
Mesela bu hadiselerden birisi, "Acı Zerdali Çekirdeği" ölümleri. İngilizler, Gaziantep'i 15 Eylül 1919'ta Fransızlara devrederler. Bundan sonrasını Heyeti Merkeziye'nin İaşe Satınalma raporundan özetle nakledelim: Antep savunmasında 10 Ocak 1921 tarihinde açlık ve sefalet dayanılmaz bir hal alır. 12 Ocak 1921'de arpa ununa katılan acı badem ve zerdali çekirdeğinden zehirlenme sonucu kırk elli kişi vefat eder. Antep savunması İaşe Satın alma Defteri'nde "54 numara" ile kayıtlı bir Sıhhiye Tababeti raporu böyledir. O günlerin canlı şahitlerinden ve Antep savunması kahramanlarından, "Hubb-i İstiklalin Abidesi Gaziayıntab Müda faası" isimli eserin yazarı Teğmen Lohanizade Mustafa Nureddin şöyle yazar: -"Bizi ne top mağlup etti ne tüfek; ne düşman kuvveti, ne mühimmatı; ne tank ne teyyaresi… Bizi yalnız bir şey ezdi, büzdü. Gözlerimizden kanlı yaşlar döktürerek yurdumuzdan çıkardı. O da açlık"!
Kaynak: Yeni Akit
26 Haziran 2026 02:23
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Bir Millet Köklerini Sahiplendikçe Yaşar
Yerkürede böyle kaç millet var bilemiyorum. Bizim gibi 16 devlet kurmuş bir milletin hafızası vardır. Bugün Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde ülkemizin savunma sanayiinden dış politikaya, terörle mücadeleden, millî iradenin tahkimine kadar ortaya koyduğu bağımsızlık iradesini, 15 Temmuz darbesinin ket vurmak istediği aşikârdır. Ülkemizin bağımsızlık ve istiklalinin ağır bedelle savunulmasıydı. Milletimizin inancında devlet emanettir. Devlete sahip çıkan lider ile millet arasında milli mutabakat sağlandıysa, o devlet ve millet güçlüdür. 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın ortaya koyduğu irade bu çerçevede değerlendirilmelidir. Nene Hatun'u meydana çıkaran hissiyat neyse, Kahramanmaraş'ta Sütçü İmam'ın elini tetiğe götüren öfke neyse, Çanakkale'de Seyit Onbaşı'ya kaldıramayacağı söylenen mermiyi kaldıran irade neyse; 15 Temmuz gecesi sokaklara dökülen milletin hissiyatı da aynıydı. 15 Temmuz'u tarihimizde ayrı bir yere koyan hususlardan biri de budur.
15 Temmuz 2026 02:10

Milletimizin De Devletimizin De Yüzü Ağardı
Bu geleneği anlamak için mensubiyet ve mesuliyet sahibi olmak gerekir. Bu memleket, 70 sent için Haçlı Batılıların kapılarında nöbet tutulduğu günleri yaşadı. Aynı hükümetin başındaki şahıs, milletin ve devletin hiç işi gücü kalmamış gibi gazetelere; "Başörtüsü yasağı devam etmeli" demeçleri vermekteydi. NATO toplantısı, Haçlı Avrupalılara bunu göstermiştir. Ona cevabım; "Pek anladıklarını sanmam, çünkü ülkemizdeki muhalefet anlamadıysa, onlar hiç anlamamıştır". * Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temeli, "milli aidiyet" temellidir. Mensubiyet ve mesuliyet disiplinidir. Cumhurbaşkanımız Erdoğan, bu disiplinin sahibi ve temsilcisidir.
14 Temmuz 2026 02:28

Nurettin Topçu'yu Anlamak
"Bizden bir şey olmaz" sözünü yasa bellettiler. Nasıl ki, İstiklal Şairimiz Mehmet Akif'i "İstiklal Marşının" dışına çıkaramadıysak, Nurettin Topçu'yu da aynı mecrada değerlendirdik. "Hâkimiyet eşyanın eline geçirildi ve eşya insanlarla izah edilecek yerde, insan eşya ile izah edilmeye başlandı. İnsan kendi selamet davasını sağlayacak olan eşyaya sonunda hizmetkâr ve esir oldu. Azar azar zihinlerde, insanın da ilmin de değerinin azalttı..... Kültür, sonsuzluğa doğru yol almaktadır. Onun tenkitçi ve araştırıcı rolü, dini ortadan kaldırmaya çalışmak değil, ona gerçek istikametini vermek olacaktır. Bu milleti kurmuş olan, onun ahlak ve vicdanını yoğurmuş bulunan İslam dinin ihyası, kalkınmamızın en esaslı şartıdır. …. Tarihin bütün hareketleriyle meydana gelmiş bulunan kültürümüz, bizim gerçek ruhumuzdur. Nasıl ki bir insan, başkalarının ruhuyla yaşayamazsa, bir millet de başka tarihlerin hadiseleriyle yaşatılamaz. … Hayatımızı hâkimiyeti altın alan milli kültürümüz, bizim gerçek sahibimizdir. Biz onun zaruri kıldığı, bizi çevirdiği istikamette hareket etmeye mecburuz. Etmezsek, başka milletlerin kültürünü taklide yeltenirsek, varlığımızda buhranlar başlar. … Bize has olan devlet şeklini araştıracağız? Yine Nizamülmülk'ün kurduğu teşkilata, Yıldırım'ın idaresine, Kanuni'nin hukuki sistemine ve nihayet Anadolu'nun iradesinin bugün bize ilham ettiği ihtiyaçlara bakacağız. … Esasında ilim Batı'nın malı değildir. İnsanlığın çocukluk devrinde, Asya kavimlerinin kucağında hayata kavuşmuştur. Bu kadar muhteşem tespitlere ilave yapılmaz ayıp olur. 10 Temmuz 1975'de aramızdan ayrılan Nurettin Topçu'nun ruhu için el-Fatiha. Kültür ve medeniyet tarihimizin büyük ustalarından Nurettin Topçu'yu anlamadan, okumadan, bilmeden ve dahi araştırmadan, ne topraklarımızı ne milletimizi ne vatanımızı ne bayrağımızı ne dinimizi ve devletimizi anlamak zordur. Batıcı batık kafaların, zihniyetlerin, keçeleşmiş fikirlerin, ülkemizdeki yerli ve milli münevverlerimizi ihmal ve reddederek, "batıllaşmış" kirli ideolojilerinin zorla benimsetilmesinden dolayı, yıllardır kendi değerlerimize sırt döndürüldük. Kültür ve medeniyet tarihimiz, müsteşrikler esas alınarak yazıldı, anlatıldı ve kendi insanımız ötelendi. "Bizden bir şey olmaz" sözünü yasa bellettiler. Nasıl ki, İstiklal Şairimiz Mehmet Akif'i "İstiklal Marşının" dışına çıkaramadıysak, Nurettin Topçu'yu da aynı mecrada değerlendirdik. Mesela merhum Topçu'nun "Yarınki Türkiye" isimli kitabının üniversitelerden ortaöğretime kadar ders kitabı olarak okutulmasının asla bir mahzuru olmamalıdır. Bugün hükümetimizin ve Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın tüm hayallerini yıllar önce Nurettin Topçu bu kitabında yazmıştır. İstanbul'un fethini Topçu kadar anlatan münevverimiz azdır. Hamaset yapmadan, tarihin derinliklerinden getirdiği hakikat halkalarını birbirine bağlamayı bilen her insan, İstanbul'un fethi ve Osmanlı Devleti ile bugünü mezcederek, kendisine yeni bir kültür ve inanç yolu belirleyebilir. Merhum üstadın kitaplarından birisinin adı "Kültür ve Medeniyet" ismini taşır. Bu kitabın özellikle Kültür Bakanlığının kendi mensuplarının, daha sonra da kütüphanelerde okunacak ilk kitaplar listesinde olmazı lazım gelir. Söz konusu eserden bazı alıntılar yapmak istiyorum. "Hâkimiyet eşyanın eline geçirildi ve eşya insanlarla izah edilecek yerde, insan eşya ile izah edilmeye başlandı.
13 Temmuz 2026 02:17

Cumhuriyet Tarihi Boyunca Milli İradenin Temsili
Türkiye Cumhuriyeti, milli iradenin kurduğu bir devlettir. Her ne kadar İkinci ve Üçüncü Meclis'ten, 2003 yılına kadar belli aralıklarla, milli irade dışlanmış olsa da Müslüman milletimiz, nice dışlanmışlığa karşı devletine sahip çıkmıştır. Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan'ın idare ve iradesiyle başlayan millet iktidarının ne demek olduğunu, bir kerede NATO toplantısında gördük. 80 yıl, (2003'e kadar) içeride ve dışarıda, CHP ve güdümündeki vesayet rejimlerinin topacı olmaktan kurtulduk. NATO toplantısında bütün dünyaya: "1071'den bu yana, içten ve dıştan, istiklaline ve bağımsızlığına kast edilen büyük bir milletin evindesiniz" denildi. "Dünya beşten büyüktür" diyen Cumhurbaşkanımız; Türkiye'nin de, Türkiye'den büyük olduğunu gösterdi. 2004 yılındaki NATO toplantısına başörtüsünden dolayı gönderilmeyen ve alınmayan Emine Erdoğan Hanımefendi, şimdi bütün dünya liderlerini ve eşlerini başörtüsüyle karşıladı. Bu organizasyon bütün bir insanlığa diplomasinin ne olduğunu gösterdi ve "Artık geçmişten bildiğiniz Türkiye'yi unutun, inanç köklerinden beslenen bir Türkiye var" denildi.
10 Temmuz 2026 02:22

Azap Osman Ve Kızı
Azap Osman'ın azaplığı, İstiklal Savaşı'nda vatanımızı işgal eden İngiliz ve Fransızlara karşı verdiği mücadeleden dolayı Azap Osman'dır. Azap Osman ve kızının hikâyesi, İstiklal Savaşı özelinde bütün bir Müslüman milletimizin ortak hikâyesidir. Çanakkale Savaşında çarpıştıktan sonra memleketi Antep'e dönen, "Tüfekçi Yusuf'a" varır ve derdini anlatır. Azap Osman da Yusuf ustaya varır: -"Yusuf usta! Fransız ve Ermenilerin zalimliklerine karşı elimde ne silahım ne barutum var, ne olur bana yardım et" der. Aradan bir müddet geçtikten sonra Azap Osman elinde bir tüfekle, Yusuf ustanın dükkânına gelir ve: -"Usta tüfeğim var ama mermim yoktur, buna bir çare" der. "Hele sen önce bu tüfeği nasıl buldun, onu deyiver" diye sorar. Azap Osman anlatır: -"Altı yaşında bir kızım vardı. Elinden tuttum, Halep'e götürdüm. Varlıklı bir aileye 5 altın karşılığı evlatlık verdim. O beş altınla da bu tüfeği aldım. Lakin mermi almaya param yetmedi, kapına geldim". Yapılan araştırmalarda Azap Osman Fransız ve Ermenilerle savaşır ve gazi olur. Rivayete göre bu vakıayı, Tüfekçi Yusuf ustanın kızı Şule Yıldırımdemir şiirle anlatır. Kızım Antep'e kurban olsun….
09 Temmuz 2026 02:46

Vatan Sevgisi İmandandır
Şubat 1921 tarihli Hâkimiyeti Milliye Gazetesinde yayınlanan yazıyı okuyunca, bütün bir vatan sathında başlayan Milli Mücadelede, Yunanlıların İzmir ve civarını işgale başlamasıyla harekete geçen Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi'nin, Cihad Fetvası hatırıma geldi. Denizli'de Milli Mücadelede teşkilatların bayraktarlığını yapan Müftü Ahmet Hulusi Efendi, Denizli'nin Bayram yerinde halka şöyle hitap eder: "Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı irtikâp edilecek cürümlerin Allah ve tarih önünde affı imkânsız günahtır. Cihad, tam manasıyla teşekkül etmiş, dini farz olarak karşımızdadır. Silahımız olmayabilir, topsuz-tüfeksiz sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi hassasiyet şuurumuz ile kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zaferi biz kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazilerdir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir". Müfide Tek imzalı yazıyı özetleyerek, vatan sevgisinin imandan geçtiğini tarihe not düşelim: "Dokuz aydır o küçük kasaba, dibi olmayan bir fıçı gibi Fransızların, kafile kafile, akın akın getirdikleri bütün askerleri yuttu. Frenkler, karşılarında topu topu bir avuç insan görüyorlardı ve bu zavallıların kumandanı yoktu; topu, zırhı, silahı yoktu. Hangi kabiliyetle, hangi mucize ile bu kadar zaman dayanabiliyorlardı. O bir avuç ahaliyi ezmek için ne mümkünse hepsi yapıldı. Şehri muhasara ettiler, demir tellerle ördüler, aç bıraktılar... Halk, bahçelerindeki fıstıkların meyvesiyle karınlarım doyurdu. Fakat dallarıyla Frenkleri dövdü. O zaman Frenkler, Türk toprağında olduklarını anladılar! Karşılarında yalnız bir avuç insan vardı! Silahsızdılar, müdafaasızdılar, azdılar; bir avuç Türk'tüler! Yanmış, yıkılmış evlerinizin enkazını kendinize siper yaptınız, on kişi bir tüfeği bekliyorsunuz, birinizin şahadetini müteakip, hemen öbürü tüfeğini yakalıyor ve yine topların, tankların hücuma karşı delik deşik göğüslerinizi hail yaparak kazandığınız mevkii, şerefi kimseye vermiyorsunuz! Gaziantep! Sen bugün yalnız cenup hudutlarını müdafaa etmiyorsun; cenuptaki hukukumuzu ebedi surette tespit ediyorsun. Frenkler şark sulhunu istedilerse, İngilizleri o fikre imale ettilerse, başlıca sebep sensin, çalınmış hukukumuzun iadesi ihtimalini kazandıran hep sensin! Sen bir abidesin! Sen ikinci bir Plevne, ikinci bir Çanakkale'sin, Avrupa'nın çelik, camit ruhunu gevşeten bir şecaat ateşi oldun"!
08 Temmuz 2026 01:50

Güherçile Ve Barutçu Cafer Usta
İstiklal Savaşımızdaki gücümüz, imal edilmiş modern silahlardan ibaret değildi. İnsanımızın keşfettiği silahlarla, daha da önemlisi "inanç-iman-azim ve kararlıl ıkla " zafere vasıl olunmuştu. Gaziantep'in, Fransız ve İngilizlere karşı savunulmasında düşmanın silahlarına sahip olmayan bir millet vardı. O günleri, Araştırmacı-Yazar Mehmet Fatih Bozkurt'un kaleminden özetleyelim: "Fransız kuşatması sırasında Gaziantep'in dış dünyayla bağlantısı tamamen kesilmiş, cephane kaynakları tükenme noktasına gelmişti. Tam da bu kritik süreçte, 10 Aralık 1920'de Sabun Hanı'nda kurulan İmalat-ı Harbiye Fabrikası, şehrin direniş umudu oldu. Bu fabrikanın hayati bölümü ise baruthaneydi ve başında; "Baba Cafer", "Cafer Ağa", "Cafer Usta" ve "Hıyamlı Cafer" isimleriyle geçen kahraman bulunuyordu. Cafer Usta'nın görevi, mücahitlerin tüfeklerinde ve elde imal edilen Özdemir Bombalarında kullanılacak barutu üretmekti. Kuşatma altındaki şehirde hiçbir sanayi imkânı yokken, tamamen yerli ve geleneksel yöntemlerle günde yaklaşık 15 okka yani 20 kilogram barut üretmeyi başardı. Cafer Usta'nın ürettiği barutun kalite bakımından İngiliz barutuna denk olduğu, kuvvetli ve parlak nitelik taşıdığı kaydedildi. Barut üretimi, halkın topyekûn direnişine dönüştü. Güherçile maddesi için mağara duvarları, mahzenler, ahırlar ve eski kerpiç yapılardaki rutubetli küfler toplandı. Kadınlar ve çocuklar torbalarla bu maddeleri fabrikaya taşıdı. Kükürt esnaftan toplandı, söğüt ağaçlarından kömür yapıldı, tüm malzemeler günlerce dövülerek kara barut elde edildi. Cafer Usta'nın ürettiği barut, yalnızca tüfeklerde değil, patlamayan Fransız güllelerinden elde edilen dinamitlerle karıştırılarak, Antep Savunmasının simgelerinden biri haline gelen Özdemir Bombalarında da kullanıldı. Bu yönüyle Hıyamlı Cafer Usta, cephede görünmese de savaşın seyrini değiştiren mühimmatın mimarı olarak tarihe geçti." Bu ülkenin insanları yoktan var edemezler ama var edilmiş her nesneyi keşfederek; eğer helal süt emmişlerse milletimizin hayrına, aksine şeytana kulluk eden haramzadelerse, toplumun şerrine kullanabilirler.
07 Temmuz 2026 02:13


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Yeni Vakitlere Doğru
Bu hafta tanıtacağımız eser, merhum Erdem Bayazıt ağabeyin, İz Yayıncılıktan çıkan "Yeni Vakitlere Doğru" isimli kitabı. Kendisini 1976 yılında yayın hayatına başlayan ve zatımın yetiştiğim sene Ankara Selanik Caddesindeki Mavera Dergisi bürosunda görmüş ve tanımıştım. Koca bir tencerede kaynayan çorbanın Erdem ağabey tarafından ikramından sonra dağıtıma çıkardık. Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın; "Durmak yok yola devam" sözünün temeli o günlerde atılmıştı. * Malum Erdem ağabeyi, 5 Temmuz 2008' de rahmete uğurladık. "Zaman akıyor, insanlar akıyor, olaylar akıyor bir yere doğru; zamanın donduğu, ezeli ve ebedi bir ana hiç bir şeyin kaybolmadığı, her şeyin bir araya toplandığı, hesapların görüldüğü, defterlerin dürüldüğü, herkese ve her şeye göre "gerçeğin" bir tek olduğu bir yere doğru insan, zaman ve her şey akıyor. Erdem Bayazıt; "yeni vakitlere doğru" koşarken bütün bunları günlük bir gazetenin kendisine tahsis edilmiş birkaç yüz kelimelik sütununda dile getiriyor. Yazıları okurken bazen kırk yıl öncesine gidiyor ve aradan geçen nerdeyse yarım asır içerisinde ne değişmiş, nereden nereye gelmişiz sorularının da cevabını buluyoruz. O zamandan beri köprünün altından çok sular aksa da, değişmeyen şeyin bir şairin 'müstakim bir bakış açısı' olduğunu görüyoruz". * Onların oluklarından hep nur aktı.
06 Temmuz 2026 01:54


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Siyasetçinin Otostopçusu
Üstelik hiç yüzleri kızarmadan, başka partilerden başka partilere geçen vekilleri öyle eleştirirler ki, galiba hiç aynaya bakmazlar. Siyaset sanatı her şeyden önce düşünen insan ister. 23 Şubat 2020 tarihli yazısında şunları kaydeder. Yazı aynı zamanda "Yaşayan Ölülerin Şamatası" kitabında da yer almaktadır. "Vaktiyle bir siyasal parti başkanı hükümet kurmak için başka partilerden milletvekili dilenmişti. ' Kumar borcu olmayan 11 milletvekili istiyorum" diye ilan vermişti. O da başparmağını yukarı kaldırarak, başka bir himmet sahibinin yolunu gözlemeye başlıyor". Evet, Rasim ağabeyin sözünü ettiği otostopçular meselesinin iç yüzünü öğrenmek isteyenler olursa, medyada "Güneş Motel" başlığı altında araştırma yapabilirler. Buna benzer bir olay da yakın tarihte olmuştu. CHP'den de 15 vekil istifa edip İyi Parti'ye geçmişti. Onun da iç yüzü araştırılabilir. Bugün CHP'deki bazı kimseler de yeni parti kurma çalışmaları yapıyorlar. Bakalım kimden ve nereden kaç milletvekili alarak neler yapacaklar? Bizim milletimizin ülküsünde, millet ve devlet bütünlüğü daima ön plandadır ve vazgeçilmezdir. Siyaset, çelik-çomak oyunu değil, devlet yönetme biçimidir. Siyasi tarihimiz otostopçu vekil veya adaylarıyla doludur. Böylelerin ne iktidar olma ne de devlet yönetme gibi güçleri olmadığı için dünyalıklarını temin adına hiçbir durakta beklemeden otostop yapar ve cukkalarını doldururlar. Günümüzde de benzerlerine rastlanmaktadır. Üstelik hiç yüzleri kızarmadan, başka partilerden başka partilere geçen vekilleri öyle eleştirirler ki, galiba hiç aynaya bakmazlar. Diyeceksiniz ki, "Aynaya bakıp utanacak birisi otostopçuluk yapar mı"? Doğru söze ne denir. Lakin hakikaten garip bir yüz maskeleri var. Bu hususta günümüze değinmek yerine, bugünü anlatmak için geçmişten örnek vermek isterim. Örneğin yazarı merhum Rasim Özdenören ağabey. Siyaset sanatı her şeyden önce düşünen insan ister. Devletine, milletine, tarihine, medeniyetine yabancı siyasetçiden düşünen siyasetçi çıkmaz, menfaatperest siyasetçi çıkar. Muhalefet kanadında olup bitenlere baktığınızda nice böyleleri görülebilir. Ülkemize, devletimize, milletimize karşı yapılan bütün işleri anlamak yerine sadece küfretmektedirler. Yazının başlığı da Rasim ağabeye ait. 23 Şubat 2020 tarihli yazısında şunları kaydeder. Yazı aynı zamanda "Yaşayan Ölülerin Şamatası" kitabında da yer almaktadır. "Vaktiyle bir siyasal parti başkanı hükümet kurmak için başka partilerden milletvekili dilenmişti. ' Kumar borcu olmayan 11 milletvekili istiyorum" diye ilan vermişti. Böyle söyleyerek kendince ahlaklı davrandığını göstermek istiyordu. Oysa talebin zatındaki ahlaksızlığın farkında değildi. Kumar borçları var mıydı yok muydu bilemem ama çıkarlarını kolladıkları kesin olan 11 milletvekili, kendi partisinden ayrılıp otostopçunun partisine atlamışlardı. Onlar da otostopçuydu çünkü. Kendi zati imkânlarıyla bekledikleri hedefe ulaşmayı hem göze alamıyor hem gözlerine kestiremiyorlardı. Önlerinde duran otoya atladılar ve ilk kavşağa kadar da yol aldılar. Ama ilk kavşakta ortalıkta kalakaldılar. Meğerki başka bir himmet sahibi sürücüye denk geleler. Siyaset alanında böyle otostopçular eksik olmuyor. İlk bindikleri oto ile yol ayrımına gelenler, orada yolcu olduklarını unutarak şoför mahalline kurulmaya gözlerini dikebiliyor. Ne var ki, böylesi bir açıkgözlülük her zaman işe yaramayabiliyor. O durumda yeni bir oto beklemekten başka çare kalmıyor. O da başparmağını yukarı kaldırarak, başka bir himmet sahibinin yolunu gözlemeye başlıyor".
03 Temmuz 2026 02:42

Zalimlerin Azınlıkta İyilerin Çoğunlukta Olması
Mesela; "devlet millet, bayrak, vatan, din düşmanı " bir avuç avara kasnağın gündem belirlediği kadar hakikatlerin medya yahut sosyal medyaya yer bulmaması ilginç. İçişleri Bakanımız Mustafa Çiftçi'nin kararlı duruşu ve millet devlet bütünlüğüne olan inanç yüklü samimiyeti kendini gösteriyor. Yaşamamız da mümkün değil. Devletimizin zenginliğinin başında elbet ekonomi gelse de temelde devletin zenginliği; "adalet, istikrar, güven ve huzurla" mümkündür. Bu hakikate karşı direnen siyasi kesimlerin ideolojisi, milletin ve devletin sırtından inmemek üzere kuruludur ve bu sebeple, kendilerini kargaşaya memur etmektedirler. Aklıselim sahibi yöneticiler bilirler ki, " idare" ve "irade" boşluk kabul etmez. Örneğin yine hemen herkesin sıkça dile getirdiği, "emanetin ehline verilmesi, adaletin hem sebebi hem sonucudur". Helal harama galip gelmeden, insanların da toplumların da değişmesi mümkün değildir. Bu hakikati kendimize şiar edindiğimiz müddetçe, millet ve devlet olarak yarınlarımız daha da güzelleşecektir vesselam.
02 Temmuz 2026 01:53

Devlet Ve Siyaset Münasebetinde Mesuliyet Ve Mensubiyet
Devlet ve siyaset köprüsünün başı da ortası da sonu da millet ve devlet için kurulur. Siyaset kavramının özünde millet ve devlet bütünl üğü vardır. Selçuklu ve Osmanlı devlet yönetim sisteminde, devlet idarecilerine dair kavramların çoğu; güçten değil, yükten bahseder. Siyasi körlük ve siyasi aymazlığın zirvesinden inmeyen muhalefetin unutmaması gereken ahlaki değer şudur: R. Tayyip Erdoğan bu milletin seçtiği devlet başkanıdır. Bu hale düşmanlığın adı siyaset olamaz. Bugün, devlet millet yönetimine dair siyaset, kültür, sanat, ekonomi gibi çeşitli mecralardaki muhalefetin her türlüsü, toplumsal ahlaka karşı savaş açmıştır. Yahya Kemal'in; "Kökü mazide olan atiyiz" tespiti, bir mensubiyet-mesuliyet ifadesidir ve geçmişi, geleceğin inşasına taşıma kabiliyetidir.
01 Temmuz 2026 01:59

Hattat Hafız Yusuf Tavaslı
Cevap verelim: Yusuf Hoca, Türkiye'de dini tüm değerlerin yasaklandığı bir devirde, 1935 yılında, Denizli'nin Tavas İlçesi, Gümüşdere köyünde, kendi ifadesiyle (kirazların olduğu ay) dünyaya gelir. Mesela Yusuf Hoca 4-5 yaşında (1940) "Tanrı Uludur" diye ezanı ilk duyduğunda şaşırdığını söyler. Tarih 16 Haziran 1950'dir. Ezan yasağı ile birlikte dini değerlerin yasaklarının bitmesi, Yusuf Hocayı ve ailesini sevindirir ve bir şekilde hocanın İstanbul'a gönderilmesi istenir. 15 yaşına geldiği 1950 yılında İstanbul'a gelir. Yokluklar ve yoksullukların içerisinde 1962 senesine kadar hafızlık dersleriyle birlikte dini eğitimini tamamlayarak, kısa sürede görev alır ve "din hizmetinde emekli olunmaz" inancıyla yayıncılığa da başlar. Tavaslı Yayınlarını kurarak, "Namaz Hocası, Elifba, Dualar, Yasin-i Şerif, Hadis-i Şerifler külliyatı, Mevlid-i Şerifler" başta olmak üzere bir Müslümanın bilmesi gereken İslam'ın tüm kurallarını anlatan yüzlerce kitap yayınlar.
30 Haziran 2026 02:12