniden kazanabilir.
04 Temmuz 2026 14:23

Görünmeyen En Büyük Servet: İtibar
Bunların başında da itibar gelir. Çünkü itibar; bir insanın, bir kurumun ya da bir devletin yıllar boyunca oluşturduğu güvenin, dürüstlüğün, ahlakın ve saygınlığın ortak adıdır. Bu nedenle itibar, görünmeyen fakat en ağır sorumluluğu taşıyan bir değerdir. "Taş yerinde ağırdır.", sözü de bunlardan biridir. Gerçekten de itibar; makamla, servetle veya şöhretle değil, dürüstlükle kazanılır. Bu nedenle "Bir insanın en değerli serveti, arkasından söylenen iyi sözlerdir." sözü büyük bir hakikati ifade eder. İtibar, insanın hayatını kolaylaştıran görünmez bir sermayedir. Hayatın her alanında değişmeyen bir gerçek vardır: Para kaybedilebilir, yeniden kazanılır. Fakat itibar kaybedildiğinde onu eski hâline getirmek son derece zordur. Bu yüzden hiçbir insanın, hiçbir kurumun ve hiçbir devletin itibarıyla oynanmamalıdır. Sonuç olarak itibar; görünmeyen fakat en güçlü sermayedir. Unutulmamalıdır ki itibar parayla kazanılmaz, karakterle kazanılır.
01 Temmuz 2026 13:45

Eğilerek Kazanılan Makamın Bedeli
19. yüzyılın büyük hukukçularından Pierre-Antoine Berryer'e bir gün, elinde büyük imkânlar varken adeta önünde altın çuvallar dururken niçin büyük servet edinmediği sorulur. Verdiği cevap, sadece bir hukukçunun değil, karakter sahibi bütün insanların hayat düsturu olabilecek kadar derin ve anlamlıdır: "Onları almam için eğilmem gerekiyordu." Aslında bu tek cümle dahi onurun, şeref ve haysiyetin kısaca insan olmanın ve insan kalmanın özetidir. Sergilenen bu duruş aynı zamanda bir ömrün özetidir. İnsan vardır onuru gururu, şerefi için her şeyi göze alır. Bir siyasetçi seçim meydanlarında bir partinin rozetini taşıyarak, o partinin programını savunarak, o partinin ilkeleri adına milletten yetki alıyor; sonra da seçmenin iradesini hiçe sayarak başka bir siyasi safa geçiyorsa burada sorgulanması gereken sadece parti değişikliği değildir. Dün "Asla." denilen kapılar, bugün sessizce açılabilmektedir. "Ben oyumu kime verdim?" Siyasetçinin elbette düşüncesi değişebilir. Kişi şayet bu duruşu sergilemezse en büyük kötülüğü çocuklarına, torunlarına yapmış olur. Ki bu büyük ayıp ileride çocuklarına, torunlarına "senin baban vicdanını, haysiyetini, onurunu, şerefini çıkarı, çıkını, koltuğu, makamı için sattı", derler. Pierre-Antoine Berryer'in o veciz sözü, sadece para için değil; makam ve koltuk için de geçerlidir elbette: "Onları almam için eğilmem gerekiyordu." Keşke bugün de siyasetin her kademesinde görev yapanlar, makamlarını hangi bedelle kazandıklarını kendilerine sorabilseler... Gerçek sermaye güvendir. Güvenini kaybeden ise, en büyük servetini kaybetmiş demektir.
28 Haziran 2026 18:34

Müslümanlar Neden Dünyayı Başkalarına Bıraktı?
Bir zamanlar dünyaya yön verenler Müslümanlardı. Cevap basit: Çünkü İslam çalışmayı emrediyordu. Kur'an: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" diye soruyordu. Kur'an: "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." buyuruyordu. Peygamberimiz: "Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir." diyordu. İslam'ın öğrettiği tevekkül; çalıştıktan sonra Allah'a güvenmektir. Oysa Kur'an: "Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma." buyuruyordu. Bu ayette ne dünyayı inkâr vardır ne de ahireti. Bir insan düşünmüyorsa yönetilmesi kolaydır. Çalışan insan soru sorar. Üreten insan hesap sorar. Bilgi sahibi olan insan kandırılamaz. Çünkü bilinçli toplumlar hesap sorar. Müslüman, "dünya geçici", derken başkaları laboratuvar kuruyordu. Müslümanlar ise tüketici oldu. Sonra borçlar başlıyor. İslam'ın istediği insan tipi Kur'an'ın istediği insan tipi; dünyadan elini eteğini çekmiş insan değildir. Hemen hepsi toplumlarını dönüştürmeye gayret etmiştir. Tablo şunu açıkça gösteriyor ki Müslümanlar gerçekten İslam'ın gerisinde kalmıştır. Müslümanlar, İslam'ın emrettiği çalışma, ilim, adalet ve üretim anlayışından uzaklaşmıştır. Eğer Kur'an'ın ilk emri "Oku!" ise...
21 Haziran 2026 11:51

Gençler Neden Rol Modelsiz Bırakıldı?
Bir milletin geleceği gençleridir. Gençlerin geleceği ise önlerine konulan hedeflere, ideallere ve örnek aldıkları şahsiyetlere bağlıdır. Bir zamanlar toplumun önünde öğretmenler, bilim insanları, sanatçılar, düşünürler, devlet adamları ve gönül insanları vardı. Başarı kavramı da sessiz sedasız değiştirilmiştir. Bu nedenle gençlerin önlerinden gerçek rol modeller birer birer çekildi. Bugün ise gençlerin önemli bir kısmı ciddi bir değer karmaşası yaşamaktadır. Bir yandan tevazu anlatılırken, diğer yandan gösteriş alkışlanmaktadır. Fakat önüne çıkarılan örneklerin önemli bir kısmı bilgi değil şöhret, karakter değil görünürlük, hizmet değil çıkar üretmektedir. Bu nedenle gençlerin öncelikle sağlam şahsiyetlerle buluşturulması gerekir. Öğretmenler yalnızca ders anlatan değil, duruşuyla örnek olan insanlar olmalıdır. Bir milletin geleceği, gençlerin önüne koyduğu örnek şahsiyetler kadar güçlüdür. Unutmayalım ki bir millet, gençlerine neyi örnek gösterirse gelecekte ona dönüşür. Bugün mesele gençlerin bozulması değildir. Asıl mesele, gençlerin önünden gerçek rol modellerin çekilmiş olmasıdır.
16 Haziran 2026 10:54

Kişinin Namus Ve Şerefini Ortaya Koyarak Verdiği Söz
İnsan, insan olduğunu; namusu, onur ve şerefi üzerine ant içerek söz ile somutlaştırır. Ant içmek; sıradan söz vermek değildir. Bu nedenle Türk kültüründe ant içmek, yalnızca bir deyim değil; karakterin, dürüstlüğün ve güvenilirliğin ölçüsüdür. Bu nedenle eski Türk devletlerinde, obalarda ve boylarda ant içmek; dostluğun, kardeşliğin, devlete bağlılığının ve ortak hedeflerin teminatı olmuştur. Bugün de ant geleneği, devlet hayatının temel taşlarından biri olmaya devam etmektedir. Bu durum, Türk devlet anlayışının çok önemli bir gerçeğini ortaya koymaktadır: "Makamlar bir ayrıcalık değil, bir emanettir." Yetki, beraberinde sorumluluğu getirir. Ant içmek ise o emaneti hakkıyla taşıyacağına dair millete verilmiş sözdür. Bu nedenle ant, yalnızca bireysel bir ahlak meselesi değil; aynı zamanda toplum ve devlet için bir güven meselesidir. Sonuç olarak ant içmek, Türk milletinin binlerce yıllık devlet ve töre anlayışının yaşayan bir mirasıdır. Ant; sadakatin, dürüstlüğün, fedakârlığın ve sorumluluğun sembolüdür. Ant, sözün namusla mühürlenmesidir.
14 Haziran 2026 11:47

Yel Beyinli Yelkovanlar Yine Dümendeler
Son marifetleri rakiplerini yargı sopasını kullanarak itibarsızlaştırma ve de diskalifiye etmek. Sorsan bu tosunlara kendilerine: "Biz sütten çıkmış ak kaşığız", derler. Ancak "mızrak çuvala sığmıyor" artık. "Görünen köye kılavuz da gerekmiyor." Nasıl beceriyorlar bilmem ama sonuç ortada. Bir bakın hele, koymuşlar yılanın değiştirip attığı gömlekle birlikte bir tutam davul tozunu pirinç bir havana, üstüne de biraz minare gölgesi eklemişler. Şimdi siz bana "karından konuşmayı bırak da ne diyeceksen açık ve net söyle", diyeceksiniz. Bu arada unutmadan; "bizden sonra tufan", diyenlere de bir çift sözüm var. Bilirsin, şaşmaz kural: Yaratılan her şeyin bir zıddı olduğu gibi yaratılanların yaptıklarının da bir bedeli vardır. Ucu, dedim; bak yine suratın Çarşamba pazarına döndü. Ya ne sandın hırtlamba! Dedim, tekrarlamakta da beis görmüyorum: Her amuda kalkmanın bir bedeli olacak elbet. Unutma ki yılanın neme lazım diyenler için de yeterli zehri vardır.
05 Haziran 2026 07:30

İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in (Sav) Üç Laneti
Gönülleri fethederek insan kazanmayı esas alan Hz. Muhammed(sav) Taif'te taşlandığında, Uhud'da dişi kırıldığında, kendisine maddi ve manevi işkence edildiğinde dahi kimseye beddua etmemiş, kimseye lanet okumamıştır. Hz. Muhammed (sav) yaşadığı sürçe sadece üç şeye lanet okumuştur. Bu üç şeyin ilki "insanların işini zora sürenleredir". O, "kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız.", demiştir. Hz. Muhammed'in(sav) ikinci laneti "tabiatı ve çevreyi kirletenleredir." İslam'ın çevre anlayışı modern dünyanın yıllar sonra ulaşmaya çalıştığı hakikatin ta kendisidir. Çünkü Kur'an, tabiatı sadece tüketilecek bir kaynak değil; Allah'ın ayetlerinden biri olarak görür. Çünkü insan tabiatın sahibi değil, emanetçisidir. Kur'an'ın Rum Suresi 41. Ayeti: "İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler." buyruğu bugün bütün çıplaklığıyla karşımızdadır. Hz. Muhammed'in(sav) üçüncü ve en büyük laneti, parayı ilah edinenleredir. Para, araç olmaktan çıkar amaç olursa ahlak çöker, ahlak çökünce de insanlık ölür. Zulüm: Tabiatı yok etmektir. Kur'an, insanları ırkına göre ayırmaz. Kur'an'ın hedef aldığı tek düşman zalimlerdir. Bakara Suresi 193. ayetinde: "Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." buyurulması boşuna değildir. Sebebi; Hz. Muhammed'in işaret ettiği bu üç büyük lanetin devleşmiş olmasıdır.
01 Haziran 2026 07:14

Bir Devlet Ne Zaman Çöker?
Devlet, kendisine olan güveni kaybettiğinde, devleti oluşturan vatandaşların devlete ve birbirine güvenemez hâle geldiğinde çöker. Devlet, ilim susturulduğunda çöker. Devlet, bilim insanları konuşamazken dalkavuklar ekranlarda boy gösteriyorsa, akıl hor görülüp cehalet alkışlanıyorsa, sorgulayan değil biat eden makbul sayılıyorsa çöker. Devlet, liyakat öldüğünde çöker. Devlet, anayasası sadece sıradan vatandaş için geçerli bir metne dönüştüğünde çöker. Devlet, emanetin ehline verilmediğinde çöker. Devlet, milletin vergisiyle maaş alanlar millete efendilik taslamaya başladığında çöker. Kendisi, devlete hizmetkâr olması gerekenlerin kendilerini devletin sahibi olarak görmeleri, kendilerini devlet yerine koymaları sonucu çöker. Devlet, gençlerini kaybettiğinde çöker. Devlet, eğitimini ideolojik kavgalara kurban ettiğinde çöker. Devlet, üretimi bıraktığında çöker. Devlet, yolsuzluk sıradanlaştığında çöker. Devlet, medya hakikatin değil menfaatin sözcüsü hâline geldiğinde çöker. Devlet, din istismar edildiğinde çöker. Devlet, korku ile yönetilmeye başladığında çöker.
27 Mayıs 2026 07:30

Elazığ Valisi Sayın Numan Hatipoğlu'na Açık Mektup
Maden İlçesi Kısıkbekir köyünde, içerisinde altın, gümüş, kurşun, çinko da bulunan yaklaşık 30 milyar dolarlık bakır cevheri, 150 milyon dolara 2022 yılında Cengiz Holdinge ait olan Port Madencilik A:Ş firmasına ihale sonucu satılmıştı. Depolama ve sevkiyat için seçilen Gezin Tren İstasyonu 2 Şubat 1971 tarihli Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile 28 Aralık 1993 tarih ve 3958 sayılı kanun dayanağında 2015'te tescillenen ''Ulusal Öneme Haiz Hazar Gölü Sulak Alanı'' havzası içerisindedir. Ayrıca bu yer, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın 09.04. 2015 tarih ve 4078 sayılı olurlarıyla "Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan" olarak tescillenmiş ve sit alanı olarak ilan edilmiştir. Bu karışım, suda çözünerek besin zincirine dâhil olacak sonuçta ve zaman içerisinde Hazar Gölü'nde endemik (dünyada sadece burada yaşayan) Hazar Siraz Balığı olmak üzere sazan diğer balık türlerini yok edecektir. Taşıma, depolama ve sevkiyat esnasında savrulan maden tozları, havaya karışan uçucu zehirli gazlar ve sızıntılar, Hazar Gölünü yok ettiği gibi Hazar Gölü çevresindeki toprağın pH dengesini bozacak ve toprağı verimsizleştirecektir. Maden taşıma, depolama ve sevkiyat faaliyetleri esnasında sızabilecek kimyasal bileşikler, suyun yüzeyini kaplayan alg tabakası oluşturacak, bu tabaka güneş ışığının derinlere ulaşmasını engellediği için göldeki oksijen tükenecek göl tabanında "ölü bölgeler" oluşacaktır. Elbette bütün bu oluşumlar, bir yıl, iki yıl içerisinde olmayacak, beş yıl, on yıl, 20 yıl içerisinde olacaktır. 40 yıl sonra Hazar Göl olmaktan çıkacak, Hazar bataklığına dönüşecektir. Ulusal Öneme Haiz Hazar Gölü Sulak Alanı'nda yapılan bu çalışmalara başta Elazığ Kent Konseyi, Maden, Sivrice ve Hazar Gölünü Koruma dernekleri tarafından itiraz edilmiş, basın açıklaması yanı sıra ilgili yerlere başvuruda bulunulmuş; ancak hiçbir sonuç alınamamıştır. Bu sizin Elazığ'ımıza, Maden ve Sivrice ilçemize, Doğu'nun incisi Hazar Gölümüze ve yöre insanımıza yapacağınız en büyük iyilik olacaktır.
26 Mayıs 2026 07:30

Vicdanı Olmayanın Utanması Da Yoktur
Allah, bu necip milleti utanma duygusunu kaybetmiş, arsız, yüzsüz, hayâsız, edepsiz insanların şerrinden korusun.
24 Mayıs 2026 07:00