×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

3 Milyon Tl'lik Soru: Dünü İncelemek Mi, Yarını İnşa Etmek Mi?

Antik Çin'de saray astronomları, "ejderin güneşi yutacağı" anları önceden bildirerek imparatorun gözünde adeta büyücü statüsüne erişirlerken, Yunan filozofu Thales ise M.Ö. 585'te önceden haber verdiği güneş tutulmasıyla iki düşman orduyu şaşırtarak savaşı durdurup barış anlaşması imzalamalarına vesile olmuş. Bu "kâhin kılıklı" bilimciler aslında zamanlarının en ileri görüşlü insanları arasında; keşiflerini mistik bir sosla sunarak hem doğru tahminler yapmış hem de siyasi güç elde etmiş. Babil'de astronomlar, kralların en güvenilir danışmanları haline gelirken, dünyayı değiştiren bilimsel keşiflerini "geleceği görebilme yetisi" olarak pazarlamışlar. Benzer şekilde, her ne kadar M.Ö. 3000'li yıllarda antik Mezopotamya'da çiftçiler çoktan rüzgâr yönlerini, bulut tiplerini ve mevsimsel değişimleri sistematik olarak gözlemlemeye başlamış olsalar da meteorolojiyi gerçek bir bilim dalı haline getiren M.Ö. 384-322 yıllarında yaşamış olan Aristoteles olmuş. Aristoteles'in yağmur-buhar döngüsünü, rüzgârların nedenlerini ve atmosferik olayların fiziksel temellerini açıkladığı "Meteorologica" adlı eseri, yaklaşık 2000 yıl boyunca Avrupa'nın meteoroloji kitabı olarak kalmış. Her ne kadar M.Ö. 5. yüzyılda Yunan filozofları, özellikle Anaksagoras ve Demokritos, doğal olayların tanrısal müdahaleden bağımsız işlediğini savunmaya başladılarsa da halk düzeyinde yağmur duaları Roma İmparatorluğu'nun sonuna kadar devam etmiş ve kırılma noktası ancak istatistiksel düşüncenin doğuşu ile Rönesans döneminde, 15-16. yüzyılda kırılmaya başlamış. 17. yüzyıl sonlarında İngiliz meteorolog Robert Hooke ve meslektaşları, düzenli hava durumu kayıtları tutarak yağmur dualarının zamanlaması ile gerçek yağış arasında hiçbir korelasyon olmadığını matematiksel olarak gösterseler de, tabii ki bu bilimsel kanıtlar halk inanışını değiştirmeye yetmemiş. 38 ülkeden 291 katılımcının bulunduğu, dünya çapında bir projenin ayaklarından biri olacak olan "İslam Tarihinde Katılımlı Dua Örneği Olarak Yağmur Dualarının Eko-Teolojik Analizi (VII.-XI.yy)" adlı çalışmanın Türkiye'de gündeme gelmesinde içeriği kadar TÜBİTAK'ın 3 milyon TL bütçe vermiş olmasının da etkisi büyük. Aslında bu bütçe sadece 36 ay boyunca 2 doktora ve 1 yüksek lisans öğrencisinin bursuna karşılık geliyor. Bir 23 Nisan'da doğmuş olan Max Planck gibi bilim insanlarının, Türkiye'nin 23 Nisan'larını adadığı çocuklarımızdan da çıkabileceğini öngören Mustafa Kemal'in; ancak doğru eğitimle donatılmış özgür bir neslin hem bilimi hem de bağımsızlığı ileriye taşıyabileceğine dair sarsılmaz inancına kulak verecek olsak, 3 milyon TL ile Astro Pi projesi ülke çapında uygulanabilir, bunun sadece üçte biri ile bir pivot çalışma gerçekleştirilebilir.

Köşe Yazarı

Kaynak: Birgün

26 Nisan 2026 05:00

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Köşe Yazarı

Ölmeyen Deniz'ler Ve Ölü Deniz'ler

Şimdilerde ise akla Deniz Göktaş'ın son gösterisi geliyor "Ölü Deniz" denildiğinde. Türkiye'deki Ölüdeniz, bir lagün olması nedeniyle aşırı sakin ve dingin olmasından alır ölü adını. İsrail-Ürdün sınırındaki Ölü Deniz ise deniz seviyesinin altında olması ve aşırı tuzlu olmasıyla bilinir; teknik olarak bir göl olmasına rağmen o da deniz diye anılır. Denizler, Dünya'nın iklim sisteminin derin bir hafızası gibidir. Yani bir okyanusun ortasında hiç buz erimese bile, su birkaç derece ısındığında daha fazla yer kaplar ve bu da deniz seviyesini yükseltir. Atmosferden fazla ısının yaklaşık %90'ını emerek, iklim değişikliğinin etkilerini bir süre yavaşlatırlar. Bilirsiniz belki, yaşamın yaklaşık 3,5 - 4 milyar yıl önce okyanuslarda ortaya çıktığını öne süren kuramlar vardır. Öte yandan, yüzeyde deniz olmasa da yer altında suyun varlığı da bir gezegenin yaşam barındırması için güçlü bir olasılık teşkil eder. Belki de yaşam için asıl önemli olan illa ki deniz değil, süreklilik ve değişime doğru tepki gösteren bir ortam olmasıdır. İçinde oturdukları suyun yavaş yavaş ısındığını fark etmeyen kurbağaların zıplayıp kaçabilmek yerine can çekişerek haşlanmasının aksine, denizler yavaş yavaş ısıtılan ortama sessizce uyum sağlıyor gibi görünseler de sabırlı bir gözlem, kayıt ve analiz sürecinin ardından sağlam tepki verirler. NEŞEMİZİ ÇALAMAZLAR Bu güzelim yaz aylarında, her şeye rağmen tüm neşemizi toplayarak, bütün yılın stresini denize akıtalım derken saçları görünmeyen ve bütün vücutlarını kaplayan siyah bir kıyafetle denizin içinden çıkan insanların görüntüsü bazen can sıksa da, neyse ki kendini garantiye almak isteyenler için sığ sular her zaman güvenli bir zemin sunuyor; onların Ölü Deniz'e ihtiyacı yok. Ölü Deniz'ler olsa da biliyoruz ki Deniz'ler ölmez ve Deniz'ler iyi ki var!

06 Temmuz 2026 05:00

Köşe Yazarı

Bilim Ve Sanatla İnsanı Anlamak

Gökcisimlerinin yörüngelerinin eliptik olduğunu buluyor ama yine de konuya müzikal yaklaşımından da vazgeçmiyor Kepler. Gezegenlerin yörüngesel hızlarının ve Güneş'e olan mesafelerinin aslında müzikteki akorlara karşılık geldiğine inanarak evrendeki ilahi müziği ve armoni arayışını kanıtlama çabası sırasında gökcisimlerinin yörünge hareketlerine dair, Kepler'in ikinci kanunu olarak bildiğimiz, bir diğer temel gökbilim ilkesini keşfediyor. BİLİM VE SANAT EL ELE Sanat ile bilimi bir araya getirme çabası sadece sanatsal gelişmelere değil bilimsel devrimlere de imkân tanıyor. PSİKİYATRİ VE MÜZİK 19-21 Haziran tarihleri boyunca Kapadokya'da gerçekleştirilen, 2. Psikiyatri ve Müzik günlerinde ele alınan birçok konudan biri de buydu: "Evrenin Senfonisine Astronomik Bir Yolculuk". "Bir Ayna Olarak Arabesk" ve "Göç, Gurbet ve Müzik" gibi başlıklar, coğrafi ve sosyal aidiyetlerin kriz anlarında müziğe nasıl sığınak olarak yansıdığını irdeliyor. Bireyin iç dünyasına odaklanan "Mozart'ı Dinlemek, Bilinçdışının Müziği" ve "Müziğin Ritmi ve Beyin" gibi temalar, nörolojik ve psikanalitik düzlemde ses zihnimizdeki izini sürerken; "Anneanne Ninnileri" ile "Tekerlemelerle Çocukluğun Kuruluşu" başlıkları bizi hayatın en başındaki o güvenli, masum ritimlere ve köklere götürüyor. Kültürel nostaljinin izini süren "Günümüz Medyasında 80'lerin Canlanması Nostalji mi İhtiyaç mı?" oturumu ise güncel popüler kültürün geçmişe duyduğu özlemi psiko-sosyal bir pencereden ele alıyor. 2. Psikiyatri ve Müzik günleri sadece Türkiye'nin değil Avrupa'nın pek çok yerinden gelen konuşmacı ve dinleyicileri ağırlarken, özlemle andığımız aydın ve yaratıcı iklimli Türkiye'den belki de sandığımız kadar uzak olmadığımızı düşündürüyor.

21 Haziran 2026 05:00

Köşe Yazarı

Uzay Hayalleri Dünya Gerçeklerine Karşı

İlk uzay araştırmalarından günümüze, Apollo 11 görevi ile 1969'da Ay yüzeyine konmakla başlayan yolculukta, Voyager ve New Horizons gibi projeler sayesinde Güneş sistemi üyelerini inceleyerek sistemin sınırlarını belirlemek, ve hatta yakın zamanda JWST gibi teleskoplar sayesinde evrenin ilk zamanlarına dair beklenmedik keşifler yapmak da mümkün oldu. SOĞUK SAVAŞ YERİNE KÜRESEL BİLİM KONSEYİ II. Dünya Savaşı sonrasında, atom enerjisinin yıkıcı gücünü gören bilim insanları, BM çatısı altında 'Uluslararası Uzay Araştırmaları Ajansı'nı (UUAA) kurup, V-2 teknolojisini silah olarak değil de atmosferin üst katmanlarını ölçmek için kullanmış olsalardı mesela; 1957'de yörüngeye Sputnik yerine ilk 'Uluslararası Atmosfer Gözlem Uydusu' yerleştirilebilirdi belki de. Ancak UUAA, 1950'lerin sonunda atmosferin üst katmanlarına sürekli olarak yüksek çözünürlüklü tayf çekerler gönderiyor olsaydı, kloroflorokarbonların (CFC) atmosferdeki ayrışma süreci ve ozon moleküllerini nasıl parçaladığı, belki de 1960'ların başında bir 'doğa olayı' olarak değil de doğrudan bir 'tehlike' olarak raporlanabilir;1960'lardan itibaren kesintisiz, küresel ölçekte termal haritalama ve karbondioksit yoğunluk takibi yapılabilirdi. Ay'da geliştirilen nano-teknolojiler sayesinde uzay asansörü fikri 1990'larda faaliyete geçebilirdi. 'Bilim ve İş Birliği' odaklı bir dünyada devletler roket teknolojilerini silahlanma için değil, uzaya erişimi demokratikleştirmek için kullansalardı, küp uydu standardı 2000'lere kalmadan 1975-1980 civarında doğardı. Nasıl ki 1980'lerde Commodore 64 vb. ev bilgisayarları yükselişe geçtiyse, her üniversite laboratuvarının yörüngeye bir küp uydu bırakması, o dönemin akademik modası olabilirdi. GEZEGENLER ARASI BİR UYGARLIK 2000 yılında Mars'ta, sadece bayrak dikmeye giden astronotlar değil, belki de 50-100 kişilik biliminsanı ve mühendisin yaşadığı istasyon tam faal bir köye dönüşürdü. Bu hayalde 2000 yılının lise öğrencileri, bir uzay asansörü aracılığıyla yörüngedeki laboratuvarlara adeta bir okul gezisi gibi turlar düzenliyor olabilirdi. Haliyle "Ay'a gidildi mi?" gibi bir kuşku, "Dünya düz mü?" kadar anlamsız bir soru olurdu. Bu evrende, 2026 yılına gelen bir lise öğrencisi için uzay uzaktan ve ulaşılmaz olmaktan çıkarken, "Oraya nasıl gidilir?" sorusundan ziyade, "Oraya gidince neyi çözmemiz gerekiyor?" sorusunu soran, çözüm odaklı bir nesil olurdu. Tüm bunlar sadece teknolojik bir sıçrama değil, aynı zamanda toplumun bilimsel okuryazarlık seviyesini de üst düzeye çıkarırken artık "Ay'a gidildi mi?" gibi şüpheler, çocukların okulda kendi küçük uydularıyla verisini bizzat aldıkları, fizik yasalarını bizzat gözlemledikleri bir dünyada barınamazdı bile.

07 Haziran 2026 05:00

Köşe Yazarı

Popülizmin Gölgesinde Kalan Emekler

2019 yılında Atatürk Havalimanı, büyüme hedeflerini destekleyecek daha büyük, modern bir altyapıya ihtiyaç duyulması bahanesiyle Arnavutköy'e taşınıp, adı Yeni Havalimanı olarak değiştirildiğinde, benim için bu yeni havalimanının adının hala Atatürk havalimanı olduğunu ve o şekilde anmaya devam edeceğimi söylemiştim yakın çevreme. Üzerinden 7 yıl geçmiş olmasına rağmen, uçak bileti alacağım zaman aramalarda ATA yerine IST kısaltması kullanmak zorunda kalsam da, hala yeri geldiğinde Atatürk Havalimanı diye bahsederim. Daha önce Endonezya ve Liberya gibi ülkelerde eğitim sistemlerinin yapılandırılmasında görev almış, deneyimli bir bilim insanı olan Prof. Dr. Adriaan Kreiken, 1954 yılında UNESCO üzerinden yapılan organizasyonla, Ankara Üniversitesi Astronomi Enstitüsü müdürlüğü görevini üstlenmesi teklif edildiğinde, ciddi bir öğretim elemanı yetersizliği nedeniyle kapanma aşamasına gelmiş olan enstitüyü ayağa kaldırmakla kalmadı; ülkede modern anlamda gözlemsel astronomiyi başlatmak amacıyla bir üniversite rasathanesi kurulması fikrini ve bugün Ahlatlıbel'de yer alan rasathanenin temellerini de attı. 1954 yılında kurulumuna başlanan ve 1963 yılında açılışı yapılan Ankara Üniversitesi Rasathanesi, 2013 itibariyle Kreiken gözlemevi olarak anılmaya başlandı. RÜZGARLARLA DEĞİŞEN TABELALAR Geçtiğimiz günlerde sosyal medya vesilesiyle Ankara Üniversitesi Kreiken Rasathanesi'nin bulunduğu Astronomi ve Uzay Bilimleri yerleşkesinin adının "Ankara Üniversitesi Alper Gezeravcı Astronomi ve Uzay Bilimleri Yerleşkesi" olarak değiştirildiği duyuruldu. Resmi tabelada iki isim yan yana dursa bile, biliyoruz ki günlük dilde pratiklik her zaman kazanır. Gerçek bir vefa ve vizyon, yeni başarıları ödüllendirirken, o başarıya giden yolu 70 yıl önce taşları döşeyerek açan Prof. Dr. Kreiken gibi isimlerin hatırasını ikinci plana itmeyecek bir dengeyi kurabilmekten geçer. Alper Gezeravcı gibi kolektif bir sevinç yaratan popüler bir figürün arkasına gizlenerek yapıldığında toplum, bu haklı gururun rüzgârıyla karara kolayca rıza gösteriyor ancak o sırada "Peki burayı kuran, ömrünü buraya veren adama ne oldu?" diye soranlar da anında milli başarıya karşı çıkmakla veya tatsızlık çıkarmakla yaftalanıyor. Dünya'nın kendi etrafında dönme ekseninin yavaş bir dönüş hareketi nedeniyle, bugün yönümüzü bulduran Polaris, 13 bin yıl sonra yerini Vega'ya bırakacak. Zamanın ruhu ile doğruların, ihtiyaçların ve önceliklerin yer değiştirmesi kaçınılmaz.

24 Mayıs 2026 05:00

Köşe Yazarı

Yerin Dibinden Yıldız Tozuna Değer İnşası

Halbuki günümüzde, elmasın yerin derinliklerinde maruz kaldığı ekstrem koşulları laboratuvar ortamında taklit etmek, iki temel bilimsel yöntemle mümkün. Yüksek Basınç Yüksek Sıcaklık yönteminde, saf karbon, devasa pres makinelerinde aşırı ısı ve baskıya maruz bırakılarak bir elmas tohumu etrafında kristalleştirilir. Yani bunlara taklit değil, laboratuvarda "yetiştirilmiş" gerçek elmas demek hiç de yanlış olmaz. Elmasın günümüzdeki sarsılmaz konumu, kapitalist sistemin arz-talep dengesini manipüle etme ve bir metayı "ihtiyaç" olarak kurgulama becerisinin en büyük başarılarından biri. 20. yüzyılın ortalarında dev kartellerin uyguladığı stratejiler, elmasın piyasaya sürülme hızını yapay olarak kısıtlayarak doğada aslında o kadar da az bulunmayan bu taşı "nadir" statüsüne yükseltti. Biliminsanları, sıcaklığı 2.500'ye çıkarıp ortamdaki tüm oksijeni vakumlayarak yerine argon koyar ve böylece ölen bir yıldızın atmosferini simüle ederek silikonun karbonla kristalleşmesini sağlar. Mozanit, ışığı kırma katsayısı daha yüksek olduğu için teknik olarak elmastan daha parlak ve gezegenimizde daha nadir bulunsa da, tüketici gözünde ancak elmasın yerini alan "ekonomik bir alternatif" olarak konumlandırılmış durumda. Bir yanda, Dünya'nın derinliklerinde milyarlarca yılda pişen karbonun "elmas" veya "pırlanta" adıyla, kapitalist pazarlama dehaları tarafından "nadir bir hikâye" olarak paketlenip yüksek fiyatlarla satılmasını izliyoruz. DİKKAT DAĞITMA STRATEJİLERİ Bugün vitrinleri süsleyen "en az bir pırlanta kadar değerli annenize..." temalı cümleler, tıpkı elmasın "nadir bir aşk" sembolü olarak pazarlanması gibi, annelik mefhumunu da ticarileşmiş bir mitin içine hapsediyor.

10 Mayıs 2026 05:00

Köşe Yazarı

Uzayda Parçalanan Cam Tavan

12 Nisan 1961'de Vostok 1 uzay aracı ile uzaya çıkan ilk insan olan Sovyet kozmonot Yuri Gagarin, sadece Soğuk Savaş döneminin en kritik dönüm noktalarından birine imza atmakla kalmadı, gelecek nesillere de ilham ve cesaret kaynağı oldu. Bilim tarihinin "Gizli Figürleri" olarak arka planda hesaplamalar yapan, yazılım kodlarını elle dokuyan ya da dikiş makinelerinin başında astronot kıyafetlerini diken kadınların İsimleri ne kapsüllerin üzerinde yazıyordu ne de tarihin ön sayfalarında. YARIŞ BİTTİ İNŞA BAŞLIYOR Bu sahneden 50 yıl sonra ise bu sefer sahnede Apollo'nun ikiz kız kardeşi, Ay'ın gerçek sahibi Artemis var. Artemis I görevinin sistemleri insansız testinden sonra Artemis II aynı sistemi insanla sınayarak bir sonraki büyük adımın önünü açmış oldu. Bir sonraki adım olan Artemis III görevinde ise insanlar yeniden Ay yüzeyine, ama bu defa Ay'ın güney kutbuna inecek. Artemis II mürettebatında yer alan Christina Koch, bu görevle Ay çevresine ulaşan ve Dünya'dan en uzağa giden ilk kadın olarak tarihe geçmiş oldu. İnsanlı uzay araştırmalarında Yuri Gagarin'den bu yana arkamızda bıraktığımız 65 yıla baktığımızda, uzaya çıkan her 6 astronottan ancak 1 tanesinin kadın olduğu göz önünde bulundurulursa, Koch'un başarılarının sadece kişisel bir gurur değil, tarihsel adaletsizliği yıkarak uzaya bir öncü olarak gitmesinin bilimsel liyakatin nihayet cinsiyet barajını aşmasında ne kadar önemli olduğu daha net görülebilir. Bilim dünyasının Artemis gibi projelerle nihayet insanlığı sadece erkekler üzerinden tanımlamaktan vazgeçip "erkek üzerinde test et, kadına uyarla" şeklindeki kopyala-yapıştır yöntemini terk ettiğini görmek umut verici. Bilimin "standart insan" tanımını onlarca yıldır sadece erkek fizyolojisi üzerinden yapması, bugün Artemis projesiyle kırmaya çalıştığımız o büyük cam tavanın da önemli bir parçası. Kadınların varlığının görünür ve kabul edilir olması, bilimin kimi "insan" olarak kabul ettiğini yeniden tanımladığı bir eşik.

12 Nisan 2026 05:00

Köşe Yazarı

Teknik Aksaklığın Mükemmel Zamanlaması

Bu bakımdan, modern astronominin kaderinin 1923 yılında Hermann Oberth'in yayımladığı "Gezegenler Arası Uzaya Roket" adlı çalışmasıyla şekillenmeye başladığını söylemek pek de yanlış olmaz. O dönemde bu fikir, imkansızın da ötesinde, bir hayal ürünü olarak görülmüş olsa da Oberth'in açtığı bu yol, 1946 yılında Princetonlı genç astrofizikçi Lyman Spitzer'in kalemiyle bir hayalden bilimsel bir yol haritasına dönüştü. Hubble Uzay Teleskobu (Hubble Space Telescope - HST) projesi, 1970'lerde resmiyet kazandı ama uzaya gitme serüveni hiç de pürüzsüz olmadı. Nihayet 1990 yılında fırlatıldığında, aslında 1980'lerin başındaki teknolojiyle tasarlanmış, yorgun ama yepyeni bir makineydi. Nihayet Nisan 1990'da Hubble yörüngeye yerleşti, güneş panellerini açtı ve ilk verilerini gönderdi. Ancak 1993 yılında astronotların uzay yürüyüşleriyle gerçekleştirdiği, bir nevi 'teleskoba gözlük takma' görevi sayesinde Hubble'ın görüşü düzeltildi ve o günden sonra evrenin en keskin ve en derin görüntülerini Dünya'ya yağdırmaya başladı. Bugün Hubble Uzay Teleskobu, 36 yılı deviren ömründe bizim için sadece bir gözlem aracı değil, modern astronominin en büyük öğretmenlerinden de biri. Aslında o esnada başka bir gökadayı gözlemek üzere programlanmış olan Hubble, teknik bir yönelim kısıtlaması nedeniyle o an asıl hedefine kilitlenemeyince kısa bir süreliğine boşta kaldı ve bu teknik boşluk anında, yerdeki kontrol merkezi Hubble'ın vaktini boşa harcamamak için onu gözlem rotasına en yakın ilginç nesneye, yani o sırada parçalanmakta olan C/2025 K1 (ATLAS) kuyrukluyıldızına çevirdi. Parçalanma süreci ile dışarıya yansıyan ışık parlaması arasındaki o gecikme, bu cisimlerin toz katmanlarının ısıyı nasıl ilettiğine dair bilgilerin güncellenmesine yol açtı. NASA, Hubble'ın en az 2020'lerin sonuna kadar, hatta işler yolunda giderse 2030'ların ortalarına kadar aktif bilim yapmaya devam etmesini bekliyor. Eğer yörüngesini yükseltecek bir müdahale yapılmazsa, Hubble'ın 2030'ların sonu veya 2040'ların başında atmosfere girerek yanması kaçınılmaz görünüyor.

22 Mart 2026 04:34

Köşe Yazarı

Yaşamın Gizemli Kökeni

Bilim insanları, yaşamın cansız kimyasal maddelerin zamanla karmaşık yapılara dönüşmesiyle ortaya çıkmış olabileceği olasılığına odaklanır. Bu kuramların en eskilerinden biri olan abiyogenez ya da kimyasal evrim yaklaşımına göre, erken Dünya'da bulunan basit kimyasal maddeler, enerji kaynaklarının etkisiyle zamanla daha karmaşık organik moleküllere dönüşmüş ve böylelikle yaşamın temel yapı taşları oluşmuştur. Son olarak panspermi olarak bilinen kuram, yaşamın Dünya'da başlamamış olabileceğini ve uzaydan gelen mikroorganizmalar ya da organik moleküller aracılığıyla gezegenimize taşınmış olabileceğini ileri sürer. Ancak bu yaklaşım yaşamın nasıl ortaya çıktığını açıklamaktan çok, başlangıç yerinin Dünya dışında olabileceğini öne sürer. MARS'TAN GELEN YAŞAM TOHUMLARI Biliminsanlarının bugün en olası gördüğü senaryolardan biri olan hidrotermal baca kuramına göre, okyanusların derinliklerindeki sıcak su kaynaklarının bulunduğu bölgelerde deniz tabanından çıkan sıcak ve mineralli su, kimyasal maddeler açısından çok zengin olduğu ve sürekli enerji sağladığı için, bu ortamda basit kimyasal moleküller zamanla birleşerek daha karmaşık organik moleküller oluşturmuş olabilir. Yani aslında hemen hemen her kuramın hemfikir olduğu şey yaşamın bir anda oluşmak yerine milyonlarca yıl süren yavaş bir kimyasal süreç sonunda ortaya çıkmış olduğudur. Yakın zamanda yayınlanan bir araştırma ise Panspermi kuramının destekçisi olarak, lithopanspermia yani yaşamın gezegenler arası kayaçlar yoluyla taşınmış olması hipotezini somut bir boyuta taşıyor ve özellikle Mars'tan Dünya'ya fırlatılan meteoritlerin içindeki olası mikroorganizmaların, o korkunç çarpışma basıncından sağ çıkıp çıkamayacağını bilimsel olarak irdeliyor. Bir yandan yaşamın bir toz bulutundan, bir yıldırımdan veya okyanusun derinliklerinden nasıl mucizevi bir şekilde yükselmiş olabileceğini tartışırken, takvimlerin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü gösterdiği günde, acı bir tezatla yeniden yüzleşmek zorundayız.

09 Mart 2026 06:48

Köşe Yazarı

Evrenin Hafızası

New Jersey'deki Holmdel Horn Anteni, 1959 yılında Arthur Crawford ve ekibi tarafından tam da bu amaç için inşa edilmişti ama Echo projesinden daha gelişmiş olan Telstar uydusuna geçiş yapılınca Echo projesindeki kadar hassas ve devasa bir antene artık ihtiyaç kalmamıştı. Bir dondurma külahına, ya da boynuza benzeyen bu anteni kullanarak gökyüzünden gelen radyo dalgalarını incelemek istiyorlardı ancak ne yöne dönerlerse dönsünler, antene sürekli bir "hışırtı" veya "arkaplan gürültüsü" geliyordu. Gamow ve öğrencileri Ralph Alpher ve Robert Herman, evren genişledikçe bu ışımanın soğuyarak günümüze kadar ulaşmış olması gerektiğini hesapladılar: Tıpkı boş ve çok büyük bir spor salonunda bir kez el çırptığımızda, sesin duvarlara çarpıp bize geri dönmesi gibi evren de yaklaşık 14 milyar yıl önce çok sıcak ve gürültülü bir patlamayla başladığında, muazzam bir ışık ve enerji yayılmıştı. Günümüzde biliminsanları buna Kozmik Mikrodalga Ardalan Işınımı (Cosmic Microwave Background - CMB) diyor; yani evrenin her yerini dolduran o kadim hafıza! Yaklaşık 14 milyar yıl önce Büyük Patlama gerçekleştiğinde evren o an o kadar sıcak ve yoğundu ki, fotonlar serbestçe hareket edemiyordu. Bundan 380.000 yıl sonra ise evrenin genişlemesi ve yeterince soğumasıyla elektronlar ve protonlar birleşerek ilk atomları, Hidrojen'i oluşturabildi. EVREN UNUTMAZ TOPLUM UNUTMAMALI Tıpkı evrenin en ücra köşelerinde bile yer edinmiş olan kozmik ardalan ışıması gibi, ne yazık ki 2023'ün 6 Şubat gecesinin karanlığında patlak veren o büyük "liyakatsizlik infilakı" da toplumun her hücresinde bugün hala kendini göstermeye devam ediyor. Bugün "unutmadık" diye haykırırken kastedilen yalnızca gidenlerin hatırası olamaz. İnsanların kendi öğünlerinden keserek yaptığı bağışların akıbetinin belirsizliğinden tutun da tuzu kuru kodamanların böylesi bir felaketi podyuma çevirmesi, adaletin kaplumbağa hızıyla dahi ilerleyememesi; toplumun vicdanından silinmez bir gürültü olarak "unutulmamalı". Evrenin başlangıcındaki gerçek milyarlarca yıl sonunda bile gün yüzüne çıkabildiyse; biz de 6 Şubat'ın hesabını, tüm yolsuzluklar enkaz altından tamamen çıkarılana dek sormaya devam etmeye mecburuz.

08 Şubat 2026 05:23

Köşe Yazarı

Gezegenlerin Ergenlik Yılları

54 adet 12 metre çapında ana anten ve 12 adet 7 metre çapında daha küçük antenden oluşan bu sistem, interferometri adı verilen bir yöntemle tek bir devasa teleskop gibi hareket edebiliyor. Milimetre ve milimetre-altı dalga boylarında (0,32 mm ile 3,6 mm arası) gözlem yapan ALMA'nın bu kapasitesi sayesinde Hubble Uzay Teleskobu'ndan 10 kat daha keskin görüntüler üretilebilmekte ve yıldızlararası toz bulutlarının içi, yeni doğan gezegenler ve en uzak galaksilerin oluşumu incelenebilmekte. Exeter Üniversitesi, Trinity College Dublin ve Wesleyan Üniversitesi liderliğinde yaklaşık 60 bilim insanından oluşan uluslararası bir ekip tarafından yürütülen bu projede ALMA ile yaklaşık 300 saatlik gözlem süresi kullanıldı ve bulgular, Ocak 2026'da Astronomy Astrophysics dergisinde 10 makaleden oluşan dev bir seri olarak yayınlandı. GEZEGENLERİN ÇALKANTILI GENÇLİĞİ "Bebek gezegen" olarak da adlandırılabilecek protoplanet diskleri ve "yetişkin" sistemlerin görüntüleri elde edilmiş olsa da gezegen oluşumunun tamamlandığı ama sistemin henüz kararlı hale gelmediği, 10 milyon ile 1 milyar yıl arası sürdüğü öngörülen o çalkantılı ara dönem bir kayıp halkaydı. ARKS, gezegenlerin bu "ergenlik yıllarına" odaklanarak 24 farklı enkaz diskini bugüne kadar görülmemiş bir netlikte görüntülemeyi başardı. İşin daha da ilginci Güneş Sistemi'nin en dış katmanında yer alan Kuiper Kuşağı'nın, ARKS projesiyle gözlemlenen bu "exo-Kuiper" disklerinin bizdeki karşılığı olduğunu söylemek mümkün. ARKS gözlemlerinde de disklerin iç kısmının "temizlenmiş" olduğu görülür; bu da o bölgede gezegenlerin oluştuğunun en büyük kanıtı olarak kabul edilir. Güneş Sistemi söz konusu olduğunda Neptün, Kuiper Kuşağı'nın iç sınırını belirleyip, yerçekimiyle oradaki cisimlerin yörüngesini düzenlerken; ARKS gözlemlerinde saptanan bazı "yamuk" veya asimetrik halkalar da o sistemlerde henüz gözlemlememiş olduğumuz dev gezegenlerin varlığına işaret eder. ARKS verilerinden yola çıkarak Kuiper Kuşağımızın gençlik döneminde çok daha yoğun ve parlak olduğunu, zamanla gezegenlerin çekim etkisiyle bugünkü daha "seyrek" haline dönüştüğünü söylemek mümkün. ESO'nun paylaştığı bu çalışma, Dünya'dan yaklaşık 160 ile 500 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve yaşları 10 ile 100 milyon yıl arasında değişen 30 farklı genç yıldızın çevresini göstermekte.

25 Ocak 2026 05:48

Köşe Yazarı

Yıla Damga Vuran 3ı/atlas

Bilim insanları arasında bitmek bilmeyen tartışmaların odağı olan 3I/ATLAS (C/2025 N1) kuyruklu yıldızı, ilk olarak 1 Temmuz 2025 tarihinde Şili'deki NASA destekli ATLAS (Asteroid Terrestrial-impact Last Alert System) teleskop ağı tarafından gözlemlendi. Ancak keşfin ardından yapılan geriye dönük incelemeler cismin aslında 14 Haziran 2025 tarihine kadar uzanan verilerde halihazırda mevcut olduğunu ortaya çıkardı. Temmuz'un ilk haftasından itibaren James Webb, Hubble ve Virtual Telescope Project gibi önemli gözlemevleri dikkatlerini bu ziyaretçiye çevirdi ve ilk yüksek çözünürlüklü görüntüler Temmuz ortasında kamuoyuyla paylaşıldı. Küçük Gezegen Merkezi (Minor Planet Center), cismin Güneş Sistemi'ne bağlı olmadığının göstergesi olarak 'hiperbolik' bir yörüngede bulunduğunu doğrulayınca, 1I/ʻOumuamua ve 2I/Borisov'dan sonra Güneş Sistemimizi ziyaret ettiği keşfedilen üçüncü yıldızlararası nesne olduğunu kesinleşti ve böylelikle isminin başına 'yıldızlararası' anlamına gelen, 'interstellar'a ithafen "3I" takısı getirildi. Loeb, 3I/ATLAS'ı temelde basit bir 'uzay kayası' olarak görmektense, onun yapay bir kökeni olma ihtimalini dile getirerek doğal bir kuyrukluyıldız kılığına girmiş bir 'teknolojik nesne' veya bir 'ana uzay gemisi' olabileceğini iddia etti. Loeb bu garipliği açıklarken 3I/ATLAS'ın Güneş'in kütle çekimini kullanarak yavaşlaması esnasında Dünya'ya veya Jüpiter'e küçük gözlem sondaları bırakmış olabileceğini iddia etti. 2015 yılında Stephen Hawking ve Mark Zuckerberg gibi isimlerin desteğiyle duyurulan ve temel amacı, "Evrende yalnız mıyız?" sorusuna yanıt bulmak olan Breakthrough Listen projesiyle yapılan araştırmalar da 3I/ATLAS'tan gelen herhangi bir yapay radyo sinyali tespit edilemeyince, nesnenin teknolojik bir araç olduğu iddiası kendiliğinden zayıfladı. Şu anda bir NASA çalışanı olmasa da Harvard'daki profesörlüğü ve geçmişteki danışmanlıkları sayesinde NASA'nın bilimsel çıktılarına ve verilerine erişimi olan, kurum üzerinde dolaylı ağırlığı bulunan bir figür olan Loeb, NASA'nın 3I/ATLAS'a dair elindeki en net görüntüleri, özellikle Mars yörüngesindeki araçlardan gelenleri, kamuoyundan gizlediğini iddia etti. Özetle Loeb, 3I/ATLAS'ı bir 'bilimsel gizem' olarak halkın gündeminde tutmayı başarsa da, bilim dünyasının ortak kanaatı bu nesnenin sadece alışılagelmişin dışında özelliklere sahip doğal bir yıldızlararası kuyruklu yıldız olduğu yönünde.

04 Ocak 2026 07:25

Köşe Yazarı

Okyanuslarda Saklanan Süpernova İzleri

1990'da fırlatılan Alman X-ışını gözlemevi ROSAT, tüm gökyüzünü haritalayarak bu yumuşak X-ışını ışınımını net bir şekilde doğruladı; ancak Güneş rüzgarlarının, bölgedeki toz ve gazla etkileşime girerek benzer X-ışınları yaydığının keşfedilmesi, durumu biraz karmaşıklaştırmıştı. 2012'de fırlatılan bir araştırma roketi üzerindeki detektörler,güneş rüzgarından kaynaklanan parlamayı, gerçek yıldızlararası parlamadan ayırt etmeyi başardı ve elde edilen veriler, tespit edilen X-ışınlarının yaklaşık %60'ının Güneş Sistemi dışından, yani devasa bir yerel sıcak gaz baloncuğundan geldiğini kesin olarak ortaya koymuş oldu. 2024 yılında, eROSITA X-ışını teleskobundan gelen veriler sayesinde bu baloncuğun ilk kez detaylı bir 3 boyutlu haritasının çıkarıldı. Gökyüzünün 2.000 farklı bölgeye ayrılarak X-ışını tayfının incelenmesi sayesinde, bu baloncuğun sadece bir 'boşluk' olmadığı, aynı zamanda komşu baloncuklara bağlanan 'yıldızlararası tünellerin' de varlığını ortaya kondu. Nature dergisinde yayımlanan kapsamlı çalışmalar, Demir-60'ın sadece varlığını kanıtlamakla kalmadı; zaman içinde iki büyük pik halinde tespit edilmesi sayesinde Yerel Sıcak Baloncuk'un tek bir patlamayla değil, ardı ardına gelen patlamalarla oluştuğunu da ortaya koymuş oldu. Ay toprağında da okyanus tortularında tespit edilen dönemlerle örtüşen zaman aralıklarında Demir-60 izotopuna rastlanması, bu radyoaktif tozun Güneş Sistemi'nin sınırlarını aşan bir oluşumun fiziksel imzası olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koydu. Güneş Sistemi yaklaşık 4,5 milyon yıl önce bu bölgeye girdiğinde, bu yerel ortam Mirzam (Beta Canis Majoris) ve Adhara (Epsilon Canis Majoris) adlı iki devasa yıldızın morötesi radyasyonuna maruz kalmış. Gökada merkezindeki yörüngesinde ilerleyen Güneş'in yolu, benzer şekilde kendi öz hareketlerine sahip olan bu yıldızlara yanaştığında, Güneş Sistemi'ne 35 ışık yılı kadar yaklaşan bu dev yıldızlar, Güneş'ten yaklaşık 13 kat daha büyük kütleleri ve on binlerce kat daha fazla parlaklıklarıyla o dönemde muhtemelen gökyüzünün en parlak objeleri olmuşlar.

21 Aralık 2025 05:58

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha