×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Amerika İmparatorluğa Mı Dönüyor?

Nobel ödüllü iktisatçı Joseph E. Stıglıtz, ABD'nin Venezuela müdahalesini "Amerika'nın yeni imparatorluk çağı" şeklinde değerlendirdi. Harvard'lı Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, bu durumu "Amerika'nın yeni imparatorluk çağı" olarak niteliyor ve tehlikeli bir süreci işaret ediyor. Joseph E. Stiglitz'in "Amerika'nın Yeni İmparatorluk Çağı" başlıklı yazısı, yalnızca dünyada değil, Amerika'nın kendi içinde de büyük bir tartışma meydana getirdi. Son günlerde Amerika içinde yaşanan: gibi iç krizler, bazı yorumcular tarafından "Amerikan İmparatorluğunun çöküşü" olarak yorumlanıyor. Çünkü o yalnızca Columbia Üniversitesi'nde "profesör" unvanına sahip bir akademisyen değil; aynı zamanda Nobel Ödüllü bir iktisatçı, Dünya Bankası'nın eski baş ekonomisti, ABD Başkanı'nın Ekonomik Danışmanlar Konseyi'nin eski başkanı ve küresel vergi adaleti reformunun önde gelen savunucularındandır. Bu yüzden Stiglitz, küresel vergi düzenini "kurumsal bir sömürü mekanizması" olarak niteler. Stiglitz'e göre bugünün vergi sistemi üç nedenle çökmüştür: Birincisi, çok uluslu şirketler küresel ölçekte hareket ederken vergi sistemlerinin hâlâ ulusal sınırlar içinde düşünülmesi. Reform önerileri üç temel başlıkta toplanır: Çok uluslu şirketlerin tüm kazançlarının tek havuzda birleşip ülkelerdeki faaliyet oranlarına göre vergilendirilmesi; tüm ülkeler için geçerli olacak "küresel asgarî kurumlar vergisi" uygulaması ve özellikle dijital şirketlerin değerin meydana geldiği ülkelerde vergilendirilmeye başlaması. Böylesine geniş bir yetkinliğe sahip bir bilim insanı, 9 Ocak 2026 tarihli yazısının başlığını "Amerika'nın Yeni İmparatorluk Çağı" olarak seçtiğinde, bu tesadüfen yapılmış bir tercih değildir. Joseph E. Stiglitz'in yaptığı diğer önemli bir tespit hepimizi düşündürmelidir: "Gücü olan haklıdır, başka hiçbir şeyin önemi yoktur". İklim politikalarında da aktif rol almış, 1995 IPCC değerlendirme raporunun başyazarı ve Yüksek Düzey Karbon Fiyatlandırması Komisyonu'nun eş başkanı olarak küresel iklim tartışmalarını şekillendirmiş.

Köşe Yazarı

Kaynak: Yeni Asya

28 Ocak 2026 11:21

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Köşe Yazarı

Din Özgürlüğü Tartışması Abd'de Yeniden Alevlendi

Onların din özgürlüğü anlayışını ise "inancı, ona müdahale etmeden desteklemenin devrim niteliğinde bir formülü" olarak tanımlıyor. 4 Temmuz 2026 tarihi, Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluşunun 250. yıl dönümüydü. Herkes İçin Din Özgürlüğü: Amerika'nın 250. Yılında Bu Kurucu Özgürlüğü Kutlamak başlıklı yeni rapor, din adamları, seçilmiş siyasetçiler, akademisyenler, ilâhiyatçılar ve uzmanların hikâyeleri aracılığıyla Amerika'nın dinî çeşitliliğini öne çıkarıyor. Raporda, İnsan Hakları İçin Hindular'ın İcra Direktörü Sunita Viswanath şu değerlendirmeyi yapıyor: "Benim için din özgürlüğü, ister dindar, ister manevî değerlere bağlı, ister sorgulayan, isterse herhangi bir dine inanmayan biri olsun, her insanın en derin inançlarını koruyarak onurlu ve güvenli bir yaşam sürebilmesi demektir. Din özgürlüğü, güçlü olanların kendi dünya görüşlerini başkalarına dayatma hakkı değildir. Din özgürlüğü, vicdan özgürlüğünün korunmasıdır. Gerçek anlamda çoğulcu bir demokraside, ait olabilmek için herkesin aynı olmak zorunda olmadığını vaat eden bir ilkedir." Rapor; Amerikan Hümanist Derneği, Amerikan İlerleme Merkezi, Kilise ile Devletin Ayrılığı İçin Amerikalılar Derneği ve İnançlararası İttifak tarafından ortaklaşa hazırlanmış. İnançlararası İttifak'ın CEO'su Rahip Paul Brandeis Raushenbush, 16 Haziran'da raporun tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, raporun "farklı dinî geleneklerin yanı sıra herhangi bir dine bağlı olmayan kesimlerin de seslerine yer vererek, din özgürlüğüne ilişkin çok çeşitli deneyimleri bilinçli biçimde yansıttığını" söyledi. Raushenbush, "Herkes için din özgürlüğü anlayışı, din özgürlüğünün eşit ve adil şekilde uygulandığında toplumun bütün kesimlerine nasıl fayda sağlayabileceğini kabul eder." ifadelerini kullandı. Özellikle Donald Trump döneminde güç kazanan muhafazakâr hareket, Amerika'nın "Yahudî-Hristiyan değerleri üzerine kurulmuş bir ülke" olduğu tezini daha yüksek sesle dile getirirken; buna karşı çıkan geniş bir akademisyen, hukukçu ve din adamı grubu ise kurucu babaların asıl mirasının devletin tüm inançlara eşit mesafede durması olduğunu savunuyor. Tam da bu tartışmaların ortasında yayımlanan Herkes İçin Din Özgürlüğü: Amerika'nın 250. Yılında Kurucu Bir Özgürlüğü Kutlamak başlıklı rapor, din özgürlüğünün yalnızca dindarlar için değil, inanmayanlar dahil herkes için güvence altına alınması gerektiğini vurguluyor. Eleştirmenlere göre bu yaklaşım, yaklaşık iki buçuk yüzyıldır Amerikan hukukunun temel taşlarından biri kabul edilen "kilise ile devletin ayrılığı" ilkesini zayıflatabilir. Jefferson'un hazırladığı Virginia Din Özgürlüğü Yasası, Amerikan Anayasası'na giden yolda en önemli belgelerden biri kabul ediliyor. Raporun belki de en önemli mesajı şu: Din özgürlüğü Amerika'nın çözdüğü bir mesele değil. Wake Forest Üniversitesi'nden Prof. Corey D.B. Walker'a göre din özgürlüğü güçlü olanın kendi inancını başkalarına kabul ettirme hakkı değildir. Walker'a göre din özgürlüğü, "güçlü olanların kendi inançlarını başkalarına dayatma hakkı ya da çoğunluğun kültürel ve siyasal üstünlüğünü güvence altına almasına olanak tanıyan bir ayrıcalık değildir." Walker şöyle devam ediyor: "Aksine din özgürlüğü, çoğulcu bir toplumda inanç, ibadet ve inanmama özgürlüğünü herkes için eşit şartlarda korumaya yönelik sivil ve siyasal bir taahhüttür. Bu anlayış, insan onurunun herhangi bir tek dini ya da geleneği aşan evrensel bir değer olduğu kabulüne dayanır. Bu anlamda din özgürlüğü yalnızca anayasal bir düzenleme değil; aynı zamanda özdenetim, karşılıklı saygı ve insanların farklılıklarını gerçekten kabul edip onlara yaşam alanı açma iradesini gerektiren ahlâkî bir disiplindir." Amerika kuruluşunun 250. Yılındazdin özgürlüğü tartışması aslında yalnızca dinle ilgili değil; ülkenin nasıl bir ulusal kimlik üzerine inşa edildiği sorusuyla da doğrudan bağlantılı.

07 Temmuz 2026 00:03

Köşe Yazarı

Said Nursî'nin Batı Eleştirisi Işığında Epstein Meselesi

Bediüzzaman Said Nursî, Batı uygarlığını yekpare bir yapı olarak değil, iki farklı Batı olarak okur. "Avrupa ikidir" der. Talebelerini ve muhataplarını bu konudaki "yanlış anlamalarla" ilgili olarak uyarır. Oswald Spengler (1880–1936), Alman tarih felsefecisi ve kültür kuramcısıdır. Kitap, 1918–1922 yılları arasında yayımlanmış ve 20. yüzyıl düşüncesinde derin tartışmalara yol açmıştır. Yayınlanması Üstad Said Nursî'nin "Risale-i Nurun fidanlığı" olarak nitelediği Mesnevî-i Nuriye'yi yazdığı yıllara tekabül eder. Batı uygarlığı da daha 1. Dünya Savaşı'nın ardında artık buluşcu "kültür" evresini tamamlamış, ruhunu kaybederek çürüme safhasına girmiştir. Spengler, Batı kültürünü "Faustyen" olarak tanımlar: Sınır tanımayan, sonsuzluğu hedefleyen, hâkim olma ve genişleme tutkusuyla hareket eden bir ruh. Burada mesele birkaç "ahlâksız elit" değildir; ahlâkın kamusal ve siyasal anlamını yitirmesidir. Spengler, Batı'nın son dönemini "paranın egemenliği" ile tanımlar. Spenglerci bir perspektiften bakıldığında Epstein meselesi, Batı'nın "çöküşte olduğu" iddiasının duygusal bir yargı değil, yapısal bir tespit olduğunu düşündürür. Talebelerini ve muhataplarını bu konudaki "yanlış anlamalarla" ilgili olarak uyarır: "Avrupa [Batı] ikidir. Biri, İsevîlik dininden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiyeye [toplum hayatına] faydalı sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları [bilim ve teknoloji] takip eden bu birinci Avrupa'dır. İkincisi ise, medeniyetin seyyiatını [pisliklerini ve çürümüşlüğünü] mehâsin [güzellik] zannederek, insanları sefâhete [haz merkezli eğlencelere] ve dalâlete [dinsizliğe] sevk eden bozulmuş Avrupa'dır." Bu ayrım, Epstein meselesini anlamak için güçlü bir ahlâkî ve felsefî çerçeve sunar. Epstein dosyası, tam da bu "İkinci Batı"nın" en karanlık ve en çıplak tezahürlerinden biridir. Ortaya saçılan listelerde yer alan her kesimden isimlere bakınca Epstein meselesi artık münferit bir ahlâksızlık, kişisel bir sapkınlık ya da "çürük bir elma" vakası olarak açıklanamaz. Epstein'in çocuk istismarıyla övünmesi, pedofiliyi "normal" göstermesi ve küresel elitler hakkında kirli bilgilere sahip olduğunu açıkça dile getirmesi; yalnızca kişisel bir pervasızlık değil, korunduğunu bilen bir iktidar dilidir. Bu dil, Nursî'nin eleştirdiği ikinci Batı'nın dilidir: Gücün haklılığı, başarının erdem yerine geçmesi ve ahlâkın "işe yaradığı sürece" geçerli sayılması. Dahası, Üstad Batı'nın krizini özellikle dünyevî zevklerin kutsallaştırılması üzerinden okur. Şu sözleri yaşananların adeta MR'nı çekmektedir: "Medeniyet-i sefihe, hevesât-ı nefsaniyeyi tahrik edip beşeri israf, zulüm ve sefahete sevk eder." Bu ifade şu anda dünyada süren savaşların, iş kargaşaların, göçlerin ve sömürünün gerisindeki zihni net olarak teşhis ve ilan etmektedir. Hz. İsa'dan (asm) tevarüs edilen ve Hıristiyan ahlâkının temelini teşkil eden fedakârlık, nefs terbiyesi ve merhamet ilkeleri terk edildiğinde, ortaya çıkan medeniyet; zevki amaç, insanı ise araç hâline getirir. Bugün şahit olduğumuz çarpık ve çirkin hayat tarzı, ilişkileri ve söylemleri bu dönüşümün uç örneğidir. Burada cinsellik bir ilişki değil, iktidar aracıdır; haz, başkasının onuru pahasına tüketilen bir meta hâline gelmiştir. Bu da Üstad Nursî'nin ifadesiyle, "medeniyetin sefih yüzü"dür. Epstein'in felsefî olarak sosyal Darwinizme verdiği önem, bu tabloyu daha da berraklaştırır. Harvard Üniversitesi gibi bir üniversiteye yaptığı milyar dolarlık bağışlarla kurduğu dinamik evrim çalışmaları merkezi bunun somut örneğidir. Gaye saf bilim değildir, evrimci bilim anlayışının ve söylemin güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır. Burada yapılan "güçlünün haklı olduğu", hayattaki tam amacın insanın (güçlünün) hiçbir manevî ve ahlâkî sınır olmadan yaşaması olduğu; bunun için de her şeyi yapmasının meşruluğunu savunmasıdır. Sosyal Darwinizm, hayatta kalmayı ve üstünlüğü ahlâkî ölçülerin önüne koyar; güçlü olanın hükmetmesini "doğal" sayar. Said Nursî'nin sert biçimde eleştirdiği tam da budur: Hayatı bir mücadele alanı, insanı bir rakip, merhameti ise zayıflık olarak gören dünya görüşü. Bu anlayışta çocuklar, yoksullar ve kırılgan kesimler korunması gereken varlıklar değil; sömürülebilir "alt sınıflar"dır. Epstein dosyasında mağdurların büyük ekseriyetinin çocuklar ve güçsüz kesimler olması tesadüf değildir. Üstad Nursî'nin Batı eleştirisi, tıpkı dostu M. Âkif gibi bilimi ve eğitimi bütünüyle reddetmez; aksine, ahlâktan kopmuş ilmin tehlikesine dikkat çeker. Bilgi, eğer İslâmî dünya görüşü çerçevesinde, iman temelinde ve vicdanla terbiye edilmezse, zulmün hizmetkârı olabilir. Nursî'nin ifadesiyle, iman ve ahlâkla dengelenmeyen akıl, insanı yücelten değil, insanı yok eden bir güce dönüşür. Epstein meselesi bağlamında şahit olduklarımız, Üstad Said Nursî'nin Batı'ya yönelttiği eleştirilerin güncel ve sarsıcı bir teyididir. Bugün ortaya saçılan ve insanın midesini bulandıran milyonlarca belge bize açık ve net olarak bir hakikati gösteriyor: Sorun kendisini dünyaya örnek olarak yansıtan Batı'nın, aslında kendi ahlâkî ve Hristiyan köklerinden nasıl koptuğunu, dünyevî haz ve güç uygarlığına dönüşmüş olmasıdır. Bu da ne kendi insanına ne de insanlığa verecek bir şeyi olmadığının resmidir. Üstad Nursî'nin 1950'li yıllardaki feryadını bir de bu açıdan duymak ve üzerinde düşünmek gerekiyor: "Karşımda müthiş bir yangın var.

06 Şubat 2026 01:36

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Epstein Dosyası Ve Batı'daki Ahlâkî Çürüme: Sefih Medeniyetin İflâsı

*"Medeniyet-i sefihe, hevesât-ı nefsaniyeyi tahrik edip beşeri israf, zulüm ve sefahete sevk eder." *"Eğer istersen hayâlinle Nurşin karyesindeki Seyda'nın meclisine git, bak. Orada fukarâ kıyâfetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam sûretini almışlar." (Mesnevî-i Nuriye, s. 412) Amerika ve dünya, yayımlanan Epstein belgeleriyle birlikte bir kez daha sarsıldı. Bu açıdan bakınca Epstein meselesi artık yalnızca kişisel bir suç, sapkınlık ya da "ahlâksız bir milyarderin" hikâyesi değildir. Epstein'in kendisi, çocuk fuhuşunu işlediğini, pedofilinin "normal" olduğunu ve çok sayıda ünlü isim hakkında "kirli bilgilere" sahip bulunduğunu saklama ihtiyacı duymayan, hatta bununla övünen bir figürdü. Belgelerin ima ettiği üzere Epstein, Yemen'deki savaştan Rusya–ABD ilişkilerine kadar uzanan geniş bir yelpazede "kolaylaştırıcı" bir figür olarak görünüyor. Aristoteles'ten bu yana bildiğimiz bir hakikat burada acı biçimde doğrulanıyor: "Bilgelik (sophia) ile erdem (arete) otomatik olarak örtüşmez." Hatta modern dünyada bilgi, erdemden koparıldığında, gücün ve tahakkümün hizmetine çok daha kolay girer. Epstein dosyası, eğitimin değerlerden koparıldığında nasıl bir "ahlâkî körlük" üretebildiğinin somut örneğidir. Burada karşımıza çıkan tablo, "cehalet" değil; tam tersine, yüksek eğitimli, seçkin ve entelektüel çevrelerin ahlâkî felcidir. Şairin şu mısraları, bugün yaşananların neredeyse birebir tasviridir: "Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân'ın… (Allah'a saygının) "Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen, ne vicdânın." Epstein'in çocuk istismarını gizleme ihtiyacı bile duymaması, "normal" göstermesi ve bunu bir nüfuz aracına dönüştürmesi; kalpten çekilmiş bu "ilâhî sınır duygusunun" sonucudur. Artık insanı durduran bir iç fren yoktur. Hukuk satın alınabilir ve aşılabilir, kamuoyu yönetilebilir, kurumlar susturulabilir. Geriye yalnızca çıplak güç kalır. Mehmet Âkif'in en çarpıcı tespiti ise insanla hayvan arasındaki farkta ortaya çıkar: "Hayat artık behîmîdir… Hayır ondan da alçaktır: "Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır." Hayvan fıtratıyla sınırlıdır; insan ise sınırsız hürriyetle baş başa kaldığında, eğer ahlâkî ve dinî bağlardan kopmuşsa, hayvandan da aşağı bir seviyeye düşebilir. Bu yüzden mesele yalnızca Epstein değildir. Aksi hâlde her yeni belge, yalnızca bildiğimiz bir hakikati tekrar eder: Mesele birkaç "kötü insan" değil, değerlerini kaybetmiş bir sistemdir.

05 Şubat 2026 01:56

Köşe Yazarı

Hukuk Susarsa Zulüm Konuşur

Mütefekkir ve İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî'nin bir asır önce sunduğu medeniyet reçetesi, bugün Nobel ödüllü iktisatçı StIglItz tarafından teyit ediliyor: "Güç, hukukun yerine geçerse, demokrasi sarsılır, zulümler artar." Gücü kutsallaştıran bu anlayış Said Nursî'nin dünya tasavvuru ile keskin bir tezat oluşturur. Onun Risale-i Nur'da sıkça vurguladığı gibi, hak ve hukuk gücün üzerinde yer alır; "hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz." Bu açıdan Stiglitz'in sözü bir tespit niteliğinde olsa da, Nursî'nin perspektifi bu durumu ahlâkî bir sapma olarak yorumlar. Ona göre güç hak oluşturmaz; hak, gücü terbiye etmek ve sınırlamak için vardır. Stiglitz burada normatif bir iddia değil, fiilî bir durum tespiti yapmaktadır: Uluslararası hukuk zayıfladığında, kurumlar etkisizleştiğinde ve denge-denetim mekanizmaları çöktüğünde, fiilen "güç" hukukun yerine geçer. Hukuk felsefesi açısından bu durum iki sonucu doğurur: 1. Hukukun meşruiyeti kaybolur. 2. Egemen irade keyfileşir. Said Nursî'nin 1921 yılı Ramazan ayından telif ettiği Lemaât Risalesinde Batı medeniyeti ile ilgili yaptığı tahlil ve değerlendirme, Joseph E. Stiglitz'in modern güç siyasetine yönelik eleştirisiyle şaşırtıcı derecede örtüşür. Bu da doğası gereği "tecavüz ve teâruzu" yani saldırı ve çatışmayı doğurur. Bu nedenle Stiglitz'in sözündeki "gücü olan haklıdır" ifadesi, Nursî'nin bir asır önce yaptığı tesbitin çağdaş bir teyididir. Nursî'nin ikinci vurgusu, medeniyetin hedefinin fazilet değil "hasîs menfaat" olduğudur. Menfaat çatışması, Nursî'nin belirttiği üzere "cinayeti" yani adaletsizliği büyütür. Son olarak Nursî'nin "teavün bedeline cidâl" tespiti— işbirliği yerine mücadeleyi esas alan medeniyet— günümüzdeki jeopolitik gerilimlerle tamamen uyumludur. Stiglitz'in uyarısı da tam burada anlam kazanıyor: hukuk zayıfladığında, güç sahipleri çatışmayı tırmandırır ve geriye yalnızca "sefalet" kalır. Beşinci ilke: Toplumsal birlik ve dayanışma anlayışı vardır. Hukuk ve faziletin terkedildiği yerde "hak" değil, güç konuşur— ve güç hakikati değil, tahribatı büyütür. Bugün sadece Venezuela ve Grönland değil, tüm dünya "askerî gücün" karşısında endişe içindedir. Ancak, hem ABD hem de dünya için bunun iyi sonuçlanmayacağı artık açık olmalıdır. Hâlâ ABD Başkanı Dwight Eisenhower'ın II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan endüstriyel-askerî kompleks hakkında yaptığı veda uyarısını hatırlıyoruz. 6 Ocak 2021'de Kongre'ye yapılan baskın – ki yıl dönümünü yeni "kutladık" – onu haklı çıkardı. Üstelik bunun bir "kanun uygulama" faaliyeti olduğu varsayılsa bile uluslararası hukuk, bu tür girişimlerin iade yoluyla yürütülmesini gerektirir. Yönetiminin Venezuela'yı "yöneteceğini" ve ülkenin petrolünü alacağını iddia ediyor. Onlarca uyuşturucu kaçakçısının hiçbir hukukî süreç olmaksızın öldürülmesi gibi ahlâkî sorular ve hukukun üstünlüğü bir kenara atılmış durumda; bir zamanlar Amerikan "değerleriyle" gurur duyan Cumhuriyetçilerden ise neredeyse hiç tepki yok. Bunu yapmak için Tayvan'ı "yönetmesine" gerek yoktur; sadece politikalarını kontrol etmesi yeterlidir. 19. yüzyılın büyük emperyal gücü olan Birleşik Krallık'ın 20. yüzyılda pek de iyi bir kader yaşamadığını hatırlamakta fayda var. Nihayetinde, İngiltere en azından sömürgelerine hukukun üstünlüğü ve diğer "iyi" kurumlar gibi bazı olumlu yönetim ilkelerini ihraç etmeye çalışmıştı. Lord Acton ünlü bir şekilde, "Güç yozlaştırır; mutlak güç ise mutlak olarak yozlaştırır" demişti. Umarız "Trump zirvesine" ulaştık ve bu distopik kakistokrasi dönemi 2026 ve 2028 seçimleriyle sona erer. ABD'nin kronik dış ticaret açıklarının oluşturduğu "talep boşluğunu" doldurmak, ABD'nin kendi arz sorunlarını çözmesinden çok daha kolay olacaktır.

29 Ocak 2026 01:50

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha